TBMM Genel Kurulu, Terörle Mücadele Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında

CHP GENEL BAŞKAN YARDIMCISI ONUR ÖYMEN’İN TBMM GENEL KURULUNDA YAPTIĞI 22 ŞUBAT 2006 TARİHLİ KONUŞMASI

CHP GRUBU ADINA ONUR ÖYMEN (İstanbul) – Sayın Başkan, çok değerli milletvekilleri; Terörle Mücadele Yasasının bir maddesinin değiştirilmesiyle ilgili olarak hükümetin sunduğu yasa tasarısı hakkında, Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun görüşlerini arz etmek üzere söz almış bulunuyorum; bu vesileyle, Yüce Meclisi saygılarımla selamlıyorum.
Değerli arkadaşlarım, hükümetin Terörle Mücadele Yasasında değişiklik yapılmasını öngören bir tasarı sunacağını öğrendiğimiz zaman, gerçekten çok memnun olmuştuk. Terörle Mücadele Yasası konusunda yurt içinde, basında, akademik çevrelerde, yurt dışında pek çok tartışma yapılıyor. Biz, tahmin etmiştik ki, hükümet bütün bu tartışmaları dikkate alarak Terörle Mücadele Yasasını özlü bir şekilde ele alacaktır ve Türkiye’nin ihtiyaçlarına cevap veren bir metni Yüce Meclisin huzuruna getirecektir.
Ne yazık ki, şu anda, Meclisin huzuruna getirilen metin son derece sınırlı bir alanı kapsamaktadır. Şehit ailelerimizin yararlandığı sağlık olanaklarının genişletilmesi amacını gütmektedir bu değişiklik. Gayet tabiî ki, bu konuda görüşlerimizi açıklayacağız, gayet tabiî ki, küçük bir adım bile olumlu bir adım sayılmalıdır; ama, şu soruyu kendi kendimize sormaktan alıkoyamıyoruz kendimizi: Bu metin, acaba bu tasarı, şu sırada hükümetin Terörle Mücadele Yasasına getirebileceği tek değişiklik önerisi mi olmalıydı, bu kadar ciddî terör tehdidine maruz bir ülkede, bu kadar ciddî tartışmaların yer aldığı bir ülkede, hükümetin getirebileceği tasarı sadece bundan mı ibaret olmalıydı; bu soruyu kendi kendimize soruyoruz.
Değerli arkadaşlarım, hükümetin bu yasa tasarısının gerekçesinde dile getirdiği bazı hususlar son derece kaygı vericidir. Bakınız, gerekçede ne deniyor: “Şehit dul ve yetimlerinin ve malullerin yaşadıkları yerlerde yeterli donanıma sahip sağlık kuruluşu bulunmaması -bu doğal olabilir- veya bu gibi kuruluşlar bulunmakla birlikte tabi oldukları sosyal güvenlik kurumunca bunlardan yararlanmalarının öngörülmemesi nedeniyle tedavi olamamakta, tedavileri aksamakta veya başka şehirlere gitmek zorunda kalmaktadırlar.”
Değerli arkadaşlarım, işin vahametini görebiliyor musunuz?! Şehit ailelerimiz, bulundukları yerlerdeki bazı sağlık kuruluşlarından yararlanmaya mevzuat müsait olmadığı için tedavi olamıyorlar. Bu, gerçekten utanç verici bir durumdur. Bunun iyileştirilmesi için hükümetin öneri getirmesi çok güzeldir, olumlu bir girişimdir; ama, bu kadar zaman, bu kadar yıldır, biz, şehit ailelerimizi, demek ki, yeterli sağlık koşullarından mahrum bırakmışız. Bu, hepimiz için utanç vericidir; gerçekten, bu gerekçeyi okuduğumuz zaman çok üzüldük; bu, affedilmez bir hatadır ve bize gelen bilgilere göre, son zamanlarda bazı illerimizde, ilçelerimizde, beldelerimizdeki şehit yakınları gerçekten muayene olmakta, ilaç yazdırmakta büyük güçlük çekmektedirler. Bu kadar büyük bir dram yaşamış, bu kadar büyük bir acı çekmiş insanları bu gibi bürokratik engellerle zorlamamak, hırpalamamak, hepimizin borcudur, devletin borcudur. Bu konuda, gerçekten geç kaldığımızı kabul etmek lazım.
Değerli arkadaşlarım, kendi kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor: Bu vatan için hayatını feda etmiş insanların ailelerine, şehitlerimizin ailelerine, ayrıca malul gazilerimize devletçe yeterince ilgi gösterebiliyor muyuz, onlara yeterince destek sağlayabiliyor muyuz, onların temel ihtiyaçlarına yeterince katkıda bulunabiliyor muyuz? Biraz önce dile getirdiğim husus, bunu, maalesef, yeterince yapamadığımızı gösteriyor.
Şimdi, şunu dikkatinize sunmak istiyorum: Farklı koşullarda şehit olmuş vatandaşlarımız var; Bunların ailelerine farklı muamele yapıyoruz. Bir insan, teröristle çarpışırken veya terör kurşunuyla şehit olmuşsa, onun ailesinin yararlandığı olanaklar başkadır, teröristle çarpışmak üzere giderken mayına basarak ölmüşse, göreve giderken trafik kazasında ölmüşse veya bir asker arkadaşını suda boğulmaktan kurtarmak için çalışırken kendisi boğularak ölmüşse, onun ailesine daha kısıtlı yardım sağlıyoruz.
Değerli arkadaşlarım, bu insanların vatan için öldüğünü kabul etmemiz lazım. Hepimiz kabul edelim ki, bu insanlar, vatan uğruna şehit olmuşlardır, kendi kusurları yok. O bakımdan, aileleri arasında ayırımcılık yapmanın doğru olmadığını düşünüyoruz.
Yasalarımızı inceledik -eğer hükümet mensubu arkadaşlarımız, değerli bakanlarımız, bizim göremediğimiz bir hususu tespit edip de yasalarda bizi uyarırlarsa, kendilerine teşekkür ederiz- dikkatle inceledik, gördüğümüz kadarıyla, bizim yasalarımızda “şehit” kavramının tarifi yok. Kime şehit denir, kime şehit denmez, bunun açık bir tarifi yasalarımızda yer almıyor. Terör şehidi deniliyor, görev şehidi deniliyor; ama, şehit kimdir, bunun tarifi tam olarak yapılamıyor.
Ayrıca, bütün şehit ailelerimizin ve bütün gazilerimizin sorunlarını, sıkıntılarını karşılayacak, bunların dertlerine çare arayacak bir makam da yok Türkiye’de; yani, kimdir şehit ailelerinin sorunlarının incelenmesinden, çözümünden sorumlu makam dediğiniz zaman, karşınızda bir makam yok. Eğer, şehit olan vatandaşımız bir askerse, gayet tabiî ki, Genelkurmayın, Millî Savunma Bakanlığımızın kendi örgütü içinde çare var; polis ise polis örgütü içinde örgütlenmeler var; ya öğretmense, ya Dışişleri mensubuysa, ya başka bir bakanlığımızın mensubuysa, imamsa, bu arkadaşlarımızın, bu şehitlerimizin ailelerinin sorunlarından sorumlu tek bir makam yok. Başka ülkelerde öyle değil. Mesela Fransa’da, bütün şehitlerin sorunlarından sorumlu olan, onların dertlerini…
TUNCAY ERCENK (Antalya) – Sayın Başkan, burada şehitler konuşulurken, arkadaşlar orada…
RAMAZAN KERİM ÖZKAN (Burdur) – Kahkahalarla gülüyorlar…
TUNCAY ERCENK (Antalya) – Burada şehitler konuşuluyor.
BAŞKAN – Değerli arkadaşlarım, koltukların hemen arkasında, belki, konuşanı ve diğer dinleyenleri rahatsız etmiyor zannediyorsunuz; ama, konuşmalarınız rahatsızlık verici.
TUNCAY ERCENK (Antalya) – Gülerek…
BAŞKAN – Sessizliği bozuyor.
Lütfen, ya dışarıda konuşalım ya da içeride sessiz kalalım.
Buyurun Sayın Onur Öymen.
ONUR ÖYMEN (Devamla) – Değerli arkadaşlarım, terörle mücadele sırasında şehit olan askerlerimizin ailelerine gerek devlet olarak gerek ilgili kuruluşlarımız olarak belli bir katkıda bulunuluyor, belli bir ikramiye ödeniyor; bunu, hiç azımsamıyoruz; ama, bu insanların hayatlarını sürdürmeleri için verdiğimiz maaşlar, şehit ailelerine ödediğimiz maaşlar, acaba yeterli midir; bunu kendi kendimize sormamız lazım.
Mesela, elimde şehit annelerinin, şehit babalarının bordroları var. Bir ayda aldıkları maaş 233 Türk Lirasıdır; bunun, en son düzenlemelerle 240 liraya çıkarıldığı söyleniyor. Bir şehit anasına verdiğimiz maaş 240 liradır. Bu, gerçekten, çok üzüntü vericidir, utanç vericidir. Zannediyorum ki, en azından asgarî ücret kadar bir maaş verirsek şehit ailelerine, görevimizi daha iyi yapmış oluruz.
Bunun dışında, başka sorunlar var. Mesela, şehit ailelerimize konut edindirme yardımı yapıyoruz eğer şehirde yaşıyorlarsa; ya köyde yaşıyorlarsa ya o köyde bir toplukonut projesi yoksa ne olacak; onlara bir katkı sağlamayı düşünemez miyiz; eğer arzu ediyorlarsa, mesela, bir tarım araç gereci almamız çok zor mu olur; bu miktarda bir yardımı kendilerine sağlayamaz mıyız? (CHP sıralarından alkışlar)
Bir şey daha söyleyeyim. İşe alınmakta, şehit ailelerine belli bir öncelik tanınıyor, belli bir olanak sağlanıyor; güzel, iyi bir şey bu; fakat, bakıyoruz, mesela, bir şehidin hem eşi varsa hem de oğlu veya kızı varsa, bunlarından sadece bir tanesi işe alınıyor. Şehidin eşi işe alınıyorsa oğlu alınmıyor veya kızı alınmıyor; yani, bir devlet, acaba, bir şehidin, hem eşine hem oğluna veya kızına iş bulmak, öncelikle iş bulmak görevini yerine getiremez mi? Çok mu zordur? Bunu sağlamak, devletin imkânlarını çok mu zorlar?
Aynı şekilde, malul gazilerimizin sorunu var. Malul gazilerimizin de işe yerleştirilmesi için yasal düzenlemeler yapılmış; bizdeki bilgiye göre, şu anda, 110 malul gazi işe girmek için sıra bekliyor. İşte, hükümetten ricamız, bu konularda daha dikkatli olmasıdır ve bu konularda devletin olanaklarını daha cömertçe kullanmasıdır. Özellikle işe almak gibi insanî konularda, zannediyorum ki çok daha dikkatli olmak zorundayız.
Tütün ve alkol gelirlerinden şehit ailelerine bir katkı sağlanıyor. Ne kadar katkı sağlanıyor; bir yılda 1 500 YTL; yani, ayda 100 YTL den biraz fazla. Zannediyorum ki, Türkiye’nin bugünkü koşullarında, Türkiye Cumhuriyeti bundan daha fazlasını yapabilir.
Onun için, bizim şehit ailelerimiz ve gazilerimiz çok gururlu insanlardır. Bunlar, hiçbir zaman kayıplarının bedelini parayla karşılamak istemezler, bunu düşünmezler bile, bunu teklif bile etmezler; ama, bunu teklif etmek bizim görevimiz. Milletin seçtiği milletvekilleri olarak, bu insanların ıstırabını, sıkıntısını, yoksulluğunu burada gündeme getirmek, zannediyorum ki bizim görevimizdir ve bu görevi de yerine getirmeye çalışıyoruz.
Şehit ve malul gazi çocuklarının, eğitim sistemi içinde, özel öğretim kurumlarında, meslekî, teknik kurslarda, ücretsiz öğrenci olarak bu kurslardan yararlanmaları mümkündür; fakat, bizim öğrendiğimize göre, buralarda çok ciddî sıkıntılar var.
Örneğin, gazilerimizin çocukları üniversiteye girerken, üniversite harcı alıyoruz kendilerinden. Bu, dar gelirli insanlar için büyük bir yüktür. Devlet, acaba küçük bir gayret gösterip gazi çocuklarının üniversiteye girişinden kayıt ücreti istemese, doğru bir iş yapmış olmaz mıyız?
Bir gaziye verilen vatanî hizmet maaşı ne kadardır, bilmiyorum bunu araştırma imkânınız oldu mu. Bugün, bir gazimize devletimizin verdiği vatanî hizmet maaşı 230 Yeni Türk Lirasıdır; bundan ibarettir ve eğer gazimiz ölürse eşine verdiğimiz para sadece ve sadece 170 Yeni Türk Lirasıdır. Bu parayla bir insan geçinebilir mi, ailesini geçindirebilir mi?! Annesi ve babası vefat eden gazi çocuklarımıza da devletin yeterince sahip çıkmadığı yolunda elimizde çok ciddî bilgiler var.
Bir vatandaşımız şehit olduğu zaman silahını ailesine anı olarak veriyoruz; çok güzel bir jest; ama, biliyor musunuz ki, o silahın ruhsatı için o şehit ailesinden biz 1 500 YTL ruhsat parası istiyoruz. Bir elimizden veriyoruz, bir elimizden alıyoruz. Bu, günah değil midir; yani, biz, devlet olarak böyle bir uygulamayı gerçekten utanç verici buluyoruz. Böyle bir düzenleme yapmak çok mu zordur?! Eğer, hükümet, bu terörle mücadele yasası içinde şehitlerin haklarını dile getiren, onlara çözüm arayan öneriler yaparken bunları da yapsaydı, zannediyorum ki, çok iyi olurdu.
Değerli arkadaşlar, bunlarla bitmiyor. Bir grup şehit ailesine, biz, demiryollarında ve denizyollarında ücretsiz seyahat imkânı tanıyoruz, terör şehidiyse. Görev şehidiyse, demin söylediğim gibi, mayına basarak şehit olmuşsa, göreve giderken trafik kazasında olmuşsa onların ailesine vermiyoruz. İşte, bu gibi düzenlemeleri, zannediyorum, hükümetimiz kolaylıkla yapabilir ve bütün bunları, biz, şehitlerimizin ailelerine, malul gazilerimize, hepimizin bir vicdan borcu olarak görüyoruz. Ümit ediyorum ki, hükümetimiz, bu önerilerimizi önemle dikkate alacaktır ve pek yakında bütün bu eksiklikleri ve daha pek çok eksikliği düzeltecek yeni önerilerle önümüze gelecektir.
Bütün bunlar işin maddî tarafı; bir de manevi tarafı var. Değerli arkadaşlarım, size bir örnek vereyim. Dışişleri Bakanlığı mensupları, biliyorsunuz, ASALA terör örgütlerinin ve başka terör örgütlerinin saldırılarına uğrayıp, pek çoğu, bir çoğu şehit oldu; büyükelçilerimiz, başka arkadaşlarımız… Bunlar için daha bugüne kadar bir anıt dikebilmiş değiliz; bu da, ayrıca, utanç vericidir. Yani, işin maddî yanının yanı sıra, bir de manevî boyutu var. Yalnız onlar için değil, şehit edilen öğretmenlerimiz için de, bizim bildiğimiz, bir anıt dikemedik. Şimdi, Ankara Belediyesinin şehit diplomatlar için bir anıt dikmeye çalıştığını öğreniyoruz; bunu, memnunlukla karşılıyoruz, kendilerini tebrik ediyoruz. Ümit ediyoruz ki, bütün şehitlerimiz için, bütün büyük kentlerimizde, hiç değilse, böyle anıtlar dikilecektir.
Değerli arkadaşlarım, bu, meselenin bir boyutudur. Terörle mücadele konusunda söyleyeceklerimizin bir boyutu bu şehit ailelerine ve malul gazilerimize yapabileceğimiz katkılarla ilgilidir; ama, meselenin başka bir boyutu var. Bizim esas görevimiz, bundan sonra, hiç değilse, mümkün olduğu kadar şehit vermemeye çalışmaktır; vereceğimiz şehitlerin sayısını en aza indirmektir ve bunun için de, devletimizin, Silahlı Kuvvetlerimizin, güvenlik kuvvetlerimizin gerekli yasal yetkilerle donatılması lazım.
Sayın Genelkurmay Başkanımız, Türkiye Emekli Subaylar Derneğinin yayın organı olan Birlik Dergisine geçenlerde açıklamalarda bulundu. Okuduğumuz zaman görüyoruz ki, Genelkurmay Başkanımız “hiç olmazsa Avrupa Birliği ülkelerindeki kanunlara yakın kanunlara sahip olalım, hiç değilse Avrupa Birliği ülkelerindeki güvenlik kuvvetlerinin sahip olduğu yetkilere yakın yetkilere sahip olalım “diyor. O kadarını da istemiyor da, ona yakın yetkilere sahip olalım… Yıllardan beri Türkiye’ye baskı yapıyorlar; “aman efendim, Terörle Mücadele Yasasını değiştirin, Ceza Yasasını değiştirin, şunu yapın, bunu yapın…” Fakat, o ülkelerin kendi mevzuatına bakıyoruz, terör konusunda bir tehditle karşılaştıkları zaman derhal kendi terörle mücadele yasalarını, ceza yasalarını değiştiriyorlar ve terörle en etkili bir biçimde mücadele etme imkânını veriyorlar kendi güvenlik kuvvetleri. Biz niye vermiyoruz?!
Şimdi, Sayın Genelkurmay Başkanımızın bu açıklamalarını okuyunca, biz, hayrete düştük. Hükümet, terörle mücadele konusunda bir yasa tasarısı hazırlarken Genelkurmay Başkanlığımızın görüşünü almamış mıdır?! Genelkurmay Başkanımız bir yasadan yakınıyorsa, öyle anlaşılıyor ki, yeterince istişare edilmemiştir; yani, bir hükümet, terörle mücadele yasası hazırlarken Genelkurmay Başkanıyla, güvenlik kuvvetleriyle, Millî Güvenlik Kuruluyla istişare etmezse, kiminle eder?! İki ihtimal var; ya hiç istişare edilmedi veya Genelkurmay Başkanımızın, askerî makamlarımızın, güvenlik kuvvetlerimizin mütalaalarını dikkate almadılar yeterince. Her ikisi de yanlış.
O bakımdan, bu konunun açıklığa kavuşturulmasını istiyoruz. Hükümet gelip de bize burada “efendim, biz, bütün ilgili makamlarımızın, askerî makamlarımızın, güvenlik kuruluşlarımızın, hepsinin görüşünü aldık ve o görüşleri yasa tasarısına yerleştirdik” derse, o zaman, Sayın Genelkurmay Başkanımızın yakınmasının neden kaynaklandığını anlayamayacağız. Eğer dikkate almadılarsa, onu söylesinler ve desinler ki Meclise “askerî makamlar şunları istiyordu, biz veremedik, şunun için veremedik.” Yani, her halükârda bu konu mutlaka açıklığa kavuşturulması gereken bir konudur daha fazla şehit vermemek için. Son zamanlarda hortlayan terörizmle daha etkili bir mücadele yapmak için, bizim, bu mücadeleyi yapan silahlı kuvvetler mensuplarımıza, Genelkurmay Başkanımızın dediği gibi, en azından, Batı Avrupa ülkelerinde oranın güvenlik güçlerinin sahip olduğu yetkileri, mevzuat olanaklarını sağlamamız gerekmektedir.
Değerli arkadaşlarım, terörle mücadelenin bir de dış boyutu var. Bütün bunlar içeride alacağımız tedbirlerle ilgili; bir de dış boyutu var. Terörle mücadelenin dış boyutunda, herkes biliyor ki ve bütün dünya ülkeleri de kabul ediyor ki, terörle etkili bir mücadele yapabilmek için uluslararası alanda işbirliği şarttır. Biz, bunun tecrübesini yıllardan beri yaşıyoruz ve diğer ülkelerin terörle mücadelede desteğini en çok isteyen ülkelerin başında Türkiye gelmektedir; çünkü, bazı teröristler, Türkiye’nin dışında konuşlandırılıyor, sınırlarımızı aşarak gelip burada eylem yapıyorlar, insanlarımızı öldürüyorlar. Onlarla mücadele etmek için, bütün dünyadan destek istiyoruz. Öyle değil mi; öyle.
Peki, biz, terörle mücadelede dünyaya yeterince destek veriyor muyuz? İşte, soru buradadır. Şimdi, size bir örnek vereyim. 1996 yılında ilk canlı bomba terörist eylemleri olduğunda Kudüs’te, Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek’in daveti üzerine, Şarm El Şeyh Şehrinde bir dünya zirvesi toplandı, bu bombalı eylem üzerine dünya zirvesi toplandı. O zaman Sayın Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel de katıldı. Ben de Dışişleri Müsteşarı sıfatıyla katılıp, bu ortak bildirinin yazımına katılmıştım ve bütün dünya devletleri -Amerikası Rusyası, Almanyası Fransası- bütün Arap ülkeleri, önde gelen Arap ülkeleri -Mısır, Suudi Arabistan vesaire- hepsi bunu imzaladılar, altında Türkiye’nin de imzası var.
Terörle mücadelede uluslararası belgeleri imzalayan ülkelerden biri Türkiye. Başka pek çok sözleşmeyi imzaladık. En son belgeyi ne zaman imzaladık değerli arkadaşlarım, ne zaman kabul ettik? Size onu söyleyeceğim. Şimdi, elimde metinleri var. 29 Kasım 2005 tarihinde, Avrupa Birliği, terörle mücadele konusunda bir ortak tutum belgesi kabul etti. Bu ortak tutum belgesinde, işte, terörle mücadele için neler yapılacağı yazılı, altında da terör örgütlerinin listesi var. Açıp bakıyorsunuz, görüyorsunuz ki, bu listenin 17 nci sırasında Hamas örgütü yer alıyor, 23 üncü sırada da PKK yer alıyor, eski ismiyle yeni ismiyle; ama, Hamas, bu listede 17 nci sırada yer almaktadır. Burada bitmiyor. 6 Şubat tarihinde -onun da metni var burada- Avrupa Birliği dönem başkanı Avusturya bir açıklama yapıyor ve diyor ki o açıklamasında: “İşte, Hırvatistan, Makedonya, Arnavutluk -birkaç aday ülkeyi veya aday olmak isteyen ülkeyi sayıyor- ve Türkiye, bizim bu 29 Kasım tarihli terörle mücadele ortak tutum belgemizi aynen kabul etmişlerdir ve millî mevzuatlarını da buna uydurmak için taahhütte bulunmuşlardır.” Tarih, 6 Şubat 2006. Biz ne yapıyoruz; ondan on gün sonra, terörist örgüt olarak resmen kabul ettiğimiz ve onunla mücadele etmek için uluslararası alanda taahhütte bulunduğumuz bir örgütün başkanını Türkiye’ye davet ediyoruz ve Dışişleri Bakanı düzeyinde onunla masaya oturuyoruz.
Değerli arkadaşlarım, terörle uluslararası mücadelede bu yapılacak iş midir, bu yapılacak iş midir?! Başka bir ülkenin dışişleri bakanı, aynı listede yer alan, Türkiye’ye saldıran bir terör örgütünün başkanıyla veya bir sorumlusuyla bir masaya otursa biz buna tepki göstermez miyiz? Bu konudaki gelişmeler bizi çok rahatsız etmiştir, birçok bakımdan rahatsız etmiştir; ama, terörle mücadelede uluslararası taahhütlerimiz açısından bizi özellikle rahatsız etmiştir. Bir tek Batı ülkesi bu örgütü muhatap kabul etmedi. Niçin; çünkü, bu örgüt, 1988 yılında kurulurken kabul ettiği temel yasasında, açıkça, şiddete başvuran Müslüman Kardeşler Örgütünün devamı olduğunu söylüyor. Şiddet kullanarak İsrail’i haritadan sileceğini söylüyor. Müzakereyi reddediyor. Açıkça İsrail’le müzakere ederek çözüm bulma yöntemini reddediyor ve siz, Ankara’da bu örgütü kabul ettiğiniz ana kadar ve hatta ondan sonra bu örgüt yasasındaki bu temel ilkelerden vazgeçtiğini söylemiş değildir. Eğer bu örgüt, deseydi ki, biz terörden vazgeçiyoruz, bundan sonra müzakere yoluyla meselelerimizi çözeceğiz; o zaman, yeniden değerlendirirdik hep birlikte; bunu söylemiyor.
FİKRET BADAZLI (Antalya) – Türkiye, onu tavsiye etti ama.
ONUR ÖYMEN (Devamla) – Siz diyorsunuz ki, efendim, buraya kabul etmeseydik İran’a gidecekti. İran’a gidecekti, hiç değilse İran’a gitmesini önledik.
Değerli arkadaşlarım, bu konuda size bir bilgi vereyim, buraya gelen zat, Ankara’ya gelmeden birkaç gün önce, 28 Ocak tarihinde Şam’da İran Cumhurbaşkanına konuşmuştur; yani, İran’la görüşmesini engellemiş filan değiliz. Buradan gittikten iki gün sonra da Tahran’a davet edilmiştir, İran’a gitmiştir ve orada şiddet yoluna başvurmaya devam edeceğini dünyaya ilan etmiştir. Şimdi biz ne kazanmış olduk; bir sonuç aldık mı yaptığımız bu işten; alamadık. Uluslararası terörle mücadele alanında verdiğimiz taahhütleri ihlal ettik ve hiçbir sonuç da alamadık ve bakınız, bugünkü havadisi biliyorsunuz, Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek bu örgütle görüşmeyi reddetti; yani, Mısır reddediyor görüşmeyi düşünebiliyor musunuz?! Şimdi, biz, dışpolitikada değerli arkadaşlarım, çok dikkat ederiz. Türkiye, çok uzun yıllardan beri, Ortadoğu politikasında bütün devletlerin itimadını kazanan, son derece ilkeli, son derece tutarlı bir politika izlemiştir. Bu politikanın iki temel ilkesi vardır. Birinci ilke şu: Yapan kim olursa olsun, hedefi kim olursa olsun, gerekçesi ne olursa olsun, biz, bütün şiddet eylemlerini reddederiz ve şiddete başvuran hiçbir örgütü muhatap almayız. Türkiye, yıllardan beri bu politikayı izliyor. İki: Bölge ülkeleriyle ilişkilerimizde, gerçekten bütün ülkelerin itimadını kazanmaya özen gösteririz.
Şimdi biz ne yaptık; şiddete başvuran, teröre başvuran, Türkiye’nin resmen terör örgütü olduğunu kabul ettiği bir örgütü muhatap aldık; bir. İkincisi, Ortadoğu’da bazı devletler nezdinde itibarımızı, inandırıcılığımızı, güvenilirliğimizi kaybettik. Son derece yanlış iştir. Efendim, parti işiydi bu veya hükümet işiydi demekle kendimizi kurtaramayız. İktidar partisinin ayrı dışpolitikası, hükümetin ayrı dışpolitikası olmaz. Üstelik, partiye davet ediyoruz; o partide, Türkiye Cumhuriyetinin Dışişleri Bakanı bunlara muhatap oluyor. Davet ettiğimiz insan, Interpol tarafından kırmızı bültenle aranan bir insandır. Kırmızı bültenle aranan bir Türk vatandaşını bir yabancı ülkenin dışişleri bakanı muhatap alsa biz ne deriz?! Sayın Başbakan diyor ki, efendim, bunlar seçim kazanmıştır; yani, seçim kazanmak meşrulaştırmıştır.
Değerli arkadaşlar, seçim, 25 Ocak tarihinde oldu. Siz, seçimden 11 gün sonra, bu örgütü terör örgütü olarak kabul etmişsiniz; işte belgesi burada. Niye itiraz etmediniz?! Efendim, bunlar seçim kazanmıştır, artık terörist sayılmaz, meşru muhatap sayılabilir diye itiraz ettiniz mi; hayır. 11 gün sonra, siz, hükümet olarak, bu örgütü terör örgütü olarak kabul ediyorsunuz; belgesi burada, ilan edilmiş dünyaya; yani, bunlar olacak şey değil. Kaldı ki, seçimi kazanmak yetmiyor. Bakınız, 1999 yılında, Avusturya’da yapılan seçimi kazanan ırkçı eğilimli Hayder’in partisi, bugünkü Başbakan Schüssel’le koalisyon kurdu. O zaman 15 ülkesi vardı Avrupa Birliğinin, 14 ülke karar verdi “biz, bunu muhatap almayacağız, bu hükümette olduğu sürece, Avusturya’yla hiç temas etmeyeceğiz, el sıkışmayacağız” dediler. Devletler böyle davranıyor; demiyorlar ki, efendim, mademki seçimi kazandı, ırkçı da olsa, benim makbulümdür, diyen çıkmadı, hiçbiri elini sıkmadı. Sonunda ne oldu; bu zat, 2000 yılında, partisinin başından ayrılmak zorunda kaldı. Seçimi kazanma meselesi, bir partinin, bir örgütün demokratikleşmesi için yeterli değil veya seçime katılmak. İspanya’da Herri Batasuna Partisi var; işte, Eta teröristlerini destekleyen, seçime girdi, milletvekili çıkardı; fakat, sonra, İspanyol mahkemeleri, bu örgütü süresiz olarak kapattı, 23 tane parti yöneticisini hapse attı.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Süreniz doldu; lütfen, toparlayın.
ONUR ÖYMEN (Devamla) – Toparlıyorum Sayın Başkan.
Hiç kimse, dünyada, kalkıp da bu örgüt seçime girmiştir, meşruiyet kazanmıştır demedi.
Değerli arkadaşlarım, bütün bunlar gösteriyor ki, terörle mücadelenin bir insanî boyutu var, şehitlerimize karşı görevlerimiz var; bir içgüvenlik boyutu var, terörle etkili biçimde mücadele etmek için gerekli yasal düzenlemeleri yapma zorunluluğumuz var; bir de dış boyutu var, terörle mücadelede uluslararası alanda işbirliği yapmaya ihtiyacımız var ve başka ülkelerin de terörle mücadelesine destek olma ihtiyacımız var. Biz, ümit ediyoruz ki, bu gelişmelerden hükümetimiz yeterince ders almış olsun ve bu hatamızı hiç değilse, bundan sonra tekrarlamamak için çok daha dikkatli bir politika izlesin.
ASIM AYKAN (Trabzon) – Derse ihtiyacımız yok bizim.
ONUR ÖYMEN (Devamla) – Biz, muhalefet olarak, hükümeti bu konularda uyarmayı bir görev sayıyoruz ve son olarak da şunu söylüyorum ki, çok kısıtlı bir iyileştirme bile olsa, Terörle Mücadele Yasasında hükümetimizin önerdiği değişikliği Cumhuriyet Halk Partisi Grubu olarak destekliyoruz ve bu değişikliğe olumlu oy vereceğimizi bildiriyoruz.


Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.