Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- (Türkçe) SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- (Türkçe) ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- (Türkçe) 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- (Türkçe) CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- (Türkçe) GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- (Türkçe) Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- (Türkçe) ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- (Türkçe) Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- (Türkçe) Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

TBMM Genel Kurul, AB ile İlgili CHP’nin Görüşleri
- TBMM Genel Kurul Tutanağıdır –
CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ ONUR ÖYMEN’İN TÜRKİYE-AVRUPA BİRLİĞİ İLİŞKİLERİ KONUSUNDAKİ GENEL GÖRÜŞMEDE CUMHURİYET HALK PARTİSİ GRUBUNUN GÖRÜŞLERİNİ AÇIKLAMAK İÇİN TBMM GENEL KURUL’DA YAPTIĞI KONUŞMA
_____________________________________________
29.05.2003
CHP GRUBU ADINA ONUR ÖYMEN (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hükümetin önerisi üzerine yapılmakta olan Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri konusundaki genel görüşmede Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun görüşlerini açıklamak üzere söz almış bulunuyorum; bu vesileyle, Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.
Değerli arkadaşlar, dış politika konularının, özellikle, Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinin Yüce Mecliste görüşülmesi, bizim, Cumhuriyet Halk Partisi olarak öteden beri beklediğimiz bir husustur. Zaman zaman bunun eksikliğini dile getiriyoruz; bu konularda, dış politika konularında, Avrupa Birliği konularında hükümetin Meclise yeterince bilgi vermediğini söylüyoruz. O bakımdan, bu genel görüşme, bütün bu konuların ele alınmasına fırsat vermesi açısından önemlidir, bunu takdirle karşılıyoruz.
Ancak, bir hususu belirtmek istiyorum: Biz, hükümetin, bu safhada, Avrupa Birliği konusunda niçin bir genel görüşme açılması ihtiyacını hissettiğini henüz tam anlamıyla anlayabilmiş değiliz. Eğer, hükümetin amacı, Cumhuriyet Halk Partisini, muhalefeti ikna etmekse, Avrupa Biriliği konusunda, üyeliğin bir an önce gerçekleştirilmesi konusunda buna ihtiyaç yok; çünkü, baştan beri Cumhuriyet Halk Partisi, AB üyeliği konusundaki tutumunu çok açık bir şekilde ortaya koymuştur. Biz üyelikten yanayız, bir an önce üye olmaktan yanayız, hükümetin bu alanda atacağı bütün adımları destekleyeceğimizi evvelce de söyledik, bunu dünyaya da ilan ettik. O bakımdan, herhalde, hükümetin amacı bizi ikna etmek değildir diye düşünüyoruz.
Bizim kanaatimize göre, hükümet, genel görüşme yerine bir an önce uyum yasalarını, uyum yasaları paketini Meclise getirseydi, Meclisten bunları süratle geçirmeye çalışsaydı belki zamanı daha iyi kullanmış olurdu, daha başarılı olurdu; çünkü, arkadaşlar, gerçekten Türkiye’nin kaybedecek zamanı kalmamıştır Avrupa Birliği üyeliği süreci içinde.
Hükümetin amacı, umarım ki, öyle değildir; ama, bazı yayın organlarında ifade edildiği gibi, daha çok iç politikaya yönelikse, bu genel görüşmeyi önermek, bunu üzüntüyle karşılarız; çünkü, biz, Avrupa Birliği üyeliği meselesini bir ulusal dava olarak görüyoruz. Nasıl, biz, bu konuyu bir iç politika malzemesi yapmıyorsak, umuyoruz ki, hükümetin de böyle bir niyeti yoktur, hükümet de hiçbir koşul altında Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği sürecini iç politika malzemesi yapmak istememektedir. Çünkü, Avrupa Biriliğini bahane ederek başka siyasî amaçlar gütmek, başka hedeflere ulaşmaya çalışmak, Türkiye’nin Avrupa Biriliği sürecine zarar verir, Türkiye’ye zarar verir. Geçmişte, geçmiş hükümetler zamanında bunu yapmaya çalışan siyasî partiler olmuştu. O partilerin bu girişimleri, bu yaklaşımları, ne kendilerine bir şey kazandırmıştır ne de ülkeye bir şey kazandırmıştır. Biz, ümit ediyoruz ki, Adalet ve Kalkınma Partisi bu yola gitmeyecektir.
Hükümetin amacı, bu genel görüşme yoluyla bazı kurumları, kuruluşları ikna etmekse, bunu da söyleyeyim, bu konuda hükümetin başka yöntemler uygulaması daha doğru olur. Türkiye Büyük Millet Meclisi bu gibi amaçların vasıtası yapılmamalıdır; ilgili kurumlarla, kuruluşlarla hükümetin başka temas imkânları vardır, diyalog kurma imkânı vardır. Zaten, kurum ve kuruluşlarımız, hükümetin emrinde faaliyet göstermektedirler. Hükümetin, Mecliste yapılacak genel görüşmeyi bu amaçla kullanmaya çalışacağına ihtimal vermiyoruz.
Arkadaşlar, özetle, hükümetin bu genel görüşme önerisinin zamanlamasını yadırgadığımızı söylemek zorundayım.
İşin esasına gelirsek, şunu belirtmek istiyorum: Türkiye’nin Avrupa Birliğine üyelik süreci, gündemimizin en önemli, en öncelikli meselelerinden biridir. Sayın Fatsa’nın bu konuda belirttiği görüşlere ben de katılıyorum. Bu konuda, iktidar muhalefet ayırımı yapmadan, elbirliğiyle çalışmalıyız ve bu meseleyi, bir millî dava olarak telakki etmeliyiz, bir millî dava olarak yürütmeliyiz. Ülkemizi, mümkün olduğu kadar, en iyi koşullarda, en kısa zamanda Avrupa Birliğine üye yapmak ortak hedefimiz olmalıdır.
Biz, seçimlerden hemen sonra, bu konudaki irademizi ortaya koyduk. Sayın Genel Başkanımız, o zamanki Başbakan Sayın Abdullah Gül’ün bir ziyareti vesilesiyle, Kopenhag Zirvesinden önce, kendisine çok açıkça söyledi, “biz, sizin Kopenhag’da sarf edeceğiniz çabaları açıkça destekliyoruz. Sizin, mademki, bize belirttiğiniz amacınız 2003 yılında bir üyelik müzakeresi tarihi almaktır, bizim tam desteğimize sahipsiniz; gidin, bunu Kopenhag’da bütün Avrupa Birliği ülkelerine açıklayınız, Meclisin, muhalefetin tam desteğine sahip olduğunuzu ilan ediniz” dedi ve bunu, o görüşmeden hemen sonra, basına da bizzat açıkladı.
O bakımdan, bunu, en küçük bir başka düşünce sahibi olmadan, bir kere daha huzurunuzda ifade etmek istiyorum ki, biz, Cumhuriyet Halk Partisi olarak, başından beri, hükümetin tam üyelik yönündeki çabalarını açıkça destekliyoruz.
Ne yazık ki, Kopenhag’da, beklediğimiz ve Türkiye’nin hak ettiği destek çıkmamıştır. Bunu, açıklıkla ifade etmek zorundayız. Kopenhag’da, 10 aday ülkeye üyelik verilmesi karara bağlanmıştır ve geri kalan 2 ülkeye, Bulgaristan ve Romanya’ya da 2007 yılında üye olacağına dair söz verilmiştir. Türkiye, 13 kişilik bir yarışta 13 üncü sırada bırakılmıştır. Üstelik, diğer 12’si başka bir kategoride, hepsi üyelik müzakerelerine başlamış, bir kısmı bitirmiş, bir kısmı bitirmek üzere; Türkiye, 13 üncü sırada, henüz üyelik müzakerelerine başlamamış ve üyelik takvimi alamamış bir ülke durumunda bırakılmıştır Kopenhag’da. Biz, bunu üzüntüyle karşılıyoruz. Bize verilen vaat şudur: 2004 yılının aralık ayında, sizinle ne zaman müzakereye başlayacağımızı kararlaştıracağız. Yani, daha müzakereye başlama tarihi yok. Bu konuda basında yer alan bazı yanlış bilgileri düzeltmek için söylüyorum.
Kopenhag’da bir karar daha alınmıştır; o da, Güney Kıbrıs Rum Yönetiminin tam üyeliği kararıdır.
Değerli arkadaşlar, bu kürsüde defalarca ifade ettik; bu karar, uluslararası anlaşmalara aykırıdır, Kıbrıs devletini kuran Londra ve Zürih Anlaşmalarının açık bir ihlalini teşkil etmektedir. Buna rağmen, bu anlaşmalar çiğnenerek, Kıbrıs Rum Kesiminin üyeliği için karar verilmiştir; bu yıl 16 Nisanda bunun anlaşması Atina Zirvesinde imzalanmıştır ve bütün onay işlemlerinin bitirilerek, 1 Mayıs 2004 tarihinde Kıbrıs Rum Kesiminin Avrupa Birliğine tam üye olması söz konusudur, tam üye olması beklenmektedir.
Şimdi, burada, bizi üzen taraf şudur: Dışişleri Bakanlığımız, Kopenhag kararının bu bölümüne, biraz gecikmeyle de olsa, bir açıklama yaparak tepki göstermiştir; ama, Türkiye’nin buna, bu haksız karara siyasî tepkisini duyamadık, hükümetimizin tepkisini duyamadık. Oysa, bu, öncelikle, siyasî bir konudur. Kıbrıslı Rumların üye yapılması, Yunanistan tarafından, Yunanistan Başbakanı tarafından yıllardan beri öncelikli bir siyasî mesele olarak yapılıyor. Nerede bizim buna siyasî tepkimiz, nerede bizim hükümet olarak buna tepkimiz, nerede bizim politikacılarımızın tepkisi?! Bunu işitemedik, duyamadık. Bu tepkiyi gösterdilerse de, belki, kamuoyuna, bu tepki yeterince açıklanmamıştır. Ne yazık ki, yıllardan beri -bu, sadece bu hükümetin sorumluluğunda olan bir konu değildir; o bakımdan, hükümete haksızlık yapmayalım- Türkiye, Kıbrıs Rumlarının bu antlaşmalar ihlal edilerek üye yapılmasını engellemek için, devlet ağırlığını yeterince kullanamamıştır. Bu, bizim bir eksikliğimizdir. İleride, bu dönemin tarihini yazacak olanlar, bunu, Türkiye’nin bir eksikliği olarak yazacaklardır.
Yunanistan ne yapmıştır -bazı ülkeler, biliyorsunuz, Kıbrıslı Rumların üyeliğine karşıydı- “Rumları üye yapmazsanız, ben, bütün Avrupa Birliği genişleme sürecini veto ediyorum” demiştir; açıkça söylemiştir, basına söylemiştir, herkesin içinde söylemiştir; bu bir sır değil. Yani, baskı yoluyla, Avrupa Birliğine baskı yoluyla, şantaj yoluyla, Kıbrıslı Rumları üye yapmıştır.
Şimdi, biz, bunu, büyük bir üzüntüyle karşılıyoruz ve Türkiye’nin, buna, yeterli siyasî tepkiyi göstermemesini de üzüntüyle karşılıyoruz. Fakat, işin daha hazin bir tarafı var değerli arkadaşlar; bunu, söylemek zorundayım. Kopenhag Zirvesinde, bizim için, bu üzüntü verici sonuçlar çıkarken ve -basında da gördünüz- o zamanın dönem başkanı, Danimarka Dışişleri Bakanı, bizzat, kendi Başbakanına “Türkler, büyük bir hayal kırıklığına uğradılar” derken -bunu, televizyonlarda, kendi ağzından izledik- bizim hükümetimiz, bunu, Türkiye’de, halka bir başarı olarak anlatmıştır; âdeta, bir zafer gibi takdim etmiştir. Bu doğru değil. Üstelik bu ortaya çıkan durum, bir aylık bir hükümetin kusuru da değil. Gerçekleri açıklasaydınız, şeffaf bir devlete yakışanı yapsaydınız, halka, Türkiye’ye yapılan haksızlıkları anlatsaydınız, halktan destek bulurdunuz, kimse sizi eleştirmezdi, niçin, bir aylık bir hükümet olarak, bütün istediklerinizi Kopenhag’da elde edemediniz diye kimse sizi kınamazdı, biz de kınamazdık; çünkü, biz, burada, kusurun, o zamanki Türk hükümetinde değil, Türkiye’ye bu haksızlığı yapanlarda olduğunu her zaman söyledik, gene söylerdik. O bakımdan, bizce, bu başarısızlığın, bu olumsuz tablonun, Türk Halkına bir başarı gibi takdim edilmesi yanlış olmuştur.
Şimdi, önümüzde yeni bir tablo var; geçmişten, çok geleceğe bakalım. Geçmişte olup bitenlere fazla saplanırsak, gelecekte başarı şansımızı artırmayız, azaltırız; şimdi geleceğe bakalım. Önümüzdeki ekim veya kasım ayında Avrupa Birliği Komisyonu bir ilerleme raporu yazacak, Türkiye’yle ilgili ilerleme raporu yazacak. Bu ilerleme raporunda, Türkiye’nin uyum alanında sağladığı sonuçları anlatacak ve Avrupa Birliği Komisyonunun bu raporu, Avrupa Konseyini yani, hükümetleri etkileyici bir rol oynayacak. O bakımdan, bu ilerleme raporunun bizim açımızdan çok özel bir önemi var. Şimdi, soru şudur: Bu rapor yayımlanmadan önce, yani, eylül ayına kadar, en geç eylül sonuna kadar, biz, Türkiye’den beklenen her şeyi yapabilecek miyiz? Şu ana kadar yaşanan gelişmeler maalesef bu konuda fazla ümit vermiyor. Önümüzde çok az bir zaman var. Şimdi, altıncı uyum paketinin hükümet tarafından Meclise sunulmasını bekliyoruz. Ümit ediyoruz ki, basında yer alan bazı haberler doğru değildir ve bu paketin sunulmasında yeni bir gecikme yaşanmayacaktır; ama, şu veya bu nedenle hükümet bunu geciktirirse, bu, son derece yanlış bir iş olacaktır ilerleme raporunda Türkiye’nin lehine yer alabilecek bazı unsurların bu rapora girmesini güçleştirecektir.
Şimdi, biz, bu altıncı paketi görmedik, bu paket henüz Meclisin bilgisine getirilmedi. Bizim bilgimiz, basında yer alan bazı haberlerden kaynaklanıyor. O bakımdan, şu anda bu paket hakkında sağlıklı bir değerlendirme yapacak durumda değiliz; ama bazı sorularımız var. Sorularımızın başında şu geliyor: Bu paketi nasıl hazırladınız? Avrupa Birliğinin, bildiğimiz kadarıyla, kendi raporlarında, Türkiye’yle ilgili beklentiler çok genel ifadelerle yer alıyor; somut olarak bize şunu yapın, şu yasanızı değiştirin; yani, IMF’nin uyguladığı yöntemleri pek uygulamıyorlar, şunu yapmanız lazım, bunu yapmanız lazım demiyorlar, genel ifadelerle beklentilerini söylüyorlar. Peki, biz, Avrupa Birliğine danıştık mı; yani, şunu söyledik mi: Biz, sizin beklentilerinizi şöyle anlıyoruz ve sizin beklentileriniz doğrultusunda, yasalarımızda şu değişikliklerin yapılmasını Meclise önermeyi düşünüyoruz. Bunu yaparsak, bu sizi tatmin edecek midir, yoksa etmeyecek midir, bizden başka şeyler mi isteyeceksiniz, önümüze yeni listeler mi çıkaracaksınız, yeni beklentiler mi çıkaracaksınız, bunu bilmek istiyoruz. Yoksa, şimdiye kadar olduğu gibi, biz, bu paketi Mecliste kabul ettiğimiz takdirde, Avrupa Birliği, bize, gene, aman ne iyi yaptınız, çok iyi yaptınız, bu yolda devam edin; ama, hâlâ eksikleriniz var, bir de uygulamayı görelim mi diyecektir? Biz kaçıncı paketi çıkardıktan sonra Avrupa Birliği tatmin olacaktır, yedinci paketi mi, sekizinci paketi mi, dokuzuncu paketi mi; ne zaman diyeceklerdir ki, işte tamam, sizden beklentimiz buydu, artık masaya oturabiliriz? Bunu ne zaman söyleyecekler? Önümüzde, bunun işareti yok.
İşte, biz, hükümetten bunu bekliyoruz. Bunu yaptıysa hükümet, rica ediyoruz, Meclise bilgi versinler, desinler ki, biz konuştuk, komisyon yetkilileriyle konuştuk, gerçekten, bizden beklentileri bunlardır. Bunu yapmadıkları takdirde, konuşmamışlarsa, dediğim gibi, bu sıkıntıları yaşayacağız.
Şimdi, bir şey daha var. Biz, bu konuda, Meclise sunulan paketin, gerçekten, Avrupa Birliğinin beklentileri doğrultusunda hazırlanmış bir paket olduğunu ümit etmek istiyoruz. Bunun için şu soruları soracağız, bugünden soruyoruz: Getirdiğiniz bu yasalar, Avrupa Birliği ülkelerinde mevcut mu, bütün Avrupa Birliği ülkelerinin yasalarında bu hükümler var mı, yoksa, siz, kendi kanaatiniz gereğince, Türkiye’nin üye olması için bunları yapmamız gerekiyor diye mi getirdiniz bunları?
Gazetelere yansıyanlar doğruysa, bu yasalardaki bazı hükümler, Avrupa Birliğinin bizden beklentileriyle ilgili değildir, diğer Avrupa Birliği ülkelerinde de yok böyle şeyler. O zaman, sormak lazımdır, Meclise bunu niye getiriyorsunuz? Örnek vereyim, gazetelerde yazılan bilgiler doğruysa, seçimlerde yabancı gözlemci davet etmek hususunda bir yasal değişiklik yapacakmışız. Buna, hükümet niçin ihtiyaç duyuyor acaba; doğruysa?! Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatının bu konuda aldığı bir karar var İstanbul Zirvesinde. Buna göre, pek çok Avrupa ülkesi gözlemci davet ediyor, biz de ettik. Son seçimlerde AGİT gözlemcileri geldi, bir de rapor verdiler Türkiye hakkında; bunun için yasal değişiklik yaptık mı?! Yasal değişiklik mi gerekiyordu bunları davet etmek için?! Demek ki, yasal değişiklik yapmadan da davet edebiliyormuşuz. Diğer Avrupa Birliği ülkeleri, AGİT’in bu kararından sonra, yasalarını mı değiştirdiler?! Şimdi, böyle bir yasa değişikliğine ihtiyaç var ise, diğer ülkeler niye yapmadı; yok ise, biz niye yapıyoruz?! Bunu bir örnek olarak söylüyorum; yani, aklımıza gelen hükümleri, bir yasa metnidir diye, Avrupa Birliğini tatmin etmek için gelip Meclisten geçireceksek, bu, doğru bir iş olmayacaktır. Onun için, gerçekten emin olmalıyız; bizim yasa değişikliklerimiz, bütün Avrupa ülkelerinde olan; fakat, sadece bizde olmayan hükümlerdir. Bunu yaparsak, Avrupa’yla uyum halinde olacağız; o zaman biz size tam destek veririz.
Bir de, dediğim gibi, bu paket, kapsamlı bir paket olmalı. Yarın bize “o zaman unutmuşuz, o zaman eksik bırakmışız, şimdi yeni bir paketle geliyoruz” deme ihtiyacını hükümet duymamalıdır. Altı aydan beri iktidardadır hükümet; iki hükümet ama, aynı partinin hükümetidir. Altı aydan beri, bütün bunları araştıracak vaktiniz vardı. Avrupa Birliğiyle görüşecek vaktiniz vardı, hükümetlerle görüşecek vaktiniz vardı, Türkiye’nin bütün ilgili kuruluşlarıyla görüşecek vaktiniz vardı ve bütün bu vakti değerlendirip, bize tam bir paket sunacak durumda olmalıydınız. İnşallah öyledir, bunu göreceğiz; yakında, Mecliste bunu görüşmeyi ümit ediyoruz.
Biz, Cumhuriyet Halk Partisi olarak, şimdiye kadar gerekli yasaların büyük ölçüde çıkarıldığına inanıyoruz. Zaten, geçen hükümet, yani seçimlerden önceki hükümet, bazı anayasal ve yasal değişiklikler yaparken, halka demişti ki: Bunları yaparsak, üyelik kapısı açılacak, müzakere kapısı açılacak. Yaptık o değişiklikleri, ne gördük; Avrupa Birliği Komisyonu, Türkiye’yle müzakerelere başlamasını teklif bile etmedi Konseye. Demek ki, onlar değilmiş beklentiler veya onlardan ibaret değilmiş. Şimdi aynı hatayı yapmamalıyız, ne bekleniyorsa onu yapmalıyız.
Şunu söyleyelim: Biz, temel değişiklikleri, temel yasal düzenlemeleri yaptık. Aslında, bunun evveliyatı var. Biz, cumhuriyetin ilk yıllarında bunu yaptık. Cumhuriyetimizi kurduktan hemen sonra yaptığımız hukuk reformu, budur. Avrupa’nın en ileri mevzuatını aldık, hiçbir komplekse kapılmadan benimsedik, Türk kanunları haline getirdik ve büyük bir hukuk devrimi yaptık. Daha fazlasını yaptık. Yalnız hukuk alanında değil, başka alanlarda devrimler yaptık. Çağdaş bir hukuk devletinin, çağdaş bir devletin temellerini attık.
Atatürk’ün öncülüğünde, Türk kadınının çağdaş dünyada yerini almasını sağlayacak atılımlar yaptık. O devirde, Türk kadınları, eğitimde, meslek hayatında, giyim kuşamda, siyasette, Avrupalı kadınların gerisinde değildi; hatta, bazı alanlarda, onlardan ilerideydi. Biz, kadınlara genel seçimlerde seçme ve seçilme hakkını 1934 yılında tanıdık. Fransız kadınları, bu hakka bizden onbir yıl sonra sahip oldular. İsviçre, sadece bu hakkı, 1975 yılında verdi.
Avrupa’yla ilişkilerimizde, çağdaşlaşma konusunda, yasal konularda, başka konularda aşırı bir komplekse kapılmamıza gerek yok. Biz, Atatürk devrinde bunun temellerini attık; yapmamız gerekenleri yaptık.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Buyurun Sayın Öymen.
ONUR ÖYMEN (Devamla) – Yalnız kadın haklarında değil, o yıllarda, Türkiye’yi çağdaş bir ülke olma isteğine kavuşturacak pek çok atılım yaptık.
Son zamanlarda, 1930′lu yıllardan bahsediliyor. Arkadaşlar, unutmayalım, 1930′lu yıllar, Atatürklü yıllardır. 1930′lu yıllar, Türkiye’nin her alanda büyük atılım yaptığı yıllardır; ekonomide, sosyal yaşamda, dış politikada büyük atılım yaptığı yıllardır. 1930′lu yıllar, bizim gurur yıllarımızdır.
Bugün, Avrupa Birliğiyle ilişkilerimizde mesele, sadece yasal düzenlemelerle ilgili değildir; uygulama da son derece önem taşıyor. Ona, birazdan kısaca değinmeye çalışacağım.
Şimdi, bu konuda basında yer alan bazı bilgiler bize üzüntü veriyor. Bu altıncı uyum paketi, Avrupa Birliği üyeliği süreciyle ilgili olarak, basında yer alan bazı bilgilerin, Türk Silahlı Kuvvetlerini yıpratma amacını güttüğü izlenimini alıyoruz. Türk Silahlı Kuvvetlerini, Avrupa Birliği üyeliğine karşı bir kuruluş gibi takdim etme eğilimleri olduğunu görüyoruz, bundan üzüntü duyuyoruz.
Türk Silahlı Kuvvetleri, demokrasiye karşı bir kuruluş gibi düşünülmemelidir. Geçmişimizde, bunun örneklerini hatırlayalım. Türkiye’de Batı tipi bir cumhuriyeti kuran insan, bir askerdi. Türkiye’de çok partili rejime geçme kararı veren, bir askerdi. Her ikisi de bizim partimizin genel başkanıydı.
Daha sonraki yıllarda da askerler, çeşitli vesilelerle demokrasiye bağlılığını kanıtlamışlardır. En son, Irak’la ilgili tezkere konusunda, Sayın Genelkurmay Başkanımız, Meclis iradesini etkilememek için bu konuda açıklama yapmadıklarını söylemişlerdir.
Türk Silahlı Kuvvetleri Meclis iradesine böyle saygı gösterirken, hiç kimse, kalkıp da, Türk Silahlı Kuvvetlerini, demokrasiye karşı, Türkiye’nin AB üyeliğine karşı bir kuruluş gibi göstermeye çalışmamalıdır. Aynı şekilde, bir danışma organı olan Millî Güvenlik Kurulu, hiçbir zaman, devletin üzerinde, Meclise, hükümete talimat veren bir kuruluş gibi gösterilmemelidir. Bu doğru değildir, bu haksızlıktır, insafsızlıktır; başka ülkelerde de benzeri kuruluşlar var, hiçbir zaman Millî Güvenlik Kurulu bu şekilde takdim edilmemelidir.
Askerlerle ilgili bazı düzenlemeler yapmak gerekmiyor mu; gerekebilir. Mesela, devlet güvenlik mahkemelerindeki askerî yargıcı çıkardık, doğru bir iş yaptık. Askerler buna itiraz etti mi, buna itiraz eden oldu mu Türkiye’de? Buna benzer başka düzenlemeler gerekiyorsa, bunları yaparız; ama, bir bütün olarak Silahlı Kuvvetleri hedef almak yanlıştır, haksızlıktır, bunu, bir kere daha söylüyorum.
Aynı şekilde, yerel dillerde radyo ve televizyon yayınları meselesini de, istismar konusu yapılmaktan çıkarmak lazımdır. Diğer Avrupa ülkelerinde bu işler nasıl yapılıyorsa, Türkiye’de de öyle yapılmalıdır. Devletin görevi denetleme görevidir; devlet, bu görevi etkili bir şekilde yapmalıdır. Türkiye, Avrupa ülkesi olacaksa, Avrupalı ülkeler gibi hareket etmelidir.
İnsan hakları ve özgürlükleri konusu, çok önemli bir konudur. Bu konuda bizim ölçümüz şudur arkadaşlar: Biz, Türk Halkının, Avrupa ülkeleri halkları kadar, özgürlüğe ve insan hakkına layık olduğuna inanıyoruz. Türk Halkı, hiçbir zaman, hiçbir konuda, diğer Avrupa ülkelerinin halklarına nazaran ikinci sınıf bir halk gibi sayılamaz, onlara nazaran daha kısıtlı haklara sahip olamaz. Bizim ölçümüz budur. Avrupa’da hiç kimse, bize, demokrasi dersi vermeye, insan hakları dersi vermeye kalkmasın; bizim Partimizin Genel Başkanı, çok değerli bazı milletvekillerimiz, demokrasi uğruna mücadele etmiş, hapis yatmış insanlardır. Bizim, hiç kimseden, demokrasi dersi almaya ihtiyacımız yok. (CHP sıralarından alkışlar) Bunu, bu vesileyle, açıklıkla ifade etmek istiyorum.
Ülke bütünlüğü, toprak bütünlüğü konusunda, biz, Cumhuriyet Halk Partisi olarak, herkes kadar, herkesten çok hassasız; ama, zannedilmesin ki, Avrupa Birliği ülkeleri hassas değiller. Onlar da, aynı hassasiyeti gösteriyorlar. Bugün, Almanya’nın hudutlarını zorla değiştirmeye çalışmanın cezası müebbet hapistir. Başka ülkelerde de böyle hükümler var. Ülke içerisinde, bir eyalet hududunu değiştirmeye kalksanız, cezası 10 yıl ağır hapistir, buna teşvik etmek de cezayı gerektiren bir suçtur; şiddet kullanmasa da, şiddeti teşvik ederek bunu yapmaya çalışmak da ağır bir suçtur Avrupa’da. Onun için, millî birliğin, bütünlüğün, toprak bütünlüğünün, ülke birliğinin korunmasını, sadece bizim tekelimizde bir konu gibi görmemeliyiz; Avrupa Birliğine üyeliğin de buna engel olacağını, hiç kimse düşünmemelidir.
Değerli arkadaşlar, demin uygulamadan söz ettim. Uygulama derken, sadece, Avrupa Birliğiyle yaptığımız görüşmeler sırasında ortaya çıkan, beklenen yasal değişiklikleri anlamıyoruz. Avrupa Birliğine üye olacaksak, her şeyimizle üye olacağız; yani, toplum yaşamında, ekonomide, çevre konularında, başka alanlarda, devlet idaresinde Avrupa Birliğinin normlarını benimseyeceğiz; bunun yolu budur. Devlet yönetiminde Avrupa’nın normlarını benimsemeden, Avrupalı olmak mümkün değildir. Biz iktidara geldiğimizde kendi kadromuzu kurarız dediğiniz anda, Avrupalı gibi hareket etmiyorsunuz; çünkü, Avrupa’da böyle şey yok. Avrupa’da, devletin devamlılığı esastır. Ben kadromu kurarım, vücut dilinden anlayanları devletin başına, bürokrasinin başına getiririm dediğiniz anda, Avrupalı değilsiniz; Avrupalı olduğunuzu söyleseniz bile, Avrupalı değilsiniz; çünkü, orada, liyakat esastır. Devleti idare edenler, devletin, bürokrasinin başında olanlar, o göreve en layık olan insanlardır, iktidarın görüşlerine en yakın olanlar değil. Bu hata geçmişte yapılmıştır Türkiye’de, şimdi de yapılıyor. Sizi uyarıyoruz; Avrupalı olmak istiyorsak, bu hatalardan vazgeçeceğiz; çağdaş bir ülkenin gerektirdiği şekilde hareket edeceğiz.
Pek çok yasa Meclise getiriliyor; İş Yasası, bazı bakanlıkları birleştirme yasası, buna benzer, pek çok yasayı burada görüşüyoruz; ormanlar, orman özelliğini kaybetmiş alanların değerlendirilmesi; İmar Yasası gelecek. Arkadaşlar, bu yasaları getirirken, hükümetten şunu rica ediyoruz: Meclise izahat versinler. Avrupa ülkelerinde bu işler nasıl yapılıyor, onlarda da böyle mi yapılıyor; kaç Avrupa ülkesi orman bakanlığı ile çevre bakanlığını birleştirdi; bunları bilmek istiyoruz. Yoksa, bunları sadece kendimize özgü düzenlemeler olarak mı yapıyoruz?!
Avrupalı olacaksak, Avrupa Birliği üyesi olacaksak, bütün bu konularda titizlik göstereceğiz, hassasiyet göstereceğiz. Efendim, bizim kültürümüz farklıdır, bizim geleneklerimiz farklıdır, dinimiz farklıdır, inançlarımız farklıdır; doğru. Hiç kimse bizden bunları değiştirmemizi istemiyor. Zaten, istese, biz, sizinle birlikte, buna şiddetle karşı çıkarız; ama, şunu da kabul edelim ki, kültürümüzü kabul ederek, kültürümüzü muhafaza ederek, inançlarımızı muhafaza ederek, pekâlâ, Avrupa’nın çağdaş bir üyesi olabiliriz. Kısa bir süre önce, Sayın Devlet Bakanımız Mehmet Aydın’la birlikte, New York’ta bir yürüyüşe katıldık. Kendisini kutluyorum; verdiği mesaj, bir Avrupa ülkesinin bakanına yakışan, çağdaş bir devlet mesajıydı; verdiği mesaj, topluma birlik ve bütünlük mesajıydı; kendisini kutluyorum. Bir şey için daha kutluyorum; eşiyle birlikte sergilediği görünüm, işte, çağdaş Türkiye’ye, Atatürk Türkiyesine layık bir görünümdü; bu vesileyle, huzurunuzda kendisini kutluyorum ve Sayın Prof. Mehmet Aydın’ın herkese örnek olmasını diliyorum. (CHP sıralarından alkışlar)
Değerli arkadaşlar, bir hususa daha işaret etmek istiyorum. Avrupa Birliğiyle ilgili ilişkilerimizde karşılaştığımız sıkıntılar sadece Türkiye’den kaynaklanmıyor. Sayın Eyüp Fatsa biraz önce çok güzel söyledi. Bu sıkıntıların büyük bir bölümü Avrupa’dan kaynaklanıyor. Avrupa’da öyle partiler var ki, mesela, Alman Hıristiyan Demokrat, Hıristiyan Sosyal Partileri gibi, açıkça ilan ediyorlar dünyaya: “Türkiye ne yaparsa yapsın, biz, Türkiye’nin üyeliğine karşıyız” diyorlar. Fransa’da da bunu diyen partiler var, Avusturya’da da buna benzer görüşleri benimseyenler var, başka ülkelerde de var; yani, bazıları zannediyorlar ki, şu meseleyi halledersek, Kıbrıs’ta taviz verirsek Avrupa’nın kapıları açılacak. Yunanistan bunu söylüyor; belki, başka bir iki ülke bunu söylüyor. Bütün Avrupa’nın görüşü böyle değil. Alman Hıristiyan Demokratları size “Kıbrıs meselesi çözülürse sizi alırız” diyorlar mı; demiyorlar. O zaman, bizim, sanki, bütün Avrupa bizden bunu bekliyormuş gibi bir izlenime kapılmamız son derece yanlış olur. Bu nedenle, Türkiye’nin temel çıkarlarından, millî davalarından, baskı altında kaldık, Avrupa Birliğine gireceğiz diye taviz vermemiz yanlış olur. Bu meseleleri kendi boyutu içinde çözeceğiz. Haksız talepler varsa, baskılar varsa, dayatmalar varsa direneceğiz. Bu direnmeyi gösterdik; Türkiye Büyük Millet Meclisi olarak gösterdik, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti olarak gösterdik.
Kofi Annan planı çıkardılar. Oradaki soydaşlarımızın can güvenliğine zarar verecek, onu tehlikeye düşürecek plandı; reddettik. İkinci planı çıkardılar; aynı mahzurlar vardı, reddettik. Üçüncü planı çıkardılar; reddettik. Ne oldu; ondan sonra, çözüm umutları yeşermeye başladı. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti adımlar attı, sınırlar açıldı, yüz binlerce insan karşılıklı ziyaretler yaptılar.
Hükümetimizin aldığı bir tedbirle Türkiye’yi ziyaret etmeye başladı Kıbrıslı Rumlar. Fena mı oldu?! Hiç kimseye boyun eğmeden yaptık bunu, kendi irademizle. Kıbrıs meselesi çözülecekse, bu baskı altında çözülmeyecek, Avrupa Birliğine gireceğiz diye olmadık baskılara boyun eğdiğimiz için çözülmeyecek; tarafların özgür iradesiyle çözülecek. İşte, biz, bunu savunuyoruz ve Cumhuriyet Halk Partisi olarak, bu konuda, Türkiye’nin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin gösterdiği dirence bir katkıda bulunduysak -ki, bulunduk, aşırı bir tevazua kapılmadan söyleyelim- bundan gurur duyuyoruz. Cumhuriyet Halk Partisi, bu konuda üzerine düşeni fazlasıyla yapmıştır, bize layık olanı yapmışızdır.
BAŞKAN – Sayın Öymen, sözlerinizi toparlar mısınız.
ONUR ÖYMEN (Devamla) – Toparlayayım.
Değerli arkadaşlar, bunun ötesinde de, Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkanlar var. Biliyorsunuz, eski Fransa Cumhurbaşkanı Giscard d’Estaing geçenlerde demeç verdi, dedi ki: “Türkiye’nin üyeliği Avrupa Birliğinin sonu olur.” Bu yolda başka demeçler verenler de oldu. Toplum olarak infial gösterdik; ama, biz isteriz ki, hükümetimizin sesi bu konularda daha gür çıksın, bu gibi çağdışı düşüncelerle Türkiye’yi Avrupa’dan uzaklaştıramazsınız desin hükümetimiz. İşte, biz, hükümetten bunu bekliyoruz. Bu sesi biz çıkarıyoruz Cumhuriyet Halk Partisi olarak; uluslararası alanda yaptığımız her görüşmede bunu söylüyoruz; sizin de söylemenizi bekliyoruz. Elbirliğiyle çalışmalıyız. Bunun başka örnekleri var; zamanınızı almak için anlatmıyorum.
Şimdi, neticede arkadaşlar, bu konu, millî bir davadır. Bu konuyu, biz, iktidar olarak muhalefet olarak, elbirliğiyle yürüteceğiz. Sayın Adalet ve Kalkınma Partisine mensup arkadaşlarımızla yurt dışında çok başarılı çalışmalar yapıyoruz. Daha iki gün önce Sayın Dumanoğlu’yla beraber Brüksel’de çok yararlı çalışmalar yaptık. Bize ne dendi biliyor musunuz; bir İngiliz İşçi Partisi milletvekili dedi ki: “Ben aday olan bazı ülkeleri daha yeni ziyaret ettim, Türkiye’yi de ziyaret ettim; Türkiye ile onlar arasında, Türkiye lehine, ışık yılı fark var. Siz, onlardan bu kadar ileridesiniz. Türkiye’nin bu ülkelerin gerisinde bırakılması, Avrupa için utanç vericidir.” Bunu İngiliz söylüyor; biz de söylemeliyiz. Biz, Cumhuriyet Halk Partisi olarak söylüyoruz; umarız ki, siz de söylersiniz, umarız ki, hükümet de söyler. Cesaretle, bize yapılan haksızlıklara karşı çıkmalıyız; bu konuda, Meclis olarak, çok yoğun çalışmalar yürütmeliyiz.
Değerli arkadaşlar, ekonomik alanda bir tek cümle söyleyeceğim; bu bizi üzmektedir. Her zaman, Türkiye’nin üzerine düşen yükümlülükleri yerine getirmediğimiz söyleniyor, bizi eleştiriyorlar. Size bir rakam vereceğim. Geçtiğimiz kırk yıl içinde, Avrupa Birliğinin Türkiye’ye yapmayı taahhüt ettiği yardım 6,4 milyar eurodur; fiilen Türkiye’nin yararlandığı yardım, kırk yılda 2,2 milyar eurodur, üçte 1′idir. Avrupa Birliği, taahhütlerinin çoğunu yerine getirmemiştir. 1981 yılında, Dördüncü Malî Protokol, Yunanistan tarafından veto edilmiştir. O zamandan bu zamana 600 000 000 euroyu oradan alamadık. Gümrük birliği sırasında bize taahhüt edilen 375 000 000 euroluk yardım, Yunanistan tarafından veto edilmiştir; bu parayı alamadık. Şimdi, hükümete soruyorum: Avrupa Birliğinden bu geçmiş alacaklarımızı tahsil etmek için çalışacak mısınız; yoksa, yeni bazı yardım paketleri çerçevesinde bunları sineye mi çekeceğiz, bunları almamayı kabul mu edeceğiz? Ümit ediyorum ki, hükümet, bunun mücadelesini verecektir. Biz de size yardımcı olacağız.
Çok değerli arkadaşlar, vaktinizi aldım, biliyorum; fakat, bu konuda Sayın Meclis Başkanımızdan da bir ricamız var. Avrupa Birliği ülkeleri parlamentolarıyla temasları sıklaştıralım, oradan parlamento heyetleri davet edelim, bizim karma parlamento heyetlerimizi bütün Avrupa ülkelerine gönderelim; hemen yapalım. Tasarruf edilecek alan bu alan değildir; Türkiye’nin tasarruf yapması gereken pek çok alan var; ama, Türkiye’nin kaderini ilgilendiren konularda harcayacağımız her para, her kuruş, yerine harcanmış bir kuruş olacaktır.
Değerli arkadaşlar, son olarak şunu söylüyorum: Biz, bu davayı kazanacağız; hiç kimsenin bundan kuşkusu olmasın. Biz, gerekli çabaları gösterirsek, makul bir zaman içinde, bütün engellemelere rağmen Avrupa Birliğine gireceğiz. Yeter ki, amacımızdan sapmayalım, tam bir birlik ve beraberlik içinde çalışalım, bunu bir millî dava olarak görelim. Basınımızla, sivil toplum örgütlerimizle, sendikalarımızla, işveren kuruluşlarımızla, belediyelerimizle uyum içinde hareket edelim.
Cumhuriyet Halk Partisi, bunu, bir millî görev bilmektedir. Hiçbir içpolitika hedefi görmeden, bütün bu çalışmalara aktif biçimde katılacağımızı bu Yüce Meclisin kürsüsünden bir kere daha ifade etmek istiyorum.
Hepinizi saygıyla selamlıyorum. (Alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Öymen.
Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.