Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- (Türkçe) SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- (Türkçe) ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- (Türkçe) 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- (Türkçe) CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- (Türkçe) GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- (Türkçe) Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- (Türkçe) ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- (Türkçe) Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- (Türkçe) Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

Beykent Üniversitesi, 60. Yılında NATO Paneli
CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in Beykent Üniversitesi “60. Yılında NATO” Panelinde Yaptığı Konuşma
15 Ocak 2009
Sayın Rektör, çok değerli Sayın Genelkurmay Başkanımız, Sayın Dekan, değerli öğretim üyeleri ve çok değerli gençler,
Öncelikle NATO’nun bazı özelliklerini hatırlamak açısından birkaç noktaya değinmek istiyorum. Birincisi, NATO’nun karar verme mekanizmasıdır. NATO kararlarını oy birliği ile alır. Türkiye de NATO üyesi olduğundan, Türkiye’nin de onayı olmadan hiçbir karar alınamaz. Bazıları NATO’nun emperyalist bir örgüt olduğunu söylüyorlar. Sanki NATO bizim dışımızda bir örgütmüş de bize bir şeyleri kabul ettirmeye çalışıyormuş gibi algılanıyor. İşin gerçeği şu ki, Türkiye emperyalist bir ülke ise, Danimarka ve Norveç emperyalist ülkelerse NATO da o kadar emperyalist bir örgüttür. Bazıları zannediyor ki, Amerika ne derse NATO’da o olur. Bu yanlıştır. Gayet tabii ki NATO’da en büyük orduya sahip olan Amerika’nın ağırlığı vardır. Ama Amerika her istediğini yaptıramaz. Bunun örneklerini size anlatabilirim.
Örneğin, NATO’nun 1999 Washington Zirvesi’nde, Avrupa Birliği Güvenlik ve Savunma gücünün kurulması ve NATO’nun da bu güce destek olması kararlaştırıldı. Ben de o zirve toplantısına katılmıştım. Biz Türkiye olarak bu karara öyle bir hüküm koydurmuştuk ki, NATO ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkiler, AB’ye üye olmayan NATO ülkeleri açısından Batı Avrupa Birliği normlarının üzerine bina edilecektir. Yani Türkiye olarak, Batı Avrupa Birliği’nde sağladığımız avantajlara, AB’nin yeni oluşturulacak güvenlik mekanizmasında da sahip olacağız. Bu zirvede Devlet Başkanları bu hükmü kabul ettiler.
Sonraki zamanlarda AB ülkeleri bu karardan cayarak geri adım atmaya ve bunu da bize kabul ettirmeye çalıştılar. “Kabul etmiyoruz” dedik. O dönemde AB üyesi olmayıp da NATO üyesi olan 5-6 devlet vardı. O ülkelere de büyük baskılar yaparak kabul ettirdiler, biz kabul etmedik. O sırada Türkiye’nin NATO Daimi Temsilcisiydim. Sonunda onlar geri adım attı. Yani bütün mesele yoğurdu yeme biçiminizdir. Eğer haklarınızı ve çıkarlarınızı cesaretle koruyorsanız, NATO’nun oybirliği mekanizmasını kullanıyorsanız hiçbir ülke size hiçbir şeyi zorla kabul ettiremez.
Biz bu baskılara tam üç sene direndik. O zamanki Dışişleri Bakanımız rahmetli İsmail Cem ve Amerikan Dışişleri Bakanı Madeleine Albright’la birlikte Brüksel’de bu konuyu müzakere ettik. Madeleine Albright, bu konunun askeri bir konu olduğunu, Ankara’da Genelkurmay Başkanı’nı bu konuda ikna ettiğini ve bizim diplomatlar olarak askeri bir konuda direnmemiz gerektiğini söyledi. Hâlbuki biz askerlerle her gün görüşüyorduk ve Genelkurmay’ın da böyle bir görüşü olmadığını biliyorduk. Tam tersine onlarla görüş birliği içindeydik. Albright’ın bu sözü üzerine ben içerideki odaya geçerek Sayın Genelkurmay Başkanımıza telefon ettim ve Sayın Albright’ın söylediklerinin bir aslı olup olmadığını sordum. Kendisi de “Bize de ‘Dışişleri Bakanınız ve oradaki diplomatlarınız bunu kabul etti. Siz neden hala direniyorsunuz?’ diyorlar ” dedi. İşte, NATO’da böyle oyunlar oynanabiliyor. Ama sonuç olarak biz direndik ve onlar geri adım attı, biz de istediğimize çok yakın bir çözüme ulaştık. Bu olayı, NATO’nun sanki bizim dışımızda, bize baskı yapan, bize her istediğini kabul ettiren bir örgütmüş gibi algılanmaması için anlatıyorum.
Kosova Savaşı’nda da benzer bir durum yaşadık. Kosova Savaşı’nı yürüten siyasi otorite NATO Konseyi idi. Yani biz söz sahibiydik ve NATO Komutanı bize bağlıydı. Tabii yapacağı her işe karışmıyorduk ama operasyonun konseptini ve esasını, ne zaman ve kime karşı silah kullanılacağını biz tespit ediyorduk. Bu durumun şöyle bir faydası oldu; Irak’ta gördüğünüz manzaralar Kosova’da yaşanmadı. Çünkü biz, sivil hedeflerin vurulmaması için komutanlık üzerinde büyük bir etki yaptık. Zaten onların da böyle bir niyeti yoktu ama NATO Konseyi’nin önemli bir baskısı oldu. Amerika’nın birçok öneri getirmesine rağmen biz bazılarını reddettik. Yani öyle her istediklerini yaptırdıkları doğru değildir. Neticede çok başarılı olduk.
Soğuk Savaş döneminde NATO’nun çok başka bir hüviyeti vardı. O dönemin en önemli özelliği, NATO’nun sadece üye ülkelerin topraklarını savunmakla görevli bir örgüt olmasıydı. NATO’nun bu toprakların dışında, out of area alanlarda hiçbir yetkisi ve sorumluluğu yoktu. İlk defa Bosna’da, daha sonra da Kosova’da NATO ülkelerinin toprakları dışında kalan bölgede NATO’ya sorumluluk verilmesini sağladık. Bu durumun hukuki olup olmadığını veya BM kararlarına uyup uymadığını tartıştık -o dönemde NATO’nun 19 üyesi vardı- ve 19 üyenin 19’u birden, bizim orada yaptığımız işin BM yapısının temel kurallarına uygun olduğuna karar verdi. Sonra buna itiraz edip uluslararası mahkemelere gidenler oldu ama bu itirazlarına sonuç alamadılar.
Bu operasyonun özelliği, tarihte sadece hava gücü kullanılarak kazanılmış ilk başarı olmasıdır. Hiçbir zayiat vermeden sadece hava gücü kullanılarak kazanılmış bir savaştır. Daha sonra Makedonya’nın iç düzeni bozuldu ve bunun düzeltilmesi için de gayret sarf ettik. NATO Konseyi olarak Bosna ve Kosova’da etkili olmamız Amerika’yı biraz rahatsız etti. O dönemin NATO Komutanı Wesley Clark, daha sonraları yazdığı kitabında bu rahatsızlıkları açıkça anlatmıştı.
Irak Operasyonu gündeme geldiğinde, henüz operasyon kararı alınmamışken NATO Konseyi olarak bizi Washington’a davet ettiler. Görüşmelerden anladık ki, bir harekât olacak ve Irak’a müdahale edecekler. Türkiye olarak, eğer bir harekât yapılacaksa bunun NATO’da tartışılması gerektiğini söyledik. Bir mutabakata varıldığı takdirde bunun bir NATO operasyonu olarak yapılması gerektiği ve böylece bizim de söz hakkımız olması gerektiğini söyledik. Kabul etmediler çünkü istedikleri her şeyi yapmalarına izin vermeyeceğimizi ve her istihbaratlarını doğru olarak kabul etmeyeceğimizi biliyorlardı. Neticede NATO’yu devre dışı bıraktılar. NATO devre dışı kalmasaydı, kanaatimce Irak’ta bu kadar çok insan ölmezdi ve çok daha netice alıcı bir operasyon olabilirdi.
Afganistan’da da aynı şey oldu. 11 Eylül saldırılarından sonra Amerikan Dışişleri Müsteşarı NATO’ya geldi. Ben de kendisine 11 Eylül saldırıları ile Saddam Hüseyin ve Irak arasında bir bağlantı kurup kurmadıklarını sordum. Irak ile 11 Eylül saldırıları arasında bir bağlantı kuramadıklarını söyledi. Demek ki, bu operasyonu terörü destekleme gerekçesiyle yapmayacaklar, Irak’ın nükleer silahlara sahip olduğu gerekçesiyle yapacaklar. Irak’ın nükleer silahlara sahip olduğunun kanıtı da yoktur. O koşullar altında bu konuyu NATO’ya getirselerdi, NATO muhtemelen böyle bir operasyona izin vermeyecekti. NATO daha çok kanıt isteyecekti ve belki de bu sıkıntılar yaşanmayacaktı. NATO ülkeleri Saddam Hüseyin’i çok mu seviyordu? Tam tersine, herkes Saddam’ın gitmesinden memnun olacağını söylüyordu. Ancak bu şekilde değil. Bu yapılanlar gerçekten Saddam’dan çok oradaki halka zarar verdi ve çok sayıda insan öldü.
Afganistan’daki harekât da bir NATO operasyonu değildi. Bunun ayırımını iyi yapmak lazım. Afganistan operasyonunu düzenleyenler esas olarak Amerika ve müttefikleriydi. NATO’ya da Kabil şehrinin ve Bagram Havaalanının korunması görevi verildi. Yani NATO’ya, operasyonun tamamında söz hakkı olma imkanı tanınmadı. Daha sonra NATO birliklerinin koalisyon güçlerine, Kaddahar bölgesinde teröristlerle savaşma görevi verildi ama bu bir NATO operasyonu değildi. Dolayısıyla NATO, daha önceki kendi sorumluluğundaki operasyonlarında sağladığı başarıyı şu ana kadar Afganistan’da sağlayabilmiş değildir.
İşin başka bir boyutu da terörizmdir. Biz yıllarca NATO’nun dikkatini terör tehlikesine çekmeye çalıştık ve terörle mücadelede NATO’dan destek istedik. Her defasında terörizmin NATO’nun sahasına girmediğini, bunun bir polis meselesi ve iç mesele olduğunu söylediler. NATO’da terörle mücadele konusunu görüşen, inceleyen tek bir komite vardır. Buna özel komite derler ve bu komite üye ülkelerin istihbarat örgütlerinden oluşur. Benim görev yaptığım sırada 11 Eylül saldırılarına kadar, terörle mücadele konusu tek bir Konsey toplantısının gündemine girmemiştir. 1999 zirve toplantısı sırasında, yeni Stratejik Konsept belirlenirken, NATO ülkelerini tehdit eden ve 5. maddenin işletilmesini sağlayan unsurlar arasına terörizmin de eklenmesi gerektiğini söyledik. Yani terörle mücadele etmenin de NATO’nun temel görevlerinden biri olmasını istedik. Bu isteğimizi reddettiler ve bunu sadece 4. madde çerçevesinde düşünebileceklerini söylediler. 4. maddeye göre, üye bir ülke terörist saldırıya maruz kalırsa bunu NATO’da istişare edebilir ama bu, diğer NATO ülkelerinin harekete geçmesine yol açmaz.
11 Eylül saldırılarından iki yıl önce bunu reddettiler ama saldırılardan hemen 24 saat sonra NATO bir karar verdi ve bunu 5. maddenin işletilmesini sağlayan bir operasyon olarak ilan etti. O zamana kadar terörle mücadeleyi NATO’nun görev sahası içinde saymayan NATO, bir terör saldırısı dolayısıyla tarihinde ilk defa terörle mücadele için 5. maddeyi çalıştırma kararı aldı. Özetle, o tarihe kadar terörle mücadele NATO’nun gündeminde bile değilken, 11 Eylül saldırılarından sonra birinci gündem maddesi terörle mücadele olmayan tek bir NATO Konseyi toplantısı olmadı. Demek ki, koşullar gerektirdiği zaman kurallar, anlayışlar ve yaklaşımlar değişebiliyor.
Birinci Körfez Harekâtı’nda büyük sıkıntılar çektik ama İkinci Körfez Harekâtı sırasında çektiğimiz sıkıntılar daha büyüktü. Amerika harekât kararını vermişti, biz de Türkiye’nin hava savunması için NATO’dan geçici olarak Patriot füzeleri istedik. Patriot füzeleri bizim envanterimizde yoktu. Kendi imkanlarımızla sağlamamız gerektiğini söyleyerek bunları bize vermediler, biz de kendi imkanlarımızla sağlayamadık. Böyle bir kriz durumu olunca füzeleri geçici olarak istedik. Bütün üye ülkeler evet derken üç ülke –Almanya, Belçika, Fransa- buna itiraz etti. Patriot füzelerinin bize verilmesinin NATO için bir tehdit unsuru oluşturacağını öne sürdüler. Sonunda Almanya ve Belçika’yı ikna ettik, Fransa sonuna kadar direnerek evet oyu vermedi. Böylece Patriot füzelerinin Türkiye’ye verilmesine onay vermediler. Ancak biz bunları aldık. NATO’nun Savunma Planlama Komitesi vardır. Fransa 1966 yılında NATO’nun askeri kanadından çekildiği için Savunma Planlama Komitesi’ne üye değildir. Biz Savunma Planlama Komitesi’nin kararıyla Patriot füzelerini alabildik. Yani Fransa’yı devre dışı bıraktık. Düşünebiliyor musunuz? Bir NATO ülkesi başka bir NATO ülkesinin savunmasına niçin itiraz eder? İşte, NATO’da böyle sıkıntılar çektik.
Ayrıca unutmayalım ki, NATO’da bir de Yunan faktörü vardır. Daha Soğuk Savaş zamanından beri Yunanistan, NATO içinde tehdidin kuzeyden değil, doğudan, yani Türkiye’den geldiğini iddia ederek Türkiye’yi tehdit unsuru olarak görür. Hatta o kadar ileri gittiler ki, bir gün Türk boğazlarından bahseden ilgili bir belge çıkardığımda, Türk boğazlarından bahsedilemeyeceğini söyleyerek Lozan Antlaşması’nda bu şekilde yazmadığını iddia ettiler. Lozan’da sadece “boğazlar” diye bahsedildiğinden ve “Türk boğazları” adı geçmediğinden Türk boğazları diyemezmişiz. Nasıl bir kompleksleri varsa artık… Ben de “Yunan Krallığı’nın temsilcisinin bu görüşüne katılmıyorum” dedim. Hemen akabinde Krallık değil Cumhuriyet olduklarını söyledi. Ben de “Lozan’da öyle yazıyor” dedim.
Önümüzdeki dönemde karşılaşabileceğimiz riskler nelerdir? Öncelikle unutmayalım ki, Türkiye’nin üye olduğu uluslararası kuruluşlar içinde veto hakkına sahip olduğu tek örgüt NATO’dur. Yani NATO’da bizim istemediğimiz hiçbir karar alınamaz. NATO’nun genişlemesinden sonra, eskiden 19 üyeyle yürütülen sistemin 26 üye ülkeyle artık yürütülemeyeceğinden oy çoğunluğu sistemine geçilmesi gündeme geldi. Biz buna itiraz ettik ve şu ana kadar bunu başardık. NATO’nun genişlemesinin Türkiye açısından en büyük sıkıntısı, NATO’nun oy çoğunluğu sistemine geçmesidir. Bunu mutlaka engellemek gerekir. Oy çoğunluğu sistemine geçilmesinin kararı da oy birliği ile alınacağından her Türk Hükümetinin buna direnmesi gerekiyor.
İşin başka bir boyutu da Avrupa Birliği ile ilişkilerdir. NATO ile Avrupa Birliği ilişkileri açısından başlangıçta, ben oradayken 1997–98 yıllarında, Avrupa Birliği’nde NATO’ya karşı inanılmaz bir kompleks vardı. Bazı Avrupa ülkeleri NATO üyeleri ile AB üyelerinin görüşmelerine şiddetle tepki gösteriyorlardı. Bir gün NATO’dan bir genel müdür ile AB’den bir genel müdür bir lokantada yemek yemişler. Bunu NATO Konseyi gündemine getirerek “Nasıl olur da bizim örgütten biri, AB’nin bir yetkilisiyle görüşür de yemek yer” diye kıyameti kopardılar. Düşman olsa bunu söylemez. İşte bu kadar büyük bir kompleks vardı.
Zaman içinde, 1999 Zirvesi’nden de sonra ilişkiler biraz daha normalleşti. Ama bazı sınırlamalar devam etti. Mesela biz, terörle mücadele konusunda AB ile ortak bir komite kurulması önerisinde bulunduk. Avrupa Birliği buna bir türlü yanaşmadı, bugün de hala yanaşmamaktadır. Terörle mücadele konusunda AB ile NATO arasında işbirliği yoktur, ama Rusya ile NATO arasında İşbirliği Konseyi vardır. NATO ile Rusya arasında terörle mücadele konusunda da işbirliği vardır. Yani Rusya ile yaptığımız işbirliğini Avrupa Birliği ile yapamıyoruz. İşte, işin bu boyutlarını çok iyi görmemiz gerekiyor.
Diğer önemli bir nokta da şudur ki, NATO’nun genişlemesinden önce kabul edilmiş bir belgesi vardır. Bu belgede NATO üyeliği ile AB üyeliği arasında çok yakın bir birliktelik olmasından söz edilir. Yani bir ülke NATO üyesiyse, aynı zamanda öncelikle AB üyesi olması gerekir. Bunun üzerine biz, “Mademki siz NATO’nun genişlemesi için bizden oy istiyorsunuz, böyle bir NATO belgesi de var, o halde siz de Türkiye’nin AB üyeliği konusunda olumlu görüş bildirmelisiniz” dedik. Bu politikayı uzun süre sürdürdük ve bu konuyu uzunca bir süre tartıştık. Genişlemeye evet oyu vereceğimizi hiçbir zaman söylemedik. Ancak siyaset her şeye kabildir. Bir gün üst düzeyde bir devlet adamı, Türkiye’nin, Macaristan’ın NATO üyeliğini desteklediğine dair Macar makamlara söz verdi ve işte o zaman film koptu, oyun bitti ve biz bu tavrımızı bir daha koyamaz hale geldik. Bu bakımdan siyasetçilerin, sorumluluk taşıyan makamlarda bulunanların bunun gibi politika değişikliği konularında çok dikkatli ve hassas davranması gerekir.
Başka şeyler de kaybettik. Az önce de söylediğim gibi NATO üyesi olup da AB üyesi olmayan ülkelerin durumu Batı Avrupa Birliği (BAB) sistemi üzerine bina edilecekti. Biz BAB çerçevesinde Avrupa Silahlanma Ajansı’na tam üyeydik. AB’nin yeni güvenlik ve savunma mekanizması oluşturulup, Avrupa Silahlanma Ajansı Avrupa Birliği çatısı altına girince Türkiye’yi bu ajanstan çıkarttılar. Kamuoyu bunu bilmez. Türkiye’de pek çok konu tartışılıyor ama bu konu hiç gündeme gelmedi. Neticede Türkiye, şu anda Avrupa Silahlanma Ajansı’nın dışındadır. Bu bizim içim çok önemli bir kayıptır.
Özetleyecek olursak, NATO’yu değerlendirirken ön yargılardan kaçınmak gerekir. Türkiye, Amerika’dan sonra NATO’nun en güçlü üyesidir. Nükleer silahları bir tarafa bırakırsak NATO’nun ikinci en güçlü ordusu Türkiye’dir. NATO’ya askeri boyutundan bakacak olursak NATO, Türkiye açısından çok önemlidir ama Türkiye de NATO açısından gerçekten çok önemlidir. Türk Silahlı Kuvvetlerini NATO’dan çekerseniz NATO’nun duvarı çöker. Bizim diğer ülkelerden farkımız da şudur ki, birçok ülke NATO’ya sınırlı silahlı kuvvetler verirken biz, ender istisnalar dışında başından beri nerdeyse bütün silahlı kuvvetlerimizi NATO’ya tahsis ettik. Yani NATO’nun gerçek gücünü oluşturan ülkeler içinde Türkiye önemli bir ülkedir.
Dolayısıyla NATO’daki önemimizi bilmemiz gerekir. Bu önemin bize verdiği bir güç var: NATO Konseyi’nde masaya oturduğunuz zaman kendinizi IMF ile karşı karşıya oturan bir ülke gibi hissetmiyoruz. Arkanızda çok büyük bir güç olduğu için NATO’da güçlüsünüz ve söz sahibisiniz. Bu yüzden herkes söylediğimiz sözleri dikkate alıyor ve bizim sözümüzün ağırlığını hissediyor. Ama ne yazık ki, NATO dışındaki konulara bu gücümüzü yeterince yansıtamıyoruz. İşte bunu yansıtmak gerekiyor.
Başka boyutlar ele alınırsa, örneğin İncirlik üssünden bir NATO üssü olarak bahsedilir; bu doğrudur. Kabul etseniz de etmeseniz de bazı gerçekleri çarpıtmamak gerekir. Aslında İncirlik Türkiye’ye ait bir üstür. Bu üssün kullanılmasıyla ilgili yaptığımız bir anlaşma vardır. Bu üssün kullanılması için Amerikalılara izin veriyoruz ama bu izin sadece NATO amaçları için kullanılması şartıyla geçerlidir. Geçmişte bazı Hükümetler bu konuda biraz esnek davranmış olabilir. Ancak İncirlik üssü, resmi olarak bir Türk üssüdür ve bizim izin vermediğimiz şekilde kullanılamaz. Geçmişte Çekiç Güç operasyonları sırasında uçuş planlarından iki kilometre saptıkları için Amerikan uçaklarının uçuşlarını durdurmuştuk.
Mademki NATO’daki en önemli müttefikimiz Amerika’dır, o halde karşılıklı ilişkilerimizde karşılıklı menfaatlerimize dikkat etmek gerekir. Amerika’ya NATO müttefikimiz derseniz doğrudur ama stratejik ortağımız dediğinizde işler değişiyor. Dostluk ve işbirliği doğrudur ama stratejik ortak dediğinizde temel stratejik konularda aynı görüşte olduğunuz anlamına gelir. Mesela İngiltere ve İsrail, Amerika’nın stratejik ortaklarıdır. En haksız konularda bile Amerika İsrail’in yanındadır. İsrail Gazze’ye çok haksız bir saldırı yapmış, orada bin kişiyi öldürmüş, dört bin kişiyi yaralamıştır. Ama Amerika BM’de İsrail aleyhine bir kez bile oy kullanmıyor ve daima İsrail’i koruyor. İşte stratejik ortak olmak budur.
Siz “Amerika stratejik ortağımızdır” dediğiniz zaman Amerika’nın Kıbrıs konusunda da Türkiye’nin yanında olmasını beklersiniz. Yanında mı? Değil. Aksine Amerika karşı tarafın tezlerini savunuyor. Kuzey Irak’ta PKK ile mücadelede istediğimiz desteği veriyor mu? Vermiyor. Sırası gelmişken şunu da söyleyeyim ki, dünyanın neresinde bir terör örgütü varsa, o ülkede bu terör örgütü ile mücadele etmekle görevli yerel bir güvenlik gücü vardır; Irak hariç. Irak’ta hiçbir güvenlik gücü bu terörist örgütle mücadele etmiyor. Bu mücadeleyi Amerika’dan bekliyorsunuz. Peki, Amerika hani stratejik ortaktı? Bizim müdahalemize gerek kalmadan Amerika mücadele etmelidir. Çünkü Dördüncü Cenevre Sözleşmesi’ne göre başka bir ülkede silahlı kuvvet bulunduran bir ülke, o ülkenin güvenliğini sağlamakla yükümlüdür. Bizim bunu ayrıca söylememize gerek yoktur, Amerika uluslararası bir antlaşmanın gereği kendisi bunu yapmalıdır. Yapmıyor ama stratejik ortağımız olduğunu söylüyoruz.
Peki, İsrail-Filistin çatışmasında nasıl bir stratejik ortaklık oluyor? Yani stratejik ortağımız sizin söylediğinizin tam tersini söylüyor ve siz de stratejik ortağınızın terörist örgüt olarak nitelendirdiği Hamas’ın BM’de sözcülüğünü yapacağınızı söylüyorsunuz. İşte bu konulardaki ayırımlara çok dikkat etmek ve hassasiyet göstermek gerekir.
Bir ülke NATO üyesi olduğu zaman milli egemenliğinden vazgeçmiş olmaz. Biz başlangıçta bazı hatalar yaptık. Fatin Rüştü Zorlu’nun Dışişleri Bakanı olduğu dönemde katıldığımız Bandung Konferansı’nda Sayın Zorlu NATO’nun sözcüsü gibi davranarak konferansa katılan diğer ülkelere – bağlantısızlık hareketinin öncüleri olan ülkeler- güçlük çıkartmış ve tepki göstermişti. Konferansta bulunan diğer NATO ülkeleri hiç sesini çıkarmazken sadece Türkiye konuşuyordu. Aynı dönemde Fransa- Cezayir mücadelesi sırasında Cezayir’de binlerce kişi ölüyordu ve hatta oradaki mücahitler ceplerinde Atatürk’ün resimleriyle savaşıyorlardı. Bizse BM’de Cezayir aleyhine Fransa’dan yana oy kullanıyorduk. Neden? Çünkü Fransa NATO üyesi olan müttefik bir ülkedir. İşte bunlar yanlış işlerdi. Aynı sırada Yunanistan Cezayir’in lehinde oy kullanmaya başladı. Yunanistan Müslüman bir ülke değil, o da NATO üyesi, biz de NATO üyesiyiz. Onlar Cezayir’i destekliyor, bizse Fransa’yı destekliyoruz.
Bugün Avrupa Birliği ile olan ilişkilerimizde de görüyoruz ki, başta Fransa olmak üzere bazı NATO müttefikleri Türkiye’nin AB üyeliğine karşı tavır alıyorlar. AB müzakerelerinde Fransa beş başlığın açılmasına veto koydu. Bu beş başlığın müzakeresinin Türkiye’yi AB üyeliğine taşıyacağını ileri sürerek başlıkların açılmasını engelledi. Peki, biz bu müzakereleri üyelik için yapmıyor muyuz? Bunu yaparak bizim üyeliğimizi istemediklerini gösteriyorlar. Türkiye bir Asya ülkesi olduğu için AB ülkesi olamayacağını açıkça söylüyorlar. Peki, NATO’nun kuruluşunda hangi Asya ülkesi vardır? O zaman aklınız neredeydi? Türkiye 50 yıl önce Avrupa Konseyi’ne üye olurken o zaman neden Asya ülkesi demediniz? 50 yılı aşkın zamandır aramızda ortak menfaatlerimiz var, savunma ve güvenliğimizi birbirimize bağlamışız, kader birliği yapmışız, sizse bizi Avrupa’dan dışlamayı politikanız haline getiriyorsunuz. Gerekçe olarak da Avrupalı olmadığımızı söylüyorsunuz. Peki, Kıbrıs’ı neden üye yaptınız? Dünyanın hangi haritası Kıbrıs’ı Avrupa kıtasında gösteriyor? İşte bizim itiraz ettiğimiz çifte standartlar bunlardır.
NATO üyesi bir müttefikimiz olacak ve bizim en temel menfaatlerimize engel olacak, taş koyacak. Fakat başka bir ülkeye karşı aynı tavırda olmayacak. Hırvatistan NATO üyesi olmamasına rağmen AB’ye üye olması için her türlü kolaylık sağlanacak, Türkiye’ye engel çıkarılacak. İşte bu, NATO üyeliğiyle bağdaşmadığı gibi, NATO’nun temel kuralı olan dayanışmayı da zedeler. Dayanışma NATO’nun özünü oluşturan bir kavramdır. Yani NATO’da dayanışma yoksa NATO’da ittifak da olamaz. Dayanışma olmayan bir ittifakta ülkeler birbiri için çarpışır mı? Bu dayanışmayı sadece NATO Konseyi masasında göstermeyeceksiniz, başka yerlerde de göstermelisiniz.
Bunu yapan sadece Fransa değildir. Almaya ile ilgili de bir örnek vereyim. Ben Almanya’da Büyükelçi olduğum sırada Birinci Körfez Harekâtı gerçekleşti ve Amerikalılar bizim iznimizle İncirlik üssünü kullanıyorlardı. Alman Başbakanının Dış Politika Danışmanı beni davet etti ve “Siz İncirlik üssünü kullanmaları için Amerikalılara izin veriyorsunuz ama buna karşılık Irak Türkiye’ye saldırırsa NATO sizi koruma yükümlülüğünde olur mu olmaz mı?” dedi. Yani İncirlik üssünü Amerikalılara kullandırmak suretiyle Irak’ı tahrik etmiş olduğumuzu ve buna tepki olarak Irak’ın bize saldırması halinde NATO’nun bizi korumayabileceğini söyledi. Düşünün, NATO müttefikimiz bir ülke bunu söylüyor.
Birinci Körfez Harekâtı’nda Almanya, Belçika ve İtalya’dan destek almıştık. Bu ülkeler Türkiye’ye uçak gönderdiler ama pilotları riske girmesin diye uçakları sınıra 400 km mesafede –Malatya’da- konuşlandırdık. Sonra Alfa Jet pilotları “son derece korktuk, büyük bir tedirginlik içindeydik, saçlarımız bir gecede beyazladı” diye Alman basınına demeç verdiler. Bizim askerlerimizin saçları beyazlamıyor da onların askerlerininki beyazlıyor mu? Demek ki, başka ülkelerin askerleri çok çabuk yaşlanıyorlar.
Tüm bunları NATO’yu bir bütünlük içinde görelim diye anlatıyorum. Yani bunları anlatınca gözümüzde NATO’nun değerini düşürmüş olmuyoruz. Türkiye NATO için çok önemli işler yapmıştır. Son olarak Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra Ankara’da Barış için Ortaklık Merkezi açtık ve eski Sovyet Cumhuriyetlerinin subaylarını Türkiye’de eğittik. Yani yaptığımız katkıların sınırı yoktur. Çok önemli katkılar yaptık ama her zaman dayanışma gördüğümüzü söyleyemeyiz. Bu yüzden Hükümetlerimize düşen görev, mademki orada söz sahibiyiz ve oy birliği kuralı çerçevesinde veto hakkına sahibiz, bu gücümüzü kullanmak ve politikalarımızı buna göre tanzim etmektir.
Önümüzdeki dönemde Gürcistan ve Ukrayna’nın NATO’ya üye olması yeniden gündeme gelirse Türkiye ciddi bir karar vermek zorunda kalacaktır. Bu konuda NATO içinde farklı görüşler var. Amerika bu ülkelerin üye olmasını isterken bazı Avrupa ülkeleri Rusya ile ilişkilerinin bozulmasından çekindikleri için bu ülkelerin üyeliğini istemiyor. Türkiye ise bir karar vermelidir. Destekliyor muyuz, desteklemiyor muyuz? Bunlar bizim komşu ülkelerimizdir ve bu ülkelerin üyeliği Türkiye’nin güvenliğini daha geniş bir stratejik sahaya taşıyacaktır. İşte tüm bu konularda Türkiye’nin çok dikkatli olması gerekir. Kamuoyunda esen “NATO emperyalist bir örgüttür” rüzgarlarına çok fazla kulak vermeden serinkanlı düşünmeli ve ülkemizin çıkarlarına yönelik en doğru kararları almalıyız.
Hepinize çok teşekkür ediyorum.
Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.