Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- (Türkçe) SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- (Türkçe) ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- (Türkçe) 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- (Türkçe) CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- (Türkçe) GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- (Türkçe) Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- (Türkçe) ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- (Türkçe) Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- (Türkçe) Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

İzmir Karşıyaka Söyleşisi
CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in
Karşıyaka Cumhuriyet Söyleşisi
20 Kasım 2008
Onur Öymen: Çok değerli Belediye Başkanımız ve İl Başkanımız, çok değerli milletvekili arkadaşlarım ve çok sevgili Karşıyakalılar, hepinizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum. Nazik davetiniz için içtenlikle teşekkür ediyorum.
Buraya gelişimizin bu konferans dışında gerçekten çok özel bir nedeni var. Biraz önce Karşıyaka sahilinde, Ermeni teröristler tarafından şehit edilen diplomatlarımızın anısına dikilen bir anıtın açılışını yaptık. Bu anıtı yapmayı düşünme ve bunu gerçekleştirme kadirşinaslığını gösteren Sayın Belediye Başkanı Cevat Durak’a içtenlikle teşekkür etmek istiyorum. Çünkü bu anıt Türkiye’de bir belediye tarafından bu amaçla yaptırılan ilk anıttır. Ankara’da bile şehit diplomatlarımız için bir anıt açılmış değildir. Yakında Oran Sitesinde bir anıtın yapılması için çalışmalar yapılıyor. Ama bu kadirşinaslığı ilk gösteren Karşıyaka olmuştur. Bu vesileyle büyük bir mutluluk duydum. Bunu tekrar ifade ederek Belediye Başkanımıza teşekkürlerimi sunmak istiyorum.
Değerli arkadaşlar, Ermeniler tarafından katledilen diplomatlarımız için yapılan anıt bize çok şey düşündürdü. Bizim içimizde kin ve nefret yoktur. Biz hiçbir ülkeye ve millete karşı kin tutmayız. Ama son zamanlarda hükümetin Ermenistan’a gösterdiği çok yakın ilgi, Sayın Cumhurbaşkanımızın bir maç vesilesiyle Erivan’a kadar gitmesi bazı konuları yeniden düşünmemizi zorunlu kılıyor. Ermenistan bizim komşumuzdur. Ermenistan’la elbette ki dostluk, işbirliği ve iyi komşuluk ilişkileri isteriz. Ancak bunları yapamıyoruz. Çünkü Ermenistan daha kurulurken yayınladığı kuruluş bildirisinde, Türkiye’nin doğu topraklarının Ermenistan’ın batı toprakları olduğu yolunda ifadelere yer vermiştir. Bu inanılmayacak bir şeydir. Ermenistan daha ilk kuruluşunda Türkiye’nin toprak bütünlüğüne saygı göstermeyen bir davranış sergilemiştir. Daha sonraları kabul ettikleri metinde de bu kuruluş belgesine atıfta bulunarak “kuruluş belgesindeki hususlar hayata geçirilecektir” şeklinde bir ifadeye yer vermiştir.
Ermenistan kuruluşundan beri bütün dünyada aralıksız olarak Türkiye aleyhine sözde Ermeni Soykırımını destekleyen kararlar çıkartılması için çok yoğun bir biçimde faaliyet gösteriyor. Ayrıca kendi resmi belgelerinde de her Ermeni kökenli vatandaşın asli görevinin soykırım iddiasını takip etmek ve sonuçlandırmak olduğundan söz edilir.
Ermenistan’ın izlediği politika 3T olarak vasıflandırılır; 1. Tanınma: Soykırımın tanınması, 2. Tazminat: O dönemde yapılanlarla ilgili olarak Türkiye’den tazminat talep etmek, 3. Toprak: Türkiye’den toprak talep etmek. Biz dikkatli, kararlı ve Türkiye’nin çıkarlarını koruyan bir politika izlemezsek işte bu 3T’yi adım adım yürürlüğe sokmaya çalışacaklardır.
Başka bir unsur da Ermenistan’ın kuruluşundan kısa bir süre sonra Azerbaycan’la savaşa girmesi ve Azeri topraklarının yüzde 20’sini işgal etmesidir. Bu işgal yüzünden şu anda bir milyon Azeri vatandaşı göçmen durumundadır ve kendi topraklarına dönememektedirler. Bu tablo karşısında iken ve bu konularda hiçbir ilerleme olmamışken siz Cumhurbaşkanı düzeyinde Erivan’ı ziyaret ettiniz. Neden? Bazı büyük devletler jest yapmamızın ilişkileri normalleştireceğini söylüyorlar. Diplomatik dilden Türkçe’ye tercüme ettiğimiz zaman “jest yapmak” tek taraflı taviz vermek anlamına gelir. Demek ki bunu diyenler bizden tek taraflı taviz vermemizi istiyorlar ve Cumhurbaşkanı da buna boyun eğerek oraya gidiyor.
Üzerinden birkaç ay geçti. Şimdi soruyoruz: Bu ziyaretin sonucunda ne elde ettiniz? Temel belgelerini mi değiştirdiler, soykırım çabalarından mı vazgeçtiler, yoksa Azeri topraklarından geri çekilmeye mi başladılar? Bunların hiçbirini yapmadılar. Peki, biz bu ziyaretle ne sağlamış olduk? Dışişleri Bakanı, Ermenistan Dışişleri Bakanının çok yakında Türkiye’yi ziyaret edeceğini büyük bir mutluluk içinde ilan ediyor. Dışişleri Bakanı bir anlaşmaya vardınız da onu imzalamak için mi Türkiye’ye geliyor? Tüm bu saydığım konularda geri adım atmaya karar verdiler de onun için mi geliyor? Maalesef bunların hiçbiri yok, tersi var.
Daha bir hafta önce Ermenistan Dışişleri Bakanı verdiği bir demeçte, tüm uluslararası kuruluşların Azeri toprağı olarak kabul ettiği Yukarı Karabağ’ın yakında bağımsızlığını ilan edebileceğini söyledi. Gazeteciler kendisine böyle bir şeyin mümkün olamayacağını, bu bölgenin Ermeni toprağı olmadığını ve böyle bir demece çok şaşırdıklarını söylediler. Bakan da 30–40 yıl önce dünyada daha az sayıda devlet olduğunu, şimdi ise yeni bağımsızlığını ilan edenlerle beraber sayılarının daha da arttığını, Yukarı Karabağ’ın da bağımsızlığını ilan etmesinde bir sakınca olmadığını söyledi. İşte, Ermeni Bakan bu kadar fütursuz olabiliyor. Sizin bu ziyaretinizden sonra ve gözünüzün içine baka baka bunu söylüyor. Gazeteciler kendisine Azeri topraklarını işgal ettikleri için Türkiye’nin Ermenistan’la ilişki kurmadığını söylüyorlar. Bakan da Türkiye’nin bu sebepten dolayı ilişki kurmadığını sanmadığını söylüyor. Düşünebiliyor musunuz? Siz niçin ilişki kurmadığınızı bile anlatamamışsınız ve bu izlenimi bile verememişsiniz.
Değerli arkadaşlar, böyle durumlarda kelimeleri yerinde kullanmak gerekir. Bunun adı teslimiyettir. Tek taraflı taviz vermenin adı teslim olmaktır. Başka bir izahı yoktur. Tüm bunların ötesinde bugünkü anıt bize şunu hatırlattı; bizim diplomatlarımızı öldüren Ermeni teröristler şimdi neredeler, ne yapıyorlar acaba? Bildiğimize göre bunların bir bölümü Ermenistan’a yerleştiler, dükkânlar açtılar, orada her türlü desteği ve itibarı görüyorlar. Bunlar katildir, masum insanları, şerefli Türk diplomatlarını öldüren insanlardır. Bunlar hakkında Ermenistan’da tek bir dava açıldığını duyanınız var mı? Ya da bunlardan bir tanesinin yargılandığını ve cezalandırıldığını duydunuz mu? Hayır. Bunun izahı nedir? Gerçekleri açıkça söyleyelim ki, sizin sıktığınız el bu teröristleri himaye eden eldir.
Sıfatı ne olursa olsun hiç kimsenin Türk milletini böyle bir muamele ile karşı karşıya bırakmaya hakkı yoktur. Kendi ülkenizin çıkarını korumayı bilmiyorsanız hiçbir konuda başarı sağlamanız mümkün olamaz. Ancak size gösterilen yolda gidersiniz. Ülkenizin çıkarlarını koruyacak şekilde değil, başkalarının gösterdiği istikamette adım atarsınız.
Değerli arkadaşlar, maalesef Türkiye’nin geldiği yer burasıdır. Türkiye böyle mi yola çıktı? Hayır, Türkiye yola böyle çıkmadı. Cumhuriyeti kuranlar, Atatürk başta olmak üzere yola böyle çıkmadılar. Kurtuluş Savaşımız, onu takip eden Lozan Konferansı, sonra Cumhuriyetin yapılandırılması, ilkeleri ve izlenen politikalar bir esasa dayanıyordu. Yaptığımız devrimlerin, attığımız her adımın ve yaptığımız en büyük hamlelerin özünde tek bir unsur var: tam bağımsız, egemen, diğer ülkelerle eşit, haklarını ve çıkarlarını korumasını bilen, en önemlisi de kendi kararlarını kendisi veren bir devlet olmaktır. Türkiye böyle kurulmuştur. Şimdi ise başkalarının sürüklediği, rüzgara göre yön alan, maalesef kendi çıkarlarından çok başkalarının tercihi ile hareket eden bir devlet haline geldi.
Öncelikle şunu hatırlatmakta da fayda var; Cumhuriyetimize layık olmak hepimizin ortak görevidir. Bu yüzden birbirimizi bilgilendirmek ve bilinçlendirmek hepimizin boynunun borcudur. Bu devleti kuranlar en zor şartlarda, dünyanın en büyük devletleri ile karşı karşıya geldikleri dönemlerde bile hiç kimseye boyun eğmediler.
Örnekleri çoktur ama size bir tane örnek anlatayım, bu örnekle nasıl bir devlet kurulduğunu görmüş olursunuz. Lozan Antlaşması’nın müzakereleri başlamış ama bir türlü başarıya ulaşamıyor çünkü Türkiye’yi eşit ve egemen bir devlet olarak bir türlü kabul etmek istemiyorlar. İstiyorlar ki, Osmanlıların son dönemindeki gibi hep onlara tabi olalım ve boyun eğelim, böylece bize her istediklerini yaptırsınlar. Dolayısıyla Lozan’da bize önerdikleri bütün çözümler, kapitülasyonların devam etmesi, Türkiye’nin diğer devletlerle eşit konuma gelememesi üzerine dayalıdır. Bütün önerilerin ve müzakerelerin özünde bu vardır. İngiliz Dışişleri Bakanı sonunda İsmet Paşa’ya “Son metin budur, bu akşama kadar bu metni kabul edersiniz, kabul etmezseniz ben ilk trenle Londra’ya dönüyorum” diyor. Herkes zannediyor ki, Türklerin son çaresi budur diye boyun eğip kabul edecekler ve herkes merakla bekliyor. İsmet Paşa ise müzakerelerin yapıldığı otelden çıkıyor ve gazeteciler nereye gittiğini soruyorlar. O da Ankara’ya döndüğünü söylüyor. Gazeteciler neler olduğunu ve neden döndüğünü soruyorlar. İsmet Paşa da “Sadece esir olmayı kabul etmedik, o yüzden dönüyorum” diyor. İşte Türkiye budur. Cumhuriyeti kuranlar bu insanlardır.
İşte biz bayrağı bu insanlardan devraldık. Ondan sonraki kuşaklar ve ondan sonraki devlet adamları, yöneticiler bayrağı bu insanlardan devraldılar. İsmet Paşa bu cesareti nereden alıyordu? Atatürk’ten alıyordu. Atatürk o zaman Mustafa değil, Mustafa Kemal. İsmet Paşa Ankara’ya döner dönmez Mustafa Kemal Atatürk, Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak’a derhal seferberlik için hazırlıklara girişilmesi yönünde talimat veriyor. Taviz vermeye niyeti yok. “Gerekirse bir daha savaşırız” diyor ve bu sefer karşı taraf geri adım atıyor. Siz direnirseniz onlar geriler. Diplomaside kural budur. Kim gerilerse oyunu kaybeder. Karşı taraf oyunu kaybediyor, çünkü Türkiye’nin gerilemeye niyeti olmadığını görüyor. Ya yeniden savaşa girecekler ya da teslim olacaklar. Bir ay sonra tekrar Türk heyetini çağırıyorlar, İsmet Paşa tekrar geliyor ve uzun, çetin geçen müzakerelerden sonra Lozan’ı sonuçlandırıyor. Orada imzalanan antlaşmaya bakıyorsunuz, metnin üzerinde “Türkiye ile diğer devletlerarasındaki ilişkiler karşılıklı egemenlik ve eşitlik ilkesine göre düzenlenecektir” yazıyor. En önemli kazancımız budur ve Türkiye egemen, eşit, yani kendi kararını kendisi veren bir devlet olmayı tescil etmiştir.
İşte bazılarının bir türlü içine sindiremedikleri budur. Türkiye’nin kendilerine eşit bir devlet olmasını bir türlü içlerine sindiremiyorlar. Maalesef yabancıların içinde de sindiremeyenler var, Türkiye’de onların uzantısı olanların da içine sindiremeyenleri var. Yani Türkiye’nin bazı meseleleri tek taraflı taviz vermeden çözebileceğine ihtimal bile vermiyorlar. “Aman efendim bu tavizi verelim de, yoksa başımıza daha büyük felaketler gelir” diye diye Türkiye’yi bugünkü duruma getirdiler.
Değerli arkadaşlar, bu genel çerçeve içinde bugün karşılaştığımız bazı sorunlara bakalım ve bu sorunlardan çıkış yolunu konuşalım. Başlıca meseleleri gözden geçirirsek Türkiye’nin en önemli meselesinin terörle mücadele olduğunu görürüz. Terörle mücadele konusunda çok şey söyleniyor ama esas söylenmesi gereken şey hiç söylenmiyor. Terörle mücadelede işin özü şudur ki, her gün şehit veriyoruz ve ülkemizin topraklarına saldırılar oluyor. Büyük şehirlerimize saldırılar oluyor ve masum insanlarımız hayatını kaybediyor. Bu felaketin kökeni, beyni, karargâhı, saldırı merkezi Kuzey Irak’tadır. Bundan daha önemli bir sorunumuz olamaz çünkü bu, insan hayatıyla ve güvenlikle ilgili bir sorundur. Güvenlikle ilgili sorununuzu çözemiyorsanız, insanlarınızın hayatını koruyamıyorsanız diğer alanlarda başarılı olsanız bile bunun fazla kıymeti olmaz. Diğer alanlarda o kadar başarılı olamasanız bile terörle mücadelede başarılı olmak zorundasınız. Devletseniz bunu yapmalısınız.
İşin esasını belirtmek için öncelikle iki hususu hatırlayalım; dünyanın neresinde bir terör örgütü varsa o ülkede mutlaka o terör örgütü ile mücadele etmekle görevli ordu, polis gücü veya anti terör gücü olmak üzere bir devlet gücü vardır. Kuzey Irak’ta ise böyle bir güç yoktur. Dünyada bunun tek istisnası Irak’tır. Irak’ta bir terör örgütü var: PKK. Ama bununla mücadele etmekle görevli hiçbir güç yok. Olacak iş değil.
Diğer önemli bir husus da her ülkenin bir orduya sahip olmasıdır. İster Türkiye gibi üniter devlet olsun, ister Almanya gibi federal devlet olsun her ülkenin tek bir ordusu vardır. Bir ülkede birden fazla ordu olabilir mi? Mesela federal bir devlet olan Almanya’da bir Alman ordusu bir de Bavyera ordusu olduğunu düşünebilir misiniz? Dünyanın neresinde birden fazla ordusu olan bir devlet vardır? Sadece Irak’ta vardır. Irak’ta Irak Hükümetinin ordusu var, Talabani’nin ordusu var ve de Barzani’nin ordusu var. Kimse de bu durumu yadırgamıyor. Dünya bunu içine sindirmiş, herkes durumu meşru sayıyor. Böylece de elinde askeri güç olan, bunu siyasi güce tahvil etmek istiyor. Bu durumda da elinde askeri güç olan gruplarla, yerel yönetimlerle muhatap olmak zorunda kalırsınız.
Irak Anayasası’nın 7. maddesine göre Irak Hükümeti topraklarının teröristler tarafından bir üs olarak, geçit yolu olarak veya komşu ülkelere saldırı merkezi olarak kullanılmasına izin veremez ve vermemekle yükümlüdür. Demek ki, Irak Hükümetinin böyle bir yükümlülüğü var ve bu yükümlülük, Irak Hükümetinin kendi topraklarında teröristleri barındırmamasıdır. Irak Hükümetinin bir ordusu var mı? Var. Peki, bu ordu Irak sınırları içinde teröristlerle mücadele ediyor mu? Ediyor. Bütün terör örgütleriyle mücadele ediyor ama tek istisnası PKK’dır. Sadece onunla mücadele etmiyor. Acaba neden?
Barzani’nin de kendi ordusu olmasına rağmen Irak’taki başka terör örgütleriyle mücadeleye yardımcı olmak için birliklerini Orta Irak’a, Güney Irak’a, Bağdat civarına göndererek oradaki teröristlerle savaşıyor ama kendi bölgesindeki PKK ile savaşmıyor. Peki, onlar bunu yapmıyorsa Amerika neden bunu yapamıyor? Amerika’nın Irak’ta 140 bin askeri vardır. Ayrıca Amerika, Dördüncü Cenevre Sözleşmesi’ne göre Irak’ta güvenliği sağlamakla yükümlüdür. Çünkü bu sözleşmeye göre bir devlet başka bir devletin topraklarını işgal etmişse ve orada askeri güç bulunduruyorsa o ülkenin güvenliğini sağlamakla görevlidir. Amerika da bunu yapmıyor. Yaptığı tek şey Türkiye’ye istihbarat yardımında bulunmak oldu. Ama Cenevre Sözleşmesi’nde istihbarat yardımında bulunmaktan bahsedilmiyor. Sözleşmeye göre o ülkenin yükümlülüğü, doğrudan doğruya güvenliği sağlamaktır.
Hem Irak devleti, hem Barzani hem de Amerika yasal ve uluslararası hukuktan kaynaklanan görevlerini yapsalar Türkiye’nin müdahale etmesine zaten gerek kalmayacaktır. Bunlar bu görevlerini yapmadıkları halde Türkiye’nin müdahalesine de izin vermiyorlar. Yıllarca tek bir Türk askerinin sınırı geçmesine izin vermediler. Sadece geçen yılın sonlarında kısa süreli, sınırlı bir operasyon yaptık, onun dışında operasyon yapamadık. Hükümet Meclisten tekrar yetki aldı ama bazı hava operasyonları dışında yine kara operasyonu yapamadık. İşte karşılaştığımız durum budur.
Şimdi başa dönelim. Eğer Atatürk döneminde veya İsmet Paşa döneminde olsaydık, bu Cumhuriyeti kuranlar bugün Türkiye’nin başında olsalardı böyle bir duruma tahammül edebilirler miydi? Kendine saygısı olan bir devlet böyle bir duruma tahammül edebilir mi? Teröristler size saldırıyor, 17 tane askerimizi öldürüyorlar, sonra tekrar tekrar saldırıyor. Siz ne yapıyorsunuz? Koordinasyon komitesi kuruyorsunuz. Barzani’nin ayağına, onunla görüşmeye Irak’a heyet gönderiyorsunuz. Peki, bu durum PKK’yı saldırmaktan caydırıyor mu? Hayır, caydırmıyor.
İşte Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu dramlardan en vahim olanı budur. Çünkü bu cesaretsiz, tutarsız, kararsız politikaların bedelini insanlarımız her gün hayatıyla ödüyor. Daha dün yine bir binbaşımız bunu hayatıyla ödedi. Buna tahammül edilemez. Türk halkı buna tahammül edemez. Hiçbir ülkenin halkı böyle bir duruma tahammül edemez. Bana dünyada bir ülke gösterin ki, ülkenin sınır komşusundan kendisine bir saldırı olacak ve o ülke elini kolunu bağlayıp duracak. Dünyada böyle bildiğiniz bir ülke var mı? Böyle bir şey olabilir mi? Mesela Meksika sınırından Amerika’ya saldırı olsa Amerika sessiz mi kalır? Veya İspanya sınırından Fransa’ya saldırı olsa Fransa buna tepki göstermez mi? Dünyanın herhangi bir yerinde, bildiğiniz böyle bir örnek var mıdır ki bir yerden komşu bir ülkeye terör saldırısı olacak ve o teröristlere karsı hiçbir şey yapılmayacak?
İşte değerli arkadaşlar, terörle mücadele konusunda bugün içinde bulunduğumuz durum Türkiye’nin en önemli kırılma noktalarından biridir. Sadece güvenlikle ilgili konularda değil başka konularda da benzer sıkıntılarımız var. Bunlardan biri Kıbrıs’tır. Zaman zaman insan düşünüyor ki, acaba biz Kıbrıs’ta bir savaş kaybettik de farkında mı değiliz? Kıbrıs konusunda Türkiye’ye yapılan muamele ancak savaş kaybetmiş bir devlete yapılan muameledir. Dünyada hiçbir devlet haklı bir askeri müdahaleden sonra böyle bir duruma düşürülmemişti. Türkiye’nin müdahalesi haksız mıydı, bu müdahaleyi yapmasa mıydık? Türkiye’nin müdahalesi sırasında Rumlar Magosa civarındaki köylere saldırarak orada yaşayan Türkleri, sivil halkı katlettiler. Türkiye müdahale edip bu kanı durdurmasa mıydı? Dünya bizden bunu mu bekliyordu? Müdahale etmekle ve bu insanların hayatını korumakla yanlış bir iş mi yaptık? Buna hakkımız yok muydu? İşte hakkınızı kullandığınız zaman size yapılan muamele budur.
Rumların ilk saldırısından sonra, 1963 yılında yapılan ilk saldırıdan sonra, 1964 yılından itibaren kabul edilen tüm BM kararlarında, Avrupa Konseyi kararlarında, AB kararlarında, AGİT kararlarında, aklınıza gelebilecek bütün uluslararası kararlarda hep Rumlar desteklenmiş ve hep onlar haklı görülmüştür. Türkler her zaman haksız gösterilmiştir. Bu kadarına tahammül edemezsiniz, buna tepki göstereceksiniz ve devletseniz ağırlığınızı koyacaksınız.
Bu kararlara rağmen o zamanki Hükümetler en azından izledikleri çizgiyi sürdürdüler, duracakları noktayı bildiler ve hiç değilse geri adım atmadılar. Sınırdan bir milimetre bile taviz vermedik ve oradaki soydaşlarımızı koruma görevimizi sonuna kadar yerine getirdik, ta ki bu Hükümet iş başına gelene kadar. Bu hükümet geldi, BM Genel Sekreteri’nin hazırladığı planın kabulü için Türklere, Kıbrıs Türk halkına baskı yaptılar, KKTC hükümetini yönlendirdiler ve kabul ettiler. Neydi bu kabul ettikleri anlaşma? Türkiye’nin Kıbrıs’tan askerlerini çekmesi ve Kıbrıslı Türkleri koruma görevi olmayan küçük bir birlik bırakması. Peki, Türkleri kim koruyacak? Kimse korumayacak. Bu birliğin görevi de eğitim, karargâhta bazı çalışmalar ve törenlere katılmak olacak. Ayrıca Rumlara büyük bir toprak vermek ve geri kalan topraklara da 80 bin Rumun gelmesine izin vermek. Bu hükümet bunların hepsini kabul etti ve şimdiye kadar anlaşma yapılamamasını Denktaş’ın ve bundan önceki hükümetlerin kusuru olarak saydı. “Çözümsüzlük çözüm değildir, siz bir adım atarsanız biz iki adım atarız” politikalarıyla Türkiye’yi küçültücü, incitici ve rencide edici ifadelerle buna boyun eğdiler.
Sonuç olarak Türkiye’nin baskısıyla yapılan referandumda Kıbrıslı Türkler, taviz vererek bu anlaşmayı kabul ettiler. Rumlar ise reddettiler. Mademki bu plan Rumların lehine idi Rumlar neden bunu reddetti? Türk tarafının bu tavizlerini yetersiz buldular ve Türkler bunu veriyorlarsa daha fazlasını da verebilirler düşüncesiyle daha fazlasını istediler. Türkiye, sanki bu plan çok önemli ve Türkiye’nin lehine imiş gibi.Kofi Annan Planı’ndan bir adım geri gitmeyeceğini açıkladı. Rum tarafının yeni Cumhurbaşkanı Hristofyas ise Kofi Annan Planı’nın ölmüş olduğunu söylüyor. Yunanistan da aynı şeyi söylüyor. Oysa bizim Hükümet hala masaya oturup konuşmayı öneriyor. Neyi konuşacaksınız? Zaten karşı taraf bu planı yok farz ediyor. Yani o plandan başka, kendisi için daha iyi bizim içinse daha kötü bir çözümü müzakere etmek için masaya oturuyor. Mantıken bunu başka türlü anlamak mümkün müdür?
Peki, bu sırada neler oluyor? İşte onu bilmiyoruz. Şu anda neyi görüşüyorlar, ne alıyoruz, neyi veriyoruz, bilmiyoruz. TBMM görüşmeler hakkında bilgi sahibi değildir. Ana Muhalefet partisine en küçük bir bilgi verilmiş değildir. “Merak etmeyin, Türkiye’nin garantörlüğünü sürdüreceğiz” diyorlar. Neyi garanti edeceğiz? Türkiye’nin garantörlüğü neyi garanti edeceğinizi bilirseniz bir mana ifade eder. İki devlet arasındaki anlaşmanın uygulanmasını taahhüt ettiklerini söylüyorlar. Anlaşmayı bilmeden neyi taahhüt ediyorsunuz?
Türkiye Cumhuriyeti, Londra ve Zürih Antlaşmaları’nın garantörüdür. O antlaşmalarla Türklere egemen eşitlik tanınmıştır. Yani Türkiye Cumhurbaşkanı her anlaşmayı ve her kanunu veto etme hakkına sahiptir. Türkiye’nin garanti ettiği şey budur. Bunun gerisine giderseniz bizim garantörlüğümüzü sulandırmış olursunuz. Ne hakla bunu yapıyorsunuz? TBMM’nin sahip olduğu garantörlük haklarını sulandırma yetkisini kimden alıyorsunuz?
Değerli arkadaşlar, belli ki Hükümet bu konuda çok büyük bir taviz vermeyi göze almıştır. Biliyorsunuz ki Avrupa Birliği ile olan ilişkiler çerçevesinde birkaç yılda bir Ulusal Program hazırlanır. Bu programda Hükümet önümüzdeki yıllarda yapacağı işleri ve izleyeceği politikaları anlatır. 2003 yılında AKP Hükümetinin hazırladığı Ulusal Programda Kıbrıs meselesinin çözümünde politikamızın temel esasının tarafların egemen eşitliği olduğu yer alıyordu. Birkaç hafta önce hazırladıkları Ulusal Programa baktığımızda ise bu hükmü çıkarttıklarını görüyoruz. Yani egemen eşitlikten vazgeçmişiz. Türkiye’nin bundan haberi bile yok. Bunu basında okumamışsınızdır. Çünkü yazmadılar. Bu gerçekler Türk halkının bilgisine bir türlü ulaşmıyor, ulaştırılmıyor. Belki bazıları Hükümetin işini güçleştirmek istemiyor, belki de başka sebepleri var. Bunu bilemiyorum. Ama işin gerçeği şu ki, Hükümet resmi belgesinde Kıbrıs konusunda çok açık bir şekilde geri adım atmıştır.
Avrupalılar Hükümet üzerinde öyle bir baskı oluşturuyorlar ki, müzakere edilmesi gereken 35 başlıktan en önemli 8 tanesini bloke ederek açmayacaklarını söylüyorlar. Gerekçe olarak da Kıbrıs konusunda istediklerini, Türkiye’nin gerçekleştirmediğini gösteriyorlar. Türkiye’nin Ek Protokolü, Güney Kıbrıs’ı Kıbrıs Devleti olarak tanımaya götürecek belgeyi, imzalamasını istediler. İnanmazsınız ama maalesef Hükümet bunu imzaladı. 29 Temmuz 2005 yılında bugünkü Sayın Cumhurbaşkanımız o zaman Sayın Dışişleri Bakanımızken bunu imzaladı ve halk da, bizler de öyle bir tepki gösterdik ki, bu belgeyi üç yıldır onay için Meclise getiremiyorlar.
Avrupa Birliği de bu belgenin imzalanmış olduğunu söyleyerek Türkiye’nin bu taahhüdünü yerine getirmesini istiyor ve yerine getirmediği takdirde de 8 başlığı Türkiye ile müzakereye açmayacaklarını söylüyor. Kıbrıs meselesi ile AB ilişkilerinin ne alakası vardır? Ama onlar alaka kuruyorlar. Kıbrıs’ın AB üyesi olduğunu söyleyerek alaka kurabiliyorlar. Anlaşmaları açıkça ihlal ederek Rumları üye yaptılar, şimdi de “Kıbrıs bizim üyemizdir, onun haklarını koruruz. Bu yüzden bu 8 başlığı donduruyoruz” diyorlar. Ayrıca bu 8 başlığı dondurmakla beraber geriye kalan tüm başlıklara da Kıbrıs ambargosu koyuyorlar. Kıbrıs konusunda istedikleri tavizi vermezsek hiçbir başlığın müzakeresini tamamlayamayacağımızı söylemek istiyorlar. Yani Türkiye’nin AB üyeliğini sıkı sıkıya Kıbrıs’a bağlamış durumdalar.
Değerli arkadaşlar, bir ülkeye bu kadar haksızlık yapılamaz. Kendine saygısı olan bir ülke de böyle büyük bir haksızlığı sineye çekemez. Türkiye’nin yaptığı maalesef bu haksızlıkları sineye çekmektir. Hiçbir şey olmamış gibi “durmak yok, yola devam” diyorsunuz. Hangi yola devam? Yokuş aşağıya giden yola mı devam? Uluslararası ilişkilerimizde devam ettiğimiz yol yokuş aşağı giden yoldur. İşte Kıbrıs da bunun örneklerinden biridir.
Bazı çevrelerden Türkiye’nin dış politikada çok iyi işler yaptığına dair övgüler alıyoruz. İşin özünde ise şudur ki, bu kadar taviz verirseniz, zemin verirseniz tabii ki sizi alkışlarlar. Ama sizin göreviniz alkış almak için, Türkiye’nin sırtından ve bu milletin sırtından taviz vermek değildir. Bu milletin hakkını sonuna kadar koruyun, bu millet de sizi desteklesin. Varsın yabancılar sizi alkışlamasın. Ama öyle değil. Onlar için öncelik, yabancıların alkışını, sempatisini, desteğini sağlamak.
Değerli arkadaşlar, Kıbrıs elden gidiyor. Haberiniz olsun. Demedi demeyin. Girit’in gittiği gibi Kıbrıs da elden gidiyor. Girit nasıl gitti? Büyük bir savaş kaybettik de öyle mi gitti? Hayır. 1897 Türk-Yunan Savaşını unutanlar varsa hatırlayalım. Bu savaşı Türkler kazanmıştı. Savaşı kazanmamıza rağmen Girit’i feda ettik. Osmanlı İmparatorluğu dış baskılara, yabancıların tahakkümüne, dayatmalarına dayanamadığından sonunda Girit’teki askerlerini çekmek zorunda kaldı. İşte, Girit böyle elimizden gitti. İster misiniz Kıbrıs da böyle gitsin? Türkiye’nin burnunun dibindeki stratejik öneme haiz Kıbrıs’ın böyle gitmesini ister misiniz? İstemiyorsanız sesinizi çıkaracak, tepki göstereceksiniz.
1950’li yıllarda Türk halkının Kıbrıs konusunda gösterdiği duyarlılığı hatırlayın. Meydanları dolduran, mitingler düzenleyen vatandaşlarımızı hatırlayın. Önce “Kıbrıs Türk kalacaktır” dedik, sonra “ya taksim, ya ölüm” dedik. En zor şartlarda bile dış baskılara direndik. Ecevit zamanında harekât yaptık, ordumuzu gönderdik, şehitler verdik. Sonra ne oldu? İşte, bugünkü duruma geldik ve toplumumuzdan hiçbir ses çıkmıyor. Bu hayret edilecek bir durumdur. Türkiye böyle büyük bir taviz içine girmişken ve Kıbrıs’ın geleceği böyle ciddi bir tehlike altındayken sesimiz çıkmıyor. Medyaya bakınız, Kıbrıs’la ilgili tek bir haber bile görebiliyor musunuz? Zaman zaman bazı televizyonlarda Sayın Denktaş konuşmalar yapıyor ama genel olarak halkın duygu ve düşüncelerine hitap eden veya bu gerçekleri anlatan konuşmalar duyuyor musunuz? İşte, Türkiye bu yüzden zemin ve irtifa kaybediyor, kendi çıkarını koruyan egemen bir devlet olma özelliğini her geçen gün biraz daha kaybediyor.
Bu gerçekler çok acı gerçeklerdir ama acı gerçekleri söylemeyelim diye sizleri kandırırsak, size olumlu ve ümit verici bir tablo çizmeye çalışırsak öncelikle size kötülük yapmış oluruz. Yarın “bizi niye uyarmadınız” demez misiniz? İşte, biz üç yıldır vatandaşlarımızı aydınlatma ve uyarma görevimizi yapıyoruz.
Değerli arkadaşlar, Kıbrıs’la ilişkiler böyle. Peki, Kıbrıs dışında Avrupa Birliği ile ilişkilerimiz nasıl? Avrupa Birliği ile ilişkilerimizde de çok ciddi sıkıntılar yaşıyoruz. Türkiye İsmet Paşa zamanından itibaren Avrupa Birliği’ne tam üyeliği ulusal bir hedef olarak benimsemiştir. İsmet Paşa Başbakanken 1963 yılında Avrupa Birliği ile Ortaklık Anlaşması imzaladık. Bu anlaşmanın 28. maddesine göre anlaşmanın hedefi Türkiye’nin tam üyeliğidir. O tarihten bu yana Avrupalılar, AB’ye üye olmanın Türkiye’nin elinde olduğunu söylüyorlar. Bunun için de reform yasaları çıkarmak, mevzuatı uyumlaştırmak, ekonomiyi düzetmek gerektiğini söylüyorlar. Bunları tamamladığımız takdirde AB’ye tam üye olacağımızı söylüyorlar. Türkiye de yıllarca buna inanıyor ve bu doğrultuda müktesebat oluşturuyor, kanunlar çıkarıyor, Anayasasını değiştiriyor, çeşitli gayretler gösteriyor.
Ancak iş başka bir noktaya gelip Türkiye ile müzakerelere başlayınca, “siz görevinizi tam olarak yapsanız da bu yetmez. Bizim de sizi hazmetme kapasitemiz olması gerekir” diyorlar. Bu noktada iş değişiyor. Yani “bizim baskılarımızla siz istediğimiz tavizleri vereceksiniz ama biz üyeliği size verip vermeyeceğimizi söyleyemeyiz” diyorlar. Müzakereler için de ucu açık müzakere olduğunu söylüyorlar. Bizden önce üye olan hiçbir ülkeye ucu açık müzakere denilmemiştir. İşte bizimkiler yola bu şekilde çıktı ve bunu da kabul ettiler. Avrupa Birliği’ne üye olmayı gerçekten isteyip istememeleri de ayrı bir tartışma konusudur ama bu noktadan yola çıktılar.
Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy çok açık ve net bir şekilde Türkiye’nin Asya ülkesi olduğunu ve bu yüzden de hiçbir zaman AB’ye üye olmaması gerektiğini söylüyor. Şu işe bakın. Türkiye Asya ülkesi ise 50 yıl önce bizi Avrupa Konseyi’ne neden aldınız? Neden bizi Avrupa Ekonomik İşbirliği Teşkilatı’na aldınız? Hani Avrupalı değildik? Neden bizi Batı Avrupa ülkeleri ile Kuzey Amerika ülkelerinin oluşturduğu NATO’ya aldınız? O zaman coğrafya bilmiyordunuz da şimdi mi öğrendiniz? Peki, Kıbrıs’ı üye yaparken bir atlasa bakmadınız mı? Dünyanın hangi atlası Kıbrıs adasını Avrupa kıtasında gösteriyor? Türkiye’yi almıyorsunuz, çünkü Türkiye Asya ülkesi. Kıbrıs’ı alıyorsunuz ama Kıbrıs da Asya ülkesi. Böyle bir mantık olabilir mi? İşte bu çifte standarttır.
Almanya’nın bugün iktidarda olan partisi, Hıristiyan Demokrat Parti, birkaç ay önce kurultayını yaptı ve bu kurultayda “Türkiye’ye hiçbir zaman tam üyelik verilmeyecektir, özel statü verilecektir” diye açıkça karar aldılar. Düşünebiliyor musunuz? En yakın dostumuz Almanya’da, Başbakanın partisi, Başbakanın da katıldığı kurultayda böyle bir karar alıyor.
Değerli arkadaşlar, karşı taraf size karşı böyle bir husumet içinde olabilir. Sizin iyiliğinize karşı bir tutum içinde olabilir ama buna tepki göstermeli, mücadele etmeli, hakkınızı aramalısınız. Diploması budur. Diplomasi, bir çeşit silahsız savaştır. Diplomasi, insanların kokteyllerde viski kadehleriyle dolaştıkları mesleğin adı değildir. Diploması kapalı kapılar ardında silahsız bir savaştır. Hakkınız korumak için savaşmalı, mücadele etmelisiniz. İşte bunu yapmıyorlar. Çünkü Atatürk’ün Cumhuriyeti kurarken sahip olduğu ve Türkiye’ye yerleştirdiği ulusal çıkarları koruma bilincini, bağımsızlığı ve egemenliği koruma azmini kaybetmişler. “Benimle iyi geçinin, ne isterseniz veririm” havası var. Bu kadar da olmaz. Sarkozy’nin “Türkiye’yi hiçbir zaman üye yapmayacağız” sözlerine karşılık Başbakan, “bu sözlerinizi basının önünde söylemeyin” diyor. Yani söze itirazı yok da basına söylemesine itirazı var. Değerli arkadaşlar, neresinden tutsanız elinizde kalıyor. Bugün çok parlak bilgiler vermiyorum galiba, kusura bakmayın. İsterdim ki, çok iyimser şeyler söyleyeyim. Keşke olumlu gelişmeler olsaydı da ben de size iyi şeyler söyleseydim.
Kıbrıs dolayısıyla Avrupa Birliği’nin, 8 başlığın açılmasını engellemesi yetmezmiş gibi Fransa da beş başlığın müzakeresini dondurdu. Bu beş başlık Türkiye’yi tam üyeliğe götürebilecek konulardaki başlıklardır. Türkiye es kaza günün birinde AB’ye üye olursa diye önümüzü baştan kesiyor ve bu başlıkları müzakereye bile açmıyor. Hükümetin, Başbakanın veya Dışişleri Bakanı’nın buna hiç tepki gösterdiğini gördünüz mü? İşte değerli arkadaşlar, maalesef şu anda içinde bulunduğumuz durum budur.
Kamuoyunun dikkatinden kaçan başka bir şey daha var; basın bazı konuları öyle bir şekilde yansıtıyor ve yavaş yavaş veriyor ki, biz bunlara alışmış oluyoruz ve tepki gösterme gücümüzü kaybediyoruz. 4 Mart 1997 tarihinde Avrupalı Hıristiyan Demokrat liderlerinin Brüksel’de yaptıkları toplantıda Türkiye’nin AB üyeliği konulu toplantıdan sonra Belçika Başbakanı bir açıklama yapmış ve açıklamasında Türkiye’yi hiçbir zaman üye yapmayacaklarını, çünkü Avrupa Birliği’nin bir medeniyet mozaiki olduğunu söylemişti. Bu açıklama Türkiye’nin, kendilerinin medeniyetlerinde yeri olmadığı ve Türkiye’nin Avrupa medeniyetinin bir parçası olmadığı anlamına gelir.
O zamanlar bunlar daha iktidarda değildi. Bu açıklamalar üzerine iktidarıyla, muhalefetiyle, basınıyla, akademik çevreleriyle bütün Türkiye ayağa kalktı. Sonunda geri adım attılar. Geldik bugünlere. Şimdi ne görüyoruz? Madrid’te bir toplantı masası. Masanın bir tarafında İspanya Başbakanı Zapatero oturuyor. Öbür tarafında Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan oturuyor. Medeniyetler İttifakı müzakeresini konuşuyorlar. Yani peşinen Avrupa medeniyetinden olmadığımızı, başka bir medeniyeti temsil ettiğimizi kabul etmişiz. Onların medeniyetleriyle çatışma yaşamamak, ittifak kurmak üzerine müzakere ediyorlar. Arkadaş, biz 90 senedir Avrupa medeniyetinin bir parçası olduğumuzu iddia ediyoruz. Siz Türkiye’yi nasıl Batı medeniyetinden kopartıp dışlarsınız? Ne hakla bunu yaparsınız? Bu yetkiyi size kim verdi?
Sayın Cumhurbaşkanımız 10 Kasım günü Anıtkabir’i ziyaretinden sonra Anıtkabir şeref defterine Atatürk’e hitaben “Senin söylediğin yolda gidiyoruz. Türkiye’yi çağdaş medeniyetler seviyesinin üzerine çıkaracağız” diye yazıyor. Atatürk’ün böyle bir lafı yoktur. Atatürk’e, söylemediği bir lafı atfediyorsunuz. Atatürk çağdaş medeniyetten bahsetmiş, açıkça “kültürler farklı olsa da medeniyet tektir” demiştir. Atatürk, Türkiye’nin o medeniyetin bir parçası olduğunu ve Türkiye’yi o medeniyet içinde yükseğe çıkaracağını söylemiştir. Siz de Türkiye’nin ayrı bir medeniyet olduğunu, zaten Atatürk’ün de medeniyetlerden bahsettiğini, işte o medeniyetlerin üzerine çıkacağımızı söylüyorsunuz. Atatürk böyle bir şey söylememiştir. Hiç değilse tarihe saygı gösterin ve tarihi gerçekleri değiştirmeyin. Ne yapmak istiyorsanız açıkça söyleyin. Cesaretiniz varsa Mecliste kürsüye çıkın ve açıkça, “Türkiye Batı medeniyetinin bir parçası değildir. Biz İslam medeniyetini temsil ediyoruz ve onun temsilcisi olarak Batı medeniyeti ile müzakere ediyoruz” deyin. Bu müzakerelerde 72 devletin sizi desteklediğini söylüyorsunuz. Gayet tabii ki destekler. Başka ülkeler sizin kendinizi Batı medeniyetinin bir parçası saymamanız halinde, illa ki Batının bir parçasısınız diye ısrar eder mi? Siz zaten bunu kabul etmişsiniz.
Değerli arkadaşlar, Türkiye böyle böyle zemin kaybediyor. Maalesef Avrupa Birliği ile ilişkilerimizde geldiğimiz durum budur. Her gün biraz daha geri gidiyoruz. Hırvatistan bizimle aynı gün müzakerelere başlamış olmasına rağmen müzakere başlıklarının çoğunu açtı ve herkesin de kabul ettiği gibi Hırvatistan 2009 yılında başlıkların tümünün müzakerelerini bitirecektir. Bizse 2009 yılında müzakere başlıklarının daha üçte birini bile açamamış olacağız. Türkiye’yi böyle bir duruma düşürebilir misiniz? Böyle bir yarışta en sonuncu ülke haline geliyoruz ve herkes bize tur bindirip geçiyor. Yarın öbür gün Sırbistan ve Makedonya da aday olacak ve onlar da bizim önümüze geçecekler.
Avrupalılar bizi üye yapmakta zorlanabilir, istemeyebilirler, kendi menfaatleri bunu gerektirebilir ama mücadele etmelisiniz. Diplomasi mücadele etmektir. Mücadele ruhunuz yoksa kimse size altın tepsiyle bir şeyi hediye etmez. Bir ülkeye istediğinden fazlasını hiç kimse vermez.
Değerli arkadaşlar, Avrupa Birliği ile ilişkilerimizde işte böyle sıkıntılar içindeyiz. Bunun mücadelesini veriyoruz ve vermeye de devam edeceğiz. Önümüzdeki hafta Avrupa Birliği Parlamentosu’nun temsilcileriyle Karma Parlamento Komisyonu toplantısı yapacağız. Ben de bu Komisyonun Başkan Yardımcısıyım. Bu akşam size ne dediysem hiç kuşkunuz olmasın ki, aynı kelimelerle yüzlerine karşı aynı şeyleri söyleyeceğim.
Avrupa Birliği 5 Kasım günü bir İlerleme Raporu hazırladı. Bu İlerleme Raporunda Türkiye ile ilgili önemli tespitler var. Biz bunları söylüyoruz, yapılan bu haksızlıkları dile getiriyoruz diye bazıları, CHP’nin Avrupa Birliği karşıtı olduğunu söylüyorlar. Biz AB karşıtı olsak bu konuyu gündemimize alır mıyız? Avrupa’dan bahsedip, Avrupa’nın bize yaptığı haksızlıklardan söz eder miydik? “Bırakın, onlar yoluna, biz yolumuza. Kendimize başka bir çıkış yolu arayalım” derdik. Niçin Avrupa üzerinde bu kadar ısrar ediyoruz? Çünkü eşit şartlarda, şerefli bir üye olarak Avrupa Birliği’ne üye olmak istiyoruz. Bu yüzden bu mücadeleyi veriyoruz.
İlerleme Raporunda bizim de haklı bulduğumuz tespitler var. Avrupa Birliği milletvekili dokunulmazlığının kaldırılması gerektiğini söylüyor. Biz de aynı şeyi söylüyoruz. İktidarın hazırladığı son Ulusal Programa baktığımızda ise bu konudan hiç bahsedilmediğini görüyoruz. Yani iktidar, Avrupa Birliği’nin haksızlıklarına boyun eğiyor, haklı taleplerini de görmezlikten geliyor. İlerleme Raporunda Türkiye’deki yargı bağımsızlığının zedelendiğinden söz ediliyor. Adalet Bakanı ve Müsteşarının Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’ndan çıkarılması ve Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun siyasetten bağımsız olması isteniyor. İktidarsa buna yanaşmıyor bile. Ayrıca İlerleme Raporunda yedi paragraf halinde Türkiye’deki yolsuzluklardan bahsediliyor ve bu yolsuzluklar kınanıyor. İşte, bu çok düşündürücüdür. Hepimiz Sayın Kılıçdaroğlu’nun belgelerinden ve açıklamalarından çok etkilendik. Yabancıların tepkileri ise çok daha ilginç: Uluslararası Şeffaflık Örgütü diye bir örgüt var ve bu örgüt ülkeleri her ülkedeki yolsuzluk oranına göre sıralar. Türkiye kaçıncı sırada dersiniz? Şeffaflık Örgütü’nün listesinde Türkiye 58. sıradadır. Yani dünyadaki 57 ülkede yolsuzluk bizden azdır.
Basında bu konudan çok bahsedilmez ama son gelişmeleri size anlatayım. Avrupa Konseyi’nin Yolsuzluklarla Mücadele Komitesi GRECO 2006 yılında bir rapor yayınladı ve bu raporda Türkiye’deki yolsuzlukların arttığı ve siyasetin üst kademelerine kadar çıktığı ifade ediliyor. Raporda ayrıca ihalelerde ve özelleştirmelerde yolsuzluk yapıldığından ve hatta yolsuzlukların yargıya bile sirayet ettiğinden bahsediliyor. Dünya Bankası ve Avrupa Kalkınma Bankası Türkiye’deki bu yolsuzlukları doğrulamaktadır. Bu yüzden Türkiye’deki reel sektöre yabancı yatırım gelmemektedir.
Raporda Türkiye’ye 21 tavsiyede bulunarak Türkiye’nin, yolsuzluklarla gerçekten mücadele etmek istiyorsa bu tavsiyeleri yerine getirmesi gerektiği vurgulanıyor. Birkaç gün önce yayınlanan son raporda ise Türkiye’nin bu 21 tavsiyeden sadece yedi tanesini yerine getirdiği söyleniyor. Bunlar da en ilgisiz ve en ayrıntıya ilişkin tavsiyelerdir. Mesela ilgili bakanlıkların personelinin yolsuzluklara karşı eğitimi, istatistik tutulması, el kitabı yayınlanması vs. Ama Türkiye’nin esas istediklerini yapmadığını söylüyorlar. Esas istedikleri de hükümetten bağımsız, sivil toplum örgütlerinin temsilcilerinden oluşan bir komisyon kurulması ve bu komisyonun Türkiye’deki yolsuzluk iddialarının incelenmesi, yolsuzlukların kaynağı olan milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılmasıdır. Ama işte, Türkiye bunu yapmıyor. Aleyhinde adi suçlardan birçok dava açılmış olan milletvekilleri Mecliste oturup kanun çıkarıyorlar. Bizden başka hangi ülkede böyle bir durum vardır? Hiçbir ülkede yok. Genel Başkanımız “mademki milletvekili dokunulmazlığını kaldırmıyorsunuz bari benim dokunulmazlığımı ve Başbakanınkini kaldırın da ikimiz mahkemede çıkıp hesap verelim” dedi. Ona da yanaşmıyorlar.
Değerli arkadaşlar, yolsuzluk utanılacak bir şeydir. Hem milletimiz için hem de iktidar için utanç vericidir. Ama yolsuzluktan daha kötüsü de yolsuzluğu örtbas etmektir. Deniz Feneri Davası ile ilgili Almanya’daki mahkeme açıkça karara bağlamış ki, vatandaşın iyi niyetle verdiği paraları başka amaçlarla kullanmışlar, bir kısmı da gayri meşru yollardan Türkiye’ye getirilmiş. Bu olayın üstüne gitmek ve dava açmak yerine Adalet Bakanı “bana ne “ diyor. Zannedersiniz ki ,Japonya’dan bir karar çıkmış da bu yüzden ilgilenmiyorlar. Dava Türkiye ile ilgilidir. Parayı veren Türk, parayı alan Türk, kuryeci Türk, paranın kaçırıldığı ülke Türkiye ama Adalet Bakanı “bana ne “ diyor. Olayı örtbas etmeye çalışıyorlar. RTÜK Başkanı ile ilgili birçok iddia var ve kendisi Almanya’ya adımını atsa tutuklanacak. Ama Hükümet onu da kolluyor. Değerli arkadaşım Sayın Kılıçdaroğlu bu olayın ayrıntılarını o kadar çok anlattı ki, benim size anlatmama gerek yok. Şu anda Türk halkının büyük bir çoğunluğu biliyor ki, yolsuzluk bugünkü iktidar döneminde tahammül sınırlarını aşacak duruma gelmiştir.
Yolsuzluk, halkımızın eğitimine, sağlığına ve diğer ihtiyaçlarına harcanacak paranın birtakım insanların hatta bazı siyasi çevrelerin veya o siyasi çevreleri destekleyen medyaların cebine girmesi demektir. Arkadaşlar buna tahammül edebilir misiniz? Bu sizin paranızdır, sizin çocuğunuzun eğitim parasıdır. Bu parayı nasıl çarçur ettiririz, nasıl peşine düşmeyiz? Deniz Feneri’nin Türkiye’deki paraları ile ilgili dava açın diyoruz. Almanya’dan belge istediklerini söylüyorlar. Biz Şeker Bayramı’nda bu belgeleri istediklerini söylüyoruz. Onlar da “hayır, Ramazan Bayramı’nda istemiştik” diyorlar. Hangi bayramda istediklerini bilmiyorlar. Üzerinden bu kadar zaman geçti, bu zaman içinde Türkiye ile Almanya arasında bir dosya gidip gelemez mi? Dosya geldiyse niçin hala bir dava açılmıyor? Ne bekliyorsunuz? Zamana yayarak unutturmaya çalışıyorlar. Belli ki çabaları, bunun üzerine gitmemektir. Bu halkımıza yapılan büyük bir kötülüktür.
Değerli arkadaşlar, izlenen bu politikaların sonucu ne oluyor ve sizin hayatınız bundan nasıl etkileniyor? BM’nin istatistiklerine göre milli gelir içinde sağlık için yapılan kamu harcamaları sıralamasında Türkiye dünya ülkeleri arasında 41. sıradadır. Yani biz fakir bir ülke değiliz. Zenginlikte dünyanın 17. ülkesiyiz. Devletin toplam kaynakları içinde eğitime harcanan paraya baktığımızda ise dünyada 105. sıradayız. Bu kadar da olmaz. Bu çocuklar bizim yarınlarımızdır. Bu parayla eğiteceğimiz çocuklar ülkemizin geleceğidir. Yunanistan’da çocuk başına eğitime harcanan para 2100 dolar, Türkiye’de harcanan para 657 dolar. Böyle bir şey olur mu? Yunan çocuğu ile Türk çocuğu eşit yetişmezse yarın bizim çocuğumuz onun çocuğundan daha etkili bir devlet adamı, yönetici, mühendis, doktor ya da avukat nasıl olacak? Eğitime para harcamalısınız.
Dünyanın hiçbir ülkesinde devletin mevcut eğitimin yetersiz olduğunu kabul edip de ancak dershane yoluyla çocukların üniversiteye gitmesine imkan veren bir sistem yoktur. Eğitimi iyileştirin. Devletin kaynaklarından eğitime para harcayın, öğretmenlerinizi iyi yetiştirin ve dershane kalitesindeki öğretmenleri Türkiye’nin her bölgesindeki okullara yerleştirin ki annelere babalara, çocuklara zulüm etmeyin. Bunu neden yapmıyorlar? Çünkü başka öncelikleri var.
Değerli arkadaşlarım, bu konularda Türkiye gerçekten çok perişan durumdadır. Atatürk’ün dönemindeki Türkiye’yi hatırlayın. 1929’da dünya ekonomik bunalımı olmuş, bütün dünyada iflaslar yaşanmış, devletler çökmüştü. Böyle bir dönemde bile Türkiye Cumhuriyeti’nin yıllık gayri safi milli hasıla artışı ortalama yüzde on, bütçe açığı ve cari açık ise sıfırdır. İlk başta yola çıkarken okuma yazma bilen nüfus yüzde on, kadınlarda ise yüzde 4,8’di. Devletin kıt kaynakları ile eğitime öyle bir para harcandı ki, memleketin her yerinde millet mektepleri kuruldu ve okuma yazma kursları başlatıldı. Bir anda kadın erkek herkes eğitime dahil edildi ve Türkiye, Cumhuriyet’ten sonra müthiş bir devrim yaşadı. Bugünkü duruma bakın. Bugün Avrupa ülkelerinde okuma yazma bilmeyenlerin oranının yüzde bir bile olduğu bir ülke yoktur. Türkiye’de ise okuma yazma bilmeyenlerinin oranı yüzde 13’tür. Bilenlerin de kaç tanesi adını yazabiliyor, o da ayrı bir konu.
Değerli arkadaşlar, işte böyle bir tablo ile karşı karşıyayız. Daha da kötüleri var. Sadece devlet idaresindeki bu yetersizlikler, başarısızlıklar olsa, diyeceksiniz ki, “bunlar ancak bu kadarını yapabiliyor, ne yapalım”. Başka şeyler de var. Mesela işkence. “İşkenceye karşı sıfır hoşgörü politikası izliyoruz” diyorlar. Bravo size. Geçen yıl on vatandaşımız hapishanede öldürüldü. Hapishaneye aldığınız insanın can güvenliği de sağlığı da size, yani devlete emanettir. 2008’de 29 vatandaşımız cezaevlerinde öldürüldü. Hatta Adalet Bakanı bir tanesinin işkence sonucu öldürüldüğünü açıkladı. Ben de kendisine geriye kalan 28 kişinin eceliyle ölüp ölmediğini soran bir yazılı soru önergesi verdim. Hala cevap yok.
Dünya Basın Konseyi verilerine göre basın özgürlüğüne saygı konusunda Türkiye 113. sıradadır. Düşününüz ki, Avrupa ülkesi, NATO üyesi, Avrupa Konseyi ülkesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni hazırlayan ve imzalayan ilk ülkelerden biri olan, yıllardan beri çok partili rejimle idare edilen Türkiye basın özgürlüğünde 113. sıradadır. Niçin? Çünkü eleştiriye tahammülümüz yok. Basın es kaza sizi biraz eleştirecek olsa kıyameti kopartıyorsunuz.
Sayın Başbakanın mahkemeye verdiği kişi sayısı altmışı aşmıştır. Bunların arasında karikatüristler de var. Kendisini kedi şeklinde çizdi diye karikatüristi mahkemeye veriyor. Avrupalılara onların memleketlerinde de böyle şeyler olup olmadığını sorduk. Onlar da politikacılarının kedi gibi çizilmesini iltifat saydıklarını çünkü daha kötü şekilde çizildiklerini söylediler. İşte, Başbakan kedi şeklinde çizildiği için karikatüristleri mahkemeye verirken bir yandan da demokrasi ve özgürlükler şampiyonu olduğunu söylüyor.
Değerli arkadaşlar, bu oyun böyle devam edemez. Bu oyun demokratik yöntemlerle sona erdirilmelidir. Başka çaresi yoktur. Bu İktidar Türkiye’nin ebedi iktidarı olamaz. Kendilerini öyle takdim ediyorlar ve alternatifleri olmadığını söylüyorlar. Dünyada hangi demokrasi var ki bir iktidarın alternatifi olmasın?
Değerli arkadaşlar, dikkatinizi çekerim ki bütün dünya ülkeleri içinde tek bir devlet yoktur ki o ülkede bir hükümet partisi iktidar olsun ve kendi ülkesinin en yüksek mahkemesi tarafından kendi Anayasasını ihlal eden faaliyetlerin odağı olduğuna dair karar verilsin ve cezalandırılsın. Dünyada bunun örneği yoktur. Sadece Türkiye’de vardır, o da AKP’dir. Peki, mahkemenin bu kararından sonra derhal bir hükümet değişikliğine gidildi mi, Başbakan veya ilgili Bakanlar istifa ettiler mi, yeni bir yapıya kavuşup halktan özür dilediler mi? Hayır, “durmak yok, yola devam” diyorlar. Ülkenin en yüksek mahkemesi kendilerini mahkum ediyor ama umurlarında bile değil. Avrupalılara orada da buna benzer şeylerin olup olmadığını soruyoruz. Avrupa’da böyle şeyler olmuyor.
Baktılar ki işin içinden çıkamıyorlar Anayasa Mahkemesi’nin bir daha böyle bir mahkûmiyet kararı vermemesi için yetkilerini kısıtlamaya çalışıyorlar. Şimdi de yeni bir moda başlattılar, Anayasanın değişmez maddelerinin anti demokratik olduğunu savunarak o maddeleri değiştirmek istiyorlar. Bu maddelerin demokrasiyi sınırladığını söyleyerek istediklerini yapabilecekleri bir Anayasa sistemi istiyorlar. Mesela Anayasanın değişmez maddelerinde Türkiye’nin bir Cumhuriyet olduğu ve bunun değiştirilemeyeceği ifade edilir. Bu maddeyi değiştirerek Türkiye pekâlâ bir padişahlık olabilir manasına gelir. Eğer öyle bir madde olmasa Türkiye’nin Cumhuriyet olmasının garantisi yok.
Diğer maddelerde Türkiye’nin sosyal, laik bir hukuk devleti olduğu yazılıdır. Laiklikten rahatsızlar. Türkiye’nin laik bir devlet olması bunları çileden çıkartıyor. Böyle olduğunu biz nereden biliyoruz? Bu bizim lafımız değildir. Anayasa Mahkemesi’nin 11 üyesinden 10 tanesi iktidarın laiklik karşıtı faaliyetlerin odağı olduğunu söylemiştir. Bu ifadenin ispata ihtiyacı var mı? Bu siyasi bir beyan değil, hukuki bir tespittir. Bu madde de Anayasada yazılıdır. Anayasadan laiklik maddesini çıkarır ya da değiştirirseniz, laikliğe karşı olan eylemler suç olmaktan çıkar. İşte, bunu yapmak istiyorlar. Yani kendilerini laiklik ilkesine uydurmak yerine laiklik ilkesini kendilerine uydurmak istiyorlar.
Ne yazık ki bazı anlı şanlı Anayasa profesörleri buna ışık tutuyorlar ve alkışlıyorlar. “Demokrasilerde değişmez maddeler yoktur” diyorlar. Değerli arkadaşlarım, vardır. Mesela Alman Anayasası’nın 79. maddesinin 3. paragrafında “Alman Devleti’nin esasına, devlet yapısına, eyalet sistemine ve eyalet sınırlarına, Anayasanın özüne ilişkin 1. ve 20. maddelerde yer alan hususların değiştirilmesi teklif bile edilemez” hükmü yer alır. Hani demokrasilerde böyle olmuyordu? Siz milleti cahil mi sanıyorsunuz? Bunu sadece siz mi biliyorsunuz? Anlı şanlı profesörleriniz size bunu söylemediler mi?
Örneğin Amerikan Anayasası’nın 5. maddesinde, her eyaletin Senatoya gönderdiği senatör sayısına ilişkin maddenin değiştirilmesinin teklif bile edilemeyeceği belirtilir. Amerika demokrasi değil mi? Amerika ve Almanya Anayasalarında değiştirilemez maddeler varken Türk Anayasasında olması anti demokratik oluyor. Çünkü Cumhuriyetin temel ilkeleri ile Anayasada yer alan değiştirilemez ilkeler sizi rahatsız ediyor. Siz başka bir devlet, başka bir Cumhuriyet mi istiyorsunuz? Siz Atatürk’ün Cumhuriyetini istemiyor, II. Cumhuriyeti mi istiyorsunuz? Atatürk’ün Cumhuriyetinde iktidar olmak bir türlü içinize sinmiyor. İktidar olmak size yetmiyor, siz halkın dokusunu ve rejimin yapısını değiştirmek, Türkiye’yi başka bir ufka götürmek istiyorsunuz. Türkiye’yi çağdaş olmayan devletlerin arasına sokmak istediğinizden Avrupa Birliği’nin değerler sistemi de sizinle örtüşmüyor. Bu yüzden Avrupa Birliği üyeliğini içinize sindiremiyorsunuz. Lafa gelince söylüyorsunuz ama uygulamaya gelince gereğini yapamıyorsunuz.
Değerli arkadaşlar, işin vahim tarafı şudur ki bu iktidar geldiğinden beri Türkiye altı yıldır maalesef adım adım çağ dışı, gerici bir ufka doğru gidiyor. Her gün bunun yeni bir örneğini görüyoruz. Bu durum bizim içimizi sızlatıyor. Bütün bu söylediğim göstergelerden daha vahimi ise Türkiye’nin kadın-erkek eşitliği konusunda dünyadaki 130 ülke arasında 123. sırada olmasıdır. Yani tüm dünya ülkeleri içinde Türkiye’den daha geride olan sadece 7 ülke vardır. Kadın–erkek eşitliğinin olmadığı bir Cumhuriyet düşünebiliyor musunuz?
Atatürk böyle mi yola çıktı? Atatürk’ün yola çıktığı Türkiye’yi, kadınların o dönemde sahip olduğu hakları, Atatürk’ün Türk kadınını dünyaya açmak için neler yaptığını düşünün. Biz 1932 yılında kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanıdık ve Türk kadınları Fransız kadınlarından 11 yıl önce seçme ve seçilme hakkına sahip oldular. Bunu pek çok Avrupa ülkesinden önce biz gerçekleştirdik. Kadınların eğitimle toplum hayatında önemli yer almalarına özen gösterdik. Atatürk’ün balolar düzenlemesi bir eğlence için değildi. Bu, kadınları dünyaya açmanın bir simgesiydi.
Atatürk döneminde kadının dünyaya açılması özgürlüktü, şimdi ise bunlar, kadının dünyaya kapanmasını bir özgürlükmüş gibi göstermeye çalışıyorlar. Kadınların özgürce kapanabileceğini, böyle yaparak demokratik hakkını kullandığını söylüyorlar. Acaba öyle midir? Türkiye’deki kapalı kadınların acaba kaçı kendi iradesiyle kapanıyor, kaçı çevre baskısı ve Hükümetin tetiklediği baskılarla kapanıyor? Bu iktidar maalesef Türk kadınlarını köle haline getirmek istiyor. Kadınların en az üç çocuk doğurup eve kapanmasını, çalışmamasını istiyorlar. Türkiye, çalışan kadınların oranında Avrupa ortalamasının en sonundadır. Kadınlar çalışmayacak, topluma katılmayacak, özgür olmayacak, bunu istiyorlar. Değerli arkadaşlar, Türk kadınının durumu perişandır.
Çok açık ve net konuşalım. Önümüzde iki yol var. Bu yolu sizinle birlikte seçeceğiz. Ya “elimizden bir şey gelmez, çaresiziz” diyeceğiz ve onlar bu yola devam edecekler, ikna edebildikleri kadar kadını kendi hegemonyaları altına alacaklar, onları köle yapacaklar, biz de ses çıkartmayacağız, sadece çağdaşlığı seçmiş veya çağdaş bir hayat sürme cesaretine sahip kadınlara sahip çıkacağız. Şöyle bir örnek vereyim; Atatürk Samsun’a çıktıktan birkaç gün sonra o zamanki kâtibi Mazhar Müfit Kansu’ya beş tane hedef sunmuştur. Bu beş hedeften biri tesettürün kalkmasıdır. Atatürk daha o dönemde bunu öngörmüştür. Çünkü kadının dünyaya kapanmasının ne kadar büyük bir ızdırap ve toplum için ne kadar büyük bir yara olduğunu görmüştür.
Değerli arkadaşlarım, sizler de bunu görmüşsünüzdür ama ben de bunu yaşadım. Biz gençliğimizde Anadolu’nun köylerine giderdik. O dönemde köylerde okul, öğretmen yoktu ve biz üniversite öğrencileri olarak köydeki kadınlara okuma yazma öğretirdik. Gericiliğin ve taasubun yoğun olarak egemen olduğu bölgeler vardı, ben bunları gözümle gördüm. Türkiye’yi bu gericilikten çağdaş bir devlet haline adım adım nasıl getireceğiz? Bir yol, bu kadınları böyle kabul edip kaderlerine terk etmek, onların yetiştirdikleri çocuklar da öyle olsun deyip Türkiye’nin adım adım bir din devletine doğru gitmesini izlemek olsun. Bunu içine sindiren ve “bırakalım böyle olsun” diyen var mı aranızda?
İran’daki İslam devriminden sonra ben İran’a gittim ve sokaklarda hem başı kapalı hem de açık kadınlar vardı. Birkaç sene sonra tekrar gittiğimde ise bütün kadınların başının kapalı olduğunu gördüm. Nedenini sorduğumda oradaki yetkililer, yeni bir kanun çıkarttıklarını ve bu kanuna göre bir kadının başını örtmeden sokağa çıkması halinde iki hafta ile iki ay arasında hapis cezasına veya 50 riyal ile 500 bin riyal arasında para cezasına çarptırılacağını söylediler. Düşünebiliyor musunuz? Belli yasa kurallarını ihlal ederse 74 kırbaç cezasına, zina yaparsa recm cezasına çarptırılır, taşlanarak öldürülür. Biz Türkiye’yi bu tarafa mı götürelim yoksa çağdaş bir ülke olarak medeniyetin bir parçası mı yapalım? İşte buna karar vereceğiz. Toplumumuzun bu İktidar ve onun yandaşları ile çevresi tarafından horlanan, köle yapılmak istenen insanlarına sırtımızı mı dönelim yoksa onlara sahip çıkıp onları kazanarak, bizim gibi çağdaş düşünceye sahip insanlar haline mi getirelim? AKP İktidarının baskıcı ve çağ dışı yöntemlerine isyan eden, baş kaldıran insanları dışlayalım mı yoksa o insanlara sahip çıkarak başka kadınları da bu AKP zulmünden kurtarmaya teşvik mi edelim?
Önümüzdeki seçenekler bunlardır. İki görüşü de savunanlar var. Biz ikisine de saygılıyız ama size açıkça söylemek istiyorum ki, biz Türk kadınını AKP’ye teslim edersek Türk demokrasisini bitiririz. Hiç kuşkunuz olmasın. Bu yüzden bizim en son dağın tepesindeki en son köydeki en son kadınımıza sahip çıkma yükümlülüğümüz var. O kadını Cumhuriyete kazandıracağız. Cumhuriyet kadınları diye övünüyor ve Cumhuriyet kadınları diye toplantılar yapıyoruz. İşte, bu toplantıların bütün kadınlarımızı Cumhuriyet kadını yapma amacına ulaşması bizce muhteşem bir sonuç olur. Gelin el birliğiyle çalışalım ve bütün kadınlarımızı kurtaralım. Türkiye Avrupa Birliği’ne böyle mi girecek? 130 ülke arasından kadın erkek eşitliğinde 123. sırada mı Avrupa Birliği’ne gireceğiz? “Başımız dik gireceğiz” diyoruz ama bu rakamlar karşısında başımızı dik tutabilir miyiz?
İşte bizim sıkıntılarımız bunlardır ve bunları anlatarak sizinle paylaşmak istedim. Ancak bu anlattıklarımdan hiçbiri sizi üzmesin ve kötümserliğe sevk etmesin. Türkiye bundan çok daha vahim koşullar altında bu sıkıntıların hepsini aştı. Çağ dışı, despot ve teokratik bir imparatorluğu yıkarak çağdaş, modern bir devlet kurdu. Biz onların çocuklarıyız ve onların mirasına sahip çıkmak zorundayız. Bütün bu sıkıntılardan çıkış yolu iki kelimedir; Atatürk’ün yolu. Çıkış yolu, Atatürk’ün yoludur.
Bu düşüncelerimi sizlerle paylaşmak istedim ve inanıyorum ki Karşıyaka’nın çağdaş, aydın ve dünyaya açık insanları Türkiye’de çok değerli bir çoban ateşi yakabilirler. Türkiye’nin çağdaşlaşması doğrultusunda, daha doğrusu çağ dışı gidişi durdurup Türkiye’yi yeniden Atatürk’ün ışıklı yoluna yönlendirmede hepimize tek tek görev düşüyor. Ben İzmir’lilerin ve Karşıyaka’lıların bu görevi en iyi şekilde yerine getireceklerine inanıyorum. Çünkü Türkiye’de herkes biliyor ki İzmir’liler alnında ışığı ilk hisseden insanlardır. Biz size güveniyoruz. Çok teşekkür ediyorum.
Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.