Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- (Türkçe) SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- (Türkçe) ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- (Türkçe) 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- (Türkçe) CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- (Türkçe) GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- (Türkçe) Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- (Türkçe) ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- (Türkçe) Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- (Türkçe) Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

Kocaeli Yüksek Eğitim Derneği – Türkiye- AB İlişkileri Konulu Konferans
CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen
Kocaeli Üniversitesi Konferansında yaptığı konuşma
6 Ocak 2007
Avrupa Birliği konusu Türkiye’nin geleceği bizim geleceğimizi ilgilendiren bir konudur. O yüzden kırk yılı aşkın zamandan beri bütün Türk hükümetleri istisnasız olarak Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğini bir milli hedef saymışlardır, bu yönde çalışmışlardır. Şunu size hatırlatmak isterim ki, Türkiye’nin üyeliğe ilgili ilk metin 1963 yılında o zamanki Başbakanımız ve Genel Başkanımız Sayın İsmet İnönü tarafından imzalanan Türkiye Avrupa Birliği ortaklık antlaşması metninidir. Bu metnin 28. maddesinde çok açık bir şekilde “antlaşmanın hedefi Türkiye’nin üyeliğidir” deniliyor. O tarihten sonra Türk hükümetleri “üye olacak mıyız olmayacak mıyız” tartışmasına girmemişler, “nasıl olsa belli koşullarda üye olacağız bu koşulları ne kadar kısa zamanda ne kadar verimli bir şekilde yerine getiririz” bunun araştırması bunun çalışması içine girmişler. Şimdi arkadaşlar Türkiye üye olacak mı olmayacak mı tartışması son yıllarda ortaya çıktı. Daha önce bir iki siyaset adamının bu doğrultuda görüşleri olduğunu biliyoruz biz ama bunlar bireysel görüş sayılıyordu hiçbir hükümet mensubu hiçbir önemli politikacı açıkça kalıp da “Türkiye üye olamaz” diyemiyordu, 1997 yılına kadar.
Şimdi Türkiye ne yaptı ne yapmadı bizim eksiklerimiz neydi, kusurumuz nedir, bunları tartışmadan önce Avrupa nasıl değişim gösterdi kısaca buna değinmekte fayda var. Avrupa nerden nereye geldi, Avrupa böyle miydi? Ancak birkaç cümle ile bunu özetlemeye çalışalım. Şimdi o tarihlerde Avrupa gerçekten, çok daha başka bir dünya görüşüne sahip liderler tarafından yönetiliyordu. O günkü Avrupalı liderlerle bugünkü Avrupalı liderler arasında çok büyük fark var. O zamanki Avrupa liderlerinin çok daha başka bir dünya ve Avrupa vizyonu vardı. Onlar II. Dünya savaşının çok acı tecrübesini yaşadıktan sonra yeni bir Avrupa yaratma düşüncesi ile yola çıktılar ve bu yeni Avrupa’da da Türkiye’ye yer vardı onlar Türkiye’yi Avrupa’nın bir parçası olarak görüyorlardı bu liderler 1948 yılında Avrupa Konseyi kurulurken Türkiye Avrupalı mıdır değil midir tartışmasına girmeden hemen Türkiye’ye hemen kurucu üye olarak davet etmişlerdir. Türkiye 1949 yılında Avrupa konseyine üye oldu ondan hemen sonra, Avrupa Ekonomik Kalkınma teşkilatı kuruldu ve ona davet edildi üye oldu. Ondan hemen sonra Batı Avrupa ülkeleri ve Kuzey Amerika ülkelerinden oluşan NATO kuruldu, 1949da kurulmuştu ve Türkiye 1952 yılında NATO’ya üye yapıldı ve böylelikle Türkiye Avrupa’nın ayrılmaz bir parçası olarak görüldü ve bütün çalışmalarında kendi politikasını da buna göre yönlendirdi. İşte bu anlayışla Türkiye 1963 yılında tam üyeliği ön gören bir ortaklık belgesini imzaladı AB ile. Şimdi Avrupa’da koşullar değişti, liderler değişti ve daha sonra iş başına gelen liderlerden bazıları baktı ki eski liderler gibi vizyon sahibi değil; Avrupa’nın geleceğini onlar iyi görmüyorlar, daha kısıtlı daha küçük ölçekli düşünüyorlar, daha çok iç politikalarını düşünüyorlar, güncel çıkarlarını ülkelerinin ve partilerinin daha fazla gözetiyorlar ve uzun vadeli düşünme olanağına sahip değiller, hepsi değil ama bir bölümü böyle en azından. Mesela bunlardan bir tanesi; Almanya’ da 16 yıl Başbakanlık yapmış Helmut Kohl diyor ki; okulda öğretmenlerimiz bize Türkiye’nin bir Avrupa ülkesi olduğunu öğretmediler. Türkiye’yi Avrupalı olarak görmüyorlardı diyor. Bu çok enteresan. Peki Türkiye’nin üyeliğine açıkça karşı çıkıyorsunuz ama Kıbrıs’ı üye yaptınız. Kıbrıs’ın Avrupa toprağı olduğunu öğretti mi size öğretmenleriniz? Hangi haritada Kıbrıs Avrupa toprağı olarak gözüküyor? Hiçbirisinde gözükmüyor. Peki ona neden itiraz etmediniz? Mesele coğrafya değil çünkü mesele başka. Türkiye’yi başka nedenlerle Avrupa’nın dışında tutmak istiyorlar. Şimdi özellikle bizim sıkıntımız genellikle Hıristiyan Demokrat partilerden kaynaklanıyor. Avrupa’da sosyalist partiler içinde de zaman zaman Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkanlar oldu mesela Alman başbakanlarından Helmut Schmidt Türkiye’nin üyeliğine karşıydı. Daha geçenlerde yazdığı kitapta bunu açıkça tekrarlıyor. Türkiye hiçbir zaman üye olmamalı diyor. Ama sosyal demokratların sosyalist partilerin çoğu Türkiye’nin üyeliğini destekliyorlar.
Hıristiyan Demokratlardan kaynaklanıyor sorun. Gerçekten öyle; ben yurt dışında görevliyken bunu çok yakından gördüm. Mesela Almanya başbakanı Helmut Kohl o devirde bir kere bile, Türkiye günün birinde Avrupa birliğinin bir üyesi olacaktır dememiştir. Şimdi onun döneminde 1997 yılında Brüksel’de bir toplantı yaptılar; Avrupa Hıristiyan demokrat partileri ve bu toplantıda Türkiye’nin üyeliğini tartıştılar. “Türkiye’yi üye yapalım mı yapmayalım mı?” Neticede toplantıdan çıkışta Belçika başbakanı; Şu karara vardık ki Türkiye hiçbir zaman Avrupa Birliği’ne üye alınmamalıdır. Niçin? Çünkü Avrupa Birliği bir uygarlık projesidir; yani bizim uygarlığımızda Türkiye’nin yeri yok. Esas sebep bu. Yoksa efendim coğrafyası öyleymiş böyleymiş filan değil. Biz Avrupa Konseyi’ne üye olduğumuz zaman başka bir coğrafyada yaşamıyorduk, Avrupa Ekonomik Kalkınma Teşkilatı’na girdiğimiz zaman başka bir yerde oturmuyorduk hep aynı coğrafyadaydık. Değişen ne? Değişen sizin zihniyetiniz, siz değiştiniz. O bakımdan Türkiye’yi Avrupa’dan dışlamak işte bu Hıristiyan Demokrat çevrelerinde ve bazı başka siyasi çevrelerde bir moda haline geldi. Şimdi Türkiye’nin sıkıntıları birazda ondan kaynaklanıyor. Bizim eksikliğimiz ne? Bizim eksikliğimiz şu; bu gelişimi zamanında görüp gerekli tedbiri alacaktık, gerekli tepkiyi gösterecektik. özellikle bu hükümet zamanında maalesef bu yapılamamıştır. Yani çünkü bunun kırılma noktası 2002 yılının sonunda düzenlenen Avrupa Birliği zirvesidir. 1997’de Türkiye’yi dışlayacağız dediler. Bunun işaretini 1997 sonunda Lüksembourg’da yapılan zirvede gördük.O zirve toplantısında hakikatten bütün eski komünist Doğu Avrupa ülkeleri Avrupa Birliği’ne resmen üye yapıldı, Türkiye üye yapılmadı. O zaman Türkiye buna tepki gösterdi. Türkiye dedi ki; siz bizi üye yapmıyorsanız biz de sizinle ilişkilerimizi kesiyoruz, bir daha Kıbrıs’ı falan bize hiç açmayın bizimle hiç konuşmayın. Sonra Avrupa Birliği geri adım attı; 1999’da tutumunu değiştirdi ve Türkiye’yi resmen üye yapmaya karar verdi. Bize o sırada Kıbrıs’ı bir koşul olarak da ileri sürmediler ve bu toplantıdan sonra Finlandiya başbakanı Türkiye’ye kadar geldi, bize bir yazılı mektup getirdi sayın Ecevit’e. ‘Kıbrıs Türkiye’nin önünde engel olmayacaktır’ diye bir yazılı beyanları da vardı. Neticede Türkiye’yi resmen aday yaptılar. Bir şey daha yazıyordu zirve kararında 1999’da, diyor ki; diğer aday ülkelere hangi muamele yapıldıysa Türkiye’ye de o muamele yapılacaktır yani eşit muamele. Türkiye bu koşulla yola çıktı şimdi bunu değiştirdiler. Yani son yıllardaki en önemli gelişme bunu değiştirdiler ve Türkiye’ye farklı muamele yapmaya başladılar. Neticede baktık ki bu 2004 yılının sonlarına doğru çok büyük ve görülür bir politika değişikliği var Avrupa Birliği’nde. Size eşit muamele yapacağız diyorlardı şimdi bunu değiştirdiler. 2004 yılında 6 Ekim tarihinde bir belge yayımladı AB Komisyonu; bizim açımızdan son derece olumsuz unsurlar var içinde. Açıkça söylüyor ki Türkiye’ye tam üyelik dışında seçenekler verilebilir, müzakereler ucu açık olacak, eğer Türkiye üye olamazsa bile Avrupa’ya sıkı bağlarla demirlenecek. Aynen bu tabiri kullanıyor. Bir sürü sınırlama getiriyor, hiçbir ülkeye söylenmemiş lafları söylüyorlar. Mesela tarımda, insanların serbest dolaşımında, sosyal politikalarda, fakir bölgelerin kalkındırılmasına yönelik projelerde sürekli kısıtlama getirilebilir. Ne demek sürekli kısıtlama? Siz üye olamayacaksınız demek, çünkü AB’nin temel yasasına göre bu alanlarda sürekli kısıtlama mümkün değil. Sürekli kısıtlama varsa üyelik yok demektir, bu kadar açık. Dört temel direği var AB’nin; malların, sermayenin, hizmetlerin ve kişilerin serbest dolaşımı. Siz eğer insanların serbest dolaşımını sürekli olarak kısıtlıyorsanız, üye yapmayacaksınız. Türkiye’nin Dicle ve Fırat nehirleri üzerindeki barajları ve sulama sistemleri stratejik öneme sahip olduğu için bunlar uluslar arası yönetime sokulmalıdır diyor. AB’nin kurallarında böyle bir şey yok, hiç kimseye uygulanmamış böyle bir şey. Nasıl söylersiniz bunu? Niçin söylüyorsunuz? Çünkü bu barajların ve sulama sistemlerinin İsrail ve diğer bölge ülkeleri için stratejik önemi vardır. Kürtler ve Aleviler azınlık olmalıdır diyorlar, patriğe ‘ekümenik’ sıfat verilmelidir, Heybeliada Ruhban Okulu açılmalıdır, Türkiye’yi askerler idare etmemelidir diyorlar.
Böyle bir raporu aldığınızda devlet olarak ne yapmamız lazım? Hemen tepki göstereceksiniz. Türkiye hiçbir tepki göstermemiştir. Tam tersine rapor yayınlandıktan tam 2 saat sonra başbakan ‘bu raporu çok olumlu ve dengeli bulduğunu’ söyledi. Siz böyle bir raporu benimsiyor, kabul ediyor ve içinize sindiriyorsanız ondan sonra nasıl itiraz edeceksiniz? Neye dayanarak itiraz edeceksiniz? Niye buna bu kadar çabuk bir tepki gösterme ihtiyacı duyuyorsunuz? Biz bunu defalarca mecliste anlattık ama hiçbir tepki gelmedi. Yanlış anlaşıldı bile demediler, hiçbir tepki yok. Aynen bu rapor zirve toplantısında karşımıza çıktı. 17 Aralık 2004 tarihli zirvede aynı raporu çıkarttılar. Fazlası var eksiği yok. Fazlası da şu; bir de siz ek protokolü bütün üye ülkeler için imzalayacaksınız. Ek protokol Türkiye’nin AB ile ortaklık antlaşmasını bütün yeni ülkeler için imzalayacaksınız; o kadar büyük baskı yaptılar ki sonunda başbakan yanındaki devlet bakanı Beşir Atalay’a talimat verdi, o da yazılı bir taahhütte bulundu, biz bunu imzalayacağız diye. Biz daha o imza atılmadan, müdahale ettik. Genel başkanımız basın toplantısı düzenledi ve orada açıkça ‘sakın bunu imzalamayın’ dedi. Bu, bizi Güney Kıbrıs’ı tanımaya götürür, bunu yapmayın binin uçağınıza gelin dedi. Dinlemediler ve bir taahhütte bulundular. Ayrıca raporu da benimsediler. Bu o kadar yanlış bir iş oldu ki, bizim bütün bu üyelik sürecinde savunduğumuz, görüşleri ve değerleri bir tarafa bırakmamız sonucunu doğurdu. Son derece yanlış bir iş oldu.
Bu rapor imzalandıktan sonra Türkiye’ye büyük baskı yapmaya başladılar. Aslında bu zirveden sonra, farkında değil hala hükümet bu işin ciddiyetinin, bayram ilan ettiler, havai fişek attılar. Türkiye’nin bazı pek ünlü gazeteleri var, hükümeti desteklemeyi en büyük şeref sayan, onlar da her gün bunu yazdılar, manşet attılar ‘zafer kazandık’ filan diye. Bu zaferden altı gün sonra hükümet resmen Dışişleri Bakanlığı tarafından bir nota verdi AB’ye. 23 Aralık 2004’te ve bunda diyor ki; ‘bu zirve kararı çok yanlış bir karardır ve bizi üyeliğe götürmez’. Aynen bizim söylediğimizi söylüyor. ‘Sürekli kısıtlamalar getirirseniz biz üye olamayız’ diyor. Onun için bu ifadeleri geri alın ve Türkiye’yi üye yapacak tarzda bunu yeniden yazın diye nota ile talepte bulunuyor Türkiye. Hani çok başarılıydı? Bu kadar başarılı bir sonuç aldıysanız niçin itiraz ediyorsunuz? Bir hafta geçmeden anlamışlar hatalarını. Ama atı alan Üsküdar’ı geçmiş ve Türkiye maalesef çok olumsuz bir noktaya gelmiştir bu 17 Aralık tarihinde. Eğer hükümet bizi dinleseydi bu noktaya gelmeyecektik. Ne olacaktı? Bir sonraki toplantıda Türkiye’nin de kabul edeceği bir metin üzerinde anlaşacaktık. Yani Türkiye’yi kolay kolay feda edebilir mi AB? Eğer edebilirse demek ki Avrupa’da ve dünyada çok şey değişmiştir. O zaman İsmet Paşa’nın dediği gibi; ‘bu dünya yıkılır yani bir dünya kurulur ve Türkiye de bunun içinde yerini bulur’ demeniz gerekir. Türkiye’yi gözden çıkardılarsa Avrupalılar bunu açıkça söyleteceksiniz onlara ve tedbirinizi alacaksınız. Atatürk’ün koyduğu bağımsızlık ilkesi doğrultusunda, yolunuzu bulacaksınız. Bunu da demiyorsunuz, onlar bizi nereye sürüklerse oraya sürükleneceğiz.
29 Temmuz 2005 tarihinde Türkiye protokolü imzaladı. Biz yine uyardık ve imzalamayın dedik. Bundan önceki genişlemede üç ülke üye olmuştu AB’ye; Avusturya, İsveç ve Finlandiya. Onlar üye olduğu zaman bir protokol imzaladılar mı? Böyle bir protokol imzalayın dediler mi? Hayır. 10 yıl süreyle imzalamadık biz bu protokolü. O zaman madem ki böyle bir kural yok da, şimdi niye bu kadar ısrar ediyorsunuz? Şunun için; çünkü bu vesile ile Güney Kıbrıs’ı bize tanıtacaklar. Sizden önceki bütün Türk hükümetleri direndi Kıbrıs konusundaki baskılara ama baktılar ki siz bu AB konusunda her şeyi kabul etmeye hazırsınız, size diz çöktürecekler, amaç bu. Yoksa bu bir kural olsaydı o zaman niçin bundan önceki genişlemede imzalanmadı? Niçin şimdi istiyorsunuz? İşte bunun için. Hükümet diyor ki biz bunu imzaladık ama aynı zamanda bir de deklarasyon yayınladık. Kıbrıs konusundaki tutumumuz değişmemiştir, Güney Kıbrıs’ı tanımıyoruz diyeceğiz. Biz hükümete bu deklarasyonun hiçbir kıymeti yoktur dedik. Hakikaten hukuken hiçbir anlam ifade etmez, sadece sizi bağlar ve başka kimseyi bağlamaz. Eğer siz bu koşullarla bir antlaşma imzalarsanız, ben bu antlaşmayı imzalıyorum şu koşulla dersiniz; Rumları tanımayacağım dersiniz ve bu koşulla imzalıyorum. Böyle derseniz o zaman herkesi bağlar. Yoksa karşı taraf imzalamaz yani rezervinize itirazı varsa imzalamaz. Bu şekilde imzalıyorsa demek ki artık kabul etmiştir. Siz rezerv koymaya cesaret edemediniz ve bunu tek taraflı deklarasyonla bildirdiniz ve dediniz ki bu herkesi bağlar. 1 saat sonra İngiliz dönem başkanlığı açıklama yaptı bu deklarasyon hiçbir şekilde bizi bağlamaz. Ondan sonra 21 Eylül 2005 tarihinde bir açıklama yaptılar; bu deklarasyonun hiçbir hukuki değeri yoktur, Türkiye taahhütte bulunmuştur Kıbrıs konusunda (Rum gemilerini Türk limanlarına alacaksınız, Rum uçaklarını Türkiye hava alanlarına alacaksınız) yükümlülüklerinizi yerine getireceksiniz, hepimiz Güney Kıbrıs’ı Kıbrıs’ın tek meşru devleti sayıyoruz siz de sayacaksınız. Türkiye’yi bir cendereye sokuyor ve elini kolunu bağlıyor. Siz buna tepki gösteremiyorsunuz ve bugüne kadar da tepki göstermediniz. Geçen gün başbakan mecliste deklarasyonu okuyor ve diyor ki bakınız biz yazılı olarak bunları ilan ettik dünyaya. Bizden başka hiçbir hükümet bunu yapmamıştır. İnanılır gibi değil. Bu konuda başbakana bilgi vermemişler ya da farkında değil. Kendinden önceki Türk hükümetlerinin neler yaptığının farkında değil. Mecliste dedim ki ben de; “sizden önceki bütün hükümetler bu konudaki görüşümüzü yazılı olarak her uluslar arası kuruluşa tescil ettirdiler.” Kıbrıslı Rumların katıldığı bir toplantı yoktur ki Türkiye orada Rumları tanımadığını, onların Kıbrıs devletini temsil etmediğini yazılı olarak notayla tescil etmemiş olsun. Bunlar hükümet olmadan birkaç gün önce biz BM’ye bunu tescil ettirdik, yazılı olarak. Bu konuda uluslar arası hukukçulardan raporlar aldık. İngiliz Kraliyet Hukukçusu Mendelson’un raporları var elimizde bunu BM’ye kaydettirdik, farkında değil bu başbakan. Bizden başka kimse bir şey yapmadı diyor. Gerçekten devlet idaresinde hiçbir şey yapamıyorsanız en azından ciddiyetinizi muhafaza edeceksiniz. Baştan aşağı yanlış. Üstelik yaptığınızın da hiçbir hukuki değeri yok. Olmadığı nereden belli? İşte AB’nin 11 Aralık’ta Dışişleri Bakanları toplantısında ve daha sonra 15 Aralık’ta zirvede aldığı kararlar var. O karar şimdiye kadar hiçbir AB ülkesine karşı alınmamış bir karar. Size çok ağır bir ceza vermişlerdir. Alınan bu karar Türkiye’nin suratına atılmış bir şamardır. Hiçbir ülkeye layık görülmemiş çok ağır bir karardır bu.
Kararın özü şu; 34 başlığın sekizini donduruyoruz ve geri kalanların tümünü daha geçici kapama aşamasına gelmeden Kıbrıs meselesine bağlıyoruz diyor. Yani Türkiye Kıbrıs’ta bizim beklediğimiz taahhütleri vermezse, bu maddelerden hiçbiri sonuçlandırılmayacaktır. Yani sistemin tamamını Kıbrıs’ a bağlıyor. Özetle şu; ya Kıbrıs’ı ya da AB’yi feda edeceksiniz diyor. Bu kadar hazin bir durum. Hükümeti desteklemek isteyenlerin bile sesi kısıldı artık. Bu zirve kararı çıktıktan sonra ‘siz bakmayın böyle diyorlar ama hiç değilse geri kalanını kurtardık, geri kalan maddelerde ilerleme olacak’ diyorlardı. Biz o zaman da söyledik geri kalan bütün maddelerin bile açılması Rumların onayına bağlı çünkü oybirliğine bağlamışlar. Neticede değerli arkadaşlar, 4 konunun müzakeresine başlayalım diye dönem başkanı Finlandiya öneride bulundu ama Rumlar bunun üçünü veto etti. Bir tek madde kaldı onun da nasıl olacağını göreceğiz. Yani 4 maddenin bile görüşülmesine itiraz ettiler. Çocuklarınızın geleceğinizi ilgilendiren bir milli davanızda sizin önünüze engel teşkil eden, sizi AB ile bütünleşmekten alıkoyan Kıbrıslı Rumlara yaranmak için çare arıyorsunuz. Hazin olan tablo bu. Lokmacı barikatını kaldıracakmışız. O neymiş? Bir sokak varmış Türk ve Rum kesimini birleştiren Lefkoşa’da ve Rumlar Türk kesiminden alışveriş yapamıyorlarmış onu kaldırırsak Rum kesiminden gelip alışveriş yapacakmış. Ayrıca böyle bir adım atarsak dünya bizi çok sevecekmiş ve çok memnun olacakmış Türklerin bu adımından. Cumhurbaşkanları buraya gelmiş bunun için. Bir ülke kendini bu kadar küçültebilir mi? Bırakın siyaseti bir yana, hepimiz bu ülkenin çocuğu değil miyiz? Suratınıza bu kadar ağır bir şamar atmış küçücük bir ülkenin önünde diz çökeceksiniz ve üç kuruluşluk ticari menfaat sağlayacağız diye sınırınızı delik deşik edeceksiniz. Onlar istedikleri gibi girip çıkacaklar. Başka kapılardan da girip çıkıyorlar, bu tavizi vermişsiniz daha da fazlasını vereceksiniz. Niçin? Günün birinde Rumlar yumuşarsa bize destek olurlarsa biz de Rumların kuyruğundan tutarak AB’ye gireriz. Bu size ya da bize yakışıyor mu? Her şey ticari menfaatten ibaretse Ermenistan sınırınızı neden açmıyorsunuz? Bu sınırı da açın o zaman, gelsin Ermeniler alışveriş yapsınlar Kars’ta, Artvin’de? Oradaki esnaf da üç kuruş para kazansın neden açmıyorsunuz? Çünkü ortada büyük siyasi ve stratejik menfaatler var. Bu menfaatler Ermenistan’da var da Lefkoşa’da yok mu? Olmaz olur mu? En hassas yerimiz orası askeri açıdan. O sınırı delerek geldi Rum milletvekili kısa bir süre önce Türk bayrağını çaldı götürdü ve Avrupa’da bunun propagandasını yaptı. Öğrencilerinizi güneye gönderiyorsunuz. Türk aileler kuzeyden güneydeki İngiliz okuluna çocuklarını yolluyorlar ve bunlara Rumlar saldırıyor küçücük çocukları yaralıyorlar ve bunu da iki defa yapıyorlar. Siz hala bunlarla nasıl işbirliği yaparsınız? Bu kadar olur mu? Rumlar şunu deseler anlayacağım; geçmişte biz çok haksızlık yaptık Türklere, pişman olduk politikamızı değiştiriyoruz, bir daha Türklere karşı böyle bir şeye izin vermeyeceğiz. Hayır böyle de demiyorlar. Geçmişte ne diyorlarsa şimdi daha da fazlasını diyorlar. Yani Türkiye’ye ne kadar kötülük yapmak mümkünse o kadarını yapıyorlar.
Bugün vardığımız nokta bu. Barikatı kaldıracağız diyorsunuz Rumlar yetmez diyor. Sayın cumhurbaşkanı demiş ki; “o yetmez bayrağınızı da kaldıracaksınız.” Oradaki askerinizi de çekeceksiniz demiş. Esnaf üç kuruş para kazanacak diye her şeyi feda etmeyi anladık, askeri de çek oradan, bayrağını da kaldır diyor. Türkiye’de kim buna tepki gösteriyor? CHP. Başka ses duyuyor musunuz bu konuda? Biz konuşuyoruz. Memleketin geldiği hazin nokta budur.
AB zirvesinden kısa bir süre önce Finlandiya dönem başkanlığı kalktı dedi ki ‘biz bir öneride bulunacağız, siz demiyor musunuz Kuzey Kıbrıs’ta Türklere yönelik izolasyonları kaldırın diye bunu düşünebiliriz ama bunun bir şartı var; Maraş şehrini iki yıllığına BM’ye devredeceksiniz sonra Magosa limanını iki yıllığına AB denetimine vereceksiniz, o zaman düşünürüz.’ Annan planına Türkler evet, Rumlar hayır demiş ve bu konuda AB bir karar almış. 26 Nisan 2004’teki bu kararda; ‘bu referandum üzerine biz de KKTC’ye izolasyonları, ambargoları kaldırıyoruz.’ Bu kararı almış ama uygulatmamış bir şekilde. Siz ne yaptınız uygulanması için? Hiçbir şey yapmadınız. Orada da geri adım atmışsınız. Eğer ambargo kaldırılırsa biz de bütün hava alanlarımızı ve limanlarımızı açacağız diyor başbakan. Bir kere bunu söyleme yetkiniz var mı, neye dayanarak söylüyorsunuz bunu? Ek protokolün bunu gerektirdiğini söylüyorlar. Peki ek protokol meclisten geçirildi mi? Hayır geçirilmedi. Geçen gün kendileri söylüyorlardı, mecliste onaylanmadığı için hukuki geçerliliği yoktur diye. O zaman meclisten yetki almadan, hangi yetkiyle ve neye dayanarak meclisin yetkisini kullanıp bunu vaat ediyorsunuz? Buna hakkınız var mı? Hakkınız varsa niçin mecliste onaylatacağız diyorsunuz? Bütün yaptıkları yanlış. Bu kadar yanlış yapmak için gayret sarf etmek gerek. Bir tane örnek olsa da şunu da doğru yapmışlar desek. Şimdi diyorlar ki siz kaldırın izolasyonları biz de gemi ve uçakları alırız. Bilmiyorlar ki gemileri uçakları alırsak bu tanıma yönünde çok önemli bir adım olacak. Siz güney Kıbrıs’ı bütün Kıbrıs devletinin resmi temsilcisi olarak tanıyacaksınız, buna hakkınız yok ki. Kırk yıldır bütün Türk hükümetleri Rumları gayri meşru sayıyor. Niçin? Çünkü bunlar Kıbrıs Cumhuriyetini kuran uluslar arası antlaşmaları (Londra ve Zürich) ihlal ederek Türkleri silah yoluyla devletten atmışlar. Bir Türk-Rum karma devleti varken buradan Türkleri kovmuşlar içinde bir tane Türk olmayan bir Rum devleti kurmuşlar. Şimdi size baskı yapıyorlar;bu Rum devletini Türklerin ve Rumların tek meşru devleti olarak kabul edeceksiniz. Siz de bunu kabul ediyorsunuz. Bunlarla mücadele edeceğinize muhalefetle mücadele ediyorsunuz. Finliler bir öneride bulundular. Şimdi bize bunu bir Avrupa ülkesinin diplomatları dediler ki böyle bir formül düşünüyoruz. Sakın dedik bunu söylemeyin, sizinle ilişkilerimiz bozulur. Bir koyundan iki post çıkmaz. Yani kaldıracaksınız ambargoları ama bunu uygulatmak için bizden bir taviz daha isteyeceksiniz ve bu taviz de son derece ağır bir taviz, bu olmaz. Dışişleri bakanı plan bütçe komisyonunda gözümüzün içine baka baka ‘teklifte bulunduğu için Finlilere takdirlerimizi sunduk’ diyor. Dili sürçmüş filan da değil, bize yazılı metnini dağıttı. Kontrol ettik aynen böyle demiş. Bize bu kadar kötü bir teklifte bulunan Finlileri çok sevmişiz bir anda. Ondan sonra zirve toplantısı 14-15 Aralık tarihlerinde oldu ve ondan iki gün önce Avusturya başbakanı Schüssel bir açıklama yaptı; “ biz Türkiye’yi hiçbir zaman üye yapmayacağız ve hiçbir zaman Avusturya iş piyasasını Türk işçilere açmayacağız ayrıca Türkler üye olacak gibi olurlarsa hemen referanduma gideceğiz’ diye. Yani halk oyu ile Türkiye’nin üyeliğini reddettireceğiz. Çünkü en son kamu oyu yoklaması orada Türkiye’nin üyeliğini destekleyenler %10, reddedenler %80 ve kararsızlar %10. Avusturya’nın Finlilerin yaptıklarına bakıyorsunuz ama hiçbir tepki göstermiyorsunuz. Biz hep alttan alacağız, yumuşak davranacağız bizi sevecekler, yani o kadar alttan alacağız ki günün birinde acıyacaklar bize alalım diyecekler. Bütün bunları içeren AB ilerleme raporu yayınlandı. Bütün bunlara ilaveten işte patriğe ekümenik sıfatı vereceksiniz, Türkiye’yi askerler idare ediyor, Kürtlerle ve Alevilerle ilgili talepler aynen devam ediyor, ruhban okulu devam ediyor. Yani bu saydıklarımızın hiçbirinde bir adım gerileme yok. Türkler bazı insanlara işkence yapıyor ve devlet de bunları himaye ediyor diyor. Bu kadar ağır şeyler yazıyorlar ülkenizin aleyhine. Siz ne cevap veriyorsunuz? ‘ Bu rapor son derece objektiftir.’ Yani çok olumlu bulmuşsunuz çok sevinmişsiniz bu rapora. Mecliste bunu dile getirdik, şimdi de bunun yanlışlarını dile getiren bir mektup yazıyorlarmış AB’ye.
Başbakan da taviz vermedik diyor. Taviz vermek için üzerinde büyük harflerle bu bir tavizdir yazmalı herhalde. Bugüne kadar yaptıkları çoğu şey tavizdir. Annan planı bize büyük bir toprak parçasını Rumlara vereceksiniz diyor, bu taviz değildir. Geri kalan toprağın içine de 80 bin Rum alacakmışız bu da taviz değilmiş. Türkleri koruyan Türk askerlerini sınırdan çekeceksiniz, bu da taviz değil. Bunları yapıyorsunuz ama biz taviz vermedik diyorsunuz. Yani bu şaşılacak şey. Ne yazık ki bunlara destek veren insanlar da çıkıyor aramızda. Nasıl mütareke yıllarında çıktıysa bazıları, sonunda bunların bir kısmının kaderi çok acı bir şekilde noktalanmıştır. Padişahın da üye olduğu İngiliz Muhipleri Cemiyeti varmış o zamanlar, 52 bin üyesi var. Bakan olan üyeler de var. Mütareke basını var Türkiye’deki İngiliz işgal kuvvetlerini göklere çıkartıyor. Anadolu’da 4 tane baldırı çıplak diyorlar Atatürk ve arkadaşları için, bunlar Türkiye’yi mahvediyorlar. Doğrusu hükümetin yaptığı gibi İngilizlerle dostluk kurmak ve onlara yaranmaktır diyor.
Hala bazıları kalkıyor bu tavizci politikaları göklere çıkartıyorlar. Türkiye’nin haklarını savunanlar ise ‘bunlar aşırı milliyetçi, dinozor’ diyorlar. Çünkü Türkiye’nin çıkarlarını korumak bazılarının gözünde neredeyse bir suç oldu. Türkiye’nin çıkarlarını koruyoruz diye neredeyse suçlu ilan edileceğiz. Düşünebiliyor musunuz? Türkiye’nin geldiği duruma bakın, açın gazeteleri. Bu söylediklerimin bir cümlesini okuyabiliyor musunuz? Biz bunları ilk defa Kocaeli’nde mi söylüyoruz. Kaç defa söyledik, kaç defa basın toplantısı yaptık, kaç defa mülakat verdik. Ama işlerine gelmiyor. Böyle bir şey hiç görmedik cumhuriyet döneminde. Muhalefeti sansür ediyor. Yani muhalefetin ülke çıkarına söylediği sözleri yayınlamayı yasaklıyor fiilen. Bunları kaç defa uyardık ama siz okuyamadınız. Bunları anlatıyoruz ama halkın duymasını istemiyorlar. Şu söylediklerim içinde bir tanesine itiraz etsin. Birisi kalksın desin ki sizin söylediğiniz değil de şu oldu. Söyleyemezler. Maalesef bütün söylediklerimizde haklı çıktık, keşke çıkmasaydık. Keşke deseydik ki ‘biz fazla tepki göstermişiz, işin aslı öyle değilmiş, doğrusu başka türlü oldu, ne kadar başarılıyız’. Emin olun ki çıkıp özür dilerdik ve alkışlardık. Ama sonuç ortada.
Finlandiya televizyonu bir açıklama yaptı; zirveden bir iki gün önce Türk hükümeti yeni bir teklifte bulundu, önemli bir taviz verdi. Hiç koşulsuz olarak bir limanımızı ve bir hava alanımızı açarız.’ Bütün Batılı diplomatlarla konuştuk evet dediler hakikatten Türkiye bunu teklif etti bize dediler. Başbakan da grupta ‘hayır bunlar yalandı, böyle bir şey olmadı’ diyor. Ne oldu? Biz karşılıksız hiçbir şey vermedik diyor. Önce diyorsunuz ki ambargoları kaldırırsanız bütün limanları ve hava alanlarını açarım, şimdi de siz ambargoları kaldırırsınız ben de bir hava alanı ve bir limanımı açarım. Böyle bir mantık olabilir mi? Karşı taraf da diyor ki; biz daha fazlasını bekliyoruz. Kimi kandırıyorsunuz, yabancıları mı Türk halkını mı? Halkın tepkisini ve bizim tepkimizi de görünce ‘hayır diyorlar biz karşılıksız hiçbir şey vermedik.’ Uzun yıllar bu işlerle uğraştık sevgili arkadaşlarım; bizler her cins hükümet gördük, iyisini kötüsünü, başarılısını başarısızını gördük ama bu kadarını görmedik. Böyle bir örneği daha önce hiç yaşamadık. Hatalar oldu; Cezayir savaşı sırasında Fransa’yı desteklememiz gibi filan ama bu kadarı olmadı.
AB ile ilişkilerimizde çözüm yolu nedir? Ek protokolü meclise getireceksiniz, ona anlatacaksınız, meclisten kaçırmayacaksınız. Meclisten gizli iş yapılmaz. Demokrasilerde bütün işler meclise gelir. Bu anlattığım konulardan bir tanesi ile ilgili, bir kere Dışişleri Bakanı meclise bilgi vermedi. Dışişleri komisyonuna bir buçuk yıldan beri adımını atmadı. Dünyada örneği yok. Bizde bu kadar önemli gelişmeler oluyor; Kıbrıs, AB, Irak kıyamet kopuyor, dışişleri bakanı Komisyon’a bir kere bile gelmiyor. Onun için diyoruz ki böyle bir durumun örneği görülmedi. Ama yapılacak iş şu; meclise getireceksiniz ek protokolü orada oybirliği ile bir karar çıkaracağız, diyeceğiz ki diğer ülkeler için ek protokolü onaylıyoruz. Kıbrıs’la ilgili ek protokolü ancak Kıbrıs meselesi çözülünce onaylayacağız. O zamana kadar askıya alıyoruz. Bu bir meclis kararı olur ve hükümet mecburdur meclis kararına uymaya. Avrupa’ya diyecek ki benim halkımın temsilcileri bana bu yetkiyi verdi, onun için ben bunun Rumlarla ilgili kısmını onaylamayacağım. İşte budur. Hukuki bağlayıcı metin budur. Ama getiremiyorsunuz bir türlü meclise. Türkiye’nin ortak çıkarını, meclisin iradesini birlikte ortaya çıkaralım diyoruz bunu da kabul etmiyorsunuz. Şaşılacak bir durum. Yaltaklanmayacaksınız, alttan almayacaksınız, baskı karşısında oradan oraya savrulmayacaksınız, devletin ağırlığını koyacaksınız. Haksız bir taleple karşılaştığınız zaman ‘hayır’ deme cesaretiniz olacak. Bunlar bir taviz talebi olunca zannediyorlar ki iki tane seçenekleri var, ya evet diyecekler ya da baş üstüne diyecekler. Hayır demesini beceremiyorlar, bilemiyorlar. Bu Kıbrıs’ta, AB’de, Irak’ta da böyle. Başka bir cevap yok. Niçin? çünkü onların desteğine ihtiyaç duyuyorsunuz. Bir devlet ülke çıkarlarına zarar verecek taleplere karşı direnemiyorsa, bunun izahı budur. Başka izah bulamıyoruz. Yabancıların desteğine ihtiyaç duyuyorsunuz. İşte danışmanınız söylemiş Amerika’da gazetecilerin önünde 6-7 sene daha iktidarda kalmak istiyoruz, başbakanımızı delikten aşağı süpürmeyin onu kullanın diyor. Bu kadar utanç verici bir şey söylenir mi? Bu zat hala görevinde. Başbakana en büyük tepkiyi biz gösteriyoruz en büyük eleştiriyi biz yapıyoruz ama o hepimizin başbakanı. Türkiye’nin başbakanı için böyle bir söz söylenir mi? Başbakanımızı kullanın diyor. hangi ülke başbakanımızı kullanın der bir yabancı ülkeye? Biz bunları yaşıyoruz değerli arkadaşlar. Bunları söyleyince de kıyameti koparıyor bazı çevreler, hükümet döneminde çok para kazanan bazı büyük iş adamları, çok rahatsız oluyorlar. Bu hükümet çok iyidir, çok başarılıdır diye diye muhalefeti hedef haline getiriyorlar. Çünkü bunlar bir kere daha iktidar olursa onlar çok daha fazla para kazanacaklar, para kazanmaya devam edecekler. Onlar da iktidarda kalmak istiyorlar. Çünkü daha büyük hedeflerine ulaşamadılar. Neydi bu? Türkiye’yi laiklikten uzaklaştırıp bir din devleti haline getirecekler. Bunun için yabancıların desteğine ihtiyaçları var. Yabancılar da sizden bu tavizi almadan, bu desteği vermezler. Bu kadar basit ve açıktır, hiç kafanızı karıştırmıyor. Türkiye’yi Atatürk’ün laik cumhuriyetinden uzaklaştırıp bir din devleti yapacaklar. Bütün çabaları budur. Başbakanın makalesini okuyun; biz laik devlet modelinden uzaklaştırıp Türkiye’yi bir din devleti haline getireceğiz diyor. Açıkça yazmış. Bunu yazan kişi bugün devletin en yüksek makamında oturuyor.
Amerika halkı da çok dindar ama din işini devlet işine karıştırmayacağız diyor, din ve devlet arasına duvar öreceğiz diyor. 1648’de Fransa’da kilisenin devlet üzerindeki egemenliğine son verildi. O zamana kadar kralları ve devleti kilise yönlendirirmiş. Orada din adamı dinin devlet üzerindeki etkisini sona erdirmiş. Sevgili arkadaşlar bakın dünya bu devrelerden geçmiş, yüzyıllarca önce. Biz şimdi kalkıyoruz diyoruz ki aslında laiklik din özgürlüğü demektir. Din özgürlüğü demek değildir laiklik. Laiklik çok açık bir şekilde dinin devlet yönetimine hukuka ve eğitime müdahale etmemesidir. Bütün dünya ansiklopedilerinde bu böyle yazıyor ama siz tarihi ve bütün dünya ansiklopedilerini değiştireceğiz, meclis başkanımız öyle buyuruyor demek ki laiklik din özgürlüğüymüş diyeceğiz. Öyle şey olur mu? Siz ne yapmak istiyorsunuz? İşte bu din devleti projesini gerçekleştirmek için iktidarda kalmanız lazım. İktidarda kalmak için iç desteği bulamıyorsunuz, halk büyük bir tepki içinde. Her gittiğimiz yerde görüyoruz, her gittiğimiz ilçe, köy ve beldede bunu görüyoruz. Evvelce AKP’ ye oy verenlerin hepsi pişmandır. Yani bir insan demiyor ki benim eskisine nazaran gelirim daha da arttı, daha müreffeh yaşıyorum, çocuklarımı daha iyi yetiştiriyorum, cebime para giriyor diyen yok. Yani biz rastlamadık. İçerden desteğiniz yok, tek desteğiniz sizin zamanınızda çok para kazanan büyük işadamları, onların denetimindeki basın ve televizyonlar ve dış destek. Dışardan diyecekler ki bu hükümet çok iyidir, çok başarılıdır sizin basınınız bunu ona-yirmiye katlayarak halkın beynini yıkayacak ve siz de o halkın oyuyla tekrar iktidara geleceksiniz.
Beş yıl önce halkın protesto oylarıyla mecliste çoğunluğu ele geçirmişsiniz ve beş yıl önceki destekten yararlanarak, on iki yıl devleti idare edeceksiniz. Beş yıl hükümette, yedi yıl cumhurbaşkanı olarak. Millet de bunu içine sindirecek. Mümkün mü? İşte hukuki tartışması da başladı. Yargıtay başsavcısı açıkça hukuken bu mümkün değil diyor. Hukuku, siyaseti, milletin sabrını zorlayacaksınız ve Atatürk’ün koltuğuna oturacaksınız. Değerli arkadaşlarım Atatürk’ün koltuğuna Atatürk’ün düşüncesini ve ilkelerini benimsemeyen bir insan oturamaz. Oturursa Türk milleti bunu içine sindiremez. O koltuk Atatürk’ün koltuğu. Atatürk ölmüş ama ilkeleri yaşıyor, kurduğu devlet ve çağdaş laik cumhuriyet yaşıyor. Bu cumhuriyeti hiçbir koşul altında feda etmeyeceğiz.
Irak’taki durum perişandır. Dünyanın hiçbir yerinde bir terör örgütü Kuzey Irak’taki gibi bağımsız, serbest ve özgürce faaliyet göstermiyor. Güvenlik güçlerinin takibatından uzak olarak faaliyet gösteren tek bir terör örgütü yoktur başka bir tek Kuzey Irak’ta var. Nasıl oluyor bu? O bölgede hakim olan Irak hükümetinin gücü yok. Irak’ta 140 bin askeri olan ABD’nin bu yolda iradesi yok. Peki Türkiye yapsa? Türkiye’ye de müsaade yok. Biz daha Irak harekatından önce bu hükümeti uyardık, genel başkanımız hemen asker gönderelim dedik. Kuzey Irak’ta terörle mücadele ve sınır güvenliği için asker gönderin dedik ama bunu da yapamadılar. İki kere meclisten yetki aldılar ama ikisinde de bu yetkiyi kullanamadılar. Teröristler şimdi delik deşik bir şekilde kullanıyorlar sınırı çünkü o sınırı sadece Türk tarafından kontrol etmek mümkün değil. Yoksa biz bilmez miyiz sınırı Türk tarafından kontrol etmeyi? Ama o bölgede tam 32 tane 3000 metreden yüksek dağ var ve sınır oradan geçiyor. Bu sınırı Türk tarafından tek başına nasıl kontrol edeceksin? Dağların güneyindeki yaylalardan ve ovalardan kontrol edeceksiniz bunun çaresi yok. Sizden önceki bütün hükümetler oraya asker göndermiş. Teröre müdahale etmiş. Havadan operasyon yapmış. Siz bir tek mermi atamadınız. Bir tek. İşte işin hazin tarafı bu. Ondan sonra neymiş “koordinatör tayin edilecekmiş de” filen. Şimdi kendisi şikayet ediyor “koordinatör işe yaramadı” diye. İşe yaramadıysa bitirin bu sistemi. Geri çekin istifa etsin koordinatör. Onu da yapamıyor. Amerika kızar diye cesaret edemiyor. Ne diyor? “Efendim yararlandığımız sürece devam etsin.” Yani yaralı mı? Yarasız mı? Bir karara varın. Hem “yarasız oldu” diyeceksiniz ikinci cümleniz “yaralı olduğu sürece devam etsin.” Bunda tutarlılık var mı? Neticede işe yaramadı. Zaten beklenmiyordu. Amerika politika değiştirmedikçe koordinatör ne yapsın. O bakımdan bu yanlış politikayı maalesef devam ettiriyoruz.
Irak’taki durum bu. 3 milyona yakın soydaşımız var orada. Ve bu insanları kaderine terk ettiniz. Kaç tanesi öldürüldü, kaç tanesi evini barkını terk etti. Şimdi Türkmenlerin yoğun olarak yaşadıkları Kerkük bölgesinde Irak anayasasına göre referandum yapılacak. Ve bu bölgeyi Kürt bölgesine dahil edecekler. Niçin? Çünkü bu bölgeye 300 bin Kürt yerleştirdiler. Nüfus dengelerini değiştirdiler. Bir yıldan beri Türk şehri olan Kerkük’ü Türkler kaybedecek. Ne yapıyorsunuz bunu engellemek için? Nedir tedbiriniz? Tepkiniz? Hiç. Sıfır.
Iraktaki durum bu. Anlatacak çok şeyimiz var ama dediğim gibi vaktimiz sınırlı. Ama bitirmeden söyleyecek birkaç şeyim varım. Değerli arkadaşlar, Türk ekonomi sayfası da, Hükümeti destekleyen basın son derece övücü yazılar yazıyor, sözler söylüyor. Onlara bakınca “ne kadar ileri gitmiş ekonomi” diyorsunuz. Ben size fazla bir şey söylemeyeceğim. Yalnız size şunu söyleyeceğim: bir ülke ekonomide başarılı mı başarısız mı diğer aynı durumda olan ülkelerle mukayese ederek anlayabiliriz. “Yoksa nereden nereye geldik” laflarıyla bir yere varamazsınız. Yani Türkiye benzeri ülkelerle kıyaslandığı zaman ne durumda. Türkiye’nin durumunda 27 tane ülke var dünyada. 27 ülkeye gelişim yolunda piyasa ekonomisi diyorlar. Macaristan var, Rusya var, Polonya var, Suudi Arabistan var, Güney Kore var, işte bu kategoriye giren 27 tane ülke var. Hindistan var, Çin var vs. Şimdi bu ülkelerin içine bakıyorsunuz. En önemli göstergeler nelerdir? İşte kalkınma. Kalkınma tek başına bir anlam ifade etmiyor. Eğer sizin temel göstergeniz yani cari açık, borsanın durumu, enflasyonun durumu…bütün bunları bir arada görmezseniz sadece kalkınma, duraklama, işsizlik tek başına bir anlam ifade etmiyor. O zaman mukayese edeceksiniz. Bakın ben size söyleyeyim: bu 27 ülke içinde cari açığı bakımından bir numara Türkiye’dir. Türkiye’den başka hiçbir ülke bu kategoride Türkiye kadar cari açık vermiyor. 34 milyar dolar cari açığımız var. Bu bir rekor. Yani toplam döviz gelirinizle toplam döviz giderini arasında 34 milyar dolar açık vermişiniz. Nasıl kapatacaksınız bunu? “Sıcak para gelir efendim.” Sıcak para demek bugün gelir yarın gider. Borsa yüksellince alır parasını gider ve siz krize girersiniz. Sıcak para bu. Peki o zaman nasıl kapatacaksınız? Borç alarak. İşte bu hükümet zamanında değerli arkadaşlarım, devletimiz tam 150 milyar dolar ilave borç almıştır. Yani bu Hükümet iş başına geldiği zaman devletin toplam borçlarının üzerine bugün 150 milyar dolar ilave etmişler. Bu sizin borcunuz. İsmet Paşayı düşününüz, Lozan’da meşhur sözü var “mademki benden siyasi taviz istiyorlar ben hiç borç almadan devleti idare ederim.”İşte sizden öncekiler böyle yapıyordu. Siz ne yapıyorsunuz? Borç üzerine borç alıyorsunuz. Devletin durumu bu. Bizim kadar dış ticarette açık veren başka ülke yok. Söylediğim ülkelerin içinde Türkiye birinci.
Borsada geçen yıla nazaran %13.4’lük düşüş var dolar hesabına göre. Bir tek ülkenin borsası bizden fazla düşüş göstermiş. En önemlisi enflasyon. Enflasyon rakamları bizim kadar yüksek olan, aşağı yukarı bir puan fark var. Bizim kadar yüksek olan Türkiye kadar sadece 3 ülke var. 27 ülkenin 24’ü de enflasyon oranı bizimkinden çok daha düşük. İşte ekonominin tablosu bu. Bu rakamlara itirazı olan varsa gelsinler uluslar arası rakamları birlikte okuyalım gösterelim onlara.
Değerli arkadaşlar, bütün bunları dış politikada, ekonomide, sosyal politikada, laiklikte söylediklerim sizi kötümserliğe sevk etmek için söylemedim. Gerçekte size şunu söylemek istiyorum: Türkiye bundan çok daha kötü koşulları aşmasını bilmiştir. Türkiye’de Cumhuriyeti kurduğumuz yıllarda bundan çok daha kötü koşullarda yaşıyorduk. Ekonomimiz perişandı. Alt yapımız yoktu. Okumuş adamamız yok. Kaynaklarımız yok. Paramız yok. Hiçbir şeyimiz yok ve üzerimizde üstelik Osmanlı borçları var. Bütçemizin %17.8’ini Osmanlı borçlarını ödemek için harcadık. Ama ne gördük? Hiç borç alınmayan o devirde dış ticaret açığı sıfır, bütçe açığı sıfır, cari açık sıfır. Düşünebiliyor musunuz? Türkiye böyle bir devirden geçti. Biz CHP olarak devletin 1950’de devleti biz 150 ton altınla devrettik. Bugün geldiğimiz nokta şu: Türkiye dünyanın 5. en çok borçlu ülkesi haline gelmiştir. O zaman tabii siyasi bağımsızlığınız da tehlikeye düşüyor. Siz bir adım atmaya kalktığınız zaman IMF hemen engel olur. Onu yapamazsın bunu yapamazın.
Değerli arkadaşlar, bunların hepsinden çıkış yolu vardır. Çıkış yolu nedir? Biz B Planı diyoruz aslında ama doğrusu çıkış planı A planıdır. A planı Atatürk’ün planıdır. Atatürk’ün yaptığını yapacağız. İşte biz CHP olarak iktidara geldiğimiz zaman Atatürk’ün yolundan gideceğiz. Türkiye’yi yeniden çağdaş, laik, demokratik bir ülke olarak dünyada saygınlığı olan bir ülke haline getireceğiz. “Efendim kolay mı?” Atatürk devrinde nasıl yapıldıysa öyle yapacağız. Avusturya Başbakanı böyle bir laf edemeyecek. Ettiği zaman ertesi günü beklemeyeceksiniz. Hemen o gün Avusturya Büyükelçisini Dışişleri Bakanlığına çağıracaksınız. Diyeceksiniz ki “ Sayın Başbakanın böyle bir laf etti mi? Tamam. Şimdi biz sizi Türkiye’nin dostu olarak saymıyoruz. Bu noktadan itibaren Türkiye’nin dostları arasında yer almıyorsunuz.” “Efendim bunlar boş laf, böyle şey uygulanır mı?” Uygulanır. Her şeyi uyguladık. Atatürk zamanına gitmeyeceğim. Bu hükümetten önceki zamandan tabii sizden örnek vereceğim. Efendim Fransızlar Ermeni terörünü himaye ediyorlar bir dönemde. ASALA teröristleri bizim Büyükelçilerimizi öldürüyorlar. Diplomatlarımızı öldürüyorlar. Fransız hükümeti hiç bunlara tepki göstermiyor ve himaye ediyor. Tam o sırada Fransız şirketi geldi Türkiye’ye bir proje öneriyor. Nükleer santral yapacaklarmış. 20 milyar dolarlık proje. Yüzde yüz kredi vereceğiz size diyorlar ve ödeme süresi bu kadar filen böyle bir girişimde bulunuyorlar ve Dışişleri Bakanlığını ziyaret ediyorlar. Dışişleri Bakanı o zaman Vahit Halefoğlu ve diyor ki “bakınız, bu proje çok güzel bir proje, çok cazip bir proje ama siz şu kapından çıkınca ben bu projeyi çöpe atacağım. Çünkü siz Ermeni terörünü desteklerken ben tek bir Fransız projesini Hükümete götüremem” diyor. “Çöpe atacağım.” Sonra ne oluyor? 2 hafta sonra Fransız Cumhurbaşkanı Türkiye’ye özel temsilci yolluyor ve Dışişleri Bakanımızı ziyaret ediyor ve diyor ki “Cumhurbaşkanımız adına şunu söylüyorum Türk politikasında yanlış politika izlediğimizi kabul ediyoruz, sizden özür diliyoruz. Bundan sonraki politikamızı değiştiriyoruz. Bir daha tek bir Türk diplomatına saldırı olmayacaktır Fransa’da.” Ve hakikaten o günden sonra bir tek saldırı olmadı. İşte devlet bu.
Değerli arkadaşlar, size Kocaeliyle ilgili bazı rakamlar vermek istiyorum. Bazı alanlarda birinci ama bazı alanlarda da gerilerdedir. Mesela sağlık alanında Türkiye ortalamasında Kocaeli çok geridedir. Mutlaka Kocaeli laik olduğu yere ulaşacaktır. Ama size şunu söyleyeyim, Kocaeli’nden gelen çok değerli milletvekillerimizle ve eski belediye başkanlarımızla iftihar ediyoruz. Başbakanın dediklerine bakmayınız. Size şunu söyleyeyim Kocaelili vatandaşlarımız bütün Türkiye’nin en temiz suyunu içiyorlar. Bütün dünya ülkeleri arasında suyun temizliği konusunda 3. sırada geliyor. Diyeceğimiz tek şey; eğer gücünüz yetiyorsa kaldırın Milletvekili dokunulmazlığını mahkemede hesaplaşalım. Cesaretiniz varsa buyurun hesaplaşın. Yoksa böyle laf etmeyin. Ya bırakacaksınız hakim karşısında gerçekler çıkacak ortaya. Bunu yapmaya gücünüz yetmiyorsa kalkıp da Meclis kürsüsünden ulu orta şerefli bir Belediye Başkanımıza bir Milletvekilimize bunu yapmayacaksınız. Çok açık söyleyeyim bu size yakışmıyor. Bir ülkenin Başbakanı böyle şeyler yapmaz. Biz yaptıklarımızla iftihar ediyoruz. Kocaelin’de bu kadar başarılı bir belediye başkanı ile çalıştıkları için gerçekten sizler hesabına büyük bir mutluluk duyuyoruz.
Değerli arkadaşlar, bütün bu söylediklerimi düşününüz. Uzun lafın kısası değerler. İşin özeti şudur: bu iktidar diyoruz içeride gericidir, dışarıda vericidir ve yakında gidicicidir.
Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.