Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- (Türkçe) SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- (Türkçe) ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- (Türkçe) 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- (Türkçe) CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- (Türkçe) GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- (Türkçe) Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- (Türkçe) ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- (Türkçe) Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- (Türkçe) Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

Çankaya Üniversitesi, ADD’nin Atatürk’ü Anma Haftası Münasebetiyle Düzenlediği “O’nsuz 69 Yıl” Konulu Konferans
CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in Çankaya Üniversitesi Konuşması
12 Kasım 2007
Çok değerli öğretim üyeleri,
Değerli öğrenciler.
Hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Atatürksüz 69 yılı değerlendirmek için önce Atatürklü yılları hatırlayalım. Bu ülkeyi egemenliğine ve bağımsızlığına kavuşturan, daha sonra da modern bir Cumhuriyet haline getiren Atatürk’ün hareket noktası neydi?
Atatürk hakkında çok şey söylendi, çok şey yazıldı. Ama onun bütün eserlerinin özündeki temel görüş, temel felsefe neydi? Atatürk’ün bütün düşüncelerinin özünde yatan dış politikada, ekonomide ve kültürde tam bağımsızlık, yurt içinde de aklın ve bilimin üstünlüğü ile milli iradenin egemenliği anlayışıdır. Bu temel unsurlardan biri eksilirse Atatürk’ün kurduğu yapıyı ayakta tutmak zorlaşır hatta imkânsız hale gelir. Size şu kadarını söyleyeyim: Atatürk’ün eserleri içinde bazı kilit noktaları var. Dikkate almamız gereken bazı kilit taşları var. Bunları birlikte kısaca değerlendirmekte yarar görüyoruz.
Bir tanesi şu: Atatürk Samsun’a çıkıncaya kadar Osmanlı İmparatorluğu döneminde bir ulus devletimiz yok. Atatürk’ün kendisi Türkiye’de bir ulus devletin 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkışından sonra bir ulus devlet kurulmaya başladığını söylüyor. Bir ulus devleti, tek bir millete dayalı bir devlet oluyor Türkiye. Osmanlı İmparatorluğu döneminde milletler sistemi var. Bu topraklarda yaşayan farklı gruplara, dini ve etnik gruplara milletler deniliyor ama Atatürk’le birlikte biz Türkiye’de biz bir ulus devlet yaratıyoruz. Bu son derece önemli. İkincisi: Atatürk, Sivas ve Erzurum Kongrelerini yaparken en yakın arkadaşlarından bile bazıları diyorlar ki, “efendim, biz bu düşmanı tek başımıza Türkiye’den çıkaramayız. Bağımsız bir devlet haline gelemeyiz. Onun için en iyisi Amerikan mangasını kabul edelim.” Bu Erzurum ve Sivas Kongrelerinde söylenen sözdür. Şaşılacak bir şey ama söylenmiştir. Atatürk bunları elinin tersiyle itti. “Milleti sadece milletin gücü ve iradesi kurtaracaktır” görüşünü benimsiyor.
Daha sonra köşe taşlarından biri olan Kurtuluş Savaşı başlı başına bir konferans konusudur. Nasıl oluyor da bir ülke kendinden sayıca, askeri malzeme ve tesisat açısından son derece çok daha güçlü bir orduyu yene biliyor? Şimdi bunun sırrını İsmet Paşa açıklamış. İsmet Paşa’ya demişler ki, “nasıl kazanacağız bu savaşı? Bu kadar büyük bir güç var karşımızda.” O da demiş ki, “düşmana şu mesajı vereceğiz: bu ülkede son tepenin arkasındaki son Türk ölmedikçe siz bu ülkeyi işgal edemezsiniz.” Ve bu iradeyle, güçle, inançla düşmanı Anadolu’dan uzaklaştırmışlardır.
Bundan sonrası tabii çok önemli. Bütün tarihi anlatmaya vaktimiz yok ama bir iki köşe taşını hatırlayalım tekrar. Lozan son derece önemli. Lozan bir devletin kuruluşunun temel taşı. Lozan’da biz ne yapmak istiyorduk? Lozan’da o kadar çok konu var ki Lozan’ın zabıtlarını okusanız günlerce sürer. Sekiz cilt. Neler konuşulmamış. Sınırlar meselesi var. Azınlıklar meselesi var. Efendim, kapitülasyonların kaldırılması meselesi var. Boğazlar meselsi var. Ama en önemlisi nedir diye soracak olursanız bence şu: Lozan’da Türkiye büyük devletlerle eşit haklara sahip egemen bir devlet olduğunu kabul ettirmeye çalışıyor ve bunu da başarıyor. Birinci Dünya Savaşı mağlupları arasında bunu başaran başka bir ülke yok. Kurtuluş Savaşının verdiği güçle biz masaya mağlup bir devlet gibi değil, galip bir devlet gibi oturuyoruz. Ve Churchill diyor ki Lozan görüşmelerinden sonra, “İngiltere’nin tarihinde bundan daha büyük bir hezimet yoktur. Bundan daha büyük bir başarısızlık olmamıştır” diyor. Orada işin can alıcı noktası daha önce de söylediğim gibi Türkiye’yi egemen ve eşit bir ülke haline getirmek. Kapitülasyonları katiyen kaldırmaya yanaşmıyorlar. Alışmışlar çok uzun yıllar yüzyıllarca Osmanlı İmparatorluğunun ekonomik kaynaklarını sömürmeye ve bundan vazgeçmeye yanaşmıyor. Bu yüzden konferans kesiliyor. Gazeteciler İsmet Paşa’ya soruyorlar “ne oldu Paşam? Niye kesildi?” “Hiç” diyor “sadece esir olmayı kabul etmedik. O kadar.” Yani Türkiye’yi esir almak istiyorlardı. İşin özü budur. Bunu başaramıyorlar. Sonra tekrar toplanıyorlar ve Türkiye istediği gibi bu konferans sonuçlanıyor.
Bu konferans sonuçlandıktan sonra, Cumhuriyet kurulduktan sonra Atatürk en çok neye önem veriyor? Atatürk’ün kendi sözlerine ve yaptığı konuşmalara bakacak olursak Atatürk’ün en çok üzerinde durduğu iki kavram var: biri egemenlik diğeri bağımsızlık. Egemenlik Türkiye’de milletin iradesine hâkim olması ve millet iradesinin üzerinde hiçbir güç olmaması. İşte bugün de TBMM’nin duvarında yazılı olan “egemenlik kayıtsız şartız milletindir” sözü bu anlama geliyor. Yani Türkiye’yle ilgili kararları Türk milleti verir. Buna birazdan değineceğiz bunu sürdürebiliyor muyuz ama Atatürk’ün en çok önem verdiği kavramlardan ve unsurlardan bir tanesi egemenlik kavramıdır. Öbürü de bağımsızlıktır. Atatürk “tam bağımsızlık” der. “Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir” diyor. Ben ve ulusumun ve atalarımın en değerli miraslarından olan bağımsızlık aşkı ile yaratılmış bir adamım. Hakikaten de bizim atalarımız içinde böyle miydi? Soruyoruz. Amerika’nın ünlü strateji uzmanlarından Brejinski yazdığı ünlü satranç tahtası kitabında diyor ki, “tarih boyunca sadece dört devlet bağımsızlık kazanmıştır” diyor. Bunlardan biri Rusya, biri Çin, biri Türkiye, biri de Etiyopya. Onun dışındaki bütün devletler zaman zaman başka ülkelerin egemenliği altına girmiş. Türkiye hiç girmemiş olanlardan biridir. Onun için Atatürk atalarımızdan beri bu bağımsızlık fikri bu ülkede yerleşmiştir diyorsa gerçekten bu böyledir. Şimdi tam bağımsızlıktan bahsederken diyor ki, “tam bağımsızlık nedir? Tam bağımsızlık sadece siyasi bağımsızlık değildir. Siyasi bağımsızlığın yanı sıra mali, ekonomik, adli, askeri, kültürel ve bütün alanlarda bağımsızlık demektir. Bunlardan bir tanesinden yoksun kalırsak bütün bağımsızlığımızı kaybetmiş sayılırız” diyor.
Değerli arkadaşlar,
Atatürk döneminde bu kavramlar topluluğa gerçekten ikinci bir tabiat gibi yerleşmiş çünkü bunun çok ilginç tecrübelerini yaşamışlar. Bir gün Lozan’da Lord Curzon İngiliz Dışişleri Bakanı İsmet paşa’yı yanına çağırıyor ve diyor ki, “paşa” diyor “senden hiç memnun değiliz. Biz ne istersek reddediyorsun. Ne istersek itiraz ediyorsun. Savaş olsa bile sonunda geleceksin önümüzde diz çökeceksin ve ülkenin kalkınması için bizden borç isteyeceksin ve işte o zaman şimdi reddettiğin tavizleri teker teker cebimizden çıkarıp önüne koyacağız.” Aynı şeyi I. Dünya Savaşından hemen sonra 1918’de Wilson söylemiş. Bütün devletler için demiş ki, “Amerika’nın çok büyük bir mali gücü var ve savaştan sonra biz bu mali gücümüzden yaralanarak bütün ülkeleri istediğimiz gibi yönlendireceğiz” diyor. Yani devletlere hâkim olma inancı o devride çok yerleşmiş. O yüzden Türkiye Cumhuriyeti hiç borç almadan varlığını sürdürmeye çalışıyor. Aldığı borçlar çok cüzi birkaç milyon dolar. İşte Merkez Bankası kurulması için. İşte bir baskı fabrikası yapılması için filan bundan ibaret. Ama gerçekten Atatürk döneminde ve ondan sonra İnönü döneminde Türkiye hiç borç almadan kendi kaynaklarıyla kalkınmaya çalışıyor. Öncelikleri var. Önce demiryolu yapacağız diyor. Ulaşımı sağlayacağız diyor. Altyapı yatırımları yapıyor. Sanayileşme hamleleri yapıyor. Eğitimde çok büyük bir hamle yapıyor. Cumhuriyet kurulduğunda Türkiye’de okuma yazma bilenlerin oranı %16. Kadınlar arasında %4,8. böyle bir ülkeyi çağdaş bir ülke haline getireceksiniz. İşte en zor iş bu.
Bu bağımsızlık politikasını izlerken gerçekten bütün dünyada çok büyük bir saygınlık uyandırıyor. Atatürk’ün politikası hiçbir ülkeyi düşman saymamak. Her ülkeyle iyi ilişki kurmak. Savaşta Yunanistan’ı yendikten sonra Atatürk şunu söylüyor “savaş biteli iki yıl oldu. Ben iki yıldan beri Yunanistan’la nasıl dost oluruz bunu araştırıyorum.” Bunu o kadar inceliyor ki, Yunanistan’ın Başbakanı Venizelos çok etkileniyor Atatürk’ten. Türkiye’yi ziyaret ediyor ve Atatürk’le görüşüyor. Atatürk’ün düşüncelerini öğreniyor ve sonra Atatürk’ü Nobel Barış ödülüne aday gösteriyor. Bu son derece önemli bir şey. Kısa bir süre önce, birkaç yıl önce kendisiyle büyük bir savaşa tutuştuğu ülkenin liderini barışçı bir lider olarak dünya barışına çok büyük hizmetler yapmış bir lider olarak Nobel Barış ödülüne aday gösteriyor. Şimdi yeni bir şey daha var. Yeni çıktı ortaya. Yakın zaman kadar bilinmiyordu. En azından bilenleriniz varsa da çok azdı. 1930’lu yıllarda ve 40’lı yılların başında çok ünlü bir Avrupalı düşünür var, Kont Kalergi, Avrupa Birliği fikrinin babası sayılıyor. Avrupa ülkelerini nasıl birleştiririz. Nasıl bunları bir araya getiririz. Bu düşüncenin babası. Bu Kont Kalegi Venizelos’la görüşür. Venizelos’la görüştükten sonra hemen şunu söylüyor, size okuyorum belki başka yerde rastlamamış olabilirsiniz, aynen şunu söylüyor Kalegi’nin sözleri: “Venizelos, Atatürk’ün yönetiminde Türkiye’nin Batı uygarlığının bir parçası olduğuna ve Avrupa Birliğinin geleceği nasıl şekillenirse şekillensin Türkiye’nin bunun bir parçası olması gerektiğine ikna etti. Bana Yunanistan’ın Pan-Avrupa hareketine katılması için öncelikle Türkiye’nin bu hareket içinde yer alması gerektiğini söyledi. Atatürk’ten hayranlıkla söz etti.”Düşününüz, bugün bize Avrupa kapılarında nasıl perişan ediyorlar. Bize güçlük çıkarıyorlar. O devirde Yunanistan Başbakanı diyor ki, “ancak Türkiye girerse Avrupa’ya ben girerim.” Türkiye’yi o kadar önemli bir çağdaş Avrupa ülkesi gibi görüyorlar.
Bunun dışında söylenecek çok şey var daha. Atatürk’ün barışçılığı var. Atatürk’ün uygarlık düşüncesi var. Egemenlik düşüncesi var. Kadın haklarına verdiği önem var. Bütün bunların hepsini yan yana koyduğunuz zaman çok çağdaş bir insan profili ortaya çıkıyor. Ve en önemlisi şu, Atatürk’ün düşüncelerini bugün okuduğunuz zaman bugün için de geçerli olan düşünceler olduğunu görüyorsunuz. 20. yüzyılda yaşamış çok önemli liderler var fakat bakıyorsunuz bunların hepsi zaman içerisinde değerini kaybetmiş. Bir kısmı kendi toplumları tarafından dışlanmış, kötülenmiş, çağın gerisinde kalmışlar. Atatürk’ün cümlelerini okuduğunuz zaman, canım bu o zaman için geçerliymiş, bu gibi lafların kıymeti yok diyemezsiniz. İşte bunlar Atatürk’ü çağdaş insan yapan özelliklerinden bir tanesi.
Atatürk öldükten sonra çeşitli ülkelerin devlet adamları, basını övgüler dolu birçok yazılar yazıyorlar fakat bunlardan bir tanesi çok önemli. Diyor ki yazıda: “Atatürk öldüğünde Türkiye’nin dünyada hiçbir düşmanı yoktu.” Bu inanılmaz bir husus ve dünyada bunun hiçbir örneği yoktur. Düşününüz ki, Atatürk öldüğünde iki savaş arası dönem. II. Dünya Savaşının hudutları ortada. Devletler birbirinin boğazlarına sarılmış vaziyette. Böyle bütün ülkelerle o devirde dost olabilmek olağanüstü bir meziyet. Nasıl yapmış bunu? Bunu yaparken şu inancı yerleştirmiş ki, biz milli çıkarlarımızı koruyacağız ama hiç kimsenin toprağında gözümüz yoktur. Hiç kimsenin kaynaklarında gözümüz yoktur. İşte Atatürk’ün dünya görüşü bu.
Bu çerçevede gerçekleştirdiği reformlara bakacak olursanız Türk insanını da en çağdaş insanlar düzeyine getirmeye çalışıyor. Özellikle kadın hakları konusunda Atatürk’ün attığı adımlar gerçekten o devir için düşünülmesi bile çok zor şeylerdir. Size bir şey söyleyeyim: 20. yüzyıla girildiğinde dünyada demokrasi ile yönetilen İngiltere başta olmak üzere bir sürü ülke var. Bunlardan bir tanesinde bile, İngiltere dâhil, kadınların seçme ve seçilme hakkı yoktur. Ve bu hakkı ilk defa Avrupa’da Finlandiya 1906 yılında kabul ediyor. İlk kadınların seçme ve seçilme hakkını kabul eden ülkelerden birisi 1934’te Türkiye’dir. Türkiye kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanıdığında Fransa’da yok bu hak. Pek çok Avrupa ülkesinde yok. İsviçre’de hiç yok. Fransa Türkiye’den 11 yıl sonra kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanınıyor. O devirde kadınların dünyaya açılması özgürlüğün bir simgesi. Türk kadınını dünya kadınları gibi dünyaya açık fikirli hem düşünceleri itibariyle hem görünümü itibariyle çağdaş insanlar haline getirmeye çalışıyorlar. O devirde kadının açılması, dünyayla bütünleşmesi özgürlük sayılıyor. Şimdi bazıları kadının kapanmasını özgürlük sayıyorlar. Kadının kapanma özgürlüğünden bahsediyorlar. Dünyayla ilişkisini sınırlayarak, kadını çağdaş bir yaşamı sürdürme olanaklarını sınırlayarak o kadını özgürleştirdiklerini iddia ediyorlar. İşte bunlar Atatürk’ün düşüncesine aykırı olan şeyler.
Ekonomiye bakarsak Atatürk döneminde ekonomide gerçekten olağanüstü adımlar atıldı. Üstelik biz Lozan’ı yaptığımızda oraya bir hüküm koyuyorlar. Diyorlar ki, “5 yıl boyunca gümrük vergilerinizi artıramayacaksınız. Böyle bir kısıntı var ve bunu kabul etmek zorunda kalıyoruz. Artı Osmanlı borçlarını üstleniyor ve devletin zaten çok dar olan kaynaklarının bir bölümü Osmanlı devrinde yapılan şaşa için, saraylar inşaatı için çoğu gereksiz harcamalar için yapılan bu masrafların bedelini ödemekle yükümlü. Düşününüz ki, biz Osmanlı İmparatorluğu borçlarını ancak 1954 yılında tamamlaya bildik. İşte bu koşullar içinde Atatürk gerçekten olağanüstü bir ekonomik başarıya imza atıyor. O devirde, dünyada büyük ekonomik kriz olmuş. 1929 krizinde bütün büyük devletlerin ekonomisi çökmüş. İşte o dönemde Türkiye ayakta kalmayı başarıyor. 1923 ile 1930 yılları arasında bir yıl hariç bütçe her yıl fazla yazıyor. Enflasyon kontrol altında tutuluyor. Dış ticaret fazlalık veriyor. İhracatımız ithalatımızdan daha fazla ve çok yüksek bir kalkınma hızı gerçekleştiriyoruz. Bakın size söyleyeceğim bir iki rakamı şaşıracaksınız. Bu devride tasavvuf bile edilemez. 1924 yılında GSMH’nin artış hızı %14,8 ve 1926 yılında %18,2. 1929 yılında dünyada ekonomik kriz yaşanırken Türkiye’de kalkınma hızı %21,9. işte böyle bir ekonomi devrediliyor Atatürk’ten ve İnönü’den sonraki kuşaklara. İnönü ekonomiyi devrettiğinde Demokrat Parti 1950’de kasarlımızda 150 ton altınımız var ve hiç borcumuz yok.
Türkiye böyle bir devirden geçmiş, böyle bir parlak bir dönem yaşamış. O kadar ki Amerika’nın Ankara Büyükelçisi var Grew diye. Lozan’da da Amerika’nın gözlemcisi olarak görev yapmış. Ankara Büyükelçiliği yaptıktan sonra anılarında diyor ki, “bütün dünyada bunu çok açıkça söyleyebilirim kendi hükümetim dâhil en başarılı hükümet Türk hükümetidir. Atatürk böyle bir izlenim ve saygı uyandırmış.
Değerli arkadaşlar,
Ondan sonra ne oldu? Şimdi bunu açıkça itiraf edelim: eğer biz bu havayı, o inancı, o dünya görüşünü sürdürebilseydik inanınız ki bugün Türkiye başka bir noktada olurdu. 1950’den sonra Türkiye hızlı kalkınma hedefine erişmek için çok yoğun bir borçlanma politikası izledi. Hele bu döneme geldiğiniz zaman bu Hükümet döneminde Türkiye dünyanın en borçlu 5. ülkesi haline geliyor. Gerçekten inanılmayacak derecede yüksek bir borç yükü altındayız. Bu rakamları söyleyerek sizin vaktinizi almak istemiyorum. Şimdi Atatürk ulusal bağımsızlık demek egemenliğin kayıtsız şartsız millete hâkim olur. Bugün geldiğimiz noktaya bir bakınız. TBMM bir karar veriyor ve Türk Hükümetine yetki veriyor Irak’taki teröristlerin bertaraf etmek için oraya bir sınır ötesi operasyon yapabilirsiniz diyor. Hükümet bunu yapamıyor. En azından zamanında yapamıyor ve bu yetkiyi alır almaz Başbakan diyor ki, “ben 5 Kasım’da Amerika’ya gideceğim.” Yani bunun manası ne? Amerika’dan izin isteyeceğim. Onlar onay verirse operasyon yapacağım vermezse yapmayacağım anlamı çıkıyor. Nereden biliyoruz bunu? 2003 yılında da aynı şekilde iki kere yetki aldı meclisten ama Amerika itiraz ettiği için bunu uygulayamadı. Geldiğimiz nokta bu. Atatürk döneminde bunlar düşünülemeyecek şeyler. Bu Hükümet zamanında 2003 yılında 23 Eylül’de Amerika’yla Dubai’de gene bir anlaşma imzalıyoruz ve o anlaşma 1 milyar dolarlık bir hibe karşılığında Türkiye’nin sınır ötesi operasyon yapmama taahhüdü vermesini istiyordu. Düşünebiliyor musunuz? Sonra basına sızdı bu olay ve biz büyük tepki gösterdik. Onun için hiç meclise getiremediler ama anlaşma imzalandı. Bu kadar kendi egemenliğimizi, bağımsızlığımızı kısıtlayabilecek anlaşmalar imzalayabiliyoruz. Size şu kadarını söyleyeyim, çok da kötümser olmayacaksınız. Bunlara bakarak kötümserliğe kapılmak çok yanlış olur çünkü bu kötü dönemlerde bile bakıyorsunuz Türkiye bir anda Atatürk’ün döneminin iradesine, bilincine ve iradesine kavuşmuş ve gerçek bir bağımsız devlet örneği sergilemiş. Nerede yapmış bunu? Mesela Kıbrıs’ta yapmış. 1964’te Türkiye Kıbrıs’a müdahale edeceği zaman Başkan Johnson Başbakan İnönü’ye mektup yazmış. Diyor ki, “eğer siz müdahale ederseniz ve Rusya buna karşılık Türkiye’ye saldırırsa NATO Türkiye’yi korumayacaktır” diyor. İnanılmayacak bir şey ama sonunda birkaç sene sonra da olsa 1974 yılında gene Amerika’nın bütün itirazına rağmen Kıbrıs harekâtını yapıyor. 1996 yılının başına Yunanistan Ege’de kendine ait olmayan bir adayı işgal etmiş, asker çıkartmış ve bayrak dikmiş, Türkiye bütün diplomatik yolları tüketmiş mani olamıyor, Yunanistan’ın çekilmesini sağlayamıyor ve onun üzerine asker çıkaracak. Yine Türkiye’ye muazzam bir baskı “kesinlikle çıkamazsınız” filan diye ama çıkıyoruz. Nasıl çıkıyoruz? Dışişleri Bakanlığı telefonlarını kapatıyor dış dünyadan kimse aramasın diye. Biz bildiğimizi yaparız diyor ve yapıyoruz.
Değerli arkadaşlar,
İşte bunlar örnekler. Bu dönemde de var böyle örnekler. Mesela 1 Mart teskeresi. Amerika’yla Hükümet anlaşmış 65 bin askerini Türkiye’ye getirip konuşlandıracak. Bir kısmını Irak’a gönderecek diğer kısmı da Türkiye’de kalacak ama ne kadar kalacağı belli değil. Yani Türkiye bir Filipin’ler haline dönecek. Bizim itirazımız üzerine bizim öncülüğümüzde iktidar partisinin yaklaşık 100 milletvekilinin bizim gibi oy kullanması sonucunda reddedildi. Yani hiç kimse Türkiye’nin ulusal bağımsızlığını, egemenliğini korumak azmini hafife almasın. En umulmadık dönemlerde bu çıkıyor ortaya. Size birkaç örnek vererek sözlerimi bitireceğim. Bir örnek de şu: Kıbrıs konusunda bir anlaşma yapıyor Hükümet 29 Temmuz 2005 tarihinde AB’nin baskısı üzerine EK Protokolü kabul ediyor yani imzalıyor. Ek Protokol Güney Kıbrıs’ın bütün Kıbrıs devleti olarak tanınmasının yolunu açıyor. Rum gemilerini ve uçaklarını Türk havaalanların ve limanlarına alacaksınız filan. Bunu Meclise getiremediler çünkü Hükümet gördü ki aynı 1 Mart teskeresindeki gibi Meclisten geçiremeyecek. Kendi milletvekilleri de oy vermeyecek. 2 senedir getiremiyor. Çünkü biliyorlar ki TBMM sonunda milletimizin temel çıkarlarına aykırı yetkileri onaylamaz. En kötü dönemimizde bile bunun örneklerini yaşadık.
Değerli gençler,
Atatürk’ün rüyası da sahip çıktığımız takdirde hiç kimse Türkiye’yi 2. sınıf bir devlet haline getiremeyecektir. Demin de söyledim, milli bağımsızlık, ulusal egemenlik, bizim temel hareket noktamız olmalıdır. Daima. Bunu sağladığımız takdirde hiç kuşkunuz olmasın ki Türkiye yakın bir gelecekte dünyanın en ileri ülkeleri arasında yer alacak. En zengin demiyorum. Dünya ülkeleri ikiye ayrılır, pek çok tahsis var ama bir tahsis de şu: kendi kararını kendisi veren ülkeler ve başkalarının kararına tabi olan ülkeler. İşte Türkiye Atatürk zamanında Lozan’dan itibaren kendi kararını kendisi veren ülkeler arasında yer aldı. Şimdi Türkiye’yi taviz veren bir devlet haline getirmek isteyenler var. Buna yenilmedik. En zor koşullarda bile Türkiye kendi kararını kendisi veren bir devlet olduğunu mutlaka kanıtlayacaktır. Neye dayanıyoruz? Size dayanıyoruz çünkü Atatürk bu memleketi gençliğe emanet etti. Atatürk’ün Gençliğe Hitabını ne kadar okursanız azdır. Orada çok açık ve net bir şekilde Atatürk geleceği size emanet ediyor. Pek az devlet adamı ülkesinin geleceği hakkında bu kadar kaygı duymuştur. Gençliğe Hitabesi Atatürk’ün aynı zamanda gelecekten duyduğu kaygıları ifade ediyor. Bir memlekette itilaf sahipleri gaflet, delalet, hatta ihanet içinde olabilirler diyor. Geçmişte görmüş Osmanlı İmparatorluğunda. Tekrar olabilir diyor. O zaman kim önleyecek bunu? Gençlik önleyecek. Yani gençlere çok büyük bir görev vermiş Atatürk. İşte biz de sizlere güveniyoruz ve biz inanıyoruz ki bizden sonraki kuşaklar da Atatürk’ün bu mirasına sahip çıkacaklardır ve hiçbir zaman hiçbir koşulda Türkiye’yi 2. sınıf bir devlet haline kimsenin getirmesine izin vermeyecektir.
Hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.