Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- (Türkçe) SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- (Türkçe) ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- (Türkçe) 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- (Türkçe) CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- (Türkçe) GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- (Türkçe) Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- (Türkçe) ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- (Türkçe) Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- (Türkçe) Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

Hacettepe Üniversitesi – 4. Ulusal Ekonomi,Siyaset ve Dış İlişkiler Sempozyumunda “21.yy da Türkiye ve Laiklik” Konulu Açılış Konuşması
CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in Hacettepe Üniversitesinde yaptığı konuşma
10 Mayıs 2007
Türkiye’yi dünyadan soyutlayarak düşünemeyeceğimize göre din dünyada çok uzun yıllardır siyasetin üzerine hakim olmuştur. Vatikan, Papalık, Katolik Kilisesi bütün Avrupa’nın ortasındaki krallıklar üzerinde mutlak bir nufüs sahibi olmuş. Kralların tacını giydiren ve alan Papa. Onun için bunun çok uzun bir geçmişi var. Laiklik hareketleri, yani dinle devletin birbirinden ayrılması çabalarının özünde kilisenin bu aşırı hakimiyetine duyulan tepki geliyor. Buradan kaynaklanıyor. Krallar kendi ülkelerinin başında; ama son sözü daima Papa söylüyor. Yüzyıllar boyunca Avrupa’da devlet yönetimi böyle idare edilmiş, örneğin Habsburg hanedanı.
Buna ilk karşı çıkan insan bir papaz. Fransa’nın o zamanki Başbakanı, 17. yy’ın başlarında 1746-1747’de buna karşı çıkıyor. Kilisenin devlet üzerindeki hakimiyetine son veriyor. “Artık krallar üzerinde kilisenin söz sahibi olmasını kabul etmiyoruz. Kilisenin bütün imtiyazlarını kaldırıyoruz. Devlet işlerinde kral karar verecek” diyor. Aslında o devirde daha demokrasi yok. Fransa’da da Avrupa’da da yok. Bunu demokrasiyle bağlantılı olarak düşünmemek lazım. Bu sadece dinin devlet üzerindeki hakimiyetin egemenliğini sona erdirme girişimi. Kardinal demokrat düşünceli bir insan mıydı? Hayır. Çok totaliter anlayışlı bir insan. O kadar ki, bir defasında “bana bir insanın söylediği altı cümle söyleyin ben onu idama götürecek bir yolu bulurum” diyor. Ama dinin devlet üzerindeki hakimiyetini sona erdiriyor. Çok önemli bir gelişme.
Biliyorsunuz o sırada 30 Yıl Savaşları oluyor. 17. asrın başlarında 30 yıl boyunca Katoliklerle Protestanlar savaşıyorlar. Protestanlara hayat hakkı vermek istemiyorlar. Bugün bize din özgürlüğü, insan hakları, azınlık hakları konusunda dersler verenlerin geçmişinde böyle şeyler var. 30 yıl boyunca savaşıyorlar. Martin Luther’in kurduğu Protestanlık varlığını kabul ettirmek istiyor. Neticede bu savaşlar bitiyor. Protestanlık bir din olarak, mezhep olarak resmen kabul ediliyor. 1648 yılında meşhur Westphalia anlaşması modern zamanların başlangıç noktası sayılıyor. İlk defa olarak Westphalia Anlaşmasına Papalığın temsilcisi davet edilmiyor. Westphalia’da papalık yok. Ondan sonraki gelişmeleri biliyorsunuz.
Şimdi bu laiklik anlayışı ilk olarak nerede kendini gösteriyor? İlk olarak Amerikan Bağımsızlık Bildirisi’nde kendini gösteriyor. Amerikan Anayasası hazırlanırken bu anayasaya Amerikan Devleti’nin dinine ilişkin hiçbir şey konmuyor. Amerika’nın ilk cumhurbaşkanlarından Thomas Jefferson diyor ki, “biz Amerikan devletini kurarken dinle devlet işleri arasında bir duvar ördük.” “Dine karşıyız, dinsiziz” demek istemiyor. Amerikan halkı dine bağlılık açısından 5. sırada geliyor. Türkiye 4. sırada. Ama Amerika’nın cumhurbaşkanı, “kendileri de dindar olmalarına karşın biz devleti din kurallarına göre yönetmeyeceğiz” diyor. Can alıcı noktası burası. Bugünkü çağdaş anlamda laikliği başlatan nokta neresidir diye sorarsak işte bu noktanın olduğunu söyleyebiliriz.
Onun hemen arkasından 1789 Fransız İhtilali geliyor. Fransız İhtilali’nde de aynı düşünceler ve laiklik ilkesi kabul ediliyor. “Biz artık devlet işlerini eğitimi, hukuku din kurallarına göre yürütmeyeceğiz.” Fransız İhtilali’nin en önemli noktası bu. Devletin üzerindeki din hakimiyetine son veriyor. Kardinal bu işleri yapmış ama 18. yy boyunca dinle devlet arasında bu çatışmalar devam etmiş. Yani bir kere 1746’da bunu sağlamış, hep böyle gitmiş değil. Çekişme havası devam etmiş. Neticede 1789’dan hemen sonra 1790 yılında ihtilal yönetimi papazların bundan sonra devlete sadakat yemini etmesine karar veriyor. Çünkü o zamana kadar papazlar daima Vatikan’a sadakat yemini ediyorlar. “Artık siz bu laik devletin bir memurusunuz” diyorlar. Maaş veriyor devlet onlara. Papazların yarısı bu yemini ediyor, yarısı etmiyor. Ama baş papazlar arasında bu yemini edenlerin sayısı çok az. 160 kişiden 3 kişi. İhtilalin getirdiği laiklik anlayışı Vatikan’dan, özellikle Katolik Kilisesi’nden çok tepki görüyor. Ancak ihtilalin getirdiği anlayış şu; diyorlar ki, “insanlara Tanrı’nın hakimiyetinin dışında da bir hayat sahası yaratacak”. Görüş bu. Laikliğin özünde bu yatıyor. Hiçbir zaman dine karşı bir davranış gibi yorumlamamalı, o dönemde de farklı görüşler var. Din adamları o tarihten sonra ikiye ayrılıyor. Devletin temel yaklaşımını kabul edenler ve etmeyenler. Kabul etmeyenler ayrı bir kilise oluşumunu meydana getiriyorlar. Ayrı bir dini topluluk ve başkaldırıyor.
Bütün bu tartışmalar zaman içinde devam ediyor. 1801 yılında papalık bir ferman yayınlıyor. Bu fermanda kabul edilen ve edilmeyen dinler yer alıyor. Çünkü herkes kabul edilmiyor. Sadece Katolikliği ve Protestanlığı kabul ediyor. 1808’de de Yahudiliği din olarak kabul ediyor, gerisini etmiyor. İlginçtir, bir bizdeki hoşgörü anlayışına bakın, bir de onlara bakın.
Bugünkü anlamda laiklik Fransa’da 1905 yılında kabul ediliyor. Fransa iki sene önce bunun yüzüncü yılını kutladı. 9 Aralık 1905 tarihinde Fransa bir yasa çıkarıyor. Bu yasa bugünkü Fransız sisteminin özünü oluşturuyor. Bu yasayla Fransa’da din işleri ile devlet işleri birbirinden ayrılıyor. Medeni Kanunla ilgili yetkiler belediye başkanlıklarına veriliyor. Bizim anlayışımıza benzer bir sistem meydana getiriliyor. Diyor ki, “devlet hiçbir dinin mensubu değildir, devletin dini yoktur.” Bu kanun sayesinde ilk defa Protestanlar ve Yahudiler vatandaş sayılıyor. Dünyadaki siyasi gelişmeler aslında çok uzun bir geçmişe dayanmıyor. Bugünkü anlayışların yerleşmesi oldukça yeni sayılır. Neticede Fransa bu kanunu çıkarıyor ama Papa muazzam bir tepki gösteriyor. Ve yine bu çatışmalar uzun yıllar devam ediyor.
Bunları size niçin anlatıyorum, Türkiye’deki sistem de dünyadaki bu gelişmelerden esinlenen bir sistemdir. Bizde de Osmanlı bir din devleti olarak ortaya çıkmış ve varlığını sürdürmüştür. Bizim 1876 anayasamız var. 1876 Anayasası’nın 3. maddesinde açıkça padişahın bütün Müslümanların halifesi olduğu söyleniyor. Türkiye’nin padişahın iradesine tabi bir din devleti olduğu ifade ediliyor. 1923’te Cumhuriyeti kurduktan sonra bu konuda ne yapacağız diye tartışırken Atatürk’ün kafasında olan laik bir devlet kurmak. Ama görüyor ki, Türkiye’nin o günkü koşullarında bunu bir günde yapmak kabil değil. Hatta ilk başta hilafeti bir yıl süreyle devam ettiriyor. Türkiye’ni ilk anayasasında 1924 Anayasasında laiklikten bahis yok. O zaman da Türkiye’nin bir İslam devleti olduğu yazıyor. Çünkü anlaşılıyor ki, o günün koşullarında biraz zaman lazım. Sonra adım adım din işleriyle devlet işleri birbirinden ayrılıyor. Atatürk’ün yaptığı en önemli reformların başına bu geliyor. Eğer bu olmasaydı bugün Türkiye bir demokrasi olamayacaktı. 1921’de halife devletin başından uzaklaştırılıyor, yurtdışına gönderiliyor. Bütün o şeriye bakanlıkları, tekkeler, zaviyeler kapatılıyor. Neticede din işleri ile devlet işleri birbirinden ayırt ediliyor. Çıkartılan yasalar, temel yasalar pozitif hukuka dayanıyor. Din esasına değil. Bütün bu reformların özünde bu laiklik geliyor. Buna karşı çıkanlar olmuyor mu? Çok oluyor. Şeyh Sait İsyanı oluyor 1925’te. Uzun maceralardan sonra yakalandığında bunu niye yaptığını sordukları zaman, “din elden gidiyordu, onun için yaptım” diyor.
Türkiye adım adım laikliğe ilerliyor. Ve daha sonra laiklik kelimesi Türk Anayasası’nda yer alıyor. Anayasasında laiklik kelimesi yer alan nadir ülkelerden birisi Türkiye’dir. Fransa Anayasası’nda da var. Biz 1937 yılında anayasamıza laiklik kelimesini koyduk. O tarihten sonra çıkan bütün Türk Anayasalarında laiklik vazgeçilmez bir madde olmuştur. Şu anda yürürlükte olan 1982 anayasasında da hem giriş bölümünde hem de anayasasının 2. maddesinde çok açık bir şekilde Türkiye’nin bir demokratik, sosyal, laik bir hukuk devleti olduğu belirtiliyor. O kadar ki, bir de 4. madde var. Bu maddede Başkent Ankara’dır, Türkiye’nin yönetim şekli Cumhuriyettir unsurları da var. Bu maddelerin değiştirilmesi teklif bile edilemez; Mecliste istediğiniz kadar çoğunluğunuz olsun bunları değiştiremezsiniz.
Demek ki bizim devletimizin yapısı ve özü laikliğe dayanıyor. Peki o zaman bu kadar tartışma niye çıkıyor? Laikliğin devletin özünde yer alması bazılarını rahatsız ediyor. Çünkü onların aklında hala Türkiye’yi bir din devleti haline getirmek var. Bu konuda çok şey tartışılıyor da Atatürk ne düşünmüş onu hatırlayan az. Aynen şunları diyor; “Din ve mezhep herkesin vicdanına kalmış bir iştir. Hiç kimse hiç kimseyi ne bir din ne de bir mezhebi kabul etmeye zorlayabilir. Din ve mezhep hiçbir zaman politika aleti olarak kullanılamaz.” İşte mesele burada ortaya çıkıyor. Bazıları din ve mezhebi politika aleti olarak kullanmaya çalışıyor. Atatürk’ün kurduğu cumhuriyete en büyük tehdit de buradan geliyor. Niçin? Özellikle çok partili rejime geçtikten sonra bakıyorlar ki, iktidara geçmenin veya iktidarda kalmanın en etkili yolu budur. Çünkü sadece yapacakları vaatlerle, ekonomik programlarla dış politika vaatleriyle iktidara geçme şansları o kadar yüksek değil. Ne yapacaklar? Madem ki halkımızın dini duyguları çok yüksek o zaman biz bu duyguları istismar ederek iktidara gelebiliriz. İşte Türkiye’de 1950’den beri yaşananların özünde bu yatıyor. Bir tarihte Demokrat Parti grubunda milletvekilleri ayaklanmış, tepki göstermişler Başbakana, Menderes kürsüye çıkmış ve ‘Arkadaşlar siz isterseniz hilafeti bile geri getirirsiniz’ demiş. Yani onlara taviz olarak diyor bunu. O kadar güçlüsünüz. Ama kafasının arkasında yatan düşünce o ki, biz dini siyaset aracı olarak kullanabiliriz.
Değerli arkadaşlar Türkiye’nin bu güne kadar çektiği sıkıntıların özünde bu yatıyor. Biz Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet Halk Partisi olarak başından beri çok büyük duyarlılık içindeyiz. Biz biliyoruz ki, laiklik giderse Cumhuriyet de demokrasi de gider. Ülke yeniden o karanlık dönemlere döner. O sebeple biz hiçbir şekilde dinin siyasette kullanılmasına razı gelmiyoruz. 1950 yılında biz serbest seçimlerin sonunda iktidarı Demokrat Partiye devrettik. İsmet Paşa diyor ki, hayatımdaki en büyük başarılardan biri budur. Gönüllü olarak iktidarı devrediyor. Bunu yapabilen ülke çok az. Bugün 57 tane Müslüman ülke var, hiç biri bunu yapamamış. Gönüllü olarak serbest seçimler olacak, çok partili rejim olacak. Bunun örneği yok. Samuel Hungtington diyor ki, “bir ülkede demokrasiden bahsetmek için en az iki kere iktidarın özgürce serbest seçimler sonrası el değiştirmesi lazım.” İşte bunu Müslüman ülkeler arasında yapabilen tek ülke Türkiye’dir diyor. İsmet Paşa bunu yapmış ve bir başarı olarak ortaya koyduktan sonra Celal Bayar’la görüşüyor. Diyor ki, “ben size şimdi devleti teslim ediyorum. Cumhurbaşkanlığını teslim ediyorum. Sizden bir tek şey isteyeceğim. Bir konuya lütfen dikkat edin. Laiklikten taviz vermeyin. Atatürk reformlarının en önemli noktası dayanağı belkemiği laikliktir. Halkın verdiği iradesi doğrultusunda devleti yöneteceksiniz ama lütfen laiklikten taviz vermeyin” diyor. “Siz merak etmeyin Paşam, biz de Atatürk’ün yanında yetiştik bu tavizi vermeyiz” diyor. Sonra Başbakanı böyle laflar ediyor. Geldiğimiz nokta Türkiye’de maalesef 1970’li yıllardan sonra özellikle bu konudaki siyasi eylemler ve eğilimler çok ağır basmaya başlıyor. Bazı partiler bunu açıkça siyasi hedef haline getirdiler. O kadar ki, meşru olarak kurulmuş bazı siyasi partiler Türkiye’de sırf bu yüzden Anayasa Mahkemesi tarafından kapatıldı. Niçin? Çünkü devletin temel yapısını değiştirmek istiyorlar. Bu rejim çerçevesinde çalışmaya razı değil. Bu çerçevede siyaset yapmak onlara uygun gelmiyor. Ne yapacaksınız? Yeni bir rejim olacak. Ama aslında bu eski rejim. Yani din esasına göre devleti yöneteceğiz, devletin kurallarını yapısını, eğitimi adaleti, yargıyı dine göre düzenleyeceğiz. Bu zihniyet Türkiye’ye çok zarar verdi. Bazı demokrasiyi zorlayan girişimler, askeri müdahaleler. Ardından 28 Şubat.
Bu gerçekten rahatsızlık verici bir durum. Bu gün Türkiye’yi yöneten siyasi tabloların önemli bir bölümü, hepsi demiyorum bütün AKP milletvekilleri böyledir demiyorum ama ana unsuru oluşturan insanlar, Sayın Başbakan, Meclis Başkanı, Dışişleri Bakanı, başka pek çok bakan bu gelenekten geliyor. “Efendim, biz değiştik” diyorlar. Değişmedikleri görülüyor. Sayın Başbakan’ın kayıtlara geçmiş sözleri var. ‘Bir insan aynı zamanda hem laik hem Müslüman olamaz’. Düşünebiliyor musunuz? Böyle diyeceksiniz hem de laikliği temel yapan bir anayasa çerçevesinde devleti yöneteceksiniz. Nasıl yapacaksınız bu işi? Çıktınız kürsüde laik anayasayı koruyacağınıza dair yemin ettiniz. Ama öbür tarafta da böyle diyorsunuz. Hangisine inanacağız? Sayın Abdullah Gül The Guardian gazetesine demeç veriyor, “Türkiye’de birçok kötülüklerin mesela Ankara halkını % 60’ ının gecekondularda yaşamasının sebebi laiklerdir” diyor. Alakası var mı? “Biz bunu değiştireceğiz” diyor. “Türk Anayasası’nın giriş bölümünü İngilizce’ye çevirip yabancılara verseniz utanırsınız” diyor. Niye? Çünkü Anayasada bunlar yazıyor da ondan. Tuhaf. Bu zihniyet Türkiye’yi idare etti 4.5 senedir. Biz buna karşı Cumhuriyet Halk Partisi olarak çok büyük bir mücadele verdik. Yalnız biz değil, üniversiteler verdi, Sayın cumhurbaşkanımız verdi, yargı verdi. Bir çok yasa ve Meclisteki çoğunluklarına dayanarak geçirdikleri bir çok yasa Anayasa Mahkemesi’nden döndü. Türkiye’de bereket hakimler var ve bu durumu önlemede çok tarihi bir rol oynadılar. Üniversite rektörlerimiz YÖK bu konuda çok büyük işler yaptı. Biz de muhalefet olarak görevimizi yapmaya çalıştık. Vardığımız nokta bu.
Bu noktada çok kritik bir eşikten geçtik birkaç gün önce. Dün sonuçlandı bu süreç. Eşik şu, dediler ki, Başbakanlığı ve Meclis Başkanlığı milli görüş geleneğinden gelen siyasetçilerin elinde tutması bize yetmiyor. Ne olacak? Cumhurbaşkanlığına da bu görüşten biri yerleştireceğiz diye dayattılar. Dedik ki, gelin, müzakere edelim, madem mecliste çoğunluğunuz var % 34 oy almışsınız milletvekilliklerin % 66’sını ele geçirmişsiniz. Bu tabi ki Anayasamızın ve seçim kanunumuzun özelliklerinden kaynaklanan bir durum. Ne yapacaksınız? Dedik ki, gelin erken seçim yapalım. 5 seneki oylarla Türkiye’nin 7 yıllık geleceğini tayin edemezsiniz. Erken seçim yapalım. Yapmadılar. Şimdi de erken seçim önerisi onlardan geldi. Bir çok tuhaflık var. Gelin uzlaşmayla bir cumhurbaşkanı bulalım. Bu cumhurbaşkanı da değerlerimize yani laiklik, demokratik, sosyal hukuk devleti anlayışını özümsemiş, benimsemiş bir insan bulalım, sizin grubunuzdan olsun. Biz tanıyoruz, AKP Grubunda da böyle insanlar var. Niye olmasın. Hayır dediler. Kendi grubundan bir insanın olmasına mani oldular. Niçin? İlla bizim zihniyetimizde biri olacak. İşte Meclis Başkanını ne dediğini gazeteler yazdı. “Ya sen ya ben ya bizim oğlan”. Böyle bir şey olabilir mi? Dayatıyor. Kendi partisindeki diğer insanlara bile şans tanımıyor. Bu anlayışla dayatmayla cumhurbaşkanı seçmeye çalıştılar. Laiklik karşıtı düşünceleriyle tanınan bir insanı Atatürk’ün koltuğuna oturtmak için. Biz de dedik ki, Atatürk’ün koltuğuna onun ilkelerini benimsememiş bir insanı oturtmayacağız. Ve oturmadık. İşin özü budur.
Bunu dayatmayla seçtirecekler. Nasıl? Efendim, diyor anayasamız göre biz basit çoğunlukla meclisi toplarız sonra turlar yapılır. 3. turdan itibaren basit çoğunluk gerektiriyor. 4. turda seçeriz. Seçemezsiniz. Ünlü hukukçular bize dediler ki dikkat edin Sabih Kanatoğlu’nun makalesinin yayınlanmasından önce, bu iş böyle değil. Anayasamızı dikkatle okuyun diyor ki orada Türkiye’de cumhurbaşkanı 2/ 3 oyla seçilir. Bundan sonrası ayrı ayrı yazılmış. Anayasanın hiçbir cümlesi boşuna yazılmamıştır. O cümleyi çıkarttığınız zaman metinden bir şey eksilmiyorsa siz yanlış okuyorsunuz diyorlar. Anayasa hukuku bu. Bakıyoruz cumhurbaşkanı 2/4 oyla seçilir demek turları sayıyor tek tek altta. Peki bunu niye söylemiş? 367 milletvekili orada oturacak. Oylamaya katılacak diyor. Önce 367. biz bunu Anayasa Mahkemesi’ne taşıdık. Meclis başkanı kaç milletvekili olduğunu tespit etmek için oylama yapmaya bile yanaşmadı. Kendi çünkü orda taraflı davrandı. Tarafsız olması gereken meclis başkanı kendi hükümetinin görüşlerinden yana bir tavır sergiledi ve anayasayı zorlayarak Abdullah Gül’ü cumhurbaşkanı yapmaya çalıştılar. Böyle bir senaryo uygulanmaya uğraşıldı. Eğer biz katılsaydık görüşlerine ve ya içimizden 6 7 arkadaş katılsaydı ve ya Anayasa Mahkemesi’ne gitmeseydik. Bu gün Sayın Gül anayasaya açıkça aykırı bir yöntemle cumhurbaşkanı seçilmiş olacaktı. Anayasaya aykırı olduğunu nereden biliyoruz? Çünkü daha sonra bizim başvurumuz üzerine Anayasa Mahkemesi tam bizim söylediğimiz yorumu destekleyen bir kararı 2 ye karşı 9 oyla aldı. Tartışma götürmeyecek şekilde. Geçtiğimiz günlerde demokrasiye ve laikliğe çok büyük bir hizmet yaptık. Dün son olarak Sayın Gül adaylıktan çekildi. Bu süreç bitti. Anayasa diyor ki, 103. maddesine göre eğer turlarda cumhurbaşkanı seçilmezse meclis derhal genel seçime gider. Cumhurbaşkanını yeni meclis seçer. Bu noktaya geldik. Hükümet yeni bir manevra yaparak cumhurbaşkanını bu meclise zorla seçtiremeyeceklerini anladıktan sonra anayasal sistemi değiştirmeye kalkıştılar. Bu kamuoyunda pek tartışılmadığı için çok bilinmiyor. Dediler ki, o zaman anayasayı değiştireceğiz. Bir küçük partinin önerisi doğrultusunda.Nasıl olacak peki? Cumhurbaşkanını halk seçecek. O daha demokratiktir. 5 + 5 olacak. Nerden kaynaklanıyor bu? Mesela bu nerede var? Cumhurbaşkanını halkın seçmediği ülkelere demokratik denmiyor mu? Onun için mi halkın seçmesi daha demokratik? Dünyada öyle bir sistem var ki halk cumhurbaşkanı seçerse o ülkelere demokratik ülkeler diyorlar. Halk seçmezse demokratik ülke olmuyorlar. Öyle mi? Değil. İşte bunlar kamuoyunda tartışılacak ki zaman içinde herkes neyin ne olduğunu bilecek. Sonra fikirler olgunlaşacak. Siz ilk başta halk seçsin diyince herkes aman ne güzel, hadi biz seçelim diyorlar. Zannediyorsunuz ki demokratik yöntem bu. Öyle değil. Avrupa’nın en demokratik ülkesi sayılan İsviçre ‘de cumhurbaşkanını parlamento seçiyor. İsviçre’de en basit konularda bile doğrudan referanduma gidilir, halk oyuna gidilir. Ama cumhurbaşkanını meclis seçer. Demek ki demokrasiye aykırı değil. İtalya’nın demokratik olmadığını kim söyleyebilir? Orada da cumhurbaşkanını meclis seçiyor. Yunanistan’da yine aynı şekilde. Almanya’da halk seçmiyor. Almanya’da bir sistem var. Milletvekillerinden eyalet temsilcilerinden oluşan bir komite var. O komite seçiyor. Ama halk gidip de sandıkta Alman cumhurbaşkanını seçmiyor. Demek ki halkın cumhurbaşkanını doğrudan seçmediği ülkeler demokratik ülkeler değildir diyemezsiniz. Bu kadar açık. Ama bunu diyorlar. Çünkü halkın bunu bilmediğini farz ederek, böyle diyince halkı kolaylıkla ikna ederiz. Diye düşünüyorlar. Edemezsiniz. Çünkü biz bunları anlatıyoruz. Ama bunu anlatmamıza vakit bırakmıyorlar. Medyaları da ele geçirmişler. Allah’a şükür. Medyalarda bunları anlatma imkanınız çok kısıtlı Ben bu sabah erkenden buraya gelmeden bir televizyonda bunları anlattım ama kaç kişi izliyor bilmiyorum. Neticede halkın seçtiği sistemler daha demokratik mi diye sorduğumuz zaman onun cevabı şu olur. Avrupa’da halkın seçtiği sistemlerin en tipik örneği Fransa’dır. Fransa’da yarı başkanlık sistemi var. Fransız Anayasası’na göre 1958 de kabul edilen 5. cumhuriyet anayasasına göre ki o sırada Dö Gol cumhurbaşkanı olacak .Azami yetki istiyor. Görevi kabul ederim ama kendileri biraz mütevaziydi biliyorsunuz, kuvvetli yetkileri isterim diyor. Ona göre bir anayasa çiziliyor. Şimdi bu anayasa Fransız anayasa hukukçularının işaretine göre Avrupa’nın en anti demokratik anayasası. 1958’de kabul edildi. 1959 ve 1960’da ben Mülkiyede öğrenciyken Fransız anayasa hukukçuları geldi ve bize konferanslar verdi. Kendileri bu anayasayı eleştirdiler. Ben o tarihte biraz da onlardan öğrendiğim laflarla bu konuda bir makale yazmıştım. Bu anayasa niçin anti demokratik? Çünkü cumhurbaşkanına öyle yer vermişler ki 16. madde diyor ki cumhurbaşkanı istediği zaman meclisi fes edebilir ve 6 ay süreyle ülkeyi dilediği gibi yayınlayacağı kararnamelerle yönetebilir. Kanunları bir tarafa bırakacak, ülkeyi kararnamelerle yönetecek. Fransız hukukçular dünyada bunun örneği yok diyorlar. Birkaç defa anayasa değişikliği paketi hazırladılar. Bunları değiştirmek için. Başarmadılar. Siz de bunu istiyorsunuz? Türkiye’de de mi bunu yaptıracaksınız? Bir şey söylemiyorlar, çünkü kendileri de bilmiyor. Nasıl olacak bu sistem? Bir taraftan halk cumhurbaşkanı seçecek bir taraftan meclisi de halk seçecek. Meclisin içinden çıkan hükümette halkın iradesinin otaya koyduğu hükümet olacak. İki başlı bir yönetim. Halkın iradesiyle gelen cumhurbaşkanı, halkın iradesiyle gelen meclis. Bu ikisinin arasında devamlı çekişmeler olacak. Fransa’da bu yaşanıyor. Co-habitation dedikleri cumhurbaşkanı bir partiden, hükümet başka bir partiden. Nasıl olacak? İşte o zaman çatışmalar oluyor. Anayasaya göre cumhurbaşkanına öyle yetkiler verilmiş ki son söz hep onda. Hükümetle başbakana bir söz kalmıyor. Mesela dış politika tamamen cumhurbaşkanının yetkisinde. Dışişleri Bakanı yok mu? Var ama son sözü hep cumhurbaşkanı söylüyor. O ne derse o oluyor. Şimdi seçilen cumhurbaşkanı Sarkozy mesela kesinlikle Türkiye’yi Avrupa’da görmek istemiyoruz diyor. Türkiye bir Asya ülkesidir diyor. Müzakereler hemen kesilsin diyor. Bu insanı cumhurbaşkanı yaptılar. Şimdi ne olacak? Eğer keskin bir u virajı almazsa Türkiye kesinlikle Avrupa’dan dışlanacak. Avrupa’nın en büyük iki ülkesinden birinin cumhurbaşkanının iradesi buysa Fransa’nın politikası bu olacak. Bunun dışında hiçbir kararı Avrupa Birliği’nden geçiremeyeceksiniz. Alman Başbakanı da aynı görüşte. Bunları doğabilecek sıkıntılara örnek olsun diye söylüyorum.
Laikliği benimsememiş bir insan mesela Başbakan ya da Sayın Gül’ün laiklikle ilgili görüşleri belli. Böyle bir insan cumhurbaşkanı oldu diyelim. O zaman ne olacak? Atatürk’ün koltuğuna Atatürk’ün cumhuriyeti kurarken en büyük eserim dediği yaptığı reformların özünü oluşturan laikliğe karşı düşüncede olan bir insan oturacak. Bunu içimize sindirebilecek miyiz? Milyonlar sokağa bunun için mi döküldü? Şimdi son olarak şunu da söyleyeyim. Dünyada halkı Müslüman olan 57 tane ülke var. bu ülkeleri içinde gerçek anlamda demokratik diyebileceğimiz bir tek Türkiye var. Sadece demokrasi açısından bakarsanız doğu komşumuz bizim Japonya. Arada bir Hindistan’da da durak yapabilirsiniz. Ama orada demokrasilerde görülmeyen kast sistemi var. Bir imparatorluk olarak demokratik kuralların işlediği ülke Japonya ki ne kadar işliyor onu da ayrıca tartışırız. Neticede Türkiye bu kadar büyük bir aşama sağlamış. 57 Müslüman ülke içinden tek demokrasi olmuş. Sebebi ne? Sebebi laiklik. Bunu tahrip etmek istiyorlar. Yurtdışında bunu destekleyenler çok var. Bilesiniz ki Türkiye’nin laik bir devlet olmaktan çıkıp bir ılımlı İslam ülkesi olmasını isteyenler var. büyük devletler. Niçin? Çünkü menfaati onu gerektiriyor. Geçenlerde Bonn şehrinde bir konferansa katıldım. Orada Amerika’nın NATO’daki en yüksek rütbeli askeri temsilcisi de bir konuşma yaptı. Baya hazırlanmış. Yansılarla gösteriyor. Dedi ki, dünyada 1 milyar 3 yüz bin Müslüman yaşıyor. Bunların % 1 şiddet yanlısı radikal İslamcı olsa bizim Amerika olarak dünyada 13 milyon düşmanımız var. bunlarla nasıl baş edeceğim? Bunla baş etmenin tek yolu ılımlı islamı radikal islama karşı bir ilah gibi kullanmak dedi. Kimdir ılımlı İslam? Yazmış oraya. Atatürk’ün de adını kullanarak Atatürk’ün Türkiye’si. İşe bakın. Atatürk bunla mücadele ederek en temel reformlarını yapıyor, siz Atatürk’ü ılımlı İslam’ın bir simgesi olarak yansıtıyorsunuz. Hemen söz aldım. Alakası yok dedim. Bu söylediğinizin Atatürk Cumhuriyetiyle reformlarıyla alakası yok. Biz laik bir toplumuz. Halkı Müslüman olan fakat dinle devlet işlerini birbirinden ayıran bir ülkeyiz. Cumhuriyeti kuran tek ülkeyiz, bizi oradan çıkarın dedim. Dini siz bir dış politika aleti olarak kullanmaya kalkarsanız sonunda başarısızlığa uğrarsınız. Bakın Afganistan’da ne oldu? Sovyet işgaline karşı siz aşırı İslam’ı grupları bir silah gibi kullandınız, şimdi onlarla savaşıyorsunuz. Taliban’ı da vaktiyle Amerika destekledi. Rusları atmak için dinci bir kuruluş olduğunu bile bile destekledi. Yanlış yaptınız dedik. Ondan sonra şu anda Türkiye’ye önerdiğiniz ılımlı İslam modeli hiçbir sonuç vermez. Ilımlı İslam ılımsız İslam diye bir ayırım da yapılamaz. Bu gün en radikal İslam ülke olarak şikayet ettiğiniz İran, bir süre önce ılımlı bir İslam ülkesiydi. Ilımlı İslam nerede biter, radikal İslam nerede başlar? Kimse bunun çizgisini çizemez dedik. Dinlediler. Ne kadar etkili olur bilemem ama şurası açık ki bu düşüncelerimiz yavaş yavaş zemin kazanıyor. Amerika’dan bahsettik. Biz Amerika’yı en çok eleştiren partiyiz. Başta Irak politikası olmak üzere her yerde eleştiriyoruz. Amerika’da geçenlerde Parlamento Heyeti olarak toplantılara katıldık. Burada nasıl eleştiriyorsak Amerika’nın Irak ve Orta Doğu politikasını, aynı kelimelerle eleştirdik. Laiklikten bahsettik. En büyük hatalarınızdan biri Büyük Orta Doğu Projesini getiriyorsunuz, bu projedeki hedefimiz bölgeyi demokratikleştirmektir diyorsunuz, ama demokrasinin en temel unsurunu sokmuyorsunuz. Nedir o? O laikliktir. Bunu anlattık. Irak’ta sizin zorunuzla bir anayasa yapıldı. 2. maddesinde bütün yasalar islami kurallara uygun olacaktır diyor. orada mesela kadın erke eşitliği olacak mı? Olamayacak. İslami kurallara göre kadın erkek eşitliği yok. Kadınlarla erkeklerin eşit olmadığı bir rejime demokrasi denilebilir mi? Denmez. Siz yapıyorsunuz bunu dedim. Bakın Irak’tan bize bir çok heyet geliyor. Türkler, Kürt partileri, alevi partileri Sünni partileri, Türkmen partileri. Belki 10 15 parti geldi şimdiye kadar. Onlara anlattık. Çoğu anlıyor. İçinde itiraz edenler de çıkıyor ama çoğu laikliğin önemini anlıyor. Biz diyoruz ki, siz Türkiye’yi örnek almak istiyorsanız bizim sistemin özünde iki unsur yatar. Birincisi ulus devleti olacaksınız. Etnik ve dini gruplar koalisyonu değil. Kendinizi Irak ulus devletinin üyeleri sayacaksınız. İkincisi dinle devlet işlerini ayırt edeceksiniz. Yoksa demokratik bir ülke olamazsınız. Adınız demokratik bir ülke olur. Bir çok insan anlıyor. Amerikalılara da anlatmaya çalışıyoruz. Onlarda da anlayanlar var. En son gittiğimde bize bu 40 sayfalık çok önemli broşürü verdiler. Bu broşürün başlığı: ‘Secularism and Foreign Policy in Turkey’. Başından sonuna kadar AKP hükümetinin izlediği laiklik karşıtı politikaları eleştiriyor. AKP iktidara geldiğinde aşırı dinci yayınların günlük toplam sayısı 441 bin di. Bu gün 1.1 milyon. diyor. Türkiye’de aşırı dinci akımlar zemin kazanıyor diyor. ağır bir şekilde eleştiriyor. Başka yayınlarda var. New York Post’ta çıktı. Orada da, bu hükümet Atatürk’ün laik cumhuriyetini bir Arap devleti haline getirmek istiyor diyor. Avrupa biraz uyanır gibi oldu. Avrupa’yı uyandırmada biz çok zorlandık. Avrupa Parlamentosu’ndan Eurlings Raporu çıkacaktı. Bunların bazı aşırılıklarını yontmaya çalıştık.AKPliler de var. biz ne zaman laiklik diye araya girsek, hemen AKP liler bunlar muhalefetin görüşüdür, bizi bağlamaz. Ortak görüşümüz değildir. Ben dedim ki Türkiye’de demokrasiyle çok ilgileniyorsunuz, demokrasiye yönelik en büyük tehdit bu gün laiklik karşıtlarından geliyor. Kısa bir süre önce Danıştay’a laiklik karşıtı bir insan saldırı düzenledi. Orada Danıştay sırf laiklik karşıtı bir karar aldığı için bir yüksek hakimi öldürdüler, bir çok hakimi yaraladılar. Raporunuzda en azından bir cümleyle buna temas edin dedim. Laiklik karşıtlarını eleştiren bir cümle koyun. Koymadılar. Bir tek koydukları cümle Danıştay’da yeterli güvenlik önlemlerinin niye alınmamış olması.bir tek onu eleştiriyor. Laiklik karşıtı akımları eleştirmiyor. Sonra olanlara bakın.Dehşet verici bir tablo. Bizim geleneğimizde olmayan şeyler oluyor. Malatya’da olana bakın. Bunlar olacak şeyler değil. Aşırı dinci düşünce sahiplerinin yaptığı eylemlere bakın Türkiye’de. Onun için laikliği korumak felsefi ya da boş bir laf değil. Çok ciddi bir laf. hem iş hem dış politika boyutu var. anayasal ve devlet yapısıyla ilgili boyutu var. ama bizi en çok mutlu eden halkın bunu anlamış olması. Belki Amerika ve Avrupa’da yeni yeni anlıyorlar ama çok şaşırmışlar. Avrupalılar bizi arayıp duruyorlar. Her Allah’ın günü BBC, Fransız Radyosu, Japonlar,İsveçliler ne oluyor Türkiye’ye diyorlar. Niye bu 2 milyon insan sokağa döküldü? Bunları anlatıyoruz. Onlarda yavaş yavaş öğrenecek. Türk Halkı bunun bilincine varmıştır. Laikliğe sahip çıkmıştır. Laiklik olmazsa demokrasi olmaz. Bunu çok iyi bilin. Laiklik olmasaydı, Türkiye bir demokrasi olmazdı. Olsaydı, başka Müslüman ülkelerde demokrasi olurdu. Bunu bizden başka kimse deneyemedi mi? Denedi. Bangladeş Devleti. Bangladeş Devleti laik bir cumhuriyet olarak kuruldu. Ama İslamcıların, aşırı dincilerin o kadar büyük bir baskısı oldu ki laik cumhuriyet 5 yıl yaşayabildi. 5 yılın sonunda laik cumhuriyet çöktü, onun yerine Bangladeş İslam Devleti kuruldu. Baka ülkelerde de laikliğe yakın gelişmeler oldu. Fas’ta mesela. Hepsi çöktü şimdi. Geçenlerde Faslı bir bakanla konuştum. Bana Fas’ta benim partim laik partiydi. Şimdi benim partimin içinde laik olan bir ben kaldım. Ben de dayanamayacağım yakında politikayı bırakıyorum diyor. Türkiye’deki laikliğin değerini anlamak için bu örnekler yeter.
Bunları sizin bilmeniz lazım. Başka yerde kolay kolay okuyamayabilirsiniz. Çünkü basın maalesef bunların aşırı derecede etki alanına girdiği için bizim söylediklerimizi basmıyorlar nedense. Sansür uyguluyorlar. Son bir şey daha söyleyeceğim. İran’da sözde İslam Devrimi olduktan sonra biz İran’ı ziyaret ettik. O sırada Dış İşleri Bakanı rahmetli Gündüz Ökçün, bende onun özel danışmanıydım. 1979 yılının mayıs ayında İran’a giden ilk yabancı heyet biziz. İslam Devrimi neymiş, komşuda neler oluyor onu öğrenmek için gidiyoruz. Tahran’da biraz görüşmeler yaptık. Sonra anladık ki görüştüğümüz insanlar işin pek farkında değil. İşin beyni Humeyni. O ne derse o oluyor. Dedik ki biz Humeyni’yle görüşmek istiyoruz. Görüşemezsiniz dediler. O Kum şehrinde oturur, Tahran’a gelmez. Biz gideriz dedik. Baktılar ki bizim elimizden kurtulamayacaklar. Peki dediler. Helikopterle Kum şehrine indik. Humeyni’nin evine götürdüler. Tepesinde makineli tüfekli adamlar duruyor. Bakan dahil olmak üzere üstümüzü aradılar. Evin içi tuhaf izbe gibi bir yer. Hiçbir eşya yok. Yerde sadece battaniye var. Bir süre sonra siyah cübbeler içinde geldi.Yanında da 5 6 adam. Bize takdim etti yanındakileri . Bu İbrahim Yazdi, Dış İşleri Bakanı. Bu petrol bakanı. En sondaki adama da dedi ki bu benim Türkiye temsilcim. Ne demek bu? Büyükelçi mi? Hayır dedi. İstanbul Başkonsolosu mu? Hayır dedi. Peki bu adam Türkiye’de ne yapacak? Onun görevi İran İslam Devrimi’ni Türkiye’de yaymaktır. Adam bunu bizim yüzümüze söyledi. Düşünebiliyor musunuz? İşte tehlike burada. Tehlikenin farkında mısınız diye Cumhuriyet gazetesi boşuna yazmıyor. Tehlike burada. Adam gözümüzün içine baka baka ben sizi bir İslam devleti yapacağım, bu adam da bunla görevli, haberiniz olsun diye yüzümüze söylüyor. O tarihten beri sürekli olarak yabancılar Türkiye’yi bir İslam devleti haline getirmek için olağanüstü çaba harcıyorlar. Şimdi iki hafta önce Sheraton’da bir toplantı vardı. Dünyanın çeşitli ülkelerinden gelmişlerdi. Türbanla ilgili sorular soruyorlar. Bizde anlatıyoruz türbanın siyasi bir sembol olduğunu. Niçin yasak, bu da bir özgürlük değil mi diye? Merkez sağ bir partinin Genel Başkan Yardımcısı söz aldı. Bizim evde çalışan bir kadın var. Onun bir de kızı var. Kadın gayet çağdaş, kızı da öyle. Günün birinde kızı başı örtülü geldi. Niye başını örttün diye sormuşlar. Önce bir şey söylememiş. Daha sonra sıkıştırınca biraz, başımı örtüyorum çünkü bunun için Suudilerden 100 dolar alıyorum demiş. Eğer bir kız arkadaşını daha ikna edersen 100 dolar daha vereceğiz demişler.Düşünebiliyor musunuz? Kendi yaşadığı yerde baş örtüsü takıyor. Şehrin başka semtine gelince çıkarıyor. Niye diyoruz kendi mahallende takamıyorsun? Beni yaşatmazlar diyor. Ben takmak istemiyorum ama balkona bile çıkamam diyor. Ama şehrin başka mahallesine geliyor, çıkarıyor. Buna dikkat etmek lazım. Bir ara özgürlük adına bu işleri anlattılar. Humeyni’nin lafını unutmayın.
Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.