Antalya Öğretim Üyeleri Derneğinde “Türkiye’nin 2007 Sonunda Siyasi Fotoğrafı Nasıl Olacak?” Konulu Panel

CHP Genel Başkan Yardımcısı ONUR ÖYMEN’in Antalya’da düzenlenen “Türkiye’nin 2007 Sonunda Siyasi Fotoğrafı Nasıl Olacak?” konulu Panelde yaptığı konuşma
23 Mart 2007

Çok teşekkür ediyorum, çok değerli Prof. Alper Demirbaş, çok değerli katılımcılar, değerli öğretim üyeleri, çok değerli gençler, hepinizi saygıyla sevgiyle selamlıyorum.
Doğrusunu isterseniz bu kadar doğru bir zamanda bu kadar doğru bir konuyu bu seminerin konusu olarak seçmek büyük bir başarıdır. Sizleri kutluyorum. Tam konuşulacak konudur ve tam bunun zamanıdır.
Değerli arkadaşlarım,
2007 yılında Türkiye’nin durumu nedir sorusuna bir soruyla başlamak lazım. 2007 yılının neresi? 2007 yılının başındaki Türkiye’den mi bahsedeceğiz, 2007 yılının sonunda Türkiye’den mi? Birazdan bu konuya ayrıca değineceğim. 2007 yılının başındaki Türkiye’ye nazaran, 2007 yılının sonundaki Türkiye size temin ederim çok farklı bir Türkiye olacaktır. Çok değişik bir Türkiye olacaktır.
Önce 2007 yılının başından başlayalım; Türkiye nerede? Türkiye’nin nerede olduğunu anlamak için müsaade ederseniz bir parça geriye gidelim, biz nereden yola çıktık. Sayın Başbakan “nereden nereye geldik” sözünü çok seviyor. Nereden nereye geldik? Değerli arkadaşlar, bizim Cumhuriyetimizin özü Lozan’dır. Lozan bizim devletimizin mayasıdır, Cumhuriyetimizin mayasıdır. Lozan’da Türkiye ne elde etmiştir? Türkiye yenildiği bir dünya savaşından sonra gerçekleştirdiği Kurtuluş savaşı ile Lozan’da büyük bir zafer kazanmıştır. Çok büyük mücadele vermiştir. Bu zaferin özü nedir? Zaferin özü, öncelikle Türkiye’nin egemenliğini dünyaya kabul ettirmesidir. İki, Türkiye eşitliğini dünyaya kabul ettirmiştir. Üç, Türkiye kimseye teslim olmamıştır. Lozan budur. Ondan sonra Cumhuriyet bunun üzerine kurulmuştur. Cumhuriyet böyle insanların, başta büyük Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, üzerinde en büyük titizliği gösterdikleri noktalar bunlardır. O kadar ki, Lozan Anlaşmasına bir müddet ara verilmiştir ve anlaşmanın birinci bölümü başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Türkiye bu hedefleri elde etmek için yeni bir savaşa hazır olduğunu ilan etmiştir, derhal seferberlik hazırlıklarına başlamıştır. Çünkü Türkiye’yi egemen ve eşit bir devlet yapmak istemiyorlar. Buna tahammülleri yok. Değerli arkadaşlarım, size üzüntüyle söylüyorum ki, bugün de tahammülleri yoktur. Bugün de tahammülleri yoktur! Bugün Türkiye’nin haklarına, çıkarlarına sahip olan bir ülke olmasına tahammülleri yoktur. Lozan’da bizim kurduğumuz devletle bugün vardığımız nokta arasında çok önemli bir fark var. Lozan’da Türkiye kendi kararını kendisi veren bir devlet olduğunu kabul ettirmiştir. Cumhuriyetimizi kuranlar Türkiye’yi karar veren bir ülke haline getirmişlerdir. Maalesef bugün ulaştığımız noktada Türkiye, başkalarının aldığı kararları uygulayan bir devlet haline gelmiştir. Üzüntü verici olan budur, hazin olan budur. Biz karar veren bir devlet olmaktan çıkıp, başkalarının dümen suyundan giden bir devlet haline gelmişiz.
Şimdi değerli arkadaşlarım, bunu size birkaç cümleyle özetleyeceğim. Umumi konuşmak kolaydır, somut konuşacaksınız. Bilginiz olacak, belgeniz olacak. Şimdi size belgeden bahsedeceğim. Son günlerde dikkatinizi çekiyorsa, Meclisten alelacele bir petrol yasası çıkarıldı. Basınımız da pek üzerinde durmadı, tek köşe yazarından okudunuz mu siz petrol yasası konusunda bir şeyler? Okumadınız. Neden acaba? Bunların petrolle ilişkisi var mı yok mu pek bilemeyeceğim ama nedense bizim basın buna hiç değinmedi. Halbuki bu Türkiye’nin en önemli konusudur. Niçin en önemli konusudur? Şunun için: bu petrol yasası Cumhuriyet tarihimizde en utanç verici yasadır. Tekrar ediyorum; en utanç verici yasadır! Bu yasayla eski yasalarda bulunan çok hayati bir cümle metinden çıkarılmıştır. Nedir o? Eski yasa diyor ki: “bu yasanın amacı Türkiye’nin milli menfaatlerini korumaktır.” Bunu çıkarttılar biliyor musunuz? Bunu çıkarttılar! Dünyaya ilan ediyorsunuz, “biz milli menfaatlerimizi korumayacağız” diyorsunuz. Biz araştırdık, başka ülkelerin yasalarında ne var diye. Hepsinin petrol yasasında “milli menfaatler korunacaktır” lafı var. Daha iki hafta önce Irak’ta kabul edilen, askeri işgal altındaki bir ülkede kabul edilen petrol yasasında bile “Irak’ın ulusal çıkarları korunacaktır” diyor. Bizim petrol yasamızda deniyor ki, “Türkiye’de üretilen petrolün tamamı serbestçe yurt dışına ihraç edilebilir.” Kıtlık olur, sıkıntı olur, önemli değil, yabancıların bir litre petrolü Türkiye’de bırakma mecburiyeti yok. Başka ne diyor? “Devletin payı %2’ye indirilmeli.” Yüzde 2! Danimarka Meclis Başkanı buradaydı, geçenlerde onunla konuştuk Onların da Petrol Yasası var kuzeydeki petrolle ilgili, “Sizde yüzde kaçtır devlet payı?” “Bizde %70” dedi. Norveç’te yüzde kaç biliyor musunuz? Norveç’te %90. Türkiye’de %2. Düşünebiliyor musunuz arkadaşlar? Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’nın devlet adına yaptığı bütün çalışmalarla ilgili maddeler metinden çıkarılmıştır. Türkiye Petrollerinin hiçbir etkisi kalmamıştır. Yabancı devletlere Türkiye’de arama işletme hakkı vermeyen madde eski metinden çıkarılmış. Yani yabancı devlet adına Türkiye’de petrol arayabileceksiniz, Türk devleti adına arayamayacaksınız. Vardığımız nokta bu.
Şimdi sizi dehşete sevk edecek bir şey söyleyeceğim, Türkiye 2007 yılının başında nerede işte bunu göstereceğim. 2 Kasım 1993 tarihinde dünyadaki en büyük petrol şirketlerinden biri Enerji Bakanlığı Petrol Dairesine bir mektup gönderiyor. Orada diyor ki: “Biz Karadeniz’de bir milyar varil değerinde petrol rezervleri keşfettik. Ve çok geniş doğalgaz rezervleri olduğunu keşfettik. Ama bunları çıkartmamız için petrol yasanızı değiştireceksiniz.” Petrol yasasının hangi maddesi ne olacak hepsini madde madde yazmışlar. “Bunları yaparsanız bu petrolü çıkarırız” diyor. Meclisten ruhsat sahalarının alanının genişletilmesini, ruhsat sürelerinin uzatılmasını istiyor. Yeni yasaya bakıyoruz. Bunun fazlası var. Çünkü bu yasaya göre bir yerde bir petrol çıkarırsanız ebediyen çıkarabilirsiniz. Hiçbir süre kısıtlaması yok. İnanılır gibi değil. “Türkiye’ye kalacak petrol miktarı % 45’e indirilsin” deniyor. Bizimkiler onu az bulmuşlar, “tamamı yurtdışına gitsin” diyorlar. Değerli arkadaşlarım, hiç boşuna lafı uzatmayalım, bunun bir tek adı vardır. Bunun adı teslimiyetçiliktir. Bunun adı teslimiyetçiliktir! Biz buna itiraz etmiyoruz, buna isyan ediyoruz. Buna hakkınız yok! Bunu yapamazsınız!
Değerli arkadaşlarım, iş bundan ibaret değil. Geçenlerde bize Türkiye’nin İslam Kalkınma Bankası’yla imzaladığı bir anlaşma getirdiler. Bu anlaşmaya göre, özel sektörü desteklemek için özel bir fon kuruluyor ve Türkiye bu fona 10,5  milyar dolar katkıda bulunacağını taahhüt ediyor. Anlaşmanın bir maddesine göre, sadece ve sadece İslami usulle çalışan firmalar desteklenecek. Düşünebiliyor musunuz? Laik bir Türkiye’de sadece İslami usulle çalışan firmaları desteklemek için anlaşma imzalanıyor. Peki hangi firma İslami usulle çalışıyor, hangisi çalışmıyor, nasıl belirlenecek? Mekke’deki bir kurum karar verecek. İtiraz etsen ne olacak? Mekke’deki İslam Adalet Divanı’na gideceksin. Türkiye bunu kabul diyor. Atatürk’ün kurduğu laik Cumhuriyetin geldiği noktaya bakın. Ve bizim bütün itirazımıza rağmen Dışişleri Komisyonundan geçirdiler. “Genel Kurula getirirseniz Genel Kurulda dünyayı başınıza yıkarız” dedik, getiremediler.
Diğer bir anlaşma 22 Eylül 2003 tarihinde Dubai’de imzalandı. Kim imzalıyor? Türkiye’den Devlet Bakanı Sayın Ali Babacan, Amerika’dan Hazine Bakanı imzalıyor. Bu anlaşmaya göre, Türkiye’ye 8,5 milyar dolar kredi verilecektir. Buna karşılık, Türkiye Kuzey Irak’a sınırını korumak için, terörle mücadele etmek için asker göndermemeyi taahhüt etmiştir. Düşünebiliyor musunuz? Sınırınızı korumayacağınızı yabancı bir ülkeye taahhüt ediyorsunuz. Utanç verici bir anlaşmadır. Biz buna müthiş bir tepki gösterdik ve bunu da onay için Meclise getiremediler. Ben Sayın Ali Babacan’a resmen yazılı soru önergesi verdim ve imzaladığı anlaşmayı yollamasını istedim; gönderemediler. Utançlarından gönderemiyorlar. Ondan sonra, “zaten bizim paraya ihtiyacımız yoktu, onaylanmadığı için Mecliste yürürlüğe giremedi” dediler. Ama biz bunlarla meşgulüz. 2007 yılının Türkiye’sindeki manzaralar bunlar.
Bütün bunları bir kenara bırakın, Türkiye’nin Irak sınırında güvenliğimizi koruyamıyoruz. Niçin? Çünkü bu sınır çok yüksek dağların tepesinden geçiyor. 3,000 metre yükseklikte dağların tepesinden geçiyor. Türkiye tarafından korumak kabil değil. Irak tarafından koruyacaksınız. Kim koruyacak? Irak devleti koruyacak. Aramızdaki 1926 tarihli anlaşma bugün de geçerlidir. Ama Irak devleti bunu koruyamıyor. Anlaşmayı uygulayamıyor. Orada 150,000 Amerikan askeri var. “Onlar korusun” diyoruz Amerikan askeri, “biz koruyamayız” diyor. Barzani koruyacak diye düşünenler var. Bizim Genelkurmay Başkanımız açıkladı; “Barzani bırakın korumayı, orada teröristlere silah ve cephane veriyor” diyor. O zaman ne yapacaksınız? Siz koruyacaksınız. Daha önceki bütün Türk hükümetlerinin yaptığını yapacaksınız, oraya gerektiğinde asker göndereceksiniz, sınırınızı koruyacaksınız. Bunun için bu hükümet de başlangıçta çıktı iki defa Meclisten yetki aldı. Bir tanesi 20 Mart 2003, bir tanesi de 7 Ekim 2003. İkisini de uygulayamadı; yetki aldı fakat asker gönderemedi. Ve bu yetkisi bitti. Şu anda istese de gönderemez, Meclisten yetki bile istemiyorlar. Amerika ne der diye çekiniyorlar. Dünyada hangi ülke yabancıların icazeti ile sınırını korur? “Yabancılar müsaade ederse sınırımı koruyacağım, etmezse korumayacağım.” Böyle bir şey olur mu? Oradaki teröristlerle mücadele eden hiçbir güç yoktur. Dünyada da bunun başka bir örneği yoktur. Dünyada hiçbir ülke içinde, bir terör örgütü herhangi bir güvenlik gücünün takibatından masun olarak yaşayıp faaliyet göstermiyor. Bir tek Kuzey Irak’ta var. Ve bunu önleyebilecek ülkelerden Irak’ın gücü yok, Amerika “oraya asker tahsis edemem” diyor, Barzani, Talabani zaten öbür tarafa yardım ediyor. Bir tek Türkiye yapacak. Türkiye’nin de eli kolu bağlı. Üstelik siz bir de anlaşma imzalıyorsunuz, yapmayacağınıza dair. İşte hazin tablo bu. 2007 yılının başında Türkiye’nin tablosu bu.
Size bir çarpıcı örnek daha vereceğim. Değerli arkadaşlar, bizim Suriye sınırında yaklaşık 700 km uzunluğunda çok değerli topraklarımız var. Bu topraklara biz 1954 yılında mayın döşemişiz, çünkü kaçakçılık oluyormuş. Şimdi bu mevcut hükümet, “artık buna gerek kalmadı, bu mayınları kaldıralım” demiş. Genelkurmay Başkanlığına sormuşlar. Genelkurmay Başkanlığı da, “35 milyon dolarlık makine teçhizat lazım, bunu alalım ve hemen iki senede burayı temizleyelim, sonra da çiftçiye teslim edelim” demiş. Maalesef, değerli arkadaşlar, bu para Türk Silahlı Kuvvetlerine verilmemiştir. Biz Mecliste sorduk, “biz o işten vazgeçtik, geri aldık. Biz o işi Maliye Bakanına havale ettik” dediler. Maliye Bakanına havale etmişsiniz. O ne yapmış? Maliye Bakanı iki tane gizli kararname çıkartmış, biri geçen sene Ocak ayında, biri Haziran ayında. Bu kararnamelerin özünde ihaleyi uluslar arası ihaleye açacakları belirtiliyor. Türkiye’de bunu yapacak şirket yok, bunu bir yabancı şirket, bir İsrail şirketi alacak. Bu şirket üç yılda bu mayınları temizleyecek ve 49 yıllığına bu araziyi İsrail işletecek. Değerli arkadaşlarım, düşünebiliyor musunuz, 49 yıllığına teslim edeceksiniz. İki tane ihale açmışlar, biri Mardin’de biri Şırnak’ta. Biz buna çok büyük tepki gösterince iptal ettiler ihaleleri. Şimdi dava açtık Danıştay’a ve Danıştay’da bu kararnamenin iptali için çalışıyoruz.
Biz bu işi incelerken bir de baktık ki, bu arazinin hemen karşısında Kamışlı’da, Suriye’de günde 600,000 varil petrol çıkıyor. Türk sınırına 300 metre mesafede. Bu kadar adaletsizlik olamaz dünyada, 300 metre ötede petrol olacak, bizde olmayacak. Bu mayınlı arazinin altında petrol olabileceğine inandığımızı çeşitli vesilelerle söyledik. Biz söylediğimiz için mi onlar mı düşündüler bilinmez, küçücük adacıklar halinde yerleri mayından temizledik, 14 tane kuyu açtık. Değerli arkadaşlarım, bu 14 kuyunun 14’ünde de petrol çıktı! Türkiye’de petrol yok diyorlar, Türkiye’de petrol olmadığına beni kimse inandıramaz. Türkiye’de petrol üzerine büyük oyunlar oynanıyor ve teslimiyetçi bir zihniyet yüzünden biz bu oyunlara kurban oluyoruz. Yabancı petrol şirketleri bize mektup yazacak, kanun çıkarın diyecek, biz de kanun çıkaracağız. Türkiye’nin geldiği nokta burası.
Bunlar işin bir boyutudur, diğer boyutu ise Türkiye’nin laiklikten ve çağdaşlıktan hızla uzaklaşmasıdır. Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet, laik bir Cumhuriyet, çağdaş bir devlettir, milli iradeye dayanan bir devlettir. Atatürk zamanında, biz Anayasamıza laikliği değiştirilemez bir madde olarak koymuşuz. Şimdi görüyoruz ki, bu laiklikten son derece rahatsız olanlar var. Meclis Başkanımız diyor ki, “Bu laiklik ilkesini yeniden tarif edelim”. Ne diyecekmişiz? Laiklik din özgürlüğüdür diyecekmişiz. Yani dünyada 200 yıldan beri yazılmış bütün antik tanımları çöpe atacağız, sayın Meclis Başkanımız öyle istiyor diye diyeceğiz ki, “laiklik din özgürlüğüdür”. Hâlbuki bütün dünyada laiklik din işlerinin devlet işlerinden ayrılması anlamına geliyor. Amerika’da ilk Cumhurbaşkanlarından Thomas Jefferson diyor ki, “Biz Amerikan Anayasasını yaparken dinle devlet arasında duvar ördük”. Kendisi çok dindar bir adam; ama “din işini devlet işine karıştırmayacağız” diyor. İşte biz de bunu yaptık. Bizden başka bunu yapabilen yok. 54 tane Müslüman ülke içinde Türkiye’den başka bunu yapabilen tek bir ülke yoktur! Bileceksiniz ki, laiklik yoksa demokrasi de yoktur Şeriat düzeniyle idare edilen ülkelerde demokrasi yoktur. Kadın erkek eşitliği yoktur. Laiklik sistemiyle yola çıkan halkı Müslüman olan tek ülke biz değiliz. Bangladeş de böyle çıktı yola. Laik bir devlet olarak kuruldu. Ama topu topu beş yıl dayanabildi. Aşırı İslamcılar o kadar baskı yaptılar ki, sonunda resmen bir İslam devleti haline geldi.
Değerli arkadaşlar size bir şey anlatacağım, bu son derece önemlidir. Biz İran İslam devriminden sonra rahmetli Dışişleri Bakanı Gündüz Ökçün’le, Humeyni’yi ziyaret etmek için İran’a gittik. Humeyni Kültür Bakanını, Dışişleri Bakanını, vs bizimle tanıştırdı. En sonunda, “bu adam da diyor benim Türkiye’deki temsilcimdir”dedi. “yeni büyükelçiniz ne yapacak?” diye sorduk. “Hayır, büyükelçi değil, dedi. İran İslam Devrimini Türkiye’de yayacak”. Bunu yüzümüze söylüyor. Şimdi düşünebiliyor musunuz, Türkiye buraya nasıl gelmiş bir devlettir. Adım adım yabancıların önünde diz çökerken Türkiye’yi bugünkü duruma getirmiştir.
Değerli arkadaşlar 1 Mart tezkeresinden herkes çok bahsediyor. 1 Mart tezkeresinin özü hiç size anlatıldığı gibi değil. 1 Mart tezkeresini dikkatle okursanız, birtakım Amerikan askerleri gelecek, Türkiye’den Irak sınırına geçecekler, Irak’ta harekât yapacaklar, sanabilirsiniz; ama öyle değil. 1 Mart tezkeresi diyor ki, “65,000 bin Amerikan askeriyle 250 Amerikan uçağı gelecek, Güneydoğu Anadolu’ya yerleşecek.” Yerleşecek! Ve “orada bazı birlikler komşu ülkelere gidecek.” Irak da demiyor. Türkiye sürekli bir Amerikan üssü olacak. Biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak buna itiraz etmeseydik, büyük bir tepki göstermeseydik ve Adalet ve Kalkınma Partisine mensup 99 milletvekili bizi desteklemeseydi Türkiye bugün bir savaş ülkesi olacaktı. Bağdat’ta, Felluce’de, Tikrit’te gördüğünüz manzaraları Güneydoğu’da görecektiniz. Ben bu tezkereyi reddeden Türkiye Büyük Millet Meclisinin bir üyesi olduğum için büyük bir gurur duyuyorum. Çocuklarımıza bırakacağımız miras budur.
Gerçekleri size anlatmak bizim görevimizdir. Biz Mecliste üzerinde en çok hassasiyet gösterdiğimiz konulardan biri Ermeni konusudur. Ermeni konusunda Türkiye’nin üzerinde çok büyük oyunlar oynanıyor, Birinci Dünya Savaşından beri. Birinci Dünya Savaşında İngilizlerin Savaş Propaganda Bakanlığınca bu Ermeni meselesi Türkiye’nin başına bela olması için bilinçli olarak yaratılmıştır. Türkiye ve Almanya’yla birlikte savaşan ülkelere karşı, Savaş Propaganda Bakanlığı Wellington House’a 25 tane ünlü yazarlarını çağırıyorlar: “Bunlar bizim düşmanımız, diyorlar, bunlar aleyhine ne kadar propaganda yapmak mümkünse yapacaksınız. Bu gizli bir vatan görevidir. Biz sizin yazacağınız kitaplarla Amerikan halkını etkileyeceğiz, Amerikan halkı da Amerikan hükümetini zorlayacak, Amerika savaşa girmiyor, bizden yana savaşa katılacak.” Olay bu. Bunun üzerine 1,156 tane kitap yazıyorlar. Bunlardan bir tanesi de meşhur ‘Mavi Kitap’. Türkleri yüz kızartıcı işler yapan cani bir millet gibi tanıtıyor. Ermeniler bu konuyu o kadar Türkiye aleyhinde kullanıyorlar ki, dünyanın her yerinde parlamentolardan kararlar çıkarıyorlar. Şimdi de Amerikan Halk Meclisinden bir karar çıkaracaklar. Bu kararı engellemek için biz aylarca bu hükümeti uyardık, “derhal Dışişleri Komisyonundan bir heyet yollayalım, oradan heyetler çağıralım” dedik. Sonunda hükümet üç heyet yollama kararına vardı. Ama bu heyetlerde yer alacak CHP’li milletvekillerini onlar seçmek istiyorlar. Düşünebiliyor musunuz, nasıl bir zihniyet Türkiye’yi idare ediyor? Yani benim partimden kim gidecek, onlar karar verecekler. Biz buna itiraz ettik. O zaman isimleri bizim belirlememizi istediler. Birinci heyet gitti, ikinci heyet gitti, biz üçüncü heyet olarak gideceğiz, bütün hazırlıklar yapıldı, tarih tespit edildi, vs… “Biraz erteleyelim” dediler. En son 14 Nisan’da gidilecekti; ama gidemiyoruz, çünkü vize alamadık. Sayın Turhan Çömez biraz önce dedi ki, “Ben Irak’tan vize alamadım, onun için gidemiyorum”. Zannetmeyin ki Amerika bize vize vermedi. Bize Türkiye vize vermedi. Sayın Meclis Başkanımız, Şükrü Elekdağ ve benim bulunduğum heyetin Amerika’ya gitmesini reddediyor. Yani Türkiye’nin Ermeni konusunda uğradığı zulmü meslekleri itibariyle en iyi bilecek durumda olan, Amerikan Kongresine en iyi şekilde anlatacak Türk milletvekillerinin Amerika’ya gitmesi için vize vermiyor. Düşünebiliyor musunuz? Vardığımız nokta budur. Sayın Çömez, “ulusal çıkarlarımızı koruyalım” diyor. Sayın Çömez’in dedikleri doğrudur da partisi yanlıştır. Biz onu Adalet ve Kalkınma Partisi içinde bir fabrikasyon hatası gibi görüyoruz.
2007 yılında Türkiye nerede? Kıbrıs konusunda nerededir? Kıbrıs bizim milli davamız. Şehitler vermişiz. Kıbrıs devletini kurmak için, o devlet kurulurken Türklere eşit yetkiler, eşit haklar sağlamak için olağanüstü bir gayret göstermişiz, başarmışız. Devlet bizim istediğimiz gibi kurulmuş. Sonra Türkler dışlanmış. Bugün biz iki tarafın egemen eşitliğine dayalı olarak bir çözüm bulunmasını savunuyoruz. Sayın Başbakan, “bu politika yanlıştır” diyor, “30 seneden beri yanlış işler yapılmıştır, izlenen bütün politikalar yanlıştır. Biz o politikalarda direnseydik Suriye Lübnan’dan nasıl kuzu kuzu çekildiyse biz de Kıbrıs’tan kuzu kuzu çekilirdik.” Kuzu devlet Türkiye!
Değerli arkadaşlarım, karşımıza Annan Planı çıktı. Başbakan hemen atladı, Kıbrıslı Türklere baskı yaparak planı kabul ettirdi. Bu planın ayrıntıları bırakıp, özünü size söyleyeyim: Türk tarafının elindeki toprakların büyük bir bölümü Rumlara veriliyor. Geri kalan toprakların içine Rum sokuluyor. Türk askeri de artık Kıbrıslı Türkleri korumayacak, üç iş yapacak: karargâhın içinde eğitim, silahların bakım ve onarımı, üçüncüsü de törenlere katılma. Yani Kıbrıs’ta askerin dişini söküyorsunuz ve siz bunu zorla ettirdiniz Kıbrıslı Türklere. Türkler evet dedi, bereket Rumlar itiraz etti Allah’a şükür, çünkü daha fazlasını istiyorlarmış. Bu istediklerini nasıl alacaklarmış şimdi anlaşıldı. Kıbrıslı Rumlar Yunanistan’la, Mısır’la ve Lübnan’la anlaşma imzaladılar ve bu anlaşmaya göre Kıbrıs adasının etrafındaki ekonomik bölge ve altındaki kıta sahanlığını paylaştılar. Rumlar bütün bu kıta sahanlığının kendilerine ait olduğunu iddia ediyorlar. Bir Norveç şirketiyle bir Çin şirketi araştırma yapmış, kıta sahanlığında 8 milyar varil petrol olduğu tespit edilmiş, 450 milyar dolar değerinde. Ve Kıbrıs Rum yönetimi, “ben bunun bir litresini vermem size” diyor, Türkiye’nin gıkı çıkmıyor. Uluslararası ihale açtılar, şimdi teklifleri topluyorlar, yakında ihaleyi verecekler. Türkiye’nin ağzını bıçak açmıyor. Sonra Avrupa Birliği genişlemeden sorumlu komiseri dedi ki, “buna hakları vardır, onlar bu konuda her istediklerini yapabilirler”. Almanya Dönem Başkanı da aynı yönde konuştu. Peki, “Türklerin hakkını yiyorsunuz” diyenler kimler? Hiçkimse demiyor! Değerli arkadaşlar, Kıbrıs konusunda Avrupa Birliği’nin tutumu ne? Bize çok açık olarak, AB belgelerinde diyorlar ki, “nasıl biz Güney Kıbrıs’ı tüm Kıbrıs’ın tek meşru devleti olarak tanıyorsak siz de öyle tanıyacaksınız”. Ek Protokol imzalayacaksınız dediler, hükümet baş üstüne dedi. Abdullah Gül geçen Temmuzda imzaladı. Fakat bunu Meclisten geçirmek kolay değil, utançlarından 1,5 senedir Meclise getiremiyorlar.
Son zirve kararında dediler ki, “Mademki siz bunları yapmıyorsunuz, o zaman biz sekiz görüşme maddesini donduruyoruz, geri kalanın tamamını da Kıbrıs’a bağlıyoruz. Kıbrıs’ta siz bizim istediğimiz tavizi vermezseniz, biz hiçbir şekilde tek bir maddenin bile kapatılmasını kabul etmeyeceğiz”. Geçen ay biz Almanya’ya gittik, Almanya’nın Dışişleri Bakanlığının en üst düzeydeki yetkilisiyle konuşuyoruz, bize dedi ki, “siz bu sonuca şükredin. Eğer biz olmasaydık tamamını donduracaklardı. Biz rica ettik, Türkiye’de seçimler var, seçim yılıdır, şu anda bu hükümet taviz veremez, seçimlerden sonra ancak bu tavizi alabiliriz. Ama seçimden sonra bunları yapacaksınız”. Ek Protokolü onaylayacaksınız diye emir veriyor. Ondan sonra da Güney Kıbrıs’ı tanıyacaksınız. Dedim ki: “Boşuna zahmet etmeyin, seçimlere kadar da beklemeyin. Seçimlerden sonra iş başına gelecek hiçbir hükümet bu sizin söylediklerinizi yapmayacaktır. Bunu yapacak hükümet bir yıl bile iktidarda kalamaz”. İşte Kıbrıs’ta geldiğimiz nokta budur.
Değerli arkadaşlarım, Avrupa Birliği’yle ilişkilerimizi artık anlatmama gerek yok. Çok söyledik. Fakat şunu bilesiniz ki, Avrupa Birliği’nde hâkim olan zihniyet bugün maalesef Türkiye’yi bir parya devlet gibi gören bir zihniyettir. Utanmadan, sıkılmadan Türkler bir tepki gösterir mi diye düşünmeden, Fransa’nın iktidar partisi başkanı ve Cumhurbaşkanı adayı Sarkozy, “Türkiye bir Asya ülkesidir. Avrupa’da hiçbir yeri yoktur, hiçbir zaman Avrupa’ya girmesi söz konusu değildir” diyor. Almanya Başbakanı Angela Merkel, “önümüzdeki 50 sene giremez” diyor. Şu işe bakın! Biz Almanya’ya gittiğimizde, “biz diğer adayların gerçekleştirdiği bütün koşulları yerine getirsek, bizi üye yapacak mısınız yapmayacak mısınız?” diye sorduk Bir tanesi “yapacağız” demedi. Şimdi huzurunuzda, hiç kelimeleri saklamadan, eğip bükmeden çok açıkça söylüyorum, siz bizi diğer adayların yerine getirdiği koşulları yerine getirsek bile üye yapmayacaksınız. Yani bizi sadece Türk olduğumuz için Avrupa’dan dışlayacaksanız; bunun adı ırkçılıktır! O zaman biz de sayın Genel Başkanımızın açıkladığı gibi Avrupa Birliğine taahhütlerimizi göndermeyiz, Gümrük Birliğine göndermeyiz. “Bizi Avrupa Birliğine almazsanız, biz B planımızı uygularız” diyorlar. Neymiş B planı? Maastricht kriterlerini İstanbul kriteri yapacağız, Kopenhag kriterlerini Ankara kriteri yapacağız, yolumuza devam edeceğiz. Biz hayır diyoruz, hayır! Avrupa Birliğine karşı seçenek bir B planı değil. Avrupa Birliğine seçenek A planıdır. A planı da Atatürk’ün planıdır. Türkiye o zaman ne yapacağına kendisi karar verecek ve sizin dümen suyunuzdan gitmeyecek.
Şunları bilmek lazım. Biz Lozan’dan itibaren dış borç almamaya çok özen gösterdik. Lord Curzon “Eğer ileride bize borç almak için gelirseniz cebimizdeki bugün kabul etmediğiniz bütün siyasi tavizleri çıkaracağız” diyor. Amerikan Cumhurbaşkanı diyor ki, “Biz mali gücümüzle devletleri istediğimiz gibi yönlendirebiliriz”. İşte bunu düşünerek Cumhuriyeti kuranlar hiç dış borç almadan bu devleti idare ettiler ve kendilerinden sonrakilere 150 ton altın bıraktılar. Şimdi nereden nereye geldik? Şu anda Türkiye dünyanın en borçlu 5. ülkesidir. Ve borç geri ödemesinde de dünyada 15. sırada geliyor. Demin arkadaşımız söyledi, dünyanın en zengin 19. ülkesi olan Türkiye’de fert başına milli gelir sıralamasında dünyada tam 99. sıradadır. İnsan Gelişim Endeksi, milli gelirle birlikte eğitim ve sağlık göstergelerini içeren göstergede dünyada 92. sırada geliyor. 91 ülkenin vatandaşları bizden daha zengin ve daha iyi bir hayat sürüyorlar. Yolsuzluk sıralamasında dünyada 60. sıradayız. İşte değerli arkadaşlarım, Türkiye bu durumdadır.
En son bir şey söyleyeyim, Türkiye 27 ülkelik bir grubun içinde bulunuyor. Bunların adı Gelişme Yolunda Piyasa Ekonomisi. Burada bazı göstergeler var. Cari açıktan bahsettiler, biz cari açıkta 27 ülke arasında birinciyiz. Bizden fazla cari açık veren yok. Dış ticaret açığında birinciyiz, faiz haddinde birinciyiz; bizden daha yüksek faiz oranı yok. Düşünebiliyor musunuz? Ve ondan sonra kalkacağız, iftihar edeceğiz. Daha pek çok rakam var, hepsini söylemiyorum ama bu tablo bizde olacak ve biz övüneceğiz! Bu iktidarla övüneceğiz! İnsaf edin. İnsafınız bu gibi durumlarda hadi canım sen de diyor. Türkiye’yi bu duruma getirenler değerli arkadaşlarım diyorlar ki “Cumhurbaşkanını da biz seçelim. Biz kimi istersek onu Cumhurbaşkanı yaparız.” Değerli arkadaşlar yapamazlar! Sizlere çok açık söylüyorum, yapamazlar. Orası Atatürk’ün koltuğudur. Türk milleti Atatürk’ün koltuğuna bir karşı devrimciyi oturtmaz!
Çok değerli arkadaşlarım sizleri daha fazla tutmak istemiyorum ama bütün bu söylediklerimin ve söyleyeceklerimin özeti bir cümledir, o da şudur: bu hükümet içeride gericidir, dışarıda vericidir, yakında gidicidir!


Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.