Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- (Türkçe) SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- (Türkçe) ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- (Türkçe) 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- (Türkçe) CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- (Türkçe) GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- (Türkçe) Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- (Türkçe) ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- (Türkçe) Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- (Türkçe) Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

Başkent Üniversitesi – “Son Gelişmeler Işığında Türkiye’nin AB ile Müzakere Süreci” Konulu Panel
CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in Başkent Üniversitesinde “Son Gelişmeler Işığında Türkiye’nin AB ile Müzakere Süreci” Konulu Panelde Yaptığı Konuşma
2 Kasım 2006
Bizim mesleğimizde bir adet vardır, metinleri görmeden konuşmaktan çok hoşlanmayız. Onun için ilerleme raporu resmen yayınlanmadan, bu rapor hakkında bir görüş ifade etmek zor. Ama daha önce yayınlanan rapor var, beyanlar var, çeşitli gelişmeler var. Bunlar ışığında bir değerlendirme yapmak zannediyorum mümkün olacak. Şunu öncelikle söylemem gerekiyor ki Türkiye Avrupa Birliği ilişkilerine ışık tutmak gerekiyor. Önemli bir gerçek var ki Türkiye AB ilişkilerinde ciddi bir sıkıntı yaşanıyor.Uzun zamandan beri bu sıkıntıyı bazıları Türk kamuoyunun dikkatinden kaçırmaya çalışıyor.Bu sıkıntılara sorunlara değinenleri Avrupa karşıtı olmakla suçladılar.Başta biz olmak üzere söylemedikleri kalmadı. Avrupa’dan gelen herhangi bir öneriye, bir görüşe karşı çıkanlar Avrupa’yı istemiyorlar gibi bir görüşün savunucusu oldular. Şimdi bunun ne kadar yanlış olduğunu herkes görüyor. Bu sıkıntı nereden kaynaklanıyor? Çok açık konuşalım ve gerçekleri açıkça söylemekten çekinmeyelim. Bu sıkıntı Avrupa’dan kaynaklanıyor. Avrupa’da bugün bir idari boşluk, idari eksiklik var. Sıkıntının özünde bu yatıyor. Bizim bütün tartıştığımız konular aslında bunun sonucudur.
Savaştan sonra Avrupa’yı kuran liderlerin Avrupa’ya ve Türkiye’ye bakışı ile bugünkü liderlerin bakışı çok farklıdır. O zaman ki Avrupa’nın babası sayılan De Gaulle gibi liderler, Türkiye’yi Avrupa’nın bir parçası sayıyorlardı. Ve daha kuruluş aşamasında Türkiye’yi Avrupa konseyine bunlar dahil ettiler. Ne işiniz var Avrupa’da demediler. Avrupa Ekonomik Kalkınma Teşkilatına dahil ettiler, Avrupa ve NATO ülkeleri ile birlikte NATO’ya davet ettiler. Bütün Avrupa kuruluşlarına dahil ettiler. 1963 yılında imzaladığımız ortaklık anlaşması 28.maddesi, açıkça bu anlaşmanın hedefi Türkiye’nin tam üyeliğidir diye yazmaktadır.Yani o zaman bir siyasi irade eksikliği yoktur. O zaman Türkiye’ye yöneltilen AB’ye üye olmak için bazı koşulları yerine getirmemiz gerekliliğidir. Bu koşulları yerine getirdiğiniz zaman Avrupa’nın kapıları size ardına kadar açık olacaktır denmiştir. Hatta niçin Yunanistan müracaat ederken, siz tam üyelik için müracaat etmiyorsunuz diye bizi eleştirdikleri olmuştur. Açıkça bunlar söylenirken şimdi nereye geldik. Bugünkü Avrupa liderleri mesela Almanya Başbakanı Helmut Kohl okulda öğretmenlerinin Türkiye’nin Avrupa’da olduğunu öğretmediklerini söylüyor.Yani Türkiye’yi Avrupalı saymıyor.Bir kere bile şu şu koşulları yerine getirirse Türkiye AB’ye üye olabilir dememiştir. Ondan sonra gelen Hıristiyan Demokrat parti lideri Schaeuble de söylememiştir. Tam tersine Türkiye’nin Avrupa’da yeri yoktur demiştir. Şimdi Hıristiyan Demokrat partisi lideri Angela Merkel muhalefetteyken, Ankara’ya geldiğinde iki saat görüştük ve kendisine bütün gerekçelerimizi, Türkiye’nin AB’ye katkılarını anlattık.Bütün bu söylediklerinizde haklısınız dedi ama ben gidip de Alman halkına Türkiye’nin üyeliğini destekliyorum diyemem dedi. Hala da demiyor. Koalisyon protokolü gereğince bu parti şimdi sözlerine dikkat ediyor ama partisinin genel sekreteri, kardeş parti başbakanı Schröder Türkiye hiçbir zaman üye olamaz diyor. Şimdi Fransa’da ihtilal partisi başkanı Sarkosky açıkça, her zaman ve her yerde Türkiye üyeliğine karşı olduğunu dile getirmektedir. Lüxemburg başbakanı Juncker bir demecinde Türkiye’nin ne yaparsa yapsın hiçbir zaman diğer ülkelerle eşit bir statüye sahip olamayacağını dile getirdi. Avusturya başbakanı Schüssel aynı şeyleri söyledi ve biz karşıyız dedi. Eğer Türkiye’nin üyeliği doğrultusunda bir gelişme olursa hemen halkoyuna başvururuz dedi. Bu kamuoyu yoklamalarına alışkın halkın yüzde sekseninin Türkiye’nin üyeliğine karşı olduğunu gösteriyor.
Biz bazen ayrıntıları tartışıyoruz esası gözden kaçırıyoruz. Şimdi Avrupa’da genel siyasi irade buysa, o zaman siz komisyondan ve ya AB temsilcisinden başka bir üslup başka bir yaklaşım nasıl bekleyebilirsiniz.Yani şimdi bunun üzerine gitmek lazım. Bize düşen görev ayrıntılarda boğulmak yerine işin esasını görmektir. Türkiye aleyhine oluşmuş bu iradenin sebebi nedir ve bunu değiştirme şansımız var mıdır? Eğer varsa bunun için çalışmamız lazım. Eğer yoksa o zaman düşüneceğiz. Yani eğer Avrupa Türkiye’nin yeri yoktur Avrupa’da diye bir esas karar almışsa, hayal içinde olmayıp cebimizde bir B planı taşıyacağız. Avrupa için çalışırken, olmazsa ne yaparız diye, bunun planını cebimize koyacağız. Hiç kendi kendimizi aldatmayalım, vatandaşlarımızı da ağlatmayalım. İşin gerçeği budur. Şunun için hayır diyorlar. Bu konuda çeşitli ifade edilen görüşler var, ifade edilmeyen görüşler var. İfade edilen görüşler şöyle; biz serbest dolaşım hakkından çok çekiniyoruz. Türkiye girerse 73 milyon insan gelecek Avrupa’da bir işsizlik sorunu yaratacak. Zaten bir işsizlik sorunu var. Bütün iş piyasaları allak bullak olacak. Biz bunun altından kalkamayız.
Başka? Efendim kültür farkı var. Bu farklı kültürler bir arada yaşayamaz bu yüzden biz içimizde farklı kültürden bir ülke istemiyoruz. Bazıları açıkça küçük ülkeleri hazmedebileceklerini ancak Türkiye’yi hazmedemeyeceklerini, Türkiye’de çok büyük bir rekabet gücü olduğundan söz ediyor. Bunun yanı sıra Türkiye büyük bir ülkedir. Büyük devletler arasındaki denge bozuluyor. Avrupa Parlamentosundaki en çok milletvekili Türkiye’den olacak, konseyde oylamada Türkler ağırlıklı oy sahibi olacak ve bir çok ülke üzerinde Türkiye etki sahibi olacak. Bunu istemiyoruz.
Bunun dışında söylenmeyen şeyler var. İlk defa bugün gazetede okudum. Olli Rehn Türkiye’nin İslamlaşması, İslamiyet yönünde laik bir devletten çıkıp İslam devleti olmaya yönelmesi en büyük engeldir demiştir. Bizdeki bilgiye göre aynı şeyi Fransa Cumhurbaşkanı üst düzey bir görüşme sırasında Türkiye’nin üyeliğine neden bu kadar karşısınız sorusuna cevap olarak, Türkiye’nin İslamlaşması bizi çok rahatsız ediyor, bu yüzden böyle bir ülkenin Avrupa da yeri yoktur demiştir. AKP’li arkadaşlarla Fransa’ya gittiğimizde aynı soruyu sorduk. Bize çok önemli bir siyasetçi şimdi iş adamı olan bir kişi Fransız siyasi partilerinin asıl endişesinin bu olduğunu söyledi.Ve görüyoruz ki, Türkiye hızla laiklikten İslam ülkesi olmaya doğru yöneliyor dedi.O bakımdan bunun Fransa da ciddi bir endişe kaynağı olduğunu belirtti ve 5-6 milyon Kuzey Afrikalı Müslüman’ı toplumumuza entegre edemeyeceğiz dedi. 73 milyonluk bir İslam ülkesini Avrupa’ya entegre edemeyiz boşuna hayal kurmayın. Türkiye’yi bu koşullarda Avrupa’ya alamayız dedi. Şimdi bunu açıkça tartışalım. Eğer Türkiye sırf bu yüzden yani bir İslam devleti olmaya yöneldiği için siz Avrupa’dan dışlıyorsanız Türkiye’yi, bunu başka konuların Kıbrıs’ın falan arkasına saklamadan söyleyin. Bunu söylemezseniz o zaman biz yanlış konuları tartışıyor oluruz. En azından düşündüğünü söyleyecek kadar dürüst olun, cesaretli olun.
Şimdi Kıbrıs konusu deyip duruyorlar. Biz onlara gayet basit bir şekilde şunu söyledik. Dedik ki Tüm Türkiye’nin üyeliğine karşı Sarkosy. Sarkosy bir kere olsun Kıbrıs meselesi çözülürse ben tutumumu değiştiririm ve Türkiye’nin üyeliğini desteklerim dedi mi? O zaman Kıbrıs meselesi çözülürse ve ya Türkiye taviz verirse kapıların açılacağını nerden çıkarıyorsunuz. Siz sadece Rumları, Yunanlıları ve İngilizleri tatmin ediyor olacaksınız hiç kuşkunuz olmasın. Sırf onları tatmin etmek için sizden bunları istiyorlar. Ben Avrupa da büyükelçi iken, bana defalarca bizim Kıbrıs’la ilgili derdimiz yok, İngilizler bize baskı yapıyor, Türklerle konuşurken Kıbrıs konusunda baskı yapın diyor, biz bu yüzden bunları söylüyoruz.Yoksa Kıbrıs bizim derdimiz, önceliğimiz değildir. Başka meselelerimiz var. Ama İngilizlerin var, Rumların var, Yunanlıların var. Ve onların baskısı yüzünden sanki Kıbrıs meselesi en önemli meseleymiş gibi önümüze çıkartılıyor. Efendim Fin Planı. Geçenlerde Finlandiya planı hakkında ne düşünüyorsunuz diye Finlandiya büyükelçisine sordum. Ben İngiliz planında Finlandiya’nın yüzde altmış olmasını hayretle karşıladım.Çok şaşırdı. Bizim de bazı katkılarımız oldu dedim. İşin esası şu ki, biz bu Finlandiya planını aylar önce Finlandiya başkanlığından aylar önce İngilizlerden duyduk. Bize kendileri söyledi. Dediler ki bu meseleyi çözmenin bir yolu var. Nedir o? Maraşı açacaksınız. Magosa limanını açacaksınız. Onun karşılığında Rumlarda doğrudan ticarete razı olacaklar. Bizi bu kadar hafife alamazsınız. Avrupa Birliği 26 Nisan 2004 yılında Türkiye Annan planına evet dedikten sonra ambargoları kaldıracağız diye karar alıyor.Bundan sonra onlar AB’yi geliyor allak bullak ediyorlar. Ve bunu uygulanmaz hale getiriyorlar. Şimdi kendi kabul ettiğimiz bir kararı hayata geçirmek için bizden inanılmayacak tavizler istiyorsunuz. Magosa Limanını verin. Egemenlik hakkıdır. Ticari işletmeleri istemiyorlar, limanın yönetimini istiyorlar nasıl verirsiniz? O limandan bizim ordumuzun ikmali yapılıyor.Bizim için stratejik önemi olan bir liman.Başka bir limanımız yok. Stratejik bir liman olduğu için istiyorlar zaten. Maraşı ise çözümün son dakikasında tartışılacak kesin taviz olarak istiyor. Bizim Kıbrıslı Türkler Ercan havaalanından da bari doğudan uçak seferleri yapılsın diye niyetlenmişler. Papadopulos demecinde ben bunu tartışmaya bile başlamam, çünkü bu benim egemenlik hakkımdır dedi. Kıbrıs Türk tarafındaki havaalanından dünyayla hava ulaşımı sağlanıp Kıbrıslı Rumların egemenlik hakkıymış, ama Magosa limanı benim egemenlik hakkım değilmiş. Böyle bir şey olabilir mi? Bize böyle mi muamele ediyorlar. Yani 750.000 nüfusu olan küçücük ve gayri meşru bir devlet Türkiye’ye karşı bir süper devlet gibi istediğini,bütün iradesini kabul ettirecek. Peki nerden kaynaklanıyor? Avrupa Birliğinde bir kural var. Bunun adına Lüksemburg kuralı diyorlar. Bu kurala göre bir üye ülke oy birliği olmayan konularda bile derse ki, bu konu benim milli menfaatimi ilgilendirir bütün devletler veto hakları varmış gibi o devletin menfaatlerini savunurlar. Yani siz hiçbir aşamada Avrupa Birliğinin Kıbrıslı Rumlarla, Yunanistan’la, Türkiye arasında tarafsız davranacağını hayal bile etmeyeceksiniz. Bunları gazetecilerle, büyükelçilerle sürekli konuşuyoruz. Hiçbir cevapları yok. Diyoruz ki eğer Rumlar Kofi Annan Planına evet deselerdi bugün Avrupa Birliğine gündeminde Kıbrıs sorunu olacak mıydı? Olmayacaktı. Ne tanıma meselesi olacaktı, ne gemiler, ne uçaklar. Hepsi çözülmüş olacaktı. Peki şimdi onlar reddetti diye siz niçin Türkiye’ye baskı yapıyorsunuz. Niçin bize bedel ödetiyorsunuz? Gidin onlara söyleyin….Bu Kofi Annan Planını bize defalarca kabul edin diyen Avrupa Birliği değil mi? Evet. Ettik. Ne olacaktı plan kabul edilseydi, bugünkü Rum hükümeti gidecek yerine Türk-Rum karma hükümeti gelecekti. Karma yargı, karma parlamento, karma bürokrasi. Peki şimdi onlar reddettiği için bunlar olmadı.Ama siz bize ne diyorsunuz bugün.Rum hükümetini bütün Kıbrıs’ın meşru devleti olarak kabul edeceksiniz diyorsunuz. 2005 yılında çok açık bir şekilde hepimiz Güney Kıbrıs’ı Kıbrıs’ın meşru hükümeti olarak tanıyoruz. Türkiye’de inişleri normalleştirecektir diyor. Şimdi bu ilerleme raporuna baktığımızda çok açık bir dille Türkiye’nin Güney Kıbrıs’ı tanıması isteniyor.
Kendimizi aldatmayalım.Yani kendimizi aşırı derecede suçlarsak yanlış bir iş yapmış oluruz. O bakımdan bu konuları çok açık bir şekilde teşhis etmeliyiz, söylemeliyiz. Bunlar liderler düzeyinde konuşulacak konulardır. Yani yüz yüze diyeceksiniz ki, siz Türkiye’nin üyeliğini istiyor musunuz, istemiyor musunuz? Açıkça söyleyeceksiniz. Biz koskoca bir milletiz. Arkamızda 700 yıllık bir tecrübe olan bir devletiz. Türkiye böyle davranılacak bir aşiret değildir. Bize açıkça, dürüstçe söyleyin. İstemiyorsanız, iradeniz o yönde ise bizde kendi yolumuzu seçelim. Yani siz Türkiye’yi üye mi yapmak istiyorsunuz, rakip mi yapmak istiyorsunuz yoksa hasım mı yapmak istiyorsunuz karar verin. Türkiye üye olursa bir bedelin olacağı doğrudur. Ama rakip olursa daha da büyük bir bedeli olacak bunu da unutmayın. Peki başka sebebi nedir? Paradır. Para hiç Türkiye’de konuşulmayan nedense kimsenin gündemine almadığı bir konudur. Para meselesi nedir? Avrupa Birliği’nin yaklaşık 100 milyar euroluk bir bütçesi var. Başta İngiltere olmak üzere büyük devletler bu miktarın artırılmasına kesinlikle karşılar. Peki yeni üyeler gelince ne oluyor? Onların gerektirdiği masraflar,ödemeler, katkılar olunca ne oluyor? Eski üyelerin payından keserek veriyorsunuz. Biz bugün üye olsak AB bize kaç para verecek? Senede 11.5 milyar euro verecek. Bunun 8.5 milyar eurosu tarım katkılarına gidecek. AB bize bu parayı vermek istemiyor. İstemediği içindir ki zirve kararına hüküm koymuş. Diyor ki, Türkiye bütün koşulları yerine getirse bile AB mali reform yapmadan Türkiye üye olamaz. Mali reform ne demek? Tarımsal katkı sistemini değiştireceğiz diyor. Neye göre peki? Tarımsal krediler sıfıra indirilecek diye Dünya Ticaret Örgütünün önerisi var. Şimdi bize siz on beş yirmi seneden önce üye olamazsınız diye bir izlenim uyandırıyorlar. Acaba niçin? Aklı başında bir insan kalkıp ta Türkiye Bulgaristan’ın Romanya’nın on beş yıl gerisinde derse, onun aklından şüphe ederler. Ben çok partili rejime geçmişim,bunlar geçeli daha üç beş sene olmuş. Ben kırk elli yıldır serbest piyasa ekonomisini yaşıyorum.Bunlar tökezliyorlar. Alt yapıları bizden kötü, pek çok konuda bizden geriler. Halkın yüzde otuzunun milli geliri 233 dolar-euro. Şimdi böyle bir ülke benden 15 sene ilerdeymiş. Çocuklar güler. Ama bunu niçin yapıyorsunuz? Çünkü bize bu üyeliğin gerektirdiği katkıda bulunmak istemiyorsunuz. Bunları açık konuşacağız.
Bizim kabahatimiz şudur: yani hükümetin bunları bilmemesi mümkün müdür? Hükümet mutlaka bunları biliyor. Ama bunları bu açıklıkla halka anlatmıyor. Biz bunu idrak ediyoruz. Hem halka anlatacaksınız, AB ile de bu tonda konuşacaksınız. Yani sanki bu meseleler yokmuş gibi, gelin 301.maddeyi tartışalım, gelin Kıbrıs’ın Fin Planını tartışalım. Bana Brüksel’de dediler ki biz Finlandiya Planı hakkında sayın baş müzakereciye sorduk bize dedi ki biz bütün önerilere açığız. Olmadı! Bunu söylemeyeceksin. Bizim belli kurallarımız var, belli bir politikamız var o da şudur diyeceksin. Ve siz ambargoları kaldırmadan sizinle hiç bir şey görüşmüyoruz sizinle diyeceksiniz. Bunu söyleyecek cesaretiniz olacak. Onu da görüşürüz bunu da görüşürüz deyince, taviz vermeye hazır olduğunuz izlenimi uyandırıyorsunuz. Uluslar arası ilişkilerde bir kural vardır. Haksız olanı haklı yapmazlar. Taviz vermeye hazır olduğu izlenimini verene baskı yaparlar.Yani o bakımdan dikkat ediniz, daima bu böyle olmuştur. Hiçbir zaman haksız olduğu halde taviz vermeyecek kararlı bir politika izleyene baskı yapılmamıştır. Kıbrıs ta bu böyledir. Sizin taviz vereceğinizi hissediyorlar. Yani Türkiye batı ile iyi geçinmeye o kadar muhtaç ki biz en haksız talepte bile bulunsak bunlar taviz vermeye hazırdır. Tren kazası hikayesinden bahsetmek istiyorum.Yabancı gazeteciler Brüksel’de bana bunu sordular. Tren kazası olursa eğer buradan iki trende hasara uğrar dedim. Bir tek Türkiye’nin treni zarara uğramaz. Sizin treninizde zarara uğrar. Biz tehditkar üsluplara karşı boyun eğmeyiz dedim. Dün mecliste de söyledim. Türkiye tehdit altında politika yapacak bir ülke değildir. Yaparsak Cumhuriyeti kuranların kemiklerini sızlatırız. Hükümet tehditlere boyun eğebilir mi? Umarım ki eğmez. Eğerse meclis de eğer.Meclis eğerse halk eğer.
Bu raporları eğer dikkatle okursanız, bu raporlarda bizi rahatsız eden eleştiriler değildir, eleştiriler har zaman olur sizde cevabını verirsiniz. Bu raporlarda bizi eleştiren hakaret çeşididir. Bazı noktalarda bize resmen hakaret ediyorlar. Bunu kabul edemeyiz. Mesela ne diyor? Sizin devlet görevlileriniz işkence suçu işleyen sanıkları himaye ediyor diyor. Hepimize büyük bir hakarettir bu. Kim yapıyor? Nerde yapmış, ne zaman yapmış? Bu yok. Ama iddia var. Bunu kabul edemezsiniz. Devlet olarak böyle bir şeyi hemen reddedeceksiniz. Siz ne diyorsunuz? En üst düzeyde bu raporlar olumlu ve belgelidir diyorsunuz. Olmaz. Bunlara tepki göstereceksiniz. Buna benzer şeyler. Mesela Türkiye’yi asker idare ediyor diyorlar. Biz sayın Yakış ile birlikte dört yıldır TBMM’de görev yapıyoruz. Türkiye’nin en yüksek siyasi organı TBMM’dir. TBMM üzerinde bir organ yoktur. Şimdi huzurunuzda sayın Yakış’a soruyorum. Dört yıldır görev yapıyoruz, bir tek kere bir konuda oy verirken askerlerin baskısı ile oy verdiniz mi? Biz vermedik. Hiçbir telkin bile duymadık. Biliyoruz ki bir çok konuda biz oy verirken askerler farklı düşünüyor, ama biz halkı temsil ediyoruz. Biz halktan talimat alırız. Halkın iradesi ile hareket ederiz. Şimdi böyle bir ülke için askerin emrindedir bunlar diyeceksiniz.Geçen gün bir toplantıda Kreschmer Türkiye’de politikacıların hiçbir kıymeti yoktur, Türkiye’yi askerler yönetiyor diyor. Ve orda daha size kalmadan sizi şimdiye kadar muhalefette AB karşıtı olmakla suçlayan bazı özel sektör mensupları, ellerindeki dosyayı masaya fırlatarak şimdi burada size söyleyemeyeceğim kadar ağır tepki gösterdiler. Bizi bu noktaya getirdiler. Yani bu bize resmen hakarettir. Bizim siyasi şahsiyetimize hakarettir. Siz emir kulusunuz. Böyle bir şey olur mu?
301.maddeye gelince, biz parti olarak bunu çok dikkatli değerlendirdik, hukukçulara sorduk. Uzmanlarımız arasında 301. maddenin düşünce özgürlüğünü, ifade özgürlüğünü engellediğini söyleyen bir kişi çıkmadı. 301. madde açık bir şekilde diyor ki eleştiri serbesttir, aşağılamak suçtur. Hangi uluslar arası sözleşme aşağılamayı bir insan hakkı olarak, bir ifade özgürlüğü olarak seçebilmiştir. Nasıl bunu söylersiniz? Geçenlerde bunu Avrupalı parlamenterlere anlattım. Orhan Pamuk hakkında niçin dava açılmış filan. Biz de dedik ki her açılan dava sonunda bir yasa maddesini iptal edecek olsak Türkiye’de yasa kalmaz. Yani eğer siz adalet reformu yapmamışsanız, hakim ve savcılarınızı eğitememişseniz, onlar bu yasayı yanlış yorumladıysa bunun için yasa mı değiştirmek lazım. O zaman yargı reformu yapacaksınız.Bunun ayrıntılarına daha fazla girmek istemiyorum. Yalnız şunu açıkça söylemek istiyorum.
Avrupa Birliğine karşı çok kararlı bir ulusal politika izlenmesi gerekiyor. İktidarıyla, muhalefetiyle, basınıyla, iş adamlarıyla, akademik çevreleri ile bu temel noktalarda devletin haysiyetini ve çıkarını koruyan bir tavır çıkacak. Boyun bükmeyecek, alttan almayacağız, hakkımızı savunuyoruz. Yıllardır izliyoruz hiçbir aday ülke böyle aşağılanarak, diz çökerek AB’ye girmemiştir. Siz bizi üye yapmak istiyorsanız, o zaman bize bu muameleyi yapamazsınız. Dostsak dost muamelesi yapacaksınız. Ortaksak ortak muamelesi yapacaksınız. Hasım muamelesi yapamazsınız. Bir hasım için kullanacağınız dili Türkiye için kullanamazsınız. Bunu kabul etmiyoruz. Ve bunu da söyleyecek olan devlet adamlarıdır. Ve bunu açıklıkla, hiç çekinmeden söyleyeceksiniz. Bize bir kötülük yaparlar mı? Yapamazlar. Veto kullanırlar mı? Kullanamazlar. Tren kazası olur mu? Olmaz. Çünkü yaparlarsa bileceksiniz ki Türkiye’yi gözden çıkarmışlardır. O zaman siz zaten ne yaparsanız yapın Türkiye’nin önünü keseceklerdir. Çıkartmamışlarsa, kesemezler. Kestikleri anda sizden hiçbir konuda en küçük bir taviz alamazlar. Aynen 1997 de yaptıkları gibi.Bütün ilişkileri kestik hiçbir şey alamadılar.Sonra onlar geri adım attı. Göze alacağız, sıkışırsanız bir süre onları kaderleri ile, sorumlulukları ile baş başa bırakacaksınız. Devlet anlayışı bunu gerektiriyor. Son olarak şunu söylemek istiyorum. Burada bizim yapmamız gereken şey birbirimizi haksız yere suçlamamaktır, birbirimizi AB karşıtı olarak itham etmemektir, birbirimizi çağ dışı olmakla itham etmemektir. Ve bu açıdan basınımız son derece kötü bir sınav vermektedir. Cumhuriyet dönemi basın tarihimizde bu kadar kötü bir sınav verildiğinin örneğini bulamazsınız. Yani birçok yayın organı kendilerini Avrupa’nın sözcüsü gibi savunuyorlar, ve Türkiye’nin çıkarlarını savunanları böyle bir hale getiriyorlar. Buna tahammül edemeyiz. Onlar ne derse desin biz yine sesimizi çıkarıp söylemeye devam edeceğiz. Ama basın çok kötü bir sınav verip halkı yanıltıyor. Basın çok yanlış bir yoldadır. Bunu bu vesile ile söylemek istiyorum. Eğer biz AB konusunda başarıya ulaşacaksak, öncelikle basının kendisine çekidüzen vermesi gerekmektedir. Bu şekilde bu işi yürütemeyiz, bunu da açık bir şekilde konuşalım. İktidarı tutuyorsunuz, tutun. Destekliyorsunuz, destekleyin. Ama muhalefeti haksız yere suçlayamazsınız. Muhalefetin görüşlerine sansür uygulayamazsınız. Bu bir sansür uygulamasıdır. İşin kötüsü budur. Basın toplantısı yapıyorsunuz, bir kelime yok. Mecliste konuşuyorsunuz, bir kelime yok. Biz yani düşman hesabına mı çalışıyoruz. Bu muamelenin sebebi nedir? Ne hakla bunu yaparsınız? Sizin göreviniz haber vermektir. Köşenizde istediğiniz kadar eleştirin. Halkın bilgilenmesini nasıl engellersiniz. Yapılan budur. AB mücadelemizde bize en büyük darbeyi vuranların arasında maalesef basının büyük bir kesimi gelmektedir. Avrupa’nın en haksız taleplerini Türkiye’ye savunacaksınız, bize zorla kabul ettirmeye çalışacaksınız, Türkiye’nin çıkarını savunana da böyle davranacaksınız. Bunu kabul etmiyoruz.Bunu reddediyoruz. Bundan memnun değiliz.Teşekkür ederim.
Soru:1996 yılında Gümrük birliği sözleşmesini imzalayan şu an bulunduğu partinin Genel Başkanı Deniz Baykal, Türkiye’nin Avrupa Birliği yolunda Kıbrıs yolunda baraj kozu olan ekonomisini bu sözleşme ile Avrupa’nın önüne sürmüştür.Bu açıdan kendisinin yorumlarını sormak istiyorum.
Soru: 301.madde ile ilgili bir soru yöneltmek istiyorum.Görüşmeler sonucu bu madde ile ifade özgürlüğüne dokunma olmadığını, Türklüğün aşağılanmasına karşı olan eleştirilerin engellenmiş olduğunu ifade ettiniz. Hukuk fakültesi öğrencisi olarak ceza hukuku dersinde öğrendiğim kadarı ile her suç ve ceza, Ceza Kanununda belirtilmeli ve açıkça ifade edilmelidir. 301. maddeye bakıldığında Türklerin aşağılanmasına dair bir açıklama göremiyoruz ve şöyle bir soru işareti ile baş başa kalıyoruz.Kime göre aşağılanma ile karşı karşıyayız? Hakime göre aşağılanma gibi görünen şey, başkasına göre farklı görünebilir.Biz sürekli biz Türkler cümlesi ile başlayan çok fazla cümle kurarız.O zaman biz Türkler cümlesi ile başlayan olumsuz her cümleye aşağılama diyebilir miyiz?
Soru: Sayın Öymen kültürler arası çatışmanın en temel nokta olduğuna dikkat çekti ve bir B planından söz etti. AB’ye girmemiz bana biraz zor görünüyor. Bazı partiler belki İslami yöne doğru açılabilirler. Ben CHP’nin B planında ne olduğunu merak ediyorum.
Onur ÖYMEN: Öyle anlaşılıyor ki Uğur Mumcu çok haklıymış. Herkesin çok fikri var ama bilgisi yok.Önce bizim aramızda bilgi paylaşmamız gerekiyor.Bilgi paylaşacağız ki değerlendirmelerimiz doğru düzeylere ulaşsın.Bir kere Gümrük Birliği anlaşması dediğimiz anda orada hataya düşüyoruz çünkü Gümrük Birliği anlaşması diye bir anlaşma yok.Kim imzalamış bu anlaşmayı, ne zaman imzalamış? Türkiye ile Avrupa Birliği arasında Gümrük Birliği anlaşması var mı yok mu?Gümrük Birliği Türkiye ve Avrupa Birliği arasında yirmi seneden uzun bir geçmişi olan bir mutabakat olup, zaman içinde Gümrük haklarının incelenmesi ile ilgilidir. Ve sonunda 2005 yılının martında, o zamanki hükümet ile Avrupa Birliği arasındaki ortaklık konseyinde müşahede edilen bir mutabakattır. Ortaklık konseyi sırasında Dışişleri Bakanı Murat Karayalçın’dır.Bir süre Deniz Baykal vardı ama Deniz Baykal hükümette değildir.O zaman Deniz Baykal’ın imzalamış olduğu Gümrük Birliği anlaşması dersek doğru bir iş yapmış oluyor muyuz?Yapmıyoruz.Yani bunlar bu şekilde söylendiği için bahsetmek istedim.Buna dikkat etmek lazım.Peki Murat Karayalçın’ın burada hatası var mıdır? Yok. Niçin yok? Çünkü o görüşme sırasında çok açık biçimde Türkiye’nin Kıbrıs politikasını açıklıyor.Ve hiçbir şekilde Kıbrıs’ı Avrupa Birliği’ne peşkeş çekeceği anlamına gelen hiçbir söz söylemiyor aksini söylüyor ki bu da zapta geçiyor. Dışişleri arşivlerinde yabancı ülkelerin o zamana ait belgeleri bulunmaktadır.Ve orada çok açık bir şekilde Türkiye’nin Gümrük Birliği uğruna Kıbrıs’ı feda etmeyeceği yazıyor.Ve ondan sonra benim haziran ayında göreve geldiğim süre içerisinde, hükümet olarak, dışişleri olarak defalarca açıklama yaptık. Ve Türkiye’nin Kıbrıs politikasında en küçük bir değişiklik olmadığını ilan ettik. Aralık ayında Gümrük Birliği Avrupa Parlamentosunda onaylanmıştır.Ve o devirde de Türkiye’ye çok büyük baskılar yapılmıştır.Sayın Demirel ile bu konuda temaslar yapmak üzere gittiğimiz zaman, Demirel’e bu konuda baskılar yapmaya kalkışmışlardır. Şunu yapmazsanız Gümrük Birliği onaylanmaz. Bunu yapmazsanız Gümrük Birliğini onaylama şansı yüzde sıfırdır. Biz onların dediği hiçbir şeyi yapmadık ve Gümrük Birliği üçte iki çoğunlukla onaylandı. O bakımdan bu konudaki eleştirilerin doğruluğunu araştırmak gerekmektedir.Soruyu yönelten arkadaşımızın kabahati odur, çünkü onun söylediği şeyler basının yayınladığı şeylerdir.Ve basında insanları suçlamak için maalesef gerçek dışı yazılar yazmak artık adet haline gelmiştir.Kendisini o nedenle eleştirmiyorum.
Şimdi 301.madde ile ilgili tartışmamız, ne ceza verilecek ya da bu suçun karşılığı nedir tartışması değildir. 301.madde Türkiye’de ifade özgürlüğünü kısıtlıyor mu kısıtlamıyor mu tartışmasıdır. 301.maddenin içinde ifade özgürlüğünü kısıtlayan bir hüküm yoktur. 301.maddenin son cümlesi eleştiriye açık bir şekilde, eleştiri amacıyla yapılan beyanların bu maddenin kapsamına girmediğini söylemektedir.Yani Türklüğü, meclisi, hükümeti, askerleri eleştirdiğinizde siz mahkum olmayacaksınız. Neyi yasaklıyor? Aşağılamayı, hakareti yasaklıyor. Bu sadece Türkiye de mi var? Hayır. İtalya’da da aynı madde var. Peki İtalya’yı Avrupa Birliği eleştiriyor mu? Eleştirmiyor. İspanyada da var. İrlanda da var. İrlanda bayrağına karşı saygısızlık yapmanın çok ağır cezası vardır. Almanya’da da var. Birçok ülkede bu böyledir. Onların hiçbirine bir şey demiyorlar. Türkiye’ye gelince bütün dünya ayağa kalkıyor. Ne tren kazası kalıyor, ne yol kazası kalıyor. İşin özüne gelecek olursak, parti olarak görüşümüz, biz diyoruz ki düşünce özgürlüğü ve insan hakları konusunda Türkiye hiçbir ülkenin gerisinde kalmamalıdır. İfade özgürlüğü konusunda, Türk vatandaşları herhangi bir Avrupa Birliği ülkesi vatandaşının gerisinde kalmamalıdır. Avrupa ülkelerinde şiddete başvurmayan bütün görüşler serbestçe ifade edilebilir. Edilemez. Yani biz eğer bunu bilmiyorsak, burada da ciddi bir bilgi hatası vardır. Hiçbir şiddete başvurmadan gidin Almanya da Nazi ülkelerini savunun bakalım başınıza ne gelir. Bir tane kitap yayınlayın, dergi yayınlayın yasaktır. Almanya da serbesttir. Hollanda da yılda yedi milyon insan Nazi propagandası yaptığı için Almanya ya kaçırılır.Ama Almanya da yasaktır.Yani birçok ülkede buna benzer yasaklar vardır. Mesela bilime karşı aşağılayıcı ifadeler birçok Avrupa ülkesinde yasaktır.Bazılarında serbesttir,bazılarında sadece Hıristiyanlığı eleştirmek yasaktır.Müslümanlara istediğinizi söyleyebilirsiniz, hakaret etmek serbesttir.Hıristiyanlığa içinde şiddet unsuru olmadığı halde hakaret edemezsiniz.O bakımdan Avrupa da şiddet unsuru olmadıkça her şeyi söylemek mubahtır görüşü yanlıştır. Örnekleri vardır. Mesela Yunanistan. Yunanistan’daki uygulamalar Avrupa Birliği’nin bütün ülkelerine aittir.Çünkü AB’nin temel normları Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine dayanır. Avrupa İnsan Hakları sözleşmesi de aynen uluslar arası insan hakları beyannamesi gibi üç şeritli dil,din,cins,ırk ayrımı yapılmayacağına bağlıdır.Oysa bakıyorsunuz Yunanistan’da vatandaşlık yasasının 19.maddesi vardı bu madde yeni kalktı.Bu madde diyor ki Helen asıllı olmayan vatandaş uzun süre yurt dışına çıkarsa vatandaşlıktan atılabilir.Ve bu maddeye dayanarak altmış yıl Türk asıllı yunan vatandaşı vatandaşlıktan atılmıştır. İşte insan hakları ihlali budur.Ve şimdi madde kalktı bunları geri almıyorlar. En yeni örnek Yunanistan’da nüfus azalıyor, nüfusu artıracaklar. Onun için bir kararname çıkarttılar. Helen asıllı iseniz eğer, üçüncü çocuğunuz olduğunda size pirim veriyor. Müslüman iseniz vermiyor. Şimdi bize akıl veren, bizi her gün eleştiren, yerden yere vuran dediğimizi yapmazsanız, tren kazası olur diyen Avrupa da bunlar olur. Daha çok örnek var. Hepsini anlatacak vaktimiz yok ama bilesiniz ki biz bu haksız suçlamalara tepki gösterirken, bunu Avrupa düşmanı olduğumuz için yapmıyoruz.Yani Avrupa’nın temel değerlerine karşı olduğumuz için yapmıyoruz, haksızlıklara karşı yapıyoruz. Suçlamalara, çifte standartlara karşı olduğumuz için bu tepkiyi gösteriyoruz.
Şimdi kültürler arası çatışma konusuna gelince, bildiğiniz gibi bunu söyleyen Samuel Huntington’dır. Bunu biz söylemiyoruz.Ve onun ilginç bir teorisi var.O da diyor ki demokrasi sadece Hıristiyan ülkelerde olur.Hıristiyan ülke değilseniz, sizde demokrasi gelişmez diyor. Nadir istisnaları vardır, biri Türkiye’dir der. Şimdi de dünyayı kültürler arasına tasnif ediyor. Avrupa Birliğini nasıl etkiliyor. Avrupa Birliğini şöyle etkiliyor: eski Belçika Başbakanı 1997 yılında Brüksel’de Hıristiyan Demokratların sırf Türkiye için yaptığı bir toplantıdan sonra şunları söyler: Biz karar verdik. Türkiye hiçbir zaman AB’ye üye olmamalıdır. Niçin? Çünkü AB bir uygarlıktır. Sizin bizim uygarlığımızda yeriniz yoktur. Atatürk ne diyor: ‘Kültürler farklıdır ama uygarlık birdir’ diyor. Türkiye’nin bu uygarlık içinde yer alması gerekmektedir diyor. Şimdi bir bizim anlayışımıza bakın bir de onların anlayışına bakın. Daha geçen hafta aynı Merkel televizyona demeç verdi. Orda diyor ki: Türkiye üye yapılmamalıdır. Türkiye olsa olsa özel seçilebilmelidir. Ama kesinlikle Türkiye’nin üyeliğine karşıyız diyor. Biz bunlarla mücadele ediyoruz. Ve kültür unsurları, din unsurları ortaya çıkıyor. Almanya da ben kültür filan diyenlere eski Hıristiyan Demokrat Partisi Schaeuble sordum. Kültürel nedenlerle Türkiye üye olmasın diyormuşsunuz dedim. Hakikaten bunu söylediniz mi dedim. Söyledik dediler. Türk kültürü ile Avrupa kültürünü zıt mı görüyorsunuz diye sordum. Sizin kültürünüze katkı sağlayacağız ve Avrupa kültürünü zenginleştireceğiz. Nasıl kültürler arasında ayırım yaparsınız diye sordum. Biz kültür deyince dünya anlarız. Açıkçası biz Avrupa Birliği için çok şey yaparız da herhalde dinimizi de değiştirmeyiz. O bakımdan bazıları dinden çıktığı dininden rahatsız. İnanılır gibi değil. Ama bizim yapmamız gereken şey dini devlet işine karıştırmamaktır. Atatürk’ün çizdiği Laiklik ilkesine sahip çıkmak ve Türkiye’yi bir Suudi Arabistan, bir Afganistan haline getirmemektir. Gerçekten Türkiye bir Suudi Arabistan gibi olsaydı, laik bir ülke olmasaydı Avrupa’nın kapısının önünden geçemezdi. Çünkü cins eşitliği yok, kadın erkek eşitliği yok. Birçok başka unsur var.Şeriat hukuku da demokrasi ile bağdaşa mı bilir? Şimdi B planı ne demek? B planı şu demek. Siz bütün gayreti gösterdiniz fakat sonunda sizi AB’ye almadılar. Nasıl almadılar? İşte Fransa Anayasası değişecek dedi. Diyor ki referandum. Olabilir. Siz bütün tavizleri verdiniz, Kıbrıs’ı hediye ettiniz, istedikleri her şeyi yaptınız, patriğe Vatikan gibi bir devlet kurdurdunuz ne isterseler yaptınız. Fransa o zaman bile ben halkoyuna giderim diyor. Ve Fransız halkının yüzde elli biri hayır derse giremezsiniz diyor. Fransa öyle diyor Avusturya da aynı şeyi söylüyor.Yani kamuoyu yoklaması Türkiye’nin üyeliğini reddederse Türkiye batacak mı? Batmayacak. Soru budur. Cevap: Bir ülke eğer Avrupa Birliği üyesi olmadan da Avrupa ülkesi olabiliyorsa siz Avrupalı ülke olmaya devam edeceksiniz. Yani Norveç gibi, yani İsviçre gibi. Norveç’te de bu sefer Norveç halkı reddetti üyeliği. Norveç bugün Avrupa ülkesidir ama AB üyesi bir ülke değildir. Avrupa’nın değerlerini paylaşıyor, ticareti var ama üye değildir. İsviçre kendi tarafsızlık politikası gereğince kendisi müracaat etmiyor.Yani Avrupa Birliğinden vazgeçmek zorunda kalırsak, bu demokrasi, insan hakları, özgürlükler, laiklik gibi değerlerden de vazgeçmek anlamına gelmemelidir.Bizim Cumhuriyet Halk Partisi olarak görüşümüz, AB üyeliği için sonuna kadar mücadele etmektir. Olmazsa, bize rağmen olmazsa, o zaman da Türkiye temel değerlerden vazgeçmeden, dünyada kendi yerini bulmalıdır. Dünyada Avrupa Birliği üyesi olmayan bir çok ülke var. Bu devletler refah devleti olmuşlar ve demokratik devlet olarak varlıklarını sürdürmektedirler. Türkiye’de bunu yapacaktır.Yani kimse biz AB ülkesi olmazsak bir İslam ortak pazarı kurarız fikrine kapılmasın. Böyle bir şey olamaz. Yani bizi Avrupa’ya çeken Avrupa’nın parasından pulundan çok, esas değerlerdir. Bizi Avrupa’ya çeken bazen Fransa Parlamentosu, Yunanistan gibi kendilerinin bile yeterince saygı göstermedikleri yüksek değerlerdir. Yoksa biz sadece gidelim de biraz zenginleşelim düşüncesi ile hareket etsek, çok eksik bir iş yapmış oluruz. Herkes bilsin ki önümüzdeki yirmi, yirmi beş yıl içinde dünya dengeleri içinde AB’nin payı aşağıya inecektir. Kimse zannetmesin ki AB dünyanın lideri olacaktır, bugün olduğu gibi geriye gidecektir. 21.yüzyıl bir Asya yüzyılı olacaktır. Ve önümüzdeki otuz sene içinde yalnız toplam milli gelirde değil, kişi başına düşen milli gelirde de Çin Amerika’yı geçecektir.Bugün İngiltere’yi geçti, yarın Almanya’yı geçecek, 2030 da Japonya’yı geçecek, 2040 ta Amerika’yı geçecektir. Şimdi o bakımdan dünyanın değişen dengelerinin farkındayız. AB’yi istiyoruz ama böyle bir hayal gibi, serap gibi görmüyoruz. Onun eksiklerini de, kusurlarını da biliyoruz. Yani özetleyecek olursak bizim AB konusuna çok akılcı yaklaşmamız gerekmektedir. Bunu yeni bir din gibi görmememiz lazım ve Türkiye’nin geleceğini planlarken AB üyeliği olmasa da Türkiye’nin refah yolunda ve demokrasi yolunda ilerleyeceği anlayışıyla devam etmemiz gerekmektedir.
Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.