Kayseri Atatürkçü Düşünce Derneği Toplantısı

CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in Kayseri’de ADD Toplantısında Yaptığı Konuşma
1 Eylül 2006

Sayın Başkan, Değerli Konuklar,

Öncelikle nazik davetiniz ve düşüncelerimi sizlerle paylaşma fırsatını bana verdiğiniz için içtenlikle teşekkür ederim.

Atatürk’ün dış politika anlayışı ve Türkiye’nin Cumhuriyetin kurulmasından bu yana izlediği dış politika hakkındaki görüşlerimi açıklayacağım. Ama aynı zamanda bugün vardığımız nokta, bugün karşılaştığımız sorunlar hakkında da sizlerle görüşlerimi paylaşacağım. Acaba bugün Atatürkün izlediği dış politikayı sürdürebiliyor muyuz? Atatürk’ün mirasına sahip çıkabiliyor muyuz? İşte bu konuyu sizlerle ele almaya çalışacağım.

Atatürk’ün dünya görüşü ve uluslararası ilişkilerde izlediği ilkeli politikalar 80 yıl boyunca Türk Dış politikasına damgasını vurmuştur.

Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerinde çeşitli cephelerde üstün başarılar kazanmış ve sonunda Kurtuluş Savaşını büyük bir zaferle taçlandırmış olan Mustafa Kemal Atatürk yeni Cumhuriyetin dış politikasını bir barış siyaseti olarak belirlemiş ve bu siyasetten hiç ayrılmamıştı. Atatürk’ün ünlü “Yurtta sulh, cihanda sulh” sözleriyle özetlenen bu barış politikası ne anlama geliyordu? Barışçı olmak bir zaaf alameti miydi, bir yılgınlık işareti miydi? Kuşkusuz hayır. Atatürk’ün politikası o dönemde dünyanın büyük devletlerinin yayılmacılık siyaseti güttükleri, nüfuz mücadelelerine giriştikleri, sömürgecilik politikalarını en ileri noktaya götürdükleri bir dönemde en uygar, en insancıl bir davranış biçimini yansıtıyordu. Atatürk çeşitli konuşmalarında Türklerin misakı milli hududtları için hür ve bağımsız yaşamak isteyen bir millet olduğunu söylüyordu. Hiç kimsenin topraklarında, kaynaklarında gözümüz yoktu. Ama Türkiye’nin topraklarında gözü olanlara da en küçük bir müsamaha gösterilmeyecekti. Atatürk 1931 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisinde yaptığı bir konuşmada Türkiye’nin bütün dünya ülkeleriyle dostluk politikası izleyeceğini söylüyordu. Ama bu hiç bir zaman Türkiye’ye karşı kötü emeller besleyen ülkelere boyun eğeceğimiz anlamına gelmiyordu.

Şu sözler de Atatürk’ündür:  “Ulus ve ülkenin çıkarları gerektirdiği zaman insanlığı meydana getiren uluslardan her biriyle uygarlık gereği olan dostluk ve siyaset ilişkilerini büyük bir duyarlılıkla karşılarım. Ancak benim ulusumu esir etmek isteyen herhangi bir ulusun da, bu isteğinden vazgeçinceye dek, amansız düşmanıyım.”

Atatürk’ün bu sözleri Türkiye’nin çıkarelarına zarar vermek isteyenler kim olursa olsunlar bunlarla mücadele etme azmini ve kararlılığını ortaya koyuyor. İşte devletimizin temel taşı olan Lozan Antlaşmasını da Türkiye bu azim ve kararlılıkla başarıya ulaştırmıştı.

Osmanlı İmparatorluğunu bölüp parçalama, Osmanlı topraklarını paylaşma büyük devletlerin önemli hedefleri arasında olmuştu. Sevr Antlaşmasının özü budur. Yalnız Osmanlı İmparatorluğuna değil, Birinci Dünya Savaşını kaybeden bütün devletlere çok ağır şartlar içeren barış antlaşmaları imzalatılmıştır. Türkiye, Birinci Dünya Savaşından sonra ülkesini işgal eden Yunanistan’a ve onun arkasındaki büyük devletlere karşı yürüttüğü çok başarılı bir kurtuluş savaşından sonra Sevr Antlaşmasını yırtmış ve egemenliğini ve eşitliğini tanıyan Lozan Barış Antlaşmasını diğer ülkelere kabul ettirebilmiştir. Birinci Dünya Savaşının mağlupları arasında Lozan ile kıyaslanabilecek bir antlaşma imzalayabilmiş başka ülke yoktur.

Ancak şurasını unutmayalım. Kurtuluş Savaşı ve Lozan bizim için ne kadar büyük bir zaferse, başta İngiltere olmak üzere, dönemin büyük devletleri için o kadar büyük bir hezimet olmuştur.

Türklerin Kurtuluş savaşı sonunda kazandıkları galibiyeti Churchill şöyle değerlendiriyordu: “ …Türklerin yeniden Avrupa’ya girmeleri Müttefikler için en kötü  aşağılanmadır…Müttefiklerin zaferi hiç bir yerde Türkiye’deki kadar tam olmamıştı. Şimdi galibin gücü hiç bir yerde Türkiye’deki kadar gösterişli bir şekilde aşağılanmamıştır. Ve sonunda başarılı bir savaşın bütün meyveleri, uğrunda binlerce askerin hayatını verdiği Gelibolu, Filistin, Mezopotamya… başarıları, bunların hepsi bir utanç içinde sona ermiştir.

Kurtuluş Savaşının Türklerin galibiyetiyle sonuçlanması İngiliz iç politikasını, hatta İngiltere’nin dünyadaki rolünü de etkiledi. 11 Ekim 1922 tarihinde Mudanya mütarekesi imzalanır. Aynı ay içinde Başbakan Lloyd George’la beraber Churchill de hükümetten ayrılır.  Lloyd George 19 Ekim tarihinde Avam Kamarasında yaptığı veda konuşmasında şöyle der: “İnsanlık tarihinde dahiler pek ender görülür. Fakat kötü talih, Tanrı bir dahiyi Türkiye’de dünyaya getirdi ve biz onunla çarpışmak zorunda kaldık. Mustafa Kemal gibi bir dahiyi yenmemiz imkansızdı.”

İngilizler ve Türklerle savaşan diğer ülkeler Türklerin kurtuluş savaşını bir türlü hazmetmemişlerdi. Ellerine fırsat geçtiğinde bunun bedelini Türklere ödeteceklerdi. Ellerindeki en büyük güç ekonomik üstünlükleriydi.

Daha Birinci Dünya Savaşı yıllarında büyük devletler, savaştan sonra ekonomik üstünlüklerine dayanarak kendilerinden daha küçük ülkelere her istediklerini yaptırabileceklerini düşünüyorlardı.

1917 yılında bir askeri yetkiliye yazdığı mektupta ABD Başkanı Wilson şöyle diyordu: “ Savaş bitince biz onları kendi düşüncelerimizi kabul etmeleri yönünde zorlayabiliriz, çünkü o zaman, diğer unsurların yanı sıra mali açıdan da bize muhtaç olacaklardır”.

İşte Lozan’da Türkiye’ye de bunu yapmak istemişler ve kendi iradelerini Türkllere kabul ettirmeye çalışmışlardır. Ama karşılarında Atatürk’ün ve İsmet Paşanın çelik iradesini buldular.

Lord Curzon Lozan’da İsmet Paşa’nın sürekli olarak egemenlikten ve bağımsızlıktan söz etmesinden çok rahatsız olmuştu. Bu konudaki şikayetini sık sık dile getirdi. Lord Curzon özel bir görüşmede İsmet Paşa’ya şöyle dedi: “İsmet, sen bana tıpkı laternayı hatırlatıyorsun. Bizi bıktırıp usandırana kadar hep aynı havayı çalıyorsun: Milli egemenlik, milli egemenlik, milli egemenlik. Bu sözü duymaktan hepimize gına geldi.” Lord Curzon’un Konferansta da dile getirdiği buna benzer yakınmalara İsmet Paşa’nın resmi bir oturumdaki cevabı çok net oldu: “Türk egemenliğinden çok söz etmiş olmamızdan yakınılmıştır. Biz, burada bağımsızlığının bilincine varmış ve adaletli bir barışa ulaşmak isteyen bir ulusu temsil etmekteyiz; biz, Konferansa, eşitlik içinde işlem göreceğimiz güvencesiyle geldik; egemenliğimizden sık sık söz etmek durumunda kalmışsak, bize egemenliğimizi çiğneyecek nitelikte yapılmış tekliflerle buna zorlanmış olmamızdandır; egemen başka hiç bir devlet, Yunanistan bile, bu nitelikteki tekliflerle karşılaşmamıştır. Türk halkının, her şeyden önce, bağımsız başka herhangi bir ulus gibi işlem görmeğe hakkı vardır.

Türkiye tam bağımsızlık görüşünü Lozan’da sonuna kadar savundu.

İsmet Paşa Lord Curzon’a şunları da söyledi:  “Türkiye’nin içişlerine yabancılar tarafından hiçbir şekilde müdahaleye olanak vermeyen mutlak bağımsızlık sorunu şimdi ve ebediyyen çözülmelidir. Bu Türk halkının kesin isteğidir. Türkiye her şeyi göze alarak ve doğacak bütün sonuçları kabullenerek bu konudaki tavrını ve görüşünü asla değiştirmeyecektir.”

İsmet Paşa Türkiye’nin bu konudaki kararlılığını basın mensuplarına da açıklamıştı. Kendisiyle bir mülakat yapan Georges-Gaulis’e şöyle diyordu: “Bu noktada hiçbir zaman boyun eğmeyeceğiz. Eğer eğersek ülkemizde kişisel gücümüzün ve itibarımızın değeri bir saman çöpünden daha fazla olmaz.”

Lozan’da bir gün İngiliz Baş delegesi ve İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon İsmet Paşayı davet ediyor ve ona diyor ki: “Konferansta bir neticeye varacağız. Ama memnun ayrılmayacağız. Hiç bir işte bizi memnun etmiyorsunuz. Hiç bir dediğimizi makul olduğuna, haklı olduğuna bakmaksızın kabul etmiyorsunuz. Hepsini reddedediyorsunuz. En nihayet şu kanaate vardık ki, ne reddederseniz hepsini cebimize atıyoruz. Memleketiniz haraptır. İmar etmeyecek misiniz? Bunun için paraya ihtiyacınız olacaktır. Parayı nereden bulacaksınız? Para bugün dünyada bir bende var bir de bu yanımdakinde. Unutmayın ne redderseniz hepsi cebimdedir. Nereden para bulacaksınız, Fransızlardan mı?…Para kimsede yok. Ancak biz verebiliriz. Memnun olmazsak kimden alacaksınız? Harap bir memleketi nasıl kurtaracaksınız? İhtiyaç sebebiyle yarın para istemek için karşımıza gelip diz çöktüğünüz zaman, bugün reddettiklerinizi cebimizden birer birer çıkartıp size göstereceğiz.”

İsmet Paşa’nın cevabı kısa olur: “ Şimdi meseleleri halledelim. Para istemek için gelirsem o zaman gösterirsiniz”.

Lord Curzon’un sözleri o andaki kişisel görüşlerini mi yansıtıyordu? Daha sonraki yıllarda yaşanan tecrübeler bunun pek de böyle olmadığını gösteriyor.

Büyük mücadelelerden, tartışmalardan sonra Lozan Konferansına bir süre ara verildi ama sonunda geri adım atan Türkler değil Batılılar oldu ve Lozan Antlaşması Türkiye’nin istediği şekilde sonuçlandırıldı. 24 Temmuz 1923 tarihli belgenin başında Türkiye’nin eşit haklara sahip bir devlet olduğu vurgulandı. Birinci dünya savaşının galipleriyle mağlupları arasında imzalanan başka hiçbir antlaşmada böyle bir ifade yoktur.

Lozan Antlaşmasının ne anlama geldiğini en güzel biçimde özetleyen Atatürk olmuştu. Atatürk Lozan Antlaşmasının imzalanmasından sonra yaptığı bir konuşmada şöyle diyordu:

“Lozan, Türk milletine karşı, yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşmasıyla tamamlandığı sanılmış büyük bir suikastın sonuçsuz kaldığını bildirir bir belgedir. Osmanlı tarihinde benzeri görülmemiş bir siyasi zafer eseridir.

Yabancılar da Türkiye’nin kazandığı büyük diplomatik zaferin farkındaydı. 1937 yılında yayınlanan “Bugünkü Türkiye” isimli eserin yazarı Dr. Stephen Ronart bunu en güzel biçimde ifade eden yazarlardan biriydi. Ronart şöyle diyor:  “Lozan Antlaşması, Büyük Savaşın dikte edilmemiş, müzakere edilmiş ilk barışı idi. Bu barış aynı zamanda hem silahın, hem siyasetin zaferiydi…Bu zafer hemen hemen bütün dünyanın elinden kopara kopara alınmıştı. Sevr’den hiç bir şey kalmamıştı. Osmanlı döneminin küçük düşüren, yüz kızartan bütün hatıraları silinip kazınmıştı…Bundan böyle milli politikasında ne had, ne şart ne de herhangi bir kayıt tanıyan, bağımsız, yeni, tam bir Türk Devleti, yaşayan bir varlık, gözle görünen, elle tutulan bir gerçek olmuştur.”

Evet, Lozan Türkler için bir zaferdi ama unutmayalım ki,  karşısındaki ülkeler için bir yenilgiydi. Lozan Konferansı’nın başlamasından hemen önce görevinden ayrılmak zorunda kalan eski İngiliz Başbakanı Lloyd George’a göre “Lozan İngiltere’nin bu zamana kadar imzaladığı antlaşmaların en alçaltıcısıydı.” Türkiye’nin Lozan’daki başarısını bundan daha açık bir şekilde itiraf eden belki de olmamıştı. İngilizler diplomatik bir yenilgiye uğradıklarının farkındaydı.

Lozan Barış Antlaşması imzalandıktan sonra bile yeni Türk devletinin ekonomik güçlüklerle başedemeyip diz çökeceği inancı yaygındı. İngiltere’de yayınlanan New Conventional gazetesi şöyle diyordu: Gerçekten Türkiye teorik bakımdan bağımsız bir hükümet oldu. Ancak bu, ticaret ve sanatta kaabiliyetsiz ve sermayeden yoksun halkı bilenlerce malumdur ki, bu bağımsızlığın ömrü pek kısa olacak ve eski durumu bir başkası üzerine alacaktır.”

Gerçekten yıllar boyunca Türkiye’yi ekonomik alanda baskı altına almak için çok gayret gösterildi. Ama başarılı olunamadı. Türkiye Birinci Dünya Savaşından sonra dünya ekonomisinin büyük çöküntüler yaşadığı yıllarda bile kendi olanaklarıyla bağımsızlığını sürdürmeyi ve kalkınmayı başardı.

Atatürk devletin itibarını yüksek tutmaya büyük özen gösterirdi. Batılı ülkeler Türkiye’ye Milletler Cemiyetine üye olması için başvuruda bulunmasını teklif ettikleri zaman Atatürk, ancak bizi üye olmaya resmen davet ederseniz üye oluruz dedi. Sonunda Milletler Cemiyeti Türkiye’yi resmen davet etti ve Türkiye böylece üye oldu.

Atatürk’ün izlediği dış politikanın sonuçlarını kısaca değerlendirdiğimiz zaman şunları görüyoruz:
Türkiye bölgesinde 83 yıldan beri savaşa girmemiş tek ülke. Bütün Avrupa ülkeleri arasında bu kadar uzun süre kesintisiz barış koşullarında yaşayan sadece üç ülke var. Bütün dünyanın bir ateş çemberinden geçtiği 2. Dünya Savaşının dışında kalabilmek bile başlı başına büyük başarıydı. Dönemin büyük devletleri Türkiye’yi savaşa sokmak için büyük baskı yaptılarr. Churchill bunun için Adana’ya geldi.  Roosevelt’le Churchill İsmet Paşa’yı Kahire’ye davet ettiler. Ama İsmet Paşa bütün bu baskılara direndi ve onların savaşa girme tekliflerini Türkiye Büyük Millet Meclisine teklif bile edemeyeceğini söyledi. Çünkü Atatürk’ün en yakın arkadaşı Atatürk’ün barış politikasına sonuna kadar sahip çıkmıştı.

Bir de bugünkü duruma bakalım. Türkiye nereden nereye geldi. Atatürk döneminde ulusal çıkarlarımızı ve itibarımızı korumak için izlenen politikaları sürdürebiliyor muyuz?

Cumhuriyete nasıl başlamışltık: Lozan ve sonrasında neler yapmıştık. Şimdi nereye geldik. Bunlara kısaca değinmek istiyorum. Daha sonra da güncel dış politika meseleleri hakkındaki bazı düşüncelerimi sizlerle paylaşmaya çalışacağım.
Türkiye Lozan’dan sonra barış ve istikrar içinde hızlı bir kalkınma sürecine girdi. Savaşların yaraları sarıldı, Osmanlı Borçları son kuruşuna kadar ödendi. Yalnız siyasi değil, ekonomik bağımsızlığa dabüyük önem verildi. Hemen hemen hiç dış borç alınmadı. Bütçe açığı verilmedi, dış ticaret açığı verilmedi, hızlı bir kalkınma sürecine girildi.

Atatürk’ün ölümünden sonra da onun dış politikası ve ekonomik politikası titizlıkle sürdürüldü.

Atatürk’ün son yıllarında en önemli dış politika hedefi olarak benimsediği Hatay’ın anavatana katılması hedefi Onun ölümünden kısa bir süre sonra gerçekleştirildi.Üzerimizdeki bütün baskılara rağmen ülke İkinci Dünya Savaşına sokulmadı.  Avrupada ve Rusya’da milyonlarca insan ölürken, yaralanırken, evsiz barksız kalırken, savaşın büyük acılarını yaşarken Türkiye’de kimsenin burnu kanamadı. O zamanki devlet adamlarımız, Türkiye’nin uluslararası yükümlülükleri var, sessiz kalamayız, seyirci kalamayız diye ülkemizi ateşe atmadılar, İsmet Paşanın dediği gibi Türk çocuklarını babasız bırakmadılar.
Savaştan hemen sonra Türkiye tek başına olduğu halde Sovyetler Birliğinin Doğu illeri ve Boğazlar üzerindeki taleplerini kesinlikle reddetti.

1950 yılında CHP iktidarı DP’ye devrederken Türkiye Birleşmiş Milletlere, OECE’ye ve Avrupa Konseyine üye olmuş saygın bir ülkeydi. Daha sonra, DP döneminde de NATO’ya girdik. 1960 yılında
Londra ve Zürih Antlaşmalarını imzalayarak Kıbrıs Türklerini eşit haklara sahip ortaklar haline getirdik. Biz yalnız CHP’nin ülkeye yaptıkları hizmetlerden değil, ülke çıkarı doğrultusunda başka partilere  mensup siyaset adamlarının katkılarından da övgüyle söz ederiz. İşte Adnan Menderes’in, Fatin Rüstü Zorlu’nun bu konulardaki hizmetleri için de şükranlarımızı sunuyoruz.

Atatürk’ün tam bağımsızlık ilkesi, dış baskılara direnme yaklaşımı daha sonraki yıllarda da Türk Dış politikasının temel direklerini oluşturdu. Türkiye’nin 1974 yılında Ecevit’in Başbakanlığı döneminde Kıbrıs’a yaptığı müdahale de bir yönüyle Türkiye’nin dış baskılara karşı direnme gücünün bir göstergesi oldu. Daha sonra 1995 yılının sonunda yaşanan Kardak krizi de Deniz Baykal’ın Dışişleri Bakanlığı döneminde Türkiye’nin dış baskılara direnerek Ege’de Yunanistan’ın emrivakilerine boyun eğmeyeceğinin çok açık bir göstergesi oldu.

Ne yazık ki, AKP iktidarı ile birlikte Türkiye’nin dış politikada Atatürk’ün çizdiği bu kararlı ve dirençli politikasından büyük sapmalar oldu. Önce Kıbrıs’ta büyük tavizler verildi. Orada 40 yıldan beri dış baskılara direnen Türkiye AKP iktidarı zamanında bu baskılara boyun eğdi. Kofi Annan Planını kabul ederek şimdiye kadar izlediğimiz iki kesimli, iki egemen eşit devlet esasına dayanan  politikamızdan vaz geçtik. Türk tarafına 80.000 Rumun girmesini kabul ettik. Yıllardan beri Kıbrıs’lı Türklerin güvenliğini sağlayan Türk askerinin sembolik bir birlik bırakarak zaman içinde Adadan çekilmesine razı olduk. 1960 antlaşmasıyla Türk Cumhurbaşkan Yardımcısının sahip olduğu yetkilerden vaz geçtik. Buna rağmen Rumlar, bununla da yetinmediler ve Kıbrıslı Türkler Türk Hükümetinin telkinleriyle Kofi Annan Planına evet oyu verirken onlar hayır oyu verdiler. Çünkü Türk tarafından daha fazla taviz koparabileceklerine inanıyorlardı. Gerçekten Türk hükümeti Kıbrıs’taki referandumnlardan sonra da Kofi Annan Planını masada tutmak için israr etti, hatta bu amaçla bir eylem planı açıkladı. Bunun anlamı neydi? Rumlar bu planı reddettiklerine ve geri adım atmaya niyetli olmadıklarını açıkladıklarına göre, bunun tek anlamı Türk Hükümetinin Kofi Annan planındakinden de daha fazla taviz vermeye hazır olduğumuzdur. Türkiye ayrıca AB’nin baskılarına direnemeyip 2004 yılının Aralığında ek protokolü kabul edip 2005 yılının 29 Temmuzunda bu protokolü imzaladığında şimdiye kadar izlediğimiz politikaları bir tarafa bırakarak Güney Kıbrıs’ı resmen tanıma yoluna gitmiştir. Şimdi bu protokolün Mecliste onaylanması için AB tarafından üzerimize büyük baskılar gelmekte, aksi takdirde üyelik müzakerelerinin kesileceği söylenmektedir.

Değerli arkadaşlar, gene bu Hükümet döneminde izlenen Irak politikası da içler acısı olmuştur. Hükümet ABD’ye Türk topraklarından Irak’a cephe açma izni vereceği vaadinde bulunmöuş ancak 1 Mart 2003 tarihinde bu amaçla hazırlanan Hükümet tezjkeresi TBMM tarafından reddedilince bu sözünü yerine getirememiştir.
İyi ki de böyle olmuştur. Aksi takdirde Türkiye 80 yıldan beri izlediği barış politikasından uzaklaşıp ABD’nmin peşinden savaşa sürüklenecekti. Türkiye Kuzey Irak’taki PKK varlığının tasfiyesi konusunda da başarısız olmuş, ABD’yi bu konuda ikna edememiş, kendisi de sınır güvenliğini sağlamak için Kuzey Irak’a asker göndermeye cesaret edememiştir. Bu konuda TBMM’den aldığı yetkileri kullanamamış, hatta 23 Eylül 2003 tarihinde Dubai’de ABD ile imzaladığı bir anlaşma ile 8,5 milyar dolarlık kredi karşılığında Kuzey Irak’a asker göndermemeyi kabul etmiştir. ABD’nin bugün PKK’ konusunda özel bir temsilci, ataması PKK’nın beratraf edilmesinden çok, dolaylı yoldan PKK ile müzakere edilerek onlara taviz verilmez sureyiyle bu örgütü dağdan indirmeyi hedeflemektedir. Belli ki, ABD Irak Hükümeti ve barzani aracılığı ile PKK ile müzekere edecek ve silah b ırakma karşılığında taviz isteyecek. En azından bir genel af çıkartılmasını talep edecek. Siz bu talepleri kabul etmezseniz ABD üzerine düşeni yapmış olacak ve PKK’nın dağdan indirilrmemesinin sorumlusu siz olacaksınız. İşte başından beri kararlı politikalar izleyememenin bedeli budur. Atatürk’ün ilkeli politikasından sapmanın bedeli budur.

Şimdi Lübnan’da yaşananlar da dış baskılara boyun eğen politikaların bir ürünüdür. Orada Birleşmiş Milletler Barış Gücüne asker göndermeye ilk talip olan Sayın Başbakan oldu. Sayın Başbakan ABD’nin bizden asker gönderme talebinde bulunduğunu, buna hayır diyemeyeceğimizi söyledi. Zaten Başbakanın Baş danışmanı da kısa bir süre önce Vaşington’da gazetecilerin önüğnde Amerikalılara bizi 6-7 daha iktidarda tutun, Başbakanımızı delikten süpürmayin, onu kullanın dememiş mi,ydi? Siz bizi kullanın derseniz işte sizi böyle kullanırlar. Şimdi de halka ve milletvekillerine yanlış bilgi vererek işi bir oldu bittiye getirmeye çalışıyorlar.

Başbakan diyor ki, BM kararlarının Hizbullah’ın silahsızlandırılması gibi bir hedefi yoktur. Belli ki, kararı okumamış. BM kararlarının esası Hizbullahın silahsızlandırılması amacına yöneliktir. 2004 tarihli 1559 sayılı kararın 3. maddesini açıp okuyunuz. Orada ne diyor? Lübnanlı olan ve olmayan bütün milislerin tasfiye edileceğini ve silahsızlandırılacağını söylüyor. Bu defa, 11 Ağustos 2006 tarihinde kabul edilen 1701 sayılı kararın 8. ve 9. maddelerinde ne diyor. 1559 sayılı kararın, silahsızlandırılma dahil, aynen uygulanacağını söylüyor. BM Barış Gücünün yetkilerini düzenleyen “Çatışma Kuralları” Belgesinde ne diyor? BM Barış Gücünün şahısları ve grupları silahsızlandırabileceğini söylüyor. Peki siz Hizbullah’ın silahsızlandırılmayacağını , böyle bir hedefin olmadığını nereden çıkartıyorsunuz? Kofi Annan’ın sözlerinden mi? Belli ki, Kofi Annan ve diğer bazı siyasi liderler ülkeleri Barış Gücüne asker vermeye teşvik etmek için böyle yumuşatıcı beyanlarda bulunuyorlar. Bu beyanlara bakıp da belgeleri bir tarafa bırakırsanız 2004 yılının 17 Aralık tarihindeki AB zirvesinde düştüğünüz duruma düşersiniz. Başbakan daha sonra Kıbrıs konusunda baskılarla karşılaştığında “Ama bize zirve sırasında böyle söylememişlerdi” diye şikayetini dile getirmişti. 1980 darbesinden sonra da aynı durumla karşılaşmıştık. Rogers Planı denilen sözlere güvenen o zamanki Devlet Başkanımız Yunanistan’ı tatmin edecek önemli bir taviz vermiş ancak daha sonra General Rogers Devlet Başkanımıza verdiği “asker sözünü” yerine getirememişti.

Biz şimdi sayın Başbakana sözlere değil, belgelere bakmasını öneriyoruz.

Bir de şunu söylüyoruz: sözlerine dikkat etsin. Hele Sayın Cumhurbaşkına ve muhaşlefete yönelik sözlerinde ihanet gibi sözleri hiç kullanmasın bu sözleri aynen kendisine iade ederiz. Yani Sayın Cumhurbaşkanımız ve biz Lübnan’a asker gönderilmesine karşı çıkarken milli menfaatlerimize ihanet mi etmiş oluyoruz? Bundan daha sakat bir mantık olabilir mi? Büyük devlet olduğumuzu kanıtlamak için Lübnan’a asker göndermeliymişiz. 28 yıldır BM Barış Gücü Lübnan’da görev yapıyor. Bu 28 yılın son 4 yılında AKP iktidardaydı ve Türkiye bu Barış Gücüne asker vermedi. Şimdi biz bunun için küçük devlet mi olduk? Biz yarım yüzyılı aşkın zamandan beri bir çok Barış Gücü operasyonuna katıldık. BM Bayrağı altında 731 askerimizi şehit verdik. Dünyada BM operasyonlarından en çok şehit veren ülkeler arasında ikinci sırada biz geliyoruz. O bakımdan kimsenin bize söyleyeceği söz yoktur ve BM’e hiçbir borcumuz bulunmamaktadır. Başbakan Türkiye’nin katıldığı Barış Gücü operrasyonlarını, NATPO operasyonlarını sıralıuytor. Türkiye bu operasyonlara katışlma kararı verdiğinde AKP daha kurulmamıuştı. Biz onlarına hangisine karşı çıktık. Bu defa karşı çıkıyorsak bunun özel bir durum olduğu içindir.

Değerli arkadaşlar,

Lübnan yeni çatışmalara gebedir. Birçok Batılı yorumcu orada yaşananların ABD ile İran arasındaki dolaylı bir savaşın başlangıcı olduğunu düşünüyor. Türkiye, ileride nasıl bir boyut kazanacağı belli olmayan böyle bir savaşın içine sürüklenmek isteniyor. Hizbullah’la İran’ın ilişkisinin, İran’ın Hizbullah üzerindeki nüfuzunu bilmeyen kalmamıştır. Yarın İran’ın , nükleer çalışmaları nedeniyle baskılara, yaptırımlara maruz kaldığı zaman Hizbullah’ı  yeniden İsrail’e karşı saldırıya yöneltip bu baskılardan kurtulmaya çalışmayacağından, bu yolla stratejik dengeler kurmaya çalışmayacağından  emin olabilir misiniz? Orada Türk Birliklerinin bir çatışmaya girmesi Lüban halkı ve bölge ülkeleri üzerinde ne gibi etkiler yapar? Siz orada temelleri atılmış bir barışı, hatta kalıcı bir ateş kesi korumaya gitmiyorsunuz. Taraflar arasında en küçük bir yakınlaşma emaresi yok. İran İsrtail’i haritadan silme politikasını değiştirmemiştir. Hizbullah’ın da aynı yöndeki poliştikasında değişiklik yoktur. Lübnan israille barış anlaşması imzalayacak en son Arap ülkesi biz olacağız diyor, yani barışa yanaşmıyor. İsrail’’in poliitikasında da hiçbir değişiklik yoktur. Tam tersine, BM kararı çıktıktan sonra politikasını daha da sertleştirmiştir. Başbakan Olmert, kararın ertesi günü Batı Şeria’dan çekilme planlarını iptal ettiğini açıkladı. Aynı gün Filistin başbakan yardımcısını tevkif ettiler. Öyle anlaşılıyor ki, Barıs Güücüünün bölgeye yerleşmesi İsrailş’in Filistin politikasını daha da sertleştirecektir. O bakımdan bölgede herkes bizim askerlerimizi istiyor, bari biz de asker gönderelim demek çok yanlış bir yaklaşım olur. Bugün aslerimizi isteyenler yarın biz orada BM Komutanının emriyle çatışmaya girmek zorunda kalırsak biz en büyük tepkiyi gösterirler. Daha şimdiden Beyrut’ta bazı gruplar Türk askerinin gelmesi aleyhine gösteriler yapıyorlar. Lübnan’da yayınlanan Red Star Gazetesiyle İsrail’de yayınlanan Jerusalem Post’ta Türk askerinin gelişi aleyhinde makaleler yayınlanıyor. 28 yıldan beri Lübnan’daki Barış Gücü 257 kayıp vermiş ama kimseyi tatmin edememiştir. Bundan sonra da edeceğinin hiçbir işareti yoktur. Daha şimdiden anlaşılıyor ki, orada Tğürk askerinin bulunması bu genel tabloyu değiştirmeyecektir.

Sayın Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek,i kale arkasındaki bir seyirci gibi olaylara dışarıdan bakamayız diyor. Bunu Kuzey Irak’a müdahalede bulunamadığınız, ABD’nin ve Irak Hükümetinin engellemeleri karşısında ççaresiz kaldığım-nız zaman söyleyecektiniz. Orada kendi ülkenize yöneltilen terör dfaalkiyetlerine karşı eli kolu bağlıu kalmak sizi üzmeyecek ama Lübnan’dan İsrail’e karşı yöneltilen saldırılar karşısında aslan kesileceksiniz ve bunu engellemek için askerlerinizin hayatını tehlikeye atacaksınız. Böyle mantık olur mu? Böyle sorumsuzluk olur mu?

Başbakan diyor ki, İsrail’in saldırılarından kadınlar ve çocuklar öldürülürken ağlayanlar şimdi nbunu engellemek için asker göndermemize karşı çıkıyor. Bu da sakat bir mantık örneğidir. Yani siz orada İsrail saldırılarını önlemeye mi gidiyorsunuz? Hani çatışmaya girmeyecektiniz? Çatışmaya girmeden İsrail saldırılarını nasıl önleyeceksiniz. Üstelik İsrail’e karşı ateş açma talimatını size kim verecek? ABD’ninm etki alanındaki BM mi verecek? BM kararında İsrail’in kendini savunmak için güç kullanma hakkını kısıtlayan hiçbir hüküm yok,İsrtailk de zaten bütün saldırılarını kendini savunma amaçlı olarak açıklıyor. Gerçekçi olalım bugün Güney Lübnana yerleştirilecek Barış Gücünün İsrail’e karşı bir opertasyon yapmasını kimse beklemesin. Orada Hedef Hizbullahtır. Barış Gücünün esas görevi de budur.

Kimdir bu hizbullah? Lübanan Meclisinde, hatta Hükümetinde temsilcileri olan bir Partidir, Aynı zamanda da Lübnan Hükümetinin yetki alanının ve denetiminin tamamen dışında bir silahlı güçtür. Elinde 14.000 Katyuşa roketi ile çok sayıda orta menzilli roket var. Son savaşta 200’e yakın İsrailli asker ve sivil Hizbullah saldırıları sonucunda öldü. Bir İsrail gemisi, muhtemelen bir F-16 uçağı ve çok sayıda heikopterle İsrail tankı Hibullah tarafından tahrip edildi. İşte böyle bir gücün tasfiyesi ve silahsızlandırılması isteniyor. Daha şimdiden bellidir ki, Barıuş Gücü bölgeye tanm olarak yerleştiğinde İsrail ve Amerika bu Gücün Hizbullahı tasfityesi için baskı yapacaklardıİşite değerli arkadaşlar Türkiye askerilerini böyle bir mayın tarlasına sürmeye hazırlanıyor. Sırf dış baskılara direnemediği için. Yoksa iktidar mensuplarının dedikleri gibi büyük devlet olduğunu kanıtlamak için değil. Ayın Cumgurbaşkanımızın dediği gibi, Türkiye asker gönderse de göndermese de büyük devlettir.

Son olarak bir noktaya daha dikkatinizi çekmek istiyorum. Bu gibi güvenlik konularının görüşüleceği en önemli organ Milli Güvenlik Kuruludur. Aldığı kararlar Hükümete bir tavsiye niteliğindedir ama önemlidir. Daha birkaç gün öncetoplanan MG K’da bu konuda da görüşüldü. Asker gönder,imesi için bir tavsiye kararı çıktı mı? Çıkmadı. Acaba Sayın Başbakan ve Dışişleri Bakanı MGK üytelerini böyle bir karar çıkartmaya niçin ikna edemediler? Onları ikna edemeyeceksiniz ama kendi mileltvekillerinizi ikna edeceksiniz. Onları sandıktan çıkmakla vicdanlarının sesini dinlemek arasında tercih yapmaya mı zorlayacaksınız?

Değerli arkadaşlar,

Önümüzdeki Salı günü TBMM’nin alacağı kararın uzun yıllar Türkiye’nin dış politikası ve güvenliği üzerinde etkileri olacaktır. Atılacak yanlış bir adımın sonuçlarını milletimiz yıllarca hissedecektir. O bakımdan biz AKP’li milletvekillerini sağduyuya davet ediyoruz? Çok sayıda AKP milletvekilinin 1 mart tezkerinde yaptıkları gibi, ülkenin çıkarlarını partinin, hükümetin yanlış tercihlerine kurban etmemelini diliyoruz. Buradan, Kayseri’den bir kere daha çağrıda bulunuyoruz: Atatürk’ün barışçı politikasından sapmayın ve Türk çocuklarını babasız bırakmayın.


Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.