Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- (Türkçe) SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- (Türkçe) ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- (Türkçe) 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- (Türkçe) CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- (Türkçe) GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- (Türkçe) Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- (Türkçe) ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- (Türkçe) Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- (Türkçe) Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

Türk Demokrasi Vakfı – Avrupa Birliği’ne Giriş Sürecinin Değerlendirilmesi ve Desteklenmesinde Parlamento’nun Siyasi Rolü
TÜRK DEMOKRASİ VAKFI TOPLANTISI
SAYIN ONUR ÖYMEN’İN KONUŞMASI
27 HAZİRAN 2006
Sayın Başkan, çok değerli katılımcılar,
Şimdi şu izlenimi edinirsek bence yanlış olur: Kıbrıs Türkiye’nin AB üyeliğini engelleyen en önemli faktördür, Kıbrıs faktörünü biz bir şekilde çözebilirsek devreden çıkarırsak AB’nin yolunu açarız. Bence bu çok iyimser bir yaklaşım. Çünkü Türkiye’nin üyeliğine açıkça karşı çıkan Avrupa’daki önemli siyasi partilerin ve politikacıların hiçbiri bugüne kadar “Kıbrıs meselesi çözülürse biz de bakış açımızı değiştiririz, Türkiye’nin üyeliğini destekleyebiliriz” demedi. Bunu söyleyen Kıbrıslı Rumlardır, bunu söyleyen Yunanlılardır ve bir ölçüde İngilizlerdir. Ama açıkçasını söylemek gerekirse Türkiye’nin üyeliğinin engellenmesinde Kıbrıs meselesinden başka unsurlar rol oynuyor. Bizim bunu çok iyi okumamız lazım. Türkiye’de bazı iş çevrelerinde, akademik çevrelerde, basının bir bölümünde özellikle bir iki yıl önce öyle bir izlenim uyandı ki, Kıbrıs bizim önümüzde büyük bir engeldir. Bu engeli mümkün olan tavizleri de vererek aşalım da AB’nin kapısı açılsın. İşte bu yanlış izlenim. Doğru izlenim şu; Türkiye’nin AB üyeliğini engelleyen veya engellemek isteyen siyasi güçlerin hareket noktası Kıbrıs değil, motivasyonu Kıbrıs değil. Zaman zaman bunların Kıbrıs’ın arkasına saklandıkları doğrudur. Yani Kıbrıs’ın bazı taleplerini destekleyerek Türkiye’yi köşeye sıkıştırmak istedikleri, açmaza sokmak istedikleri doğrudur. Ama esas unsurları Kıbrıs değil. Biz Almanya’nın şimdiki Başbakan Angela Merkel’le, o zaman muhalefet lideriydi, burada iki saat konuştuk. Türkiye’nin üyeliğini niçin engellemek istediğini söylüyor, biz de aksi görüşleri anlatıyoruz. Bir kere bile Kıbrıs’tan bahsetmedi. Şuan Fransa Cumhurbaşkanlığına aday olan Sarkozi, defalarca Türkiye’nin niçin tam üye olamayacağını anlattı. Bir keresinde bile “Kıbrıs meselesi çözülürse ben de bir başka açıdan bakarım” demedi. Bladür, eski Fransa Başbakanı şuanda Fransa Parlamentosu Dışişleri Komisyonu Başkanı, onunla daha geçen ay görüştük Paris’te. Bize uzun uzun Türkiye’nin niçin üye olamayacağını anlattı. Bir de kitap yazmış bu konuda. “Başka bir Avrupa, B planı” diye. İçinde Türkiye’ye hiç yer yok. Bize açık açık diyor ki, “Türkiye üye olamaz.” Niye olamaz? Avrupa’ya özgü nedenlerle olamaz. Schüssel öyle diyor.
Şimdi biz bu tabloyu gördükten sonra bütün değer yargılarımızı, bakış açımızı sadece Kıbrıs boyutuyla sınırlandırmamalıyız diye düşünüyorum, bu bir. İkinci unsur şu; yani bu çerçevede şunu da hatırlatayım size. Son zamanlarda bazı beyanlar oluyor. Bizim basına ya hiç yansımıyor veya çok az yansıyor. Bazı gazetelerde hiç yer almıyor. Bu da ilginçtir. Yani biz halkı, kamuoyunu doğru bilgilendirmezsek doğru değerlendirme yapamayız. Vatandaşlarımızın doğru değerlendirme yapmasına imkan veremeyiz. Bundan iki hafta önce Lüksembourg Başbakanı Junker bir radyoda bir demeç verdi. Orada çok açıkça diyor ki, “ben Türkiye’nin üyeliğini destekleyenlerdenim. Ama” diyor” herkes bilsin ki Türkiye hiçbir zaman Belçika gibi, Lüksembourg gibi, Almanya gibi, İtalya gibi bir üye olmayacaktır. Böyle bir statüye sahip olmayacaktır.” Yani baştan bizim eşit koşullarla üye olmamız ihtimalini bir tarafa bırakıyor. Efendim, Lüksembourg küçüktür, şudur budur değil ama Lüksembourg çok önemli bir ülke Avrupa’da. Daha üç gün önce Avusturya Başbakanı Schüssel tam aynı şeyi söyledi. “Türkiye” dedi “hiçbir zaman diğer AB ülkeleriyle eşit statüye sahip olmayacaktır”. “Biz” dedi “Türk işçilerinin Avusturya’da serbest dolaşım hakkına sahip olmalarına karşıyız. Avusturya da Fransa gibi referanduma gidecektir.” Nedir Avusturya’da kamuoyunun eğilimi? Son kamuoyu yoklaması Türkiye’nin üyeliğini destekleyenler %10, karşı olanlar %80, kararsızlar %10. Size diyor ki, bu çoğunluğu ikna edin, girebilirseniz girin.
Şimdi ne demektir bunlar? Bunlar şu demektir; Türkiye’nin üyeliği için Avrupa’nın bütün ülkelerinde henüz yerleşmiş siyasi irade yok. Bu bir. İkincisi; Kıbrıs’ın arkasına nasıl saklanıyor? Kıbrıs’ın arkasına şöyle saklanıyorlar; bize sürekli olarak diyorlar ki, “illa Rum gemilerini Türk limanlarına sokun.” Niye bunu söylüyorlar acaba? Niçin bu kadar ısrar ediyorlar? Sebebi gayet açık. Çünkü Rum bayrağı gemilerde bu “flag of conviniance” denilen bayraktır. Liberya gibi, Panama gibi bugün dünyada 2700 gemi Rum bayrağı taşıyor. Bunlardan 1700’ü açık denizlerde sefer yapabilen gemilerdir ve bunların büyük çoğunluğunun sahibi Kıbrıslı Rum olmayan armatörlerdir. Bunların devletleri Türkiye’ye baskı yaparak bu gemilerin Türkiye pazarından yararlanmasını istiyor. Özellikle Bakü Ceyhan petrol boru hattı açıldıktan sonra muazzam bir petrol taşıma pazarı çıktı ortaya. “Bunu yapın” diyor. Siz diyorsunuz ki, efendim siz bize sözünüzde durmadınız ki, bizde bunu yapalım. Sayın Başbakanın, Sayın Elekdağ’ın söylediği, çok talihsiz demecini bende hatırlatmak istiyorum. İnşallah söylememiştir de yanlış çıkmıştır. Yani ambargoyu kaldırırsanız Rumları tanırız filan gibi bir söz hiçbir hükümetin şimdiye kadar, AKP hükümeti dahil, hiçbir hükümetin telaffuz etmediği bir görüştür. Bunu yaptığınız zaman zaten oyun bitiyor. Geriye bir şey kalmıyor. Siz Rumları Kıbrıs devleti olarak tanırsanız zaten söyleyecek hiçbir sözünüz kalmıyor Kıbrıs’ta. Ve Kıbrıslı Türkler anlamsız bir ikinci sınıf azınlık haline gelir. Yani bunu diyelim ki, yanlış telaffuz etti veya basına yanlış yansıdı. Ama diğer söylediği ne? Diğer söylediği, diyor ki, “siz eğer Kuzey Kıbrıs’a ambargoları kaldırırsanız biz de gemilerin ve uçakların Türkiye’ye girmesine izin veririz.” Dediği bu. Niçin böyle söylüyor? “Çünkü siz de bize söz verdiniz” diyor. “Siz de sözünüzde durmuyorsunuz.” Peki, AB ülkelerinin içinde bir tanesi bile kalkıp “Türkiye haklıdır” dedi mi? “Biz sözümüzde durmadıkça Türkiye’nin böyle bir tavır izlemesi makuldür” dedi mi? Demedi. Niye? Çünkü öbür tarafta menfaatleri var da onun için. Yani biz uluslararası ilişkileri böyle bir mahkeme gibi görmemeliyiz. Haklı olanın hakkını verecek, haksızı cezalandıracak. Böyle bir şey yok. Uluslararası ilişkilerde menfaat, çıkar ilişkileri söz konusudur ve devletlerin çıkarı neredeyse oraya ağırlıklarını koyarlar. Bir şey daha söyleyeyim son olarak Kıbrıs’la ilgili. O da şudur; AB’de yazılı olmayan bir kural var, Lüksembourg kuralı derler. Bu Lüksembourg kuralı bir üye ülke bir konuda veto hakkına sahip değilse bile AB’nin içinde eğer o ülke o konunun kendi ulusal çıkarlarını ilgilendirdiğini söylerse sanki veto hakkına sahipmiş gibi muamele görür. Yani o ülkeyi bütün AB ülkeleri destekler. Benim bildiğim AB tarihinde ne kadar haksız olursa olsun bir üye ülkeye karşı üye olmayan bir ülkenin desteklendiği örneğini bilmiyoruz. O bakımdan AB’nin Kıbrıs Rumlarını desteklemesine hiç şüphe etmemek, hiç şaşırmamak lazım. Bu niye böyle oldu? Çünkü anlaşmalara aykırı olarak Yunanistan’ın şantajıyla Rumları üye yaptılar. O zamanki Başbakan Simitis dedi ki, “Rumları üye yapmazsanız ben de bütün genişlemeyi veto ediyorum, bloke ediyorum,”
Son nokta gene bu bağlamda. O da şu; diyorlar ki, “Kıbrıslı Rumların veto hakkı.” Çok değerli konuklar, Kıbrıs Rumlarının veto hakkı aslında olmayan bir haktır. Yani hukuken vardır fakat Kıbrıslı Rumlar bu vetoyu filen kullandıkları anda Türkiye’den hiçbir şey alamazlar ondan sonra. Ne zaman kullanır vetoyu? Türkiye’den artık bekleyeceği hiçbir şey kalmadığı zaman kullanır kullanırsa. Simitis ne diyor? Daha geçenlerde verdiği demeçte diyor ki, “biz veto kullanma hakkını kaybettik.” Gayet basit. Çünkü niçin veto kullanırsınız? Bir şey yaptırmak için. Peki, veto kullanırsa hangi Türk hükümeti ondan sonra sizin istediğiniz şeyi yapar? Hiçbiri yapmaz. Ne bu hükümet yapar, ne gelecek hükümetler yapar. Veto hakkı kullanılmadığı sürece önemlidir. Ne işe yarar? Şu işe yarar; veto tehdidinde bulunarak AB’yi etkilersiniz AB’nin belgelerinde sizin istediğiniz sonuçları çıkarırsınız. Rumlar bu oyunu oynuyorlar ve kendileri hesabına da başarılı bir şekilde oynuyorlar. AB üyeliği mevzuatını okumamız lazım ve çok iyi değerlendirmemiz lazım. Veto hakkını fiilen kullanmadan veto tehdidiyle Türkiye’ye ne yaptırabilirim bunu yaptırmaya çalışıyorlar.
Şimdi mesele bundan ibaret değil. Kendimizi bu Kıbrıs meselesine hapsedersek oyunun geri kalan kısmını göremeyiz. Bakın önümüzde bir belge var. Bu belge basında pek çıkmadı. Bir iki cümlesi çıktı çıkmadı. 12 Haziran’da Türkiye AB ortaklık konseyine sunulan bir ortak tutum belgesi var. Bu belge 23 sayfalıktır ve bu belgede son derece önemli teşhisler ve Türkiye’den talepler var. Burada dikkatimizi çeken bir unsur mesela sivil asker ilişkileri. Yani askerleri illa kontrol altına alın. Öyle bir izlenim yaratılıyor ki, Türkiye’de her şeye askerler karar veriyor. Meclisin hiçbir hükmü yok, hükümetin hükmü yok. Asker ne derse o oluyor. Onun için diyor “askerleri kontrol altına alın.” Nasıl alacağız? “Bunları konuşturmayın” diyor, “ağzını açmasın askerler.” Bir cümle daha ilave etmeycekler. Yani herhangi bir konuda konuşmayacaklar. Askeri konuda bile konuşacaksa bile hükümetten izin alacak. Söylediği bu 6. sayfasında. Bir şey daha söylüyor. “Bilhassa” diyor “komşu ülkeleri ilgilendiren stratejik konularda hiç konuşmamalı.” Yani sizi rahatsız eden askerin konuşması mı, yoksa söyledikleri mi? Belli ki askerin mesajından rahatsızlar. Askerin söylediği sözler sizin de düşündüğünüz doğrultuda olsa belki o kadar itiraz etmeyecek. “Ama” diyor “komşularıyla ilgili stratejik konularda ağzını açmayacak.” Acaba niçin? Askerlerin hangi konudaki söyleminden rahatsızsın? Ege mi, Kıbrıs mı? Sayın Elekdağ’ın dediği gibi Kıbrıs meselesi çözülse karşımıza Ege gelecek.
Şimdi buna dikkat etmek lazım. Çünkü biz Avrupalılara defalarca anlattık ki, Türkiye’de en yüksek merci meclistir. Sizin konunuz da o. Yani meclisi askerlerin etkileyebileceği bir yol var mı, bir mekanizma var mı, bir komite var mı, bir irtibat organı var mı? Yok. Biz mecliste bu kadar yıldır görev yapıyoruz iktidarla beraber. Bir tek konuda askerlerin baskısı altında oy kullandık mı? 1 Mart tezkeresini biz askerler istediği için mi reddettik? Belki askerler tam tersini istiyordu. Şimdi bu izlenimi yaratmak yanlış. Yani Türkiye’de askerler bütün siyasete hakimdir, işte Türkiye bundan kurtulsun. Bu yanlış mesaj. Biz bunu defalarca söyledik.
İnce noktası neresi? İnce noktası işin şurası; bu konuda, Kıbrıs konusunda, başka konularda kabul edemeyeceğiniz bir beyanat, bir açıklama, bir metin ortaya çıktığı zaman tepki göstereceksiniz. Eğer siz bu gibi haksız talepler içeren bir metin çıktığı zaman “çok dikkatli bir şekilde yazılmıştır, çok olumlu ve dengeli buluyoruz” dediğiniz zaman oyunu kaybedersiniz. Bu demek ki, içinize sindiriyorsunuz bu metni. Bu o demek. Bakın 17 Aralık’ta çıkan karardan 6 gün sonra 23 Aralık’ta 2004 Türkiye Dışişleri Bakanlığı AB’ye bir nota veriyor ve bazı noktalarda çok kuvvetli eleştirilerde bulunuyor bu zirve kararı hakkında. Doğrudur. İşte, insanların serbest dolaşımı, tarımsal haklar, sosyal politikalarda sürekli kısıtlamalar. Bunları şiddetli eleştiriyor, çok doğru yapıyor. Eksiği ne? Eksiği şu; orada duruyor. Şimdi siz böyle bir metin hakkında bir nota yazdığınız zaman bir noktasını eleştirdiğiniz zaman metnin diğer noktaları içinize sindiriyorsunuz demektir. Bunlardan biri Kıbrıs. O notada diyor musunuz siz Kıbrıs konusunda da “biz Kıbrıs meselesi çözülmeden ek protokolü onaylamayacağız” diyor musunuz? Demiyorsunuz. Kıbrıs’la ilgili hiçbir şey demiyorsunuz. Şimdi yanlış olanlar bunlar, eksik olanlar bunlar.
Daha anlatacak çok şey var, vakit sınırlı olduğu için hepsine değinmeyeceğim. Ama şurasını özellikle belirtmek istiyorum ki, bu ve benzeri konuların görüşüleceği yer meclistir. TBMM’de bunları tartışacaksınız. Bakın belki şaşıracaksınız size söyleyeyim. Biz Sayın Yakış’la beraber bir süre önce Danimarka’ya gittik. Bize dediler ki, “Danimarka Dışişleri Komisyonu Mecliste Kuzey Irak konusunu tam 16 kere görüşmüştür. 16’sında da bizzat Dışişleri Bakanı hazır bulunmuştur.” Ben de size diyorum ki, biz mecliste Dışişleri Komisyonunda bütün bu konuları görüşürken bir defa bile Dışişleri Bakanı gelmemiştir. Senede bir kere gelip bir genel konuşma yapıyor mu? Bir yılı aşkın zaman beri bir kere gelmedi. Nasıl konuşacağız mecliste bu işleri, nerede konuşacağız, kiminle konuşacağız? AB ile ilişkilerimizi derinlemesine mecliste görüşelim diye biz genel görüşme önergesi verdik. Reddedildi. AKP’lilerin oylarıyla reddedildi. Yani konuşmak istemiyorlar mecliste bu işi. Biz nasıl yapacağız bu işi? Yani bunun altından nasıl kalkacağız? Şimdi mecliste bir kere Sayın Ali Babacan Ocak ayında bir konuşma yaptı bizzat, zannettik ki, yani hükümet nihayet meclise bilgi verme ihtiyacını duydu. Sayın Yakış gayet dürüstçe çıktı kürsüye dedi ki, “bu bütün AB ülkelerinin daha doğrusu bütün aday ülkelerin yapması gereken bir iştir. Bu konuda ortak bir karar aldık Avrupa Birliği Parlamenterleri o bakımdan hükümet anlatıyor” filan dedi. Öyle de olsa anlattı. Bir tablo çıkıyor ki ortaya yani yemeye doyum olmaz. O kadar olumlu ki, hiçbir problemimiz yok, hiçbir sıkıntımız yok. Mart ayında müzakerelere başlıyoruz, hiçbir engel yok filan. Biz “öyle değil” dedik. “Bakın şu şu engeller var. Bu demeçler var.” “Yok yok hiçbir şey olmayacak.” 23 Ocak’ta Sayın Devlet Bakanı Mehmet Ali Şahin demeç veriyor “efendim” diyor “Mart ayında müzakerelere başlıyoruz hiçbir sorunumuz yok.” E sonuç ne? Sonuç şu; Haziran ayının sonunda gündemde olan iki maddeden sadece birisi gündeme geliyor. Onu da siyasi koşula bağlıyorlar ve emsal yaratıyorlar. Yani bundan sonra bu 35 maddenin her birini bir siyasi koşula bağlayacaklar. E şimdi hani sorunsuzdu ilişkilerimiz? Yani bir gün Sayın Elekdağ’ın dediği gibi kısa vadeli bir avantaj sağlayalım kamuoyuna bir gün iyimser bir hava yaratalım diye biz aslında çok ciddi sorunları kamuoyundan ve meclisten saklıyoruz. Meclis çerçevesinde işbirliği yapalım. Böyle mi yapacağız? Yoksa açık açık konuşacağız mı? Konuşmamız lazım. Şimdi bunları anlatıyoruz. Siz de istifade edin, başka partilerin kendi milletvekillerinizin görüşlerinden istifa edin beraber mücadele edelim.
Bakın son olarak bir şey anlatacağım size. Yani bütün bunların arkasında ne var? Biz bunu öğrenmeye çalışıyoruz. Yani Türkiye’ye yönelik olarak son zamanlarda yaratılan olumsuz havanın arkasında ne yatıyor? Nereden çıktı bunlar? Biz geçenlerde Paris’e gittik iki AKP’li, iki CHP’li milletvekili olarak işte Ermeni Soykırım tasarısını engellemek için orada kısmen geçici bir başarı sağladık. Bir vesileyle onlar bize açtılar. AB konularını uzun uzun konuştuk. Sonunda çok yetkili bir şahsa dedik ki, “yani Fransa ne yapıyor? Biz Fransa’ya bir kötülük yaptık da onun cezasını mı veriyorsunuz Türkiye’ye? Anayasanızı değiştiriniz Türkiye için. Yani Türkiye’nin üyeliğini Fransız halk oyuna sunmak için Anayasa değişikliği yaptı Fransa 11. maddesini değiştirdi Anayasanın. Yetmedi kalktınız bu teknik meselelerin bölümlerine siyasi unsuru sokma önerisi Fransa’dan geldi. Niye yapıyorsunuz bunu? Arkadan bu Ermeni soykırım tasarısı. Yani nedir sizin derdiniz dedik. Sıkıntınız ne? Türk Fransız ilişkilerinde gerçekten ciddi bir sorun mu var?” Bize açıkça şunu söylediler, bir tanesi çok açık söyledi. Bir kısmı ima etti ama çok açık söyleyeni nakledeyim size. Dediler ki, “bakın biz Türkiye’nin dostuyuz. Hiç yanlış anlamayın ama” dedi “bizde 4 milyon Kuzey Afrikalı Müslüman yaşıyor. Biz yıllardan beri bunları entegre edemedik” dedi. “Çok ciddi sorunlarımız var görüyorsunuz” dedi. “Her gece arabalar yakılıyor bilmem ne oluyor filan falan.” Şimdi Fransa’da öyle bir izlenim uyandı ki, Türkiye laiklikten, çağdaşlıktan süratle uzaklaşıyor. “İlk dedi “bu alarm çalan zina konusu oldu. Zina konusundan bugüne baktık ki Türkiye sürekli olarak laiklikten uzaklaşıyor. Fransız siyasetçilerinin, siyasi partilerinin önemli bir bölümü laiklikten, çağdaşlıktan uzaklaşmış bir İslam devleti olmaya yönelmiş 73 milyonluk bir Türk halkını içine almak istemiyor” dedi. “Bu kadar basit” dedi “mesele.” Yani siz çağdaşlığınızı, laikliğinizi kanıtlayamadıkça işiniz zordur demeye getiriyor. Fransa bunu söylüyor. Hepsinde bu görüş bu kadar yok ama Fransa’da var.
Her ülkede farklı izlenimler aldık. Bunları anlatacak vaktimiz yok ama şunu özetleyim sözlerimi tamamlarken. Bir kere bu konuda iktidarla muhalefet beraber hareket etmeli diye düşünüyoruz. Basın, akademik çevreler beraber hareket etmeli. Yani biz bir konuda bir saptama yaptığımız zaman, bir eleştiride bulunduğumuz zaman gördüğümüz Türkiye’ye yönelik bir haksızlığı dile getirdiğimiz zaman “efendim bunlar iç politika düşüncesiyle hareket ediyorlar, rant kazanmaya çalışıyorlar” düşüncesi kimsenin aklından geçmemeli. Biz sadece Türkiye’nin menfaatini düşünürüz. Yani iktidar bu işte zarara uğrasında biz de puan kazanalım demek aklımızdan geçmez. İktidarın başarısızlığı Türkiye’nin başarısızlığı. Yani biz ister miyiz Türkiye başarısız olsun? Onun için bizim hükümetten beklentimiz muhalefeti bu gibi konularda bir hasım gibi, bir rakip gibi değil de bir partner gibi, bir destekçi gibi görmeleridir. Sözlerimize kulak vereceksiniz, dinleyeceksiniz. Kabul edersiniz, etmezsiniz karar size ait ama dinleyeceksiniz. Sayın Başbakan diyor ki, “size mi soracağız.” Gayet tabi bize soracaksınız. “Siz mi karar vereceksiniz” dese haklı. “Size mi soracağız?” E kime soracaksınız? Yani meclise sormayacaksınız, muhalefete sormayacaksınız. Kime soracaksınız? Gayet tabi ki, soracaksınız. Diğer bütün ülkeler soruyor. Bakın Hırvatistan ne yapıyor? Hırvatistan da bütün partilerden oluşan bir komite oluşturmuşlar. İşte o komite bu işleri yürütüyor. Polonya’da da böyle yaptılar. Diğer AB ülkelerinde de hepsinde bunu mecliste bir milli dava haline getirdiler. Bir tek Türkiye bunu yapmıyor. Bu ne demektir? Yani bir Dışişleri Bakanı Dışişleri Komisyonuna yılda bir kere geliyorsa burada ciddi bir hastalık var demektir. Çok ciddi bir sorun var demektir. Avrupa Uyum Komisyonu Sayın Yakış’ın Başkanlığında gayet iyi çalışıyor. Onun da yetkisi yok. O kadar uğraşıyoruz yetkisi yok. Hiçbir konuda bir işe bakmaya teşebbüs etme yetkisi bile yoktur. Dışişleri Komisyonunun hiçbir yetkisi yoktur. Hükümet tarafından getirilen anlaşma tasarılarını onaylamanın dışında Dışişleri komisyonunun herhangi bir konuyu müzakere etme yetkisi yoktur. Bu konuda iktidar, muhalefet beraber bir yasa tasarısı hazırladık iki seneden beri sümen altında bekliyor. Sayın Unakıtan “sümenimin altına gelin bakın bir şey yok” diyor. Ama başka sümenlerin altında var ve bir tanesi bu. Yani bir konuda Dışişleri komisyonunun inceleme, konuşma, tartışma, birisini davet etme yetkisi yok. Böyle bir parlamento olabilir mi?
İşte değerli arkadaşlar, bu vesileyi bize verdiğiniz için çok teşekkür ediyoruz. Bütün bunlara rağmen biz kötümser değiliz. Kötümserlik diplomasinin de, siyasetin de tabiatına aykırıdır. Biz mutlaka bu işi çözeceğiz, halledeceğiz. Bizim bütün çabamız en iyi koşullarda, eşit şartlarda ve mümkün olan en yakın zamanda bu üyelik sürecimizi başarıya ulaştırmaktır. Bu vesileyle hepinizi tekrar saygılarımla selamlıyorum teşekkür ederim.
Soru- Teşekkür ediyorum Sayın Öymen’e. Tabi eleştirilerine cevap verecek konumda değilim ben haliyle başkan olmam hasebiyle. Bu AB Uyum Komisyonuyla ilgili olarak yetkinin artırma meselesi bizim komisyona geldi. Gerek iktidar, gerek muhalefet milletvekilleri şiddetle karşı çıktılar. Ben başkan olduğum için söylüyorum bunları. Ve alt komisyonda şuanda herhalde ona bir şekil verilerek tekrar canlandırılacak o. Yanlış bilmiyorsam sizin beyanatınız var gazetelerden bunca yetki verilemez gibi. Doğrumudur ben sormuş olayım bunu size. Birkaç gazetede okudum ben onu. Bu ölçüde yetki verilemez gibi bir şey sanki.
Onur ÖYMEN- Bizim söylediğimiz şu; yani bu Avrupa Uyum Komisyonu diğer komisyonlarla eşit statüye getirilmelidir. Burada itirazımız yok. Neye itirazımız var? Bazı ülkelerde tek tük de olsa var o. Meclis adına karar veriyor. İşte bu mümkün değil. Bu bizim Anayasa sistemimize aykırı. Yani olağanüstü yetkilere sahip olması ki, bunu da zannediyorum yumuşatmak için Sayın Yakış’ın girişimleri var. Sayın Yakış’ın başlangıçta belki böyle bir düşünce vardı ama bu konuda herhalde sonunda bir mutabakata varılacaktır. Bütün mesele yani ikinci sınıf bir komisyon telakki edilmemesi bizim talebimiz ve AB ile ilgili konuların mutlaka bu komisyona gelmesi. Bir çok konuda bu komisyon paypas edilerek genel kurula götürülüyor. Bizim hiç haberimiz bile olmuyor. Genel Kurulda öğreniyoruz. Bunlara karşıyız. Komisyonun bu açıdan yetkileri arttırılmalı. Ama komisyon meclis namına, meclise niyabeten karar veren bir komisyon haline getirilmeli mi? Buna taraftar değiliz.
Soru: Teşekkür ederim Sayın Başkan. Benim sorum Sayın parlamentere değil ama ayrılmadan önce bir gözlememi ortaya koymak için görüşümü belirteceğim. Bizim de dışarıdan edindiğimiz izlenim burada Sayın parlamenterlerin ifade ettiğinden farklı değil. Ama merak ediyorum acaba AB’nin tarihinde ancak müzakerelere başladıktan sonra organize olmaya çalışan bir aday ülke olmuş mudur? Teşekkür ederim.
Onur ÖYMEN- Çok teşekkür ediyorum. Aslında kamuoyuna yeterince bilgi verilmediği için bu konuda yapılan hazırlıklarda tam bilinmiyor. Türkiye 1987 yılında tam üyelik müracaatında bulunduktan sonra o zaman bu işten sorumlu Sayın Devlet Bakanı Ali Bozer’in başkanlığında 22 tane komisyon kuruldu. Bu 22 komisyonun görevi Türk mevzuatına, AB mevzuatına uyumlaştırmaktı. Ve bu konuda çok kapsamlı çalışmalar yapıldı. Epey mesafe alındı. Daha sonra bir insan hakları komisyonu kuruldu. Bunun kurulmasında Dışişleri Bakanlığı öncü rol oynadı. Ben de o zamanki görevlerim nedeniyle bu işte sorumluluk taşıdım. Daha sonra bir devlet bakanına bağlandı. Çok uzun yıllar biz Türkiye’nin insan hakları alanındaki mevzuatını AB’ye uyumlaştırması için çalıştık. Daha sonra fertlerin insan hakları mahkemesine müracaat hakkını tanıdık. Daha sonra Avrupa İnsan Hakları Divanına mecburi kazasını tanıdık. Avrupa İşkenceyle mücadele sözleşmesinin yetkilerini tanıdık. Yani buna benzer çok örnek var. Türkiye son zamanlara kadar hiçbir şey yapmadı da şimdi birden bire aklı başına geldi, işte kendini örgütlüyor filan dersek zannediyorum ki meselenin tamamını yansıtmış olmayacağız. Ama bunlar kamuoyuna yeterince yansıtıldı mı? Yansıtılamadı mı, değerlendirildi mi bunlar ayrı konular. İdam cezasının kaldırılması için yıllarca Türkiye çalıştı. Buna benzer çok şey yaptık. Yalnız bu vesileyle bir noktaya değineyim müsaadenizle. Bu bizi gerçekten çok düşündüren bir unsurdur.
AB’nin Türkiye’ye yönelik pek çok eleştirisi var fakat bakıyoruz çoğu zaman bu eleştiriler Türkiye kaynaklı. Yani Türkiye’de hükümetten veya devletten şu veya bu konuda şikayeti olan, beklentisi olan gelip de mesela milletvekillerine bunu anlatacağını doğrudan doğruya gidiyor Brüksel’e, Atina’ya, Strazburg’a nereye gidiyorsa onlar üzerinden Türkiye’ye baskı yaptırarak meselesini çözmeye çalışıyor. Ve bu tabi Türkiye’nin imajını da zedeliyor. Bir örnek vereyim size: İstanbul’daki Rum patrikhanesi benim seçim bölgemdi. Patriği de gayet iyi tanırım yıllardan beri. Patrikhanenin hiçbir sorununu ben Patrikten veya arkadaşlarından duymadım. Atina’ya gidiyoruz Yunan Dışişleri Bakanı bize Patriğin sözcüsü gibi Patriğin taleplerini anlatıyor. Brüksel’e gidiyoruz AB yetkilileri anlatıyorlar. Niye kendisi anlatmıyor? Aynı şey insan hakları dernekleri için söz konusu. Ben insan hakları derneklerinin başkanlarını defalarca davet ettim. Gelin dedim bulgularınız neyse, tespitleriniz neyse beraber inceleyelim, konuşalım, mecliste biz bir şey yapabilecek hemen yapalım. Konuşalım aramızda temas olsun. Hayır bir kere bile gelmediler. Bütün temasları Brüksel üzerinden Türkiye’ye baskı yaptırma yöntemiyle yapıyorlar. Bunlar bizi rahatsız ediyor, üzüyor. Yani parlamentonun çok daha etkili bir rol oynaması mümkün. Bunun içinde sivil toplum örgütleriyle ve kurumlarımızla parlamento arasında da çok yakın diyalog olması lazım. Yalnız hükümetle değil. Yani eğer amaç Türkiye’ye baskı yaptırmaksa, Türkiye’nin imajını zedelemekse o başka. Amaç bazı yanlışlıkları düzeltmekse biz buradayız, işimiz bu. Biz en küçük bir olay duyduğumuz zaman parlamento heyetleri gönderiyoruz, yerinde inceletiyoruz, açıklama yapıyoruz, meclise getiriyoruz. Bizim yani parti olarak hedefimiz bu, programımız bu, görevimiz bu. Ama siz bize hiç bilgi vermeden gidip de yabancılar üzerinden Türkiye’ye baskı yaptırmaya kalkarsanız bunu biraz yadırgıyoruz. Bu yasak değil, bunu yapabilirsiniz. Ama bu herhalde yapılması gereken en doğru iş değil diye düşünüyoruz.
Şimdi Sayın Yakış önemli bir şey söyledi. AB ülkelerinin hazırladıkları, kabul ettikleri belgeler bizi bağlamaz, onları bağlar dedi. Doğrudur. Şimdiye kadarda hep böyle olmuştur. AB ortaklık konseyi toplantılarına kendi tutum belgesini getirmiştir. Geçmişte de bizi rahatsız eden maddeler vardı. Bizi bağlamadığını söylemiştik. Ama ne yaptık? Böyle bir belge çıkınca bizi rahatsız eden maddeler varsa hemen tepki göstereceksiniz. Şimdi eğer tepki göstermezseniz bunları sineye çektiğiniz anlamına gelir. Ben onu anlatmaya çalışıyorum. Şimdi yurtiçine verilecek mesajlarda her şey yolunda gidiyor, her şey çok iyidir, sorunumuz yok derseniz ne kazanırsınız bilmem ama diplomaside çok şey kaybedersiniz. Bakınız bizden başka ülkeler ne yapıyorlar, diğer ülkeler ne yapıyorlar? Yani %5 tatmin olmasa, %95 tatmin olsa kıyameti koparıyorlar, dünyayı ayağa kaldırıyorlar. Bu bir haksızlıktır diyorlar, bunu kabul edemeyiz diyorlar. Mücadelesini veriyorlar. Biz %50 tatmin olsak bayram havası yaratıyoruz. Mesele, sıkıntı orada. Şimdi bu bir.
İkincisi; bizi bağlamayan belgeler için böyle. Bizi bağlayan belgeler için ne diyeceğiz? Tutmuşuz 17 Aralık’ta Sayın Devlet Bakanı Beşir Atalay imzasıyla bir taahhüt belgesi vermişiz yazılı. Diyoruz ki, “onlar bize sözlü beyanlarda bulundular işte Güney Kıbrıs’ı tanımanızı istemeyeceğiz” filan. Var mı elinizde bir metin? Yok. Efendim şifayen bize söylemişlerdi. Diplomaside şifayi beyanların hiçbir kıymeti yoktur bilirsiniz. Sözler uçar, yazılar kalır derler. Sizin elinizde bir taahhüt var mı? Yok. Onların elinde var, siz vermişsiniz. Peki bu taahhüdü verirken altına bir şerh düştünüz mü? Kıbrıs hariç diye veya Kıbrıs’a yönelik olarak bu ek protokol ancak Kıbrıs meselesi çözülünce uygulanacaktır diye bir şerh koyduk mu? Koymadık. Şimdi Sayın Dışişleri Bakanı 29 Temmuz’da bir metin imzaladı. Ek protokol metnini imzaladı. Şimdi diyorlar ki, “siz taahhüt ettiniz uygulayın.” Orada şerh koydunuz mu? Koymadınız. “Deklarasyon yaptım” diyor. Deklarasyon hukukta hiç kıymeti yok. Beş kuruşluk kıymeti yoktur. Sizin yaptığınız deklarasyon sizi bağlar, kimseyi bağlamaz. Şerh koyarsanız herkesi bağlar. Koyamadınız. Sıkıntılar bunlar. Şimdi bu problemleri yaşadıktan sonra bugün tepki göstermek fazla anlam ifade etmiyor. O gün gösterecektiniz. Yani o gün gösteremediğimiz tepkileri şimdi göstermeye çalışıyoruz ve hiçbir kıymeti olmuyor. Türkiye üzerinde sürekli baskılar oluyor. Şimdi bütün bunları biz yol göstermek için söylüyoruz. Çaresi var mı? Çare göstermeden eleştiride bulursak bir faydası olmaz. Çaresi var, açık. Çaresi şu; konuyu meclise getireceksiniz. Meclis genel kurulundan iki tane karar çıkaracaksınız. Bu kararlardan biri şu olacak; TBMM hiçbir zaman tam üyeliğin altında bir statüyü kabul etmemektedir. Bu gibi önerilerde bulunulmasını Türkiye gayri dostane saymaktadır diyip kapatacaksınız. Her gün bize özel statü önerisinde bulunuyorlar. Türkiye’den doğru dürüst tepki çıkmıyor. Meclis kararı alacaksınız. Meclis bu işe yarar.
Madde iki; ek protokolü biz bütün yeni üyeler için onaylayabiliriz ama Kıbrıs için bu onayımız ancak Kıbrıs meselesi çözüldükten sonra geçerli olacaktır. Biraz itirazlar olur, biraz tartışan olur. O zaman diyeceksiniz “Siz bize demediniz mi Güney Kıbrıs’ı tanımanızı istemiyoruz” diye. “Şimdi getirdiğiniz metin Türkiye’nin resmen Güney Kıbrıs’ı tanımasını istiyor.” Son zirve kararına konulan ifade çok açık bir şekilde 21 Eylül 2005 tarihli karşı deklarasyon metnini zirve düzeyinde tescil etmek anlamına geliyor. Orada ne diyor? “Biz” diyor “hepimiz, bütün AB ülkeleri Güney Kıbrıs’ı Kıbrıs’ın tek meşru devleti olarak tanıyoruz. Siz de” diyor “ilişkilerinizi normalleştireceksiniz.” Bu ne demektir? Siz de resmen tanıyacaksınız. Yani biz şimdi bu gerçekler ortadayken dışa karşı kendimizi başarılı göstermek için veya halkı yumuşak bir tutuma sevk etmek için böyle işleri olduğundan daha başka türlü takdim edersek ne olur? Hata yapmayacaksınız. Bunun yolu ne? Bunun yolu istişaredir. Yani Osmanlı imparatorluğunun önem verdiği istişareye biz mi vermeyeceğiz? Konuşmuyorsunuz. Yani gelip de mecliste konuşacaksınız. Başbakan da konuşacak, bakanlarda konuşacak. Bütün bunlar birbirimizi böyle aynı takımın oyuncuları gibi görmemekten kaynaklanıyor. Biz öyle görüyoruz. Yurtiçinde, yurtdışında milli takım gibi çalışıyoruz AKP’li milletvekilleriyle. Ama bakıyoruz hükümet bizi öyle görmüyor. Kaç tane demeçleri var “siz” diyor “bu işten siyasi rant çıkartmak için konuşuyorsunuz. Siz” diyor “iç politika için eleştiriyorsunuz.” Hiç alakası yok. Yani bu hükümet son derece başarısız olsa, Türkiye kaybetse biz ne kazanacağız? Kaybetmiş bir Türkiye’nin muhalefet partisi olarak gurur mu duyacağız? Onun için hükümetin bir zihniyet değişikliğine ihtiyacı var. Diyecekler ki, muhalefetiyle, iktidarıyla meclis bunu bir milli dava olarak görüyor, beraber çalışalım. Bu zihniyete ulaşırsanız bizim size katkımız olur. Eğer ulaşamazsanız size iyi yolculuklar dileriz, hayırlı olsun deriz. Beceremezseniz de sonunda kapıdan çıkmadan ışıkları söndürün deriz. Teşekkür ederiz.
Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.