Karaman İl Örgütü Konuşması – Türk Dış Politikasında Yaşanan Son Gelişmeler


CHP GENEL BAŞKAN YARDIMCISI ONUR ÖYMEN’İN KARAMAN’DA YAPTIĞI KONUŞMA
18 ŞUBAT 2006

Sayın Başkan, Değerli konuklar,

Önce nazik davetiniz için içtenlikle teşekkür ederim. Dünyada ve ülkemizde son zamanlarda meydana gelen gelişmeler 2006 yılının sıcak bir yıl olacağı işaretlerini vermektedir. O bakımdan tüm bu konularda Türkiye’nin gerek yurt içinde gerekse yurt dışında çok dikkatli politikalar izlemesi ve sorumlu bir anlayış sergilemesi gerekmektedir.

Ne yazık ki şimdiye kadar hükümette bunun işaretlerini göremedik.

Ülkemiz sahip olduğu coğrafi konum itibariyle  bir çok açıdan ciddi tehlikeler ortasındadır. Türkiye’nin içinde bulunduğu bölgeye barış ve istikrar bir türlü yerleşememiştir.

ABD’nin Irak’a müdahalesine CHP’nin başından beri karşı çıkmasının ne kadar haklı olduğunu anlaşılmıştır.

ABD müdahalesinin ardından Irak bir barut fıçısına dönüşmüştür. Bunun bölgedeki diğer ülkelerde de yansımaları görülmüştür.

Irak’ta yapılan seçimlerden sonra durumun yatışacağı, terörün şiddetinin sona ereceği tahmin edilmiş ancak bu, gerçekleşmemiştir.

Bugün Irak’taki olayların artan biçimde sürmesi ciddi bir iç savaş tehlikesini gündeme getirmiştir.

Ürdün Kralı gibi bazı bölge liderleri buna aylarca önce dikkati çekmişti.

İran’da ortaya çıkan gerginlik tüm dünyayı ilgilendiren bir boyut kazanmıştır.  O bakımdan Türkiye’nin de çok dikkatli olması gerekiyor. İran Türkiye’nin komşusudur ve biz tüm komşularımızla iyi ilişkiler içinde olmalıyız. Ancak nükleer silahların bölgede yayılması Türkiye için de bölge için de çok büyük tehlike oluşturmaktadır.

Biz CHP olarak başından beri İran’ın Birleşmiş Milletler ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) ile işbirliği içinde ve sorumlu  bir anlayışla hareket etmesini tavsiye ediyoruz.  İran’a olası bir askeri müdahalenin bölgede doğurabileceği önemli tehlikelere dikkat çekiyoruz. Atom Enerjişsi Ajansının son olarak Birleşmiş Milletlere sunduğu rapor İran hakkında ciddi kuşkular içermekltedir. Buna tepki olareak İran Atom Enerjisi Komisyonu ile ilişkl,ilerini kesmiş ve uranyum zenginleştirme faaliyetleriner başlamıştır. Bu gelişmeler yeni gerginliklerin habercisidir ve bu tırmanmanın nerede duracağı şi,mdiden belli değildir. Türkiye’nin yapması gereken şey İran’da yeni bir çatışma odağının ortaya çıkmasına engel olmaya çalışmak ve eğer Türkiye’nin bütün çabalareına rağmen böyle bir çatışma çıukarsa, aynen Irak’da CHP’nin öçncülüğündeki TBMM kararı ile yaptığımız gibi, bunun dışında kalmaktır.

Sayın Genel Başkanımız Atina’da Sosyalist Enternasyonal’in kongresinde yaptığı konuşmada bölge sorunlarının diplomatik araçlarla çözülmesinden yana olduğumuzu ifade etmiştir.

Türkiye böyle bir bölgede bulunmaktadır. Bölgede  demokratik değerlere sahip tek Batılı ülkedir.  Bu nedenle bölgede çok daha etkili politikalar izlemesi gerekmektedir.

Ne yazık ki Türkiye’nin böyle bir etkinliğe sahip olduğunu göremiyoruz. Tam tersine bölge ülkelerinin Türkiye’ye yıllardan beri duydukları güven zaman içinde aşınmaktadır.

Türkiye’nin bölgede olası harekatlarda ABD’nin bir askeri üssü olma yoluna gitmesi komşu ülkelerde ciddi tereddütler yaratılmasına sebep olmuştur.

Bu arada karikatür krizinin vesile olduğu gerginlik de bölgede yeni şiddet eylemlerine sebep olmuştur. Çeşitli ülkelerde düzenlenen olaylarda büyükelçilikler yakılmış, diplomatlara saldırılmış ve birçok masum insan hayatını kaybetmiştir.

Bu genel tabloya bakıldığında, Türkiye’nin çok açık ve net bir politika izleyerek etkin bir konuma gelmesi önem taşımaktadır.

Karikatür kriziyle ilgili olarak bizim verdiğimiz mesaj şudur: bu olayı bir fikir veya basın özgürlüğü boyutuyla değerlendirmek mümkün değildir. Birçok Avrupalı ülkede dini değerlere saldırı demokratik özgürlük olarak sayılmamakta ve bu eylemi yapanlar yasalarla cezalandırılmaktadır.

Örneğin Avusturya Ceza Kanununun 283 üncü maddesi şöyledir : “Ülkede bulunan kilise veya din gruplarına veya bir ırka veya bir halka veya halk grubuna karşı, kamu düzenini bozmaya elverişli biçimde alenen düşmanca bir eyleme girişilmesi çağrısını yapan veya bunu tahrik eden kimseye bir yıla kadar hürriyeti bağlayıcı ceza verilir.
Yukarıdaki fıkrada açıklanan gruplara karşı alenen kışkırtmada bulunan ve insan onurunu zedeleyecek biçimde söven veya aşağılayan kimseye aynı ceza verilir.”

Alman Ceza Kanununun 130 uncu maddesi şöyledir : “(1) Toplumsal barışı bozmaya elverişli bir şekilde, 1. Halk gruplarını birbirinden nefret etmeye veya halk grupları aleyhine cebir ve şiddet uygulanmasına veya keyfi uygulamalar yapılmasına tahrik edenler veya, 2. Halk gruplarını küçük düşürmek suretiyle insanlık onurunu ihlâl edenler, Üç aydan beş yıla kadar hapisle cezalandırılır.

(2) Yukarıdaki fiiller yayın yoluyla işlenirse ceza artırılır.

(3) Nasyonal Sosyalist rejim tarafından işlenmiş fiilleri, toplumsal barışı bozmaya elverişli bir şekilde, alenen veya bir toplantıda onaylayanlara veya yapılan fiilleri yalanlayanlara zorunlu bir eylem gibi gösterenlere beş yıla kadar hürriyeti bağlayıcı cezaya veya para cezasına hükmedilir.”

Demek ki Avrupa ülkelerinin birçoğu, bu konuda yalnızca duyarlılıkla yetinmemekte, dini değerlere saldırı suç olarak kabul etmektedir. Ancak bazı Avrupa ülkelerinde dini değerlere saldırı suç olmaktan çıkarılmış ve yasalarda bu yönde değişikliklere gidilmiştir. Örneğin Fransa’da durum budur.

Bazı ülkelerde ise sadece Hıristiyan dinine saldırı suç olarak kabul edilmiş, diğer dinlere saldırı ise suç olarak kabul edilmemiştir.  Tüm bunlar, Avrupa Birliği’nin bu konuda eksik ve hatalı bir tutum içinde olduğunu ortaya koymaktadır. Örneğin İngiltere ve Yunanistan’da sadece Hıristiyan dinine yönelik saldırılar suçtur.

Medeniyetler arasında uzlaşma çağrısı yapmak ve bu yolda açıklamalarda bulunmak yeterli sayılamaz. Türkiye’nin söylemesi gereken şudur:

Bütün dinlere saldırıların düşünce özgürlüğü sınırını aştığı herkesçe kabul edilmelidir ve yasalarda bu alanda gerekli düzenlemeler yapılmalıdır.

Pek çok konuda ortak politikalar benimseyen AB’nin bu konuda ortak bir anlayışa varamaması büyük bir eksikliktir.

Biz bütün AB ülkelerinin bu konuda ortak bir anlayışa varmalarını ve gerekli yasal düzenlemeleri yaparak tüm dinlere saldırıyı suç haline getirmelerini öneriyoruz.  Bu yapıldığı takdirde, bu gibi sıkıntılar bir daha yaşanmayacaktır.

Öte yandan bu olayı vesile ederek bazılarının şiddet eylemlerine girişmelerini şiddetle kınıyoruz. Bu eylemlerde birçok masum insanın hayatını kaybetmesini üzüntüyle karşılıyoruz.

Halkın tepkilerini demokratik yollardan dile getirmesinin çok daha  etkili bir yöntem olduğuna inanıyoruz. Halkın anlamlı mesajlar vermesinin en etkili yolu bayrak yakmak değildir. Bayrak bir ülkenin haysiyetinin sembolüdür. Atatürk’ün Kurtuluş Savaşının sonunda İzmir’de önüne serilen Yunan bayrağını çiğnemeyi kabul etmemesi bütün halklar  için derslerle dolu bir davranıştır. O bakımdan bize düşen, duygu ve düşüncelerimizi demokratik ifadelerle dile getirmektir.

Şimdi yapılacak iş, tüm uygar ülkelerde ve Avrupa ülkelerinde din düşmanlığının fikir özgürlüğü kapsamı dışına çıkarılarak Ceza yasalarında bir suç olarak yer almasını sağlamaktır.

Türkiye bu konuda öncülük yapabilir, somut girişimler geliştirebilir. Avrupa İnsan  Hakları Mahkemesi esasen bu konuda 25 Kasım 1996 tarihli ve Film yapımcısı Wingrove’un İngiltere aleyhine açtığı davada, demokratik devletlerde dine saldırının suç sayılmaması gerektiği konusunda ortak bir zemin oluşmadığının üstünde durarak, ‘Hıristiyanlığa hakaret içeren’ filmlerin ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilemeyeceğine karar vererek bu önlemlerin ‘demokratik toplumlarda gerekli olabileceğine’ hükmetmiştir. Ayrıca AİHM, Türkiye aleyhine açılan bir davada (Berfin vs. Turkey) geçen eylül ayında verdiği kararda “Bu kitap, İslam Peygamberi hakkında rahatsız edici ve provokatif düşüncelerin yanı sıra, hakaret amaçlı ifadeler de barındırmaktadır.” demiştir

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin denetlenmesinden sorumlu bir makam olduğu için AİHM’nin bu kararı tüm Avrupa ülkeleri için bağlayıcı olmalıdır.  Tüm Avrupa ülkeleri mevzuatlarını bu bağlamda yeniden gözden geçirmelidir.

Değerli arkadaşlar,

Türkiye’de oluşan ve maalesef aşırı boyutlara varan tepkilerin ardında din unsurunun siyasallaştırılması ve halkın dini duygularının siyasi amaçlarla tahrik edilmesi vardır.

O bakımdan Cumhuriyetimizin ve Büyük Atatürk’ün gösterdiği doğrultuda dinle devlet işlerinin birbirinden kesin çizgilerle ayrımını sağlamalı ve laikliğe sahip çıkmalıyız. Vatandaşların dini duygularına saygı gösterilmesi gerekir ancak bunun istismara dönüşmemesi için önlemler alınmalıdır. Biz CHP olarak laik ve demokratik rejimin korunmasını öncelikli hedef olarak görüyoruz.

Değerli konuklar,

Bu karikatür krizinin siyasallaştırılması gündemin önemli bir konusudur ancak tek önemli konu değildir. Başka önemli meseleler de vardır. Bunlardan biri milli davamız olan Kıbrıs meselesiyle ilgili gelişmelerdir.  Bu konuda da kısaca görüşlerimi paylaşmayı istiyorum.

Kıbrıs konusundaki gelişmeler maalesef hükümetin izlediği politikanın ne kadar yanlış olduğunu her gün bir kere daha ortaya koymaktadır.

Daha önceki hükümetlerin ve Sayın Denktaş’ın izlediği politikaların yanlış olduğunu iddia eden ve “Çözümsüzlük çözüm değildir” gibi beyanların arkasına sığınan hükümet, tavizci yaklaşımlar benimseyerek Türkiye’nin Kıbrıs’ta irtifa kaybetmesine neden olmuştur.

Bugün içinde bulunduğumuz durum, AKP iktidarından önceki durumun çok daha gerisindedir.

Hükümet, iki kesimli bir devlet yapısına dayalı çözüm anlayışını fiilen bir tarafa bırakarak, Rumların istediği doğrultuda Kıbrıs Türk topraklarına en az 80 bin Rum sokulmasını  öngören Kofi Annan Planını kabul etmiştir.  Bunun sonucunda da Rumlar bu planı reddetmiştir ve buna rağmen Rum tarafı AB’ye tam üye yapılmış, Türk tarafı ise ambargolar sürdürülmek  suretiyle cezalandırılmaya devam edilmiştir.

Şimdi İngiltere’nin Dışişleri Bakanının adaya yaptığı ziyaret sırasında KKTC Cumhurbaşkanını ziyaret etmesi, sonra da Papadopulos’u eleştiren bir beyanda bulunarak Rumların  politikalarını  benimsemediğini ifade etmesi, bu politikaların KKTC’nin tanınmasına yol açabileceğini ima etmesi ve Rumların AB’ye üye yapılmasından pişmanlık duyduğu yolundaki ifadeler kullanması bazı kesimlerde büyük bir sevinçle karşılanmıştır.

Gayet tabii ki İngiltere Dışişleri Bakanının sözleri Türk tarafında memnuniyetle karşılanmıştır. Ancak asıl göz önünde bulundurulması gereken husus şudur: bu yaklaşımın somut  meyveleri görülmüş müdür? Vaktiyle yaptığımız bütün uyarılara rağmen İngiltere, Güney Kıbrıs’ın AB’ye alınmasına karşı çıkmamış, hatta bu süreci desteklemiştir.  Türkiye ise başta Ünlü bir İngiliz hukukçusu olan Profesör Maurice Mendelson olmak üzere, tanınmış uluslararası hukukçukların raporlarını BM’ye  ulaştırarak ve AB’ye itirazda bulunarak Güney Kıbrıs’ın AB’ye üyeliğinin uluslararası antlaşmaları ihlal edeceğini açıkça ortaya koymuştur. Ancak o zaman, Türkiye’nin bu görüşleri yeterince ilgi uyandırmamıştır.

Ne yazık ki AKP hükümeti Rumların AB üyeliği konusunda önceki hükümetlerin gösterdiği tepkiyi ortaya koyamamaktadır.

Şimdi bir taraftan Rumlara bu gibi siyasi beyanlarda bulunularak baskı yapılması istenmekte, diğer taraftan da Rumların Türkiye tarafından tanınması anlamına gelecek Ek protokolün onaylanması ve uygulamaya konması konusunda talepte bulunulmaktadır.

AB’nin İngiltere Dönem Başkanlığı sırasında 21 Eylül 2005 tarihinde  yayımladığı Karşı Deklarasyon bu konudaki talepleri açıkça dile getirmekte ve Rumların Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanınması gerektiği ifadesine yer verilmektedir.

Oysa Kıbrıslı Rumların politikaları o zaman da farklı değildi. Ne oldu ki şimdi Batılı liderler Rumları eleştirmeye başladılar? İşte bunun üzerinde düşünmek lazımdır. Önümüzdeki Mayıs ayında Rum kesiminde seçimler yapılacaktır. Belli ki Batılı ülkeler bu seçimleri etkileyerek Annan planını kabul edebilecek bir hükümetin seçilmesi beklentisi içindedir.

Gayet tabii ki Rum kesiminde uzlaşmacı bir hükümetin iş başına gelmesi bizim de işimize yarar. Ancak şurası unutulmamalıdır ki Batılı ülkelerin nihai çözüm beklentisi Türkiye’nin temel beklentilerine ve Kıbrıs Türk halkının temel hak ve çıkarlarını korumaktan uzaktır.

17 Aralık 2004 tarihli AB Konseyi kararı Güney Kıbrıs’ın da AB’ye girmesine yol açtığı için CHP olarak buna karşı çıkmıştık. Sayın Genel Başkanımız bir basın toplantısı düzenleyerek bu metnin onaylanmaması gerektiğini açıklamıştı.  İşte bugün bizim bahsettiğimiz sakıncalar ortaya çıkmıştır.

Hamas liderinin AKP İktidartı tarafından Türkiye’ye daveti zaten krizlerle dolu olan ortama yeni bir gerginli,k unsuru katmıştır.Türkiye’nin dış politikada belli ilkeleri var. Bu ilkelerin başında da şiddet unsurunun bir politika aracı olarak kullanılmaması bulunuyor. Biz bu konuda öteden beri ilkeli bir politika izliyoruz. Şiddet eylemine başvuranların hedefi ne olursa olsun ve uyguladıkları yöntem ne olursa olsun her türlü şiddet eylemine karşı olduğumuzu söylüyoruz. Yıllardan beri bu, Türkiye’nin yerleşmiş politikasıdır. Devlet olarak da siyasi partilerimiz de, biz de CHP olarak bu görüşü savunuyoruz. Sayın Genel Başkanımız iki hafta önce Atina’daki Sosyalist Enternasyonal toplantısında bunu dile getirdi. Şimdi ne görüyoruz? Hükümet veya hükümet adına hareket eden iktidar partisi, şiddeti bir dış politika aracı olarak kullanan, bombalı saldırılar düzenleyen bir örgütü Türkiye’ye davet ediyor, onu muhatap alıyor. Bunu hiç yaptık mı biz şimdiye kadar? Yani bu yola niçin Türkiye başvuruyor? Bu son derece endişe vericidir ve Türkiye’nin bölgedeki itibarını, güvenilirliğini şimdiye kadar izlediği dengeli politikaları tehlikeye düşürecek bir girişimdir. Türkiye çok uzun yıllardan beri  bütün bölge ülkelerinin itimadını kazanan dengeli, ölçülü bir politika izliyor. Şimdi siz bölgedeki bir çok grubu ve ülkeyi karşınıza alıyorsunuz. Şiddeti reddeden islami gruplar bundan rahatsız olmuştur. Şiddeti reddeden İslam ülkeleri bundan rahatsız olmuştur. İsrail tabiatiyle bundan rahatsız olmuştur. Türkiye’nin bu kadar çok düşman kazanması için böyle bir şey yapmaya ihtiyacı var mıydı? Niçin düşman kazanıyorsunuz?

HAMAS gayet tabii ki kendine meşruiyet kazandırmak ister. Tabii ki orada kendine uluslararası alanda destek sağlayabilmek için muhatap alındığını dünyaya ilan etmek ister, göstermek ister. Ama orada Türkiye ölçülü davranacaktı, diyecekti ki: “Önce bakalım bir hükümet kurun, hükümetinizin programı çıksın ortaya. Bakalım şiddeti terk ediyor musunuz? Bakalım yapıcı , demokratik yöntemlerle çözüm arayan bir yaklaşım benimsiyor musunuz? İşte o zaman ziyaretinizi değerlendiririz diyecekti. Ama bunu demiyor. HAMAS bu şiddet politikasını reddetmediği halde ve şimdiye kadar izlediği çizgiden hiçbir sapma yapmadığı halde Türkiye bunu muhatap alıyor ve üstelik Sayın Başbakan çıkıp açıklama yapıyor; diyor ki: “Arabuluculuğa hazırdır Türkiye” diyor. Bu büyük bir gaftır. Neden? Bir kere arabuluculuk yapmak için önce bir müzakere, uzlaşma zemini olmalıdır. Uzlaşma zemini kesinlikle yok. İsrail ve HAMAS birbirini can düşmanı olarak görüyor. İkincisi, her iki taraf da sizden talepte bulunmalı arabulucu olur musunuz diye. Sizden böyle bir talepte bulunan var mı? İsrail’in şu sırada “Bizi HAMAS’la buluşturun” diye bir talebi olabilir mi? Tam tersine İsrail, müthiş bir tepki gösteriyor.

Şimdi bakın, 1996 yılında Kudüs’te ilk bombalı saldırı eylemi düzenlendiğinde, bir otobüste canlı bomba kendini havaya uçurdu ve bir sürü insan öldü. Dünya şıoke oldu ve Şarm El Şeyh’de bir zirve toplandı. Türkiye de bu zirveye katıldı. Sayın Demirel o zaman Cumhurbaşkanıydı. Ben de Dışişleri müsteşarı olarak kendisine refakat ettim. Bütün dünya liderleri geldi. Clinton geldi, o zaman Rusya Başkanı Yeltsin geldi, Helmut Kohl geldi, Hüsnü Mübarek geldi, Jacques Chirac geldi, bütün dünya liderleri toplandı. Orada bir bildiri hazırladık. Ben de bildiri yazım komisyonundaydım. Orada açıkça Her türlü şiddet eylemine karşı çıktık. Altında bizim de imzamız var. Şimdi siz bu altında imzamız olan taahhüdümüzü çöpe mi atıyorsunuz?  Ne yapıyorsunuz?

Size birisi “Bu Örgüt artık değişmiştir, bu politikalardan vazgeçmiştir” diye bir taahhütte mi bulundu? Eğer öyleyse dünyaya ilan etsinler, bütün dünya öğrensin. O bakımdan Türkiye yanlış bir iş yapmıştır ve mensubu olduğumuz uygar ve demokratik ülkelerden oluşan topluma da ters düşmüştür. Hiçbir demokratik ülke bunları bugüne kadar muhatap kabul etmedi. Dediğim gibi HAMAS hükümeti kurmadan ve şiddeti reddetmeden bizim onları muhatap almamız çok yanlış bir iş olmuştur.
Nedir iktidar Partisiyle HAMAS’ı birbirine yakınlaştıran? Aşırı derecede islami bir örgüt oluşudur. Hem şiddet yanlısı hem de aşırı İslamcı bir örgüttür. Nasıl Sayın Başbakan vaktiyle Afganistan’daki İslamcı şiddet yanlısı lider Hikmetyar’ı kabul ettiyse, şimdi de HAMAS’ı konun Partisi kabul ediyor. Yani arada değişen özde bir şey yok. “aşırı İslamcı oldu mu, bunlar benim himayem altındadır” anlamı çıkıyor. Sizin için öyle değilse bile, dış dünyada bunlar şiddete başvursun başvurmasın kim ki aşırı İslamcıdır bunların himayesi altındadır gibi bir görünüm uyanır. Sizin esas mesajınız bu olmasa gerek.
Ne yazık ki böyle bir iktidar şu anda Türkiye’de işbaşındadır. Ama bu Türk halkının, TBMM’nin şimdiye kadar savunduğu ilkelerle, görüşlerle bağdaşmamaktadır. Biz de itiraz ediyoruz. Biz de şikayet ediyoruz. Hükümetin bu politikasını Türkiye’ye mal etmeyin diyeceğiz. Bizim politikamız demin dediğim gibi bütün bölge ülkelerinin itimadını kazanmaya yöneliktir, dengelidir, şiddete kesinlikle karşıdır ve şiddete başvuran örgütleri meşrulaştırma politikası değildir diyeceğiz. Biz bunu söylüyoruz. Çeşitli yabancı Televizyonlarda, radyolarda bizimle mülakat yaptılar, biz de onlara bunu söyledik. Yani Türkiye izlediği ilkeli politikadan saparsa çok şey kaybeder. Vaktiyle buna benzer başka örnekler de gördük. Mesela vaktiyle Sayın Erbakan Başbakan olduğu sırada Ankara’yı ziyaret eden Hüsnü Mübarek’e benim de bulunduğum  bir toplantıda “Müslüman Kardeşlerle uzlaşsanız, onları muhatap kabul etseniz” dedi. Hüsnü Mübarek kızsın mı gülsün mü çok şaşırdı. “Bunu nasıl söylersiniz, onlar bir terör örgütü. Yani bunların adında Müslüman yazılı olması bunları terör örgütü olmaktan çıkartmıyor. Siz bunları himaye mi ediyorsunuz? Bizim bunları muhatap almamız kesinlikle söz konusu değil.” dedi. Burada İsrail faktörü var ama orada Müslüman bir ülkenin Cumhurbaşkanına adı Müslüman olan bir terör örgütüyle uzlaşmasını öneriyorsunuz. Demek ki zihniyet değişmemiş. Yani bugünkü iktidarın zihniyeti de bundan farklı değil. Gömlek değiştirdik diyorlar ama anlaşılan değiştire değiştire sonunda aynı gömleği giyiyorlar.

Bu tabloya bakarak  Türk halkının aşırı kötümserlik havasına kapılması doğru değildir. Türk halkına bu sıkıntıları yaşatan sadece kötü yönetimdir. Türkiye dış politikada, ekonomik ve sosyal alanlarda kötü yönetilmektedir. Ancak Türkiye ülke çıkarlarına sahip çıkacak, Kıbrıslı Türklerin hak ve çıkarlarını koruyacak güce sahiptir. Yeter ki AKP iktidarı döneminde ileride geri alınamayacak tavizler verilmesin! Bizim çabamız, ileride geri alamayacağımız tek taraflı tavizlerin verilmesini önlemektir.

Biz inanıyoruz ki, CHP iktidarı Türkiye’yi layık olduğu düzeye yükseltecektir. Ülkemiz dış politikada Atatürk’ün gösterdiği çizgiye geri dönecek ve sosyal adalet, hukuk devleti anlayışıyla yolsuzlukları ve haksızlıkları önleyen çağdaş bir devlet yapısına kavuşacaktır.

CHP bu hedefi gerçekleştirecek birikim, tecrübe ve yeteneğe sahiptir. Türkiye için tüm güçleriyle çalışacak yetenekli kadrolarımız vardır.

CHP ülkemizi bugün içinde bulunduğu karanlıktan aydınlığa çıkaracak Partidir.


Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.