Kare Kitapevinde Düzenlenen Söyleşi: Ulusal Çıkarlar

CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’ in Ulusal Çıkarlar Konusunda Kare Kitapevinde Yaptığı Söyleşi
24 Aralık 2005

Son zamanlarda yaygınlaşan küreselleşme cereyanları Türkiye’yi de etki alanına aldı. Teknoloji alanındaki hızlı gelişmelerin ülkeler arasındaki ilişkilerin yapısında bazı değişikliklere yol açması kaçınılmazdı. Özellikle iletişim teknolojisinin baş döndürücü bir hızla gelişmesi haberleşme alanında, uluslararası televizyon yayınlarında ve internet erişiminde devletlerarasındaki sınırları, denetimleri anlamsız kıldı.

Aynı şekilde çok uluslu şirketlerin ve bankaların büyük bir ekonomik güç odağı haline gelmeleri, piyasa ekonomisini benimseyen ülkelerde borsaların dış yatırımcılara açılması devletlerin dış ekonomik ilişkilerinde eski rolünü ve etkinliğini azalttı.

Acaba bu gelişmeler ulus-devletleri ve ulusal çıkarlar kavramını da anlamsız hale getirdi mi? Bazılarına göre evet getirdi. Özellikle ülkemizdeki büyük gazetelerin bazı köşe yazarları bunu kuvvetle savunuyorlar ve küreselleşme çağında hala ulusal çıkarları savunanları bağnazlıkla, gericilikle, dinozorlukla suçluyorlar. Onlara göre artık ulusal sanayi, ulusal ekonomik çıkarları korumanın anlamı kalmamıştır.

Ülkemize gelmek isteyen yabancı sermayenin, stratejik değerdekiler de dahil olmak üzere her istediği kamu ekonomik kuruluşunun tüm hisselerini satın almasına hiçbir sınırlama getirilmemelidir. Bankalarımızın  % 100 hissesi de yabancılara satılabilir. Yabancıların tarım arazilerimize de diledikleri gibi sahip olmalarının hiçbir sakıncası yoktur. Onlara göre buna karşı çıkarların, hiç değilse stratejik önemi olan kuruluşlarımızın yabancılara satışına belirli kurallar veya sınırlamalar getirmek isteyenlerin dünyadan haberi yoktur.

Doğrusu yabancı yatırımcıların, iş adamlarının hatta devletlerin de Türk kamuoyuna bu düşüncelerin yayılması için çaba sarf ettikleri görülüyor. Yabancı bazı iş adamlarının finanse ettiği Türk sivil toplum kuruluşları da “açık toplum”  adı altında bu görüşleri kuvvetle savunuyorlar. Bazı üniversitelerimiz bu görüşlerin karargahı haline gelmiştir. Televizyonlarda sık sık boy gösteren bazı akademisyenler, bazı gazeteciler bu görüşlerin savunuculuğunu yapıyorlar ve ulusal çıkarlarımızı savunan siyaset ve fikir adamlarını topa tutuyorlar.

Bazıları daha da ileri gidiyorlar, tarihimize ve Cumhuriyetimizin temel değerlerine saldırmakta hiçbir sakınca görmüyorlar. Onlara göre Anayasamızın değiştirilmesi bile önerilemeyecek maddeleri de değiştirilmelidir. Cumhuriyetin kazanımlarını korumaya çalışmak çağımızın özgürlük ortamında anlamsızdır. Avrupa ülkelerinden bu düşünce sahiplerine büyük destek geldiği de gözden kaçmıyor. AB’nin bundan önceki Ankara temsilcisinin bazı gazetecilerle “Sen bu fikirleri yaz, faturayı da bize gönder” yolundaki yazışmaları internet sitelerinde yayınlandı.

Bu görüşlerin sahiplerinin savundukları düşüncelerin özü şudur: Atatürk devrindeki dünya görüşü dönemini tamamlamıştır. Ulusal bağımsızlık ve ekonomik bağımsızlık gibi kavramlara artık yer yoktur. Tek millet kavramı tartışmaya açıktır. Devletin artık ekonomide hiçbir rolü kalmamıştır. Ulusal ekonomiyi savunmaya çalışmak da anlamsızdır. Şimdiye kadar okullarda okutulan resmi tarih bir aldatmacadan ibarettir. Tarihimizi yeniden yazmalı ve eski devlet adamlarımızın büyük kötülükler yaptıkları,  büyük suçlar işledikleri açıkça kabul edilmelidir. Yabancıların Türkiye’nin sorunları ile ilgili bütün teşhisleri ve önerileri doğrudur. Onları tartışmasız kabul edip kendimizi onların gösterdiği yolda yürümeye alıştırmalıyız. Küreselleşmenin gereği budur. AB üyeliği hedefinin gereği budur.

Ne yazık ki, bu ve benzeri görüşler iktidar çevrelerinde de çoğu zaman benimseniyor. İktidar mensupları sık sık Cumhuriyetimizin laiklik ilkesinden uzaklaşan demeçler veriyorlar. Türk milleti kavramını kullanmamaya özen gösteriyorlar, her vesileyle din faktörünü ön plana çıkartıyorlar, laikliğin yeniden tanımlanması gerektiğini söylüyorlar, ümmetçi bir yaklaşım benimsediklerini saklamıyorlar. Çağdaş kurumlarımızı, devlet adamlarımızı ve yazarlarımızı boy hedefi haline getiriyorlar. Cumhuriyetimizin ekonomik kazanımlarını tümüyle yabancılara satmakta hiçbir sakınca görmüyorlar.

Son birkaç yıldan beri yaşadığımız tablo budur. İşte beni “Ulusal Çıkarlar” kitabını yazmaya yönelten de bu tablo oldu.

Bu kitapta gençlerimizin ve aydınlarımızın ulus-devlet nedir? Ne zaman ve nasıl ortaya çıktı? Laiklik anlayışı dünyada nasıl gelişi? Ulusal çıkarları koruma nasıl önem kazandı? Geçmişte devletler ulusal çıkarlarını korumak için neler yaptılar?, Bugün ne yapıyorlar sorularının cevabını bulmalarına yardımcı olmak istedim.

Acaba biraz önce özetlediğim görüşler Batı ülkelerinde ve dünyanın diğer çağdaş ülkelerinde de benimsenen görüşler mi? Yoksa onlar küreselleşmenin getirdiği yeni koşullara rağmen kendi ulusal çıkarlarını korumayı öncelikli bir hedef olarak korumaya devam mı ediyorlar?

Kitabı okuduğunuz zaman diğer ülkelerin küreselleşmenin gerektirdiği değişim sürecinden geçerken ulusal çıkarlarını koruma ilkesinden vazgeçmediklerini görüyorsunuz. Türkiye’ye her alanda yabancılara açılmayı önerenlerin kendi ülkelerinde ne gibi koruyucu önlemler aldıklarını görüyorsunuz. Özellikle petrol, savunma sanayii ve ilaç sanayii gibi alanlarda piyasa ekonomisinin hatta uluslararası hukukun kurallarını kendi ulusal çıkarlarını korumak için nasıl kolayca feda edebildiklerini anlıyorsunuz.

Ulus-devlet kavramı nasıl ortaya çıktı? Ulus-devletlerden oluşan bugünkü dünya sistemi 30 yıl savaşlarına son veren 1648 Vestfalya Antlaşması ile ortaya çıktı. Bu antlaşmanın en önemli özelliği de din ve devlet arasındaki çatışmaları büyük ölçüde sona erdirmesi, Krallarla Kilisenin karşılıklı yetki alanlarının sınırlarını belirlemesi. O bakımdan Vestfalya Barışı birçok bakımdan bir dönüm noktası sayılıyor. Bilim adamlarına, düşünürlere göre Vestfalya Antlaşması bugünkü uluslararası ilişkiler sisteminin başlangıcını oluşturuyor.

Orta çağa egemen olan evrensel düzen kavramı aslında Roma İmparatorluğunun ve Hıristiyanlığın geleneklerinin ve kurallarının bir karışımıydı. Vestfalya Barışından önceki dönemin ana özelliği buydu. Bu düzenin yerini 17. Yüzyılın başlarında, özellikle Vestfalya Antlaşmasından sonra ulus-devlet ve ulusal çıkarların korunması anlayışı aldı. Bunun için din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması gerekiyordu. Devlet yönetiminde din kuralları değil ulusal çıkarlar öncelikle dikkate alınmalıydı. İşte bu anlayış Türkçe’ye “devletin çıkarlarının icabı” şeklinde çevrilebilecek (raison d’état) kavramının ortaya çıkmasına yol açtı.

Laik Devlet Anlayışının Ortaya Çıkışı

Bu temel dünya görüşü devletin yüksek çıkarları gerekli kıldığında din kurallarının gereklerinden farklı yaklaşımlar izlenmesinin geçerli ve meşru olabileceği anlayışını yansıtıyor. Bu insanların dinlerinden, inançlarından uzaklaşmaları anlamına gelmiyor. Ama din ve devlet işlerinin yetki alanlarının birbirinden ayrılmasını öngörüyor. Avrupa’nın ilk ulus-devletlerinden biri olan Fransa, işte bu din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması meselesinde öncü rol oynadı. İşin ilginç tarafı, din ve devlet işlerinin ayrılarak “devletin çıkarlarının icabı” kavramının ortaya çıkmasında en önemli rolü oynayanların başında Fransa’da 1624-1642 yılları arasında başbakanlık yapan ünlü bir din adamı, Kardinal Richelieu’nün gelmesi. Richelieu’nün öncelikli hedefi Kralın gücünü arttırmaktı. Bunun için devletin din üzerinde etkili olmasını sağlamaya öncelik verdi. Laik bir yaklaşım benimsedi. Kilisenin devlet işlerine yön vermesine izin vermedi. Tam tersine, hiçbir Katolik ülkede görülmemiş ölçüde Kiliseyi denetim altına aldı. Kilisenin gelirlerinin büyük kısmına devlet adına el koydu. Aklın egemenliğini ön plana çıkarttı.Bugün Türkiye’de devlet yönetiminde din kurallarını etkili kılmak isteyenlerin 360 yıl öncesinin Fransa’sından ve o Fransa’da yaşamış bir din adamı-başbakandan alacakları çok ders var.

Ulus-devletin ortaya çıkması milliyetçilik akımının da gelişmesine yol açtı. Bu kavram 1715 yılından itibaren İngiltere’de kullanılmaya başlandı. İngilizler milliyetçiliği daha çok ulusal bilinç, ulusal karakter anlamında kullandılar. Milliyetçilik düşüncesi daha sonra Fransa’da gelişti. O dönemde Avrupa’da milliyetçilik, “kendi tarihi özelliğinin bilincine varan bir halkın kendi bağımsız devletini kurmak için ortaya koyduğu ortak irade” şeklinde tanımlanıyordu.

Ulus-devletin ortaya çıkmasından önce Kiliseye ve Hanedana sadakat en önemli ölçüyken ulus-devletten sonra devlete ve millete sadakat kavramları ön plana çıktı.

Uluslararası ilişkilerde bir ülkenin kendi çıkarlarını savunması çoğu zaman başka ülkelerin çıkarlarına zarar vermesi sonucunu doğuruyor. Sayın Başbakanın dediği gibi “kazan-kazan” formülü uluslararası ilişkilerde pek geçerli değil.

Voltaire, “Bir ülkenin kazanması için başka bir ülkenin kaybetmesi gerekir. Bir ülkenin büyümesini istemek o ülkenin komşularına zarar vermesini kabul etmek anlamına gelir” diyordu.

Ortak geçmişe, dile, dine, kültürel özelliklere ve ortak bir hedefe sahip topluluklar önce ulusal kimliklerini oluşturuyor, sonra da bu kimliğin korunması, güçlendirilmesi, dış dünyaya karşı savunulması gerekiyor. Milliyetçilik anlayışı bu çerçevede kalsa dünyanın siyasi evriminin doğal sonucu sayılabilir. Ama ne yazık ki, yukarıda da belirtildiği gibi, bazı ülkelerde milliyetçilik dış dünyaya karşı saldırgan, yayılmacı, savaşçı ve başka milletleri küçümseyen bir anlayışın ifadesi olarak ortaya çıktı. Kendilerini başkalarından üstün gören bazı milletler Fransız ihtilalinin eşitlik, özgürlük ve kardeşlik kavramlarını bir tarafa bırakarak dünyaya kendi çıkarları doğrultusunda bir düzen vermek için birbirleriyle yarışa giriştiler. Bu üstünlük duygusu bazı ulusların kimliğinin önemli bir parçasını oluşturuyor.

1819-1891 yılları arasında yaşamış olan Amerikan düşünürlerinden Hermann Melville bu üstün millet düşüncesini şöyle yansıtıyor: “Biz Amerikalılar çağının İsraillileri gibi özel olarak seçilmiş bir milletiz ve dünyada özgürlük meşalesini biz taşıyoruz. Tanrı bizi özel olarak seçti ve bizim ırkımızdan çok şeyler bekliyor…Diğer milletler yakında bizim gerimizde kalacaklardır. Biz dünyanın öncüleriyiz.”

Bu üstünlük duygusunun en yaygın olduğu ülkelerden biri Amerika Birleşik Devletleri. Ünlü düşünür Benjamin Franklin de şöyle diyordu: “Dünyada saf olarak beyaz ırka mensup olanların sayısı azdır. Avrupa’da bu gruba İspanyollar, İtalyanlar, Fransızlar, Ruslar, İsveçliler ve Almanların bir kısmı girer….Umarım ki, Amerika’da da bu beyaz kökenlilerin sayısı artar.”

Amerika’da beyazlara Kızılderililere karşı yürüttükleri savaşlarda bu üstünlük duygusunun da etkisi büyük. Beyaz ırka mensup olanlar Kızılderililerinin topraklarını ellerinden alma hakkına sahip olduklarını düşünüyorlardı çünkü onlar üstün bir ırkı temsil ediyorlardı ve bu topraklara ihtiyaçları vardı. 1831 yılında Kuzey Georgia, Tennessee ve Alabama Eyaletlerinde yaşayan Cherokee yerlileri bunlar arasındaydı. Bu yerliler Beyazlar tarafından topraklarından uzaklaştırılmak istendi. Ama onlar direndiler. Tuttukları bir avukat aracılığı ile Yüksek Mahkemeye başvurdular. Yüksek Mahkeme çoğunlukla aldığı kararda Cherokee’lere hak verdi. Ama Başkan Andrew Jackson buna tepki gösterdi ve Cherokee yerlilerinin bulundukları bölgeleri terk etmelerini istedi. Yüksek Mahkemenin kararı önemliydi ama bunu uygulatacak gücü yoktu. Anlaşılan o dönemde hukuk değil, Başkan ne derse o oluyordu. Sonunda Cherokee’ler Oklahoma’ya zorunlu olarak göç ettirildi. Bu göç sırasında binlercesi açlıktan, hastalıktan ve kötü beslenmeden hayatını kaybetti.

1876’da Filadelfiya’da düzenlenen büyük sergi milliyetçilik duygularını büsbütün güçlendiriyor. 10 milyon Amerikalı bu sergiyi ziyaret ediyor. O tarihte Amerikanın nüfusunun 46 milyon olduğu düşünülecek olursa bu sayının büyüklüğü daha iyi anlaşılır. Bu duyguların etkisiyle 1890’lı yıllarda 500’den fazla milliyetçi dernek kuruluyor.

Bu üstünlük duygusu daha yakın tarihlerde de sık sık dile getirilmiştir. Örneğin Birinci Dünya Savaşı yıllarında Başkan Woodrow Wilson Amerika’yı “kaderin dünyayı kurtarmak için seçtiği bir ülke”  olarak tanımlıyordu.

11 Eylül saldırılarından sonra Amerika’da milliyetçilik akımları güç kazandı. Hatta Amerikanın çıkarlarına zarar verenlere insanlık dışı muamele yapılabileceği görüşünün bile toplumla oldukça destek bulduğu görüldü. 11 Eylül olaylarından sonra Amerika terörü defetmek için her şeyi göze almıştı. Bu mücadelenin sınırı yoktu. Terör bütün yollara başvurularak dünyanın her yerinden kazınacaktı. Dikkati çeken bir unsur da ulusal çıkarlar söz konusu olduğu zaman Amerika halkının önemli bir kısmının insan hakları gibi değerlere birinci önceliği vermediğidir. 2004 yılının Mayıs ayında Washington Post tarafından yapılan bir kamuoyu yoklamasında katılımcıların % 34’ü Amerika’ya yönelik saldırılarda sorumluluk taşıyan insanlara işkence  uygulanmasının kabul edilebilir olduğunu ifade ettiler.

Amerikanın sağ eğilimli radyo yorumcularından Michael Savage Arapları “insanlık dışı mahluklar” olarak nitelendirmekte ve onları “insan haline getirmenin tek yolunun Hıristiyanlaştırmak” olduğunu söylemektedir. Savage’ın bu görüşleri 350 radyo istasyonunda eş zamanlı olarak yayınlanmış ve 7,5 milyon kişi tarafından dinlenmiştir.

Fransızlar üstünlük iddialarında pek çok milletin oldukça ilerisinde sayılırlar. Geçmiş iki yüz yıldan beri aydınlatma düşüncesinin temsilcisi onlardı. Özgürlük, demokrasi ve gelişme düşüncelerini dünyaya yaymak onların hakkıydı. Onlar Avrupa’yı yönetmekle görevlendirilmiş büyük bir milletti. “Kilisenin en büyük kızı Fransa’ydı.” Fransızlar “dünyayı uygarlaştırmakla” görevlendirilmişlerdi.

Almanlar da kendilerini başka milletlerden üstün görmekte ve dünyayı kendi egemenlikleri altına alabileceklerini sanmaktaydılar. Hedef aldıkları ülkelerden biri de Osmanlı İmparatorluğuydu.

1883 yılında bir askeri heyetle birlikte İstanbul’a gelen ve 1895 yılına kadar Türkiye’de kalan, Osmanlı İmparatorluğunun Genelkurmay İkinci Başkanlığı görevine kadar yükselen General Von der Goltz, bir Alman askeri yetkilisine yazdığı mektupta Almanya’nın Türkiye’ye “askeri yardım” çalışmalarının asıl amacını şöyle açıklıyordu: “ …300.000 kişilik redif kuvvetleri üzerinde doğrudan nüfuzumuzu kullanarak Osmanlı Ordusunun idaresini evvelki durumdan daha fazla ve bir daha elimizden geri alınamayacak şekilde ele geçirebileceğiz.

O tarihlerde Almanya’nın İstanbul’daki Büyükelçisi Wangenheim bu hedefi şöyle açıklıyor: “Türkiye’de orduyu kontrol eden güç biz oldukça, Almanya’ya muhalif hiçbir hükümet iktidarda kalamaz.”

Alman İmparatoru II. Wilhelm’in 1914 yılının Ağustos ayında söylediği “Dünyada Almanlardan başka millet tanımıyorum” sözleri tarihe aşırı milliyetçiliğin bir örneği olarak geçmiştir.

17. yüzyılın ortalarında yaşamış olan İngiliz yazarlarından John Milton “İngilizler diğer ülkelere nasıl yaşamaları gerektiğini öğretme konusunda öncü rolüne sahip olduklarını unutmamalıdırlar” diyordu

Ruslarda da üstünlük iddiasında  diğer Avrupa ülkelerinin gerisinde değildi. Ünlü yazar Dostoyevski “Rusların dünyayı kurtarmak için Tanrı tarafından yaratılan tek halk” olduğunu iddia ediyordu.

Ulusal çıkarların korunması yakın tarihte insanlık adına savunulması mümkün olmayan bazı politikaların izlenmesine de yol açmıştır. Uygarlığın, demokrasinin öncüsü sayılan bazı ülkeler kendi ekonomik, siyasi ve stratejik çıkarları için zor kullanarak sahip oldukları ülkelerin halklarına karşı insanlık dışı muamelelerde bulmaktan çekinmemişler ve o ülkelerin doğal servetini hoyratça kendi çıkarları için kullanmışlardır.

Sömürgeliğin tarihi utanç verici sayfalarla doludur. Sömürgelerde yaşayan milyonlarca insan sömürgeci devletlerin kendi çıkarları uğruna uyguladıkları insanlık dışı saldırılar sonucunda hayatını kaybetmiştir. Sömürgeci devletler sömürgelerin halkından savaşlarda asker olarak yararlanmışlardır.

Fransa Birinci Dünya Savaşında sömürgelerinde yaşayan insanlardan da asker gücü olarak yararlanmıştır.  Fransız bayrağı altında Kuzey ve Batı Afrika’daki Fransız sömürgelerinden 600,000 kişi savaşa sokulmuş, ayrıca sivil ihtiyaçlar için gene sömürgelerde yaşayan halktan 200,000 kişi görevlendirilmiştir.

630.000 Kanadalı, 412.000 Avustralyalı, 136.000 Güney Afrikalı ve 130.000 Yeni Zelandalı asker İngiliz ordusunda görev yapmıştır. İngilizler savaşta tercihen Gurka denilen Hindistan kökenli askerleri kullanıyorlardı. Yalnız Mezopotamya bölgesindeki İngiliz birlikleri komutasında savaşan Hintli askerlerin sayısı 800.000’e ulaşmıştır.

Sömürgecilik dönemlerinde büyük devletler ulusal çıkarlarını işte bu gibi yöntemlerle koruyorlardı. İkinci Dünya Savaşından sonra sömürgecilik ortadan kaldırıldı. Ama devletler dünyanın başka ülkelerini kendi çıkarları uğrunda kullanmaktan vazgeçmediler. Bazılarının yeni sömürgecilik dedikleri bu dönemde devletler çıkarlarını korumak için han gi politikaları izliyorlardı?

Örneğin Başkan Eisenhower üzerinde etkili olduğu bilinen ünlü iş adamı Nelson Rockefeller Başkana yazdığı bir mektupta bu konudaki düşünce ve önerilerini şöyle dile getiriyordu: “Biz askeri paktlarımızı kurmayı ve sağlamlaştırmayı hedef alan tedbirlere devam etmeliyiz….büyük ölçüde siyasi ve askeri nüfuzumuzu garantileyecek genişlikte bir ekonomik yayılma planını Asya, Afrika ve diğer az gelişmiş bölgelerde uygulamak zorundayız…Yardımda birinci gruba, bizimle dost olan ve bize uzun süreli askeri paktlarla bağlanmış olan ülkeler girer. Bu ülkelere yapılacak olan yardımlar ve açılacak krediler öncelikle askeri nitelikte olmalıdır. Oltaya yakalanmış balığın yeme ihtiyacı yoktur. Bu noktada Dışişleri Bakanlığı ile aynı fikirdeyim. Genişletilmiş iktisadi yardım-örneğin Türkiye’ye- bazı hallerde düşünülenin tersi sonuçlar verebilir. Yani bağımsızlık eğilimini arttırıp mevcut askeri paktları zayıflatabilir. Bu tip ülkelere-Türkiye gibi- doğrudan doğruya iktisadi yardım da yapılabilir ama bu bize uygun ve bağlı hükümetleri iktidarda tutacak ve bize düşman muhalifleri zararsız bırakacak biçim ve miktarda olmalıdır. Bunlarla bağlantılı olarak özel sermaye yatırımlarını da ayarlama gereklidir. Hükümet özel sermaye yatırımlarını cesaretlendirmeli ve onlardan akıllıca yararlanılmasını bilmelidir. Bu yatırımların yardımıyla birçok politik amaca ulaşılabilir. Bu tip özel sermaye yatırımları zamanla bütün gayrı meşru muhalefeti ve politikamıza karşı mukavemeti ortadan kaldırabilmeli veya nötralize edebilmelidir. Ayrıca bizi desteklemekte kararsız ve sallantılı olan bütün şahsi teşebbüs ve menfaat çevrelerini etkilemelidir. Aynı zamanda ABD ile işbirliğine hazır yerli işadamlarına yardımı arttırmalı ve öylece bu işadamlarının ilgili ülkenin ekonomisinde kilit noktaları ele geçirmeleri, buna dayanarak politik etkinliklerinin artması sağlanmalıdır.”

Bu sadece Rockefeller’in görüşlewri miydi?

Eski ABD Savunma Bakanlarında Robert McNamara 1967 yılında Temsilciler Meclisinde yaptığı bir konuşmada şöyle diyordu: “Askeri yardımlarımızın amacı azgelişmiş ülkelerin askerlerini ABD ideolojisine göre yetiştirmek ve onlardan gelecekte, gerektiğinde o ülke yönetiminde yararlanmaktır”.

Daha yakın tarihlerde de benzeri görüşleri ifade edenlere rastlandı. Örneğin Amerikalı Hava Orgenerali George S. Brown Türkiye’den beklentilerini şöyle açıklamıştı: “Türkiye’deki üsler Birleşik Devletler için son derecede önemlidir. Gerçekte Ortadoğu’da… Amerika’nın doğrudan müdahalesini gerektiren bir olayı Türkiye’nin desteğini almaksızın ve bu üsleri kullanmaksızın önlemek mümkün değildir.”

Bugün de aynı görüşler geçerlidir. Büyük devletler başka ülkelerle ortak menfaatlerine göre değil, doğrudan doğruya uluşal çıkarlarına göre hareket etmektedirler.

Başkan Bush’un en yakın çalışma arkadaşlarından olan ve önce Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanlığına, daha sonra da Dışişleri Bakanlığına getirilen Condoleeza Rice, 2000 yılında yapılan seçimlerden önce yazdığı bir yazıda aynen şöyle diyordu: “Uluslararası toplumun hayali menfaatlerine göre değil, kendi ulusal çıkarlarımızın sağlam zeminine dayanarak hareket etmeliyiz”.

Yeni muhafazakar hareketin önemli isimlerinin daha Başkan Bush göreve gelmeden önce oluşturdukları temel yaklaşımı hatırlamak gerekiyor. Bu görüştekiler 1997 yılında “Yeni Amerikan Yüzyılı” adını verdikleri bir proje hazırladılar. Orada dile getirilen bazı düşünceler şöyle:

    Amerikanın güvenliği ve çıkarlarının korunması için savunma bütçesi özlü biçimde arttırılmalıdır.
    Amerikanın dünya liderliğini elde etme hedefi benimsenmelidir.
    Yeni yüzyılda Amerikanın ilkelerinin ve çıkarlarının dünyaya egemen olması için kararlılık gösterilmelidir.
    Avrupa’da, Asya’da ve Orta Doğuda barış ve güvenliğin korunması ABD için hayati önemdedir. O bölgelerde sorumluluk üstlenmekten geri kalırsak Amerikanın temel çıkarların zarar veririz.
    Tehditler daha ortaya çıkmadan bertaraf edilmelidir.

Devletlerin ulusal çıkarlarını korumak amacıyla stratejiler üretirken başka ülkeleri içeriden zayıflatacak yöntemleri de ihmal etmedikleri görülüyor. Azınlıklar konusu bu alanda istismar edilen başlıca konulardan biri.

200 yılı aşkın zamandan beri devletlerin kendi ulusal çıkarlarını daha iyi korumak düşüncesiyle azınlık sorunlarıyla ilgilendikleri biliniyor. Çoğu zaman bu ilginin azınlıkların hak ve çıkarlarının insani amaçlarla korunması görüntüsü altında sergilendiği görülüyor. Oysa yapılan araştırmalar bunun pek böyle olmadığını gösteriyor.

Osmanlı İmparatorluğu’nun zayıflama dönemlerinde ülkede yaşayan farklı dinden ve etnik kökenden gelen azınlıkları himaye altına almak için  o dönemin büyük devletlerinin nasıl bir yarış içinde oldukları biliniyor. Bu azınlıkların haklarının korunması bahanesiyle Osmanlı İmparatorluğu üzerinde ne gibi baskıların yapıldığını, bu girişimlerin hangi siyasi emellerden kaynaklandığını da artık bilmeyen kalmamıştır.

Daha yakın tarihlerde de aynı politikaların sürdürüldüğü görülüyor. Lozan Antlaşmasıyla Türkiye’nin tek bir millet olarak varlığını pekiştirmesi bazılarını çok rahatsız ediyordu.  Türkiye’nin bazı dini azınlıkların varlığını kabul etmesi yeterli değildi. Farklı etnik grupların, ve mezheplerin adeta Türk milletinin dışında ayrı varlıklar olduğu kabul edilmeliydi. Bunun için bu grupların içindeki radikal unsurlara, hatta teröre başvuran militanlara geniş ölçüde hoşgörü gösterildi. Onların bazı Batı ülkelerinde serbestçe yaşayıp propagandalarını sürdürmelerine, Türkiye karşıtı faaliyetlerini örgütlemelerine göz yumuldu.

Azınlıklar konusu sadece Türkiye’ye karşı bir baskı ve bölme yöntemi olarak kullanılmadı. 19. Yüzyıldan beri azınlıklar konusu büyük devletlerin yayılmacılık politikalarının bir unsuru olmuştur. 19. yüzyılın sonlarına doğru Alman milliyetçiliğini güçlendirmek için bazı kuruluşlar oluşturulmuştu. Bunların en önemlisi 1891’de kurulan Pan-Germen cemiyetiydi. (Alldeutscher Verband) Bazı Alman yazarlar yayılmacılık fikrini açıkça savunuyorlardı. Aynı zamanda ünlü bir gazeteci olan Ernst Hasse 1906 yılında yayınladığı “Dünya Politikası, Emperyalizm, Sömürgecilik Siyaseti” başlıklı kitabında “Alman İmparatorluğu bugün Doğu ve Batıdaki büyük güçler arasına sıkışmıştır. Varlığını sürdürmek için genişlemek zorundadır… Alman İmparatorluğunun geleceği bütün Alman asıllıların yaşadığı toprakları kapsayacak bir milli Alman devleti kurulması yoluyla şekillenebilir” diyordu.

Alman Başbakanları da farklı düşüncede değillerdi. Weimar Cumhuriyeti dönemi Başbakanlarından Stressemann’ın, 13 Ocak 1925 tarihinde yazdığı bir muhtıranın baslığı şöyleydi “Dış politikada, Avrupa’daki Alman azınlığının ihtiyaçlarına cevap vermek üzere İmparatorluğun içinde Azınlık Haklarının Düzenlenmesi”. Bu muhtırada Stressemann şu görüşlere yer veriyordu: “Azınlıkların, bulundukları ülkenin siyasetini Alman İmparatorluğunun çıkarları doğrultusunda etkilemeye çalışmaları istenecektir.  Kültür alanına Alman kültürünün ve düşüncesinin bulundukları ülkenin halkına yayılmasında ve bu halk tarafından anlaşılmasına çalışacaklardır; ekonomik acıdan ise sadece Alman sanayiinin ürünlerinin pazarlanmasına ve ham maddelerin elverişli koşullarla sağlanmasına aracılık etmekle kalmayacaklar, ayni zamanda Alman sanayiinin yurt dışındaki itibarinin yükseltilmesine de katkıda bulunacaklardır.”

Birinci Dünya Savaşı yıllarında sadece Volga bölgesinde yarım milyon civarında Alman yaşıyordu. Lenin, Komünist rejimin savunduğu ilkelerden biri olan milliyetler prensibi çerçevesinde 20 Şubat 1924 tarihinde Volga bölgesinde yasayan Almanlara otonomi vermiş ve bu bölgede bir “Volga Almanları Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti” kurulmuştu.

Hitlerin NAZİ Partisinin programında da yurt dışında yaşayan bütün Almanların Alman Devletinin çatısı altında birleştirilmeleri ilkesi yer almıştı.

Savaştan sonra da azınlıklar meselesi bazı ülkelerin dış politika gündeminde önemli bir yer tuttu. Örneğin 9 Kasım 1990 tarihinde Almanya ile Rusya arasında imzalanan bir antlaşma “Rusya’da kalan Alman asıllıların ulusal kimliklerinin, dillerinin ve kültürlerinin geliştirilmesine olanak sağlanacağı” belirtilmekteydi. Almanya bununla da yetinmedi. 21 Kasım 1991 tarihinde Alman Başbakanı Kol ile Rusya Cumhurbaşkanı Yeltsin ortak bir deklarasyon yayınladılar. Bu deklarasyonda evvelce Lenin döneminde kurulan, daha sonra Stalin döneminde ortadan kaldırılan Volga Alman Cumhuriyeti’nin zaman içinde yeniden kurulması öngörülüyordu. Daha sonra Rus halkının tepkisi üzerine bu proje hayata geçirilemedi. Ama başta Almanya olmak üzere bazı Avrupa ülkelerinde oluşturulan çeşitli azınlık hakları dernekleri azınlıklar konusunu kendi ülkelerinin çıkarları doğrultusunda istismar etmekten çekinmediler. Yabancı ülkelerde bazı sivil toplum örgütleriyle işbirliği yaparak azınlıklar konusunu bir insan hakları meselesi olmaktan çok, başka ülkelerin ulusal bütünlüğünü ve ulusal çıkarlarını zedeleyecek yönde istismar etmekten çekinmediler. Bu gibi derneklerin çoğuna göre ulus-devlet bertaraf edilmesi gereken bir kara keçi konumundaydı. Onlara göre ulus-devlet ülkelerindeki etnik grupları ezici bir hegemonya kuran baskıcı bir örgütlenmeydi! Kendi ülkelerinin çıkarını koruyarak bu oyunlara karşı çıkanlar ise bu örgütler tarafından aşırı milliyetçi ve çağ dışı unsurlar olarak damgalandı.

Başka ülkelerdeki azınlıkları siyasi amaçla kullanan başka ülkeler de oldu. Örneğin, 1967 yılında Kanada’ya yaptığı gösterişli bir gezi sırasında Fransa Cumhurbaşkanı De Gaulle Montreal’de yaptığı bir konuşmada şöyle dedi: “Yaşasın Montreal, Yaşasın Quebec, Yaşasın Özgür Quebec, Yaşasın Fransız Kanada’sı ve Yaşasın Fransa”. De Gaulle’ün bu sözleri Kanada’ya bir bomba gibi düştü. Kanada’nın ünlü Başbakanı Lester Pearson bu sözlerin kabul edilemez nitelikte olduğunu söyledi.

De Gaulle yalnız azınlıklar konusunda değpil, diğer konularda da Fransa’nın çıkarlarını kuvvetle savunuyordu. . De Gaulle  bağımsızlık anlayışının gereği olarak 1962 yılında Başkan Kennedy’nin ortak bir nükleer güç oluşturulması önerisini de reddetti. De Gaulle yakınlarına, bu kararını açıklarken, “Amerikanın çıkarlarının her zaman Fransa’nın ve Avrupa’nın çıkarlarıyla bağdaşacağının güvencesi yoktur, onun için biz bağımsız kalma ilkemizi korumalıyız” diyordu.

İngiltere de kendi çıkarlarını her şeyden üstün tutuyordu. İkinci Dünya Savaşının sonunda yapılan Yalta Konferansı sırasında bu konunun tartışıldığı özel bir görüşmede Mareşal Alexander şöyle der: “ Bu savaş Avrupa halklarının özgürlüğü ve refah içinde yaşaması için yapılmıştır.” Churchill buna şaşırtıcı bir cevap verir: “Hiç de öyle değil, bu savaş İngiliz halkına saygınlık kazandırmak için gerçekleştirilmiştir.” Onun için İngiltere’nin çıkarları her şeyden önce gelmektedir. Savaş sırasında zaman zaman Amerikan Başkanlarıyla çekişmesinin altında da bu yatmaktadır. Churchill yakınlarına şunları söylemiştir: “Amerikalılarla sadece zaferden bize hakkımız olan payı vermek istemedikleri zaman mücadele etmişimdir. Kuşkusuz bizim ordularımızın onlarınkinden daha küçük olduğunu gördüğüm zaman büyük ıstırap çektim. Her zaman onlarla eşit olmak istemişimdir. Ama bu kadar güçlü ve nüfusu bizden üç kere daha büyük olan bir ülkeyle bu eşitliği nasıl sağlayabilirsiniz?”

Churchill’in savaştan sonra hedefi neydi? Bunun cevabını da kendisi Londra’da zaferi kutlamak için toplanan büyük bir kalabalık önünde verdi: “Britanya, ileri!”

Batı ülkeleri ulusal çıkarlar ve milliyetçilik alanında böyle düşünüyorlardı. Peki Atatürk ne düşünüyordu?

Tarihe örnek olacak bir ulusal direniş hareketi başlatan Atatürk, bir yandan askeri mücadeleyi örgütlerken bir yandan da yani kurulacak çağdaş Türk devletinin felsefi yapısını hazırlıyordu. Bu düşünceler içinde milliyetçilik ve milli iradenin üstünlüğü kavramı ön plana çıkıyordu.

Atatürk 1919 yılının Temmuz ayında yaptığı bir konuşmada şöyle diyordu: “Milliyet prensibi aleyhindeki büyük mikyasta fiili tecrübelere rağmen yine milliyet hissinin öldürülmediği ve yine kuvvetle yaşadığı görülmektedir. Tarih bir milletin kanını, hakkını, varlığını hiçbir zaman inkar etmez.” * Karal, Enver Ziya, Atatürk’ten Düşünceler, METU Press, Ankara, 1998, s. 3.

Türkiye ne zaman gerçek bir ulus-devlet haline geldi? Öyle anlaşılıyor ki, Atatürk, Türklerin ulus olmalarının başlangıcı olarak 19 Mayıs 1919 yılında Samsuna çıktığı tarihi kabul ediyor.

Ulusal Kurtuluş Savaşının öncüleri milliyetçilik düşüncesini benimsemişlerdi. Ama bu nasıl bir milliyetçilik olacaktı? Voltaire’in dediği gibi komşularına zarar veren bir yaklaşım mı benimsenecekti? Hayır. Atatürk’ün öncülüğünde yürütülen mili mücadelede amaç Ulusal Ant sınırları içinde bir ulus-devlet kurmaktı. Türkiye’nin başka ülkelerin topraklarında gözü yoktu. Lozan Antlaşması müzakerelerinde de bu yaklaşımı sergileyecekti.

Atatürk şöyle diyordu: “Bize milliyetperver derler. Fakat biz öyle milliyetperveriz ki, bizimle işbirliği yapan bütün milletlere hürmet ve riayet ederiz. Onların bütün milliyetlerinin icabatını tanırız. Bizim milliyetperverliğimiz herhalde hodbinane ve mağrurane bir milliyetperverlik değildir.

20 Nisan 1924 tarihinde kabul edilen Türk Anayasası da Atatürk’ün milliyet düşüncesine ışık tutması açısından özel bir önlem taşıyor. 1924 Anayasasının 88. maddesinde Türklerin kimliği tarif ediliyor. Maddede şöyle deniliyor: “Türk kimdir? Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk sayılır. Türkiye’de yabancı bir babadan doğup da rüşt yaşında Türklüğü seçen veya Türk vatandaşı kabul edilen herkes Türk sayılır.”

Atatürk milliyetçiliği bugün yürürlükte olan Türk Anayasasının giriş bölümünde de yer almakta, ayrıca yeni seçilen milletvekillerinin ant içme metninde de Atatürk milliyetçiliğine bağlı kalınacağı belirtilmektedir. Ancak Atatürk milliyetçiliğini doğru tanımlamak ve onu başka ülkelerde örnekleri görülen ırkçı, kafatasçı milliyetçilikle karıştırmamak gerekir.

Atatürk 1923 yılının Ocak ayında yaptığı bir konuşmada “Milli mücadelenin maksat ve gayesi tam istiklalini ve kayıtsız şartsız egemenliğini sağlamak ve sürdürmektir” diyordu. Atatürk, “Türk halkı asırlardan beri hür ve müstakil yaşamış ve bağımsızlığı hayatın bir zorunluluğu sayan bir kavmin kahraman evlatlarıdır. Bu millet istiklalsiz yaşamamıştır, yaşayamaz ve yaşamayacaktır.” diyordu.

Egemenlik ve bağımsızlık kavramından ne anlaşılması gerekiyordu? Atatürk yeni Türk devletinin kuruluşunda istiklal kavramını nasıl tanımlıyordu? Atatürk şöyle diyordu: “Tam bağımsızlık denildiği zaman bittabi siyasi, mali, iktisadi, adli, askeri, kültürel vs. her hususta tam bağımsızlık ve özgürlük demektir. Bu saydıklarımdan herhangi birinde istiklalden mahrumiyet, millet ve memleketin gerçek anlamıyla bütün bağımsızlığından mahrumiyeti demektir.”

Atatürk din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması da Cumhuriyetimizin varlığı ve geleceği açısından büyük önem veriyordu.Bu konuda Atatürk şöyle diyordu “Dine bağlı, din ve devlet işerini bir arada yürütmeğe çalışan idarelere teokratik idareler denir ki, bu çeşit devletler önünde sonunda çökmeğe mahkumdur. Bugün dünyada bu şekilde idare edilen devletler dünyanın en geri kalmış ülkeleridir. Bunun için laiklik ilkesini anayasamızın en büyük ilkelerinden biri olarak kabul etmek ve buna dört elle sarılmak gerekir Türk gençliğini bu ilkenin dışında yetiştirmeğe yeltenecek olanlar bu devlete, bu ulusa en büyük kötülüğü yapmış olacaklardır.”

İşte Cumhuriyetin kurucularının din işlerini devlet işlerinden ayırma konusundaki kararlılıkları bu kadar açık ve netti.

İşte yakın geçmişte yaşananlar ve savunulan düşünceler bunlar.

Pekiş bugünkü devlet adamları ulusal çıkarları nasıl görüyor, nasıl tarif  ediyor ve ulusal çıkarları için ne yapıyorlar?

İngiltere Başbakanı Tony Blair İşçi Partisini üçüncü yol denilen yeni bir yapıya kavuştururken ne düşünüyordu. İşte şu sözler Tony Bşlair’e aittir:
“Bizim hükümetimiz İngiltere’nin ulusal çıkarlarını bizden önceki hükümetler kadar güçlü biçimde korumaktadır. Euro bölgesine girme fikrini savunmak Avrupa’ya, özellikle Almanya’ya teslim olmak demek değildir. Euro’ya gerektiği zaman girmek Avrupa ve dünya pazarlarında başarıyla rekabet edebilmek için İngiltere’nin çıkarlarının gereğidir… Modernleşme bizim tercihimize bağlı değildir. Dünyadaki üretimin ve genel olarak ekonominin entegrasyonu statükoya saplanıp kalmayı olanaksız kılıyor. Daha önce örneği görülmemiş bir değişim yaşıyoruz. Ulus-devleti sona erdirmek değil, onu yeniden icat etmek zorundayız. Yeni ve çağdaş bir vatanseverlik duygusu yaratmalıyız. Buna şu üç nedenden dolayı mecburuz: İngiliz sermayesi dünya pazarlarında kendi çıkarlarını korumak için çalışmalıdır, İngiltere devletinin bütünlüğünü ayrılıkçı baskılara karşı korumalıyız ve nihayet, zenginlerle fakirler arasındaki zıtlıkların İngiliz toplumunun dokusunu bozmasına izin vermemeliyiz.”

Peki ekonomi alanında Batı ülkeleri bu küreselleşme döneminde ulusal çıkarlarını nasıl koruyorlar?

OECD ülkeleri bir yandan yabancı sermayeyi çekmeye çalışırken ve bu amaçla yasalarında liberalleşmeye yönünde değişikler yaparken bir yandan da özellikle ulusal çıkarların gerektirdiği alanlarda yabancı sermayeyi kısıtlayıcı önlemler alıyorlar ve kontrolü elden bırakmıyorlar. Bazı hallerde yabancıların belirli sektörlere girişini yasaklıyorlar veya yabancıların alabilecekleri hisselerin %50’nin altında kalması için yasal önlemeler getiriyorlar.  Bunun örnekleri arasında AB ülkeleriyle Kuzey Amerika’da havayolu şirketleri, Japonya’da  telekomünikasyon firmaları ve ABD’de kıyı taşımacılığı belirtilebilir. Bazı ülkelerde doğal kaynaklar üzerinde de buna benzer kısıtlamalar getiriliyor. Örneğin İzlanda’da balıkçılık ve enerji sektörlerine yabancı firmalar sokulmuyor. Meksika petrol sektörünü sadece kendi vatandaşlarına ayırmış. Bazı hallerde resmi yasak olmasa da devlet tekelleri fiilen yabancı yatırımların belirli sektörlerde o ülkeye girmesine engel oluyor.

Birçok ülkede yabancı yatırımları izne tabi olması da gerektiğinde engelleme yapılmasına olanak sağlıyor. Bazı hallerde yabancı yatırımcılar, yapacakları yatırımın ülke ekonomisine katkı sağlayacağını kanıtlamak zorundalar.  Buna benzer hükümlerin örnekleri özellikle Japonya’da ve Meksika’da görülüyor. Bazı ülkelerde şirketlerin yönetim kurulu üyeliklerinin çoğunun o ülkelerin vatandaşlarına verilmesi şartı aranıyor. Birçok AB ülkesi deniz taşımacılığında kabotaj hakkını sadece kendi ülkesinin vatandaşlarına tanıyor.

Bazı somut örnekler ülkelerin kendi ulusal ekonomik çıkarlarını nasıl koruduklarını açık biçimde gösteriyor.

2005 yılının Haziran ve Temmuz aylarında Amerika’nın en büyük petrol şirketlerinden biri olan Unocal’ın Çin’in CNOOC şirketi tarafından satın alınmak istenmesi ile ortaya büyük bir kriz çıktı.

Kriz ABD’nin en büyük petrol şirketlerinden biri olan Unocal’ın bir başka büyük Amerikan petrol şirketi olan Chevron-Texaco tarafından yaklaşık 16 milyar dolara satın alınması ile başladı. 2005 yılının Haziran ayı sonlarında satış işleminin onaylanmasına ramak kala Çin’in devlet kontrolündeki petrol şirketi CNOOC Unocal için 18,5 milyar dolar teklif etti. Chevron-Texaco yetkilileri ihale sürecinin tamamlandığını ileri sürerek CNOOC’nin teklifinin değerlendirilmemesi gerektiğini söylediler. CNOOC ise ihalenin tekrar edilmesini talep etti. Bu noktada ABD siyasetinde büyük bir tartışma başlatıldı. Pek çok siyasetçi Çin-ABD rekabetinde Çin için büyük katkı sağlayacak olan böyle bir satışın gerçekleşmemesi için büyük bir kampanya başlattılar. Zira ABD’nin halihazırda Çin’e yaklaşık 160 milyar dolarlık ticaret açığı vardı ve Çin ABD’nin siyasi ve ekonomik rakibi olarak algılanıyordu. Pek çok uzman ve siyaset adamı Çin’in Unocal’ı satın aldığı takdirde şirketin Asya’daki malvarlığını kullanıp geri kalan kısmını satacağını iddia etti. Bu noktada Amerikan kamuoyu da satışa tepki göstermeye başladı.

Bu arada Chevron-Texaco da teklifini biraz daha arttırdı ve 17,1 milyar dolara çıkardı. Yine de bu teklif CNOOC’nin teklifinden 1,4 milyar dolar daha düşüktü. Unocal, Chevron-Texaco’nun bu teklifini destekleme kararı aldı. Konunun 10 Ağustos 2005’te Unocal hissedarlarının oyuna sunularak karara bağlanması kararlaştırıldı.

Ancak bu arada beklenmeyen bir gelişme oldu ve Çin 1 Ağustos’ta teklifini geri çektiğini açıkladı. CNOOC yetkilileri bu geri çekilmenin zoraki bir geri çekilme olduğunu açıkladılar. Böylelikle Unocal’ın Chevron-Texaco tarafından satın alınmasının önünde hiç bir engel kalmamış, bu kriz de böylece çözümlenmişti.
Amerika’dan başka bir örnek de çelik sanayiinden verilebilir. Devletlerin ekonomiye müdahalesi kuşkusuz bunlardan ibaret değildir. Amerikan Başkanının çelik sanayiini korumak için gümrük resimlerini % 30 oranında arttırması küreselleşme çağındaki korumacılık önlemlerinin en dikkat çekici örneklerden biridir.
Fransa  aşağıdaki alanlarda yapılacak yabancı yatırımlara kısıtlama getirebileceğini OECD’ye bildirmiş bulunuyor: Tarım, uçak üretimi, hava taşımacılığı, atom enerjisi, audio-vizüel faaliyetler, bankacılık, mali hizmetler, muhasebecilik hizmetleri, savunma sanayi, sigortacılık, deniz taşımacılığı, yayıncılık, radyo-televizyon, kara taşımacılığı, telekomünikasyon, turizm.
1993 tarihli özelleştirme yasası Fransız hükümetine özelleştirilecek firmaların “altın hissesini” elinde bulundurma hakkı tanıyor. Bu kurala göre özel yatırımcılar özelleştirilecek şirketten belirli bir oranın üzerinde hisse almak isterlerse Ekonomi, Maliye ve Sanayi Bakanlarının ön iznini almak zorundalar. Devlet ayrıca özelleştirilen şirketin yönetim kuruluna iki temsilci atama hakkını da elinde bulunduruyor. Bununla da kalmıyor. Hükümet “ulusal çıkarlar” gerektiriyorsa herhangi bir tesisin varlıklarının satışını engelleyebiliyor. Bu varlıklar hisse senedi de olabiliyor, binalar, teknoloji, patenler, markalar veya herhangi bir hak olabiliyor.
Fransız şirketlerinin yabancılara satışına Fransız siyasetçilerin tepkileri de son derece dikkat çekici. Bunun son örneklerinden biri 2005 yılının Temmuz ayında görüldü. Amerikan Pepsico şirketinin Fransız Danone şirketini satın almak istediği söylentilerinin ortaya çıkması ile Fransız siyaset adamları bu duruma büyük tepki gösterdiler, zira Danone şirketi 2004 yılının ikinci altı ayında 829 milyon euro olan karını 2005 yılının ilk altı ayında 857 milyon euro’ya çıkarmış olan büyük bir sanayi kuruluşuydu. Söylentilerin basına sızmasının ardından açıklama yapan Fransa Cumhurbaşkanı Chirac şunları söylüyordu: “Fransa’nın önceliği endüstriyel rekabetin ve şirketlerimizin gücünün korunmasıdır”. Hemen ardından da Maliye Bakanı Thierry Breton bir açıklama yapıyordu: “Hükümetimiz ülkemizde başarılı ve sağlam bir endüstriyel altyapı oluşturabilmek için bütün gücünü seferber etmektedir.” Fransa Çalışma Bakanı Barloo ise “Kötü niyetli satın almaların önüne geçmek için elimizden geleni yapacağız” diyordu. Fransız siyaset adamlarının bu tepkileri üzerine Danone şirketi bir açıklama yaparak Pepsico şirketinden bir teklif gelmediğini, konunun bir söylentiden ibaret olduğunu ilan etti. Yine de bu durum Fransa’nın en önemli şirketlerinden birinin yabancılara satılmasına duyduğu tepkiyi yansıtması bakımından son derece ilginç bir örnek oluşturdu.

Başka ülkelerden de buna benzer birçok örnek bulmak mümkündür.

Bu örneklerin de gösterdiği gibi, küreselleşme çağından bütün ülkeler
Ulusal çıkarlarını korumaya bu kadar özen gösterirken Türkiye’nin dış telkinlerle veya yabancıların dümen suyuna girmiş bazı yerli çevrelerin zorlamalarıyla ulusal çıkarından fedakarlıkta bulunmaya zorlanması kabul edilemez. Hükümet bu telkinlerin etkisi altında kalsa bile Türk milleti buna izin vermeyecektir.
Bu alanda Türkiye ile ilgili değerlendirmeler yapılırken unutulmaması gereken temel nokta bu ülkenin ulusal çıkarları korumayı en yüksek hedef sayan Atatürk ve arkadaşları tarafından kurulduğudur. Bu ülkeden bir Atatürk geçmiştir. Atatürk’ün ulusal çıkarları, ulusal bağımsızlığı ve ülke bütünlüğünü korumayı temel hedef göstermesi, bu çerçevede ekonomik bağımsızlığı, kültürel bağımsızlığı da aynı çerçeve içinde belirtmesi tesadüf değildir. Atatürk’ün bu sözlerini değişen dünya koşullarında bağnazca bir yaklaşım gibi yorumlamak kimsenin aklından geçmemelidir. Gayet tabii ki, Türkiye diğer uygar ülkeler gibi çağın gereklerine uyacak, çağın ortak değerlerini, Avrupa Birliği ile bütünleşme hedefini benimseyecek ve insanlarına çağın gerektirdiği hak ve olanakları sunmakta diğer ülkelerin gerisinde kalmayacaktır. Küreselleşme adı altında Türkiye’yi yabancı ülkelerin güdümüne sokmak isteyenler bu cumhuriyeti kuranların yolundan gitmeyenlerdir.
Türkiye’nin yolu çağdaş uyarlık düzeyine ulaşma yoludur. Bunun için hiçbir alanda diğer ülkelerin gerisinde kalmamak temel hedef olmalıdır. Ama başkalarının kendi ulusal çıkarlarını korumak için aldıkları önlemleri Türkiye’nin de kendi çıkarlarını korumak için alması kimseyi rahatsız etmemelidir. Türk halkı çağdaşlık adı altında kendini teslimiyetçi yaklaşımlara sürüklemek isteyenlere bugüne kadar olduğu gibi, bundan sonra da izin vermeyecektir. Türk halkı çağdaşlığa mandacıların yolundan değil, Atatürk’ün gösterdiği tam bağımsızlık yolundan yürüyerek ulaşacaktır.


Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.