Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- (Türkçe) SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- (Türkçe) ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- (Türkçe) 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- (Türkçe) CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- (Türkçe) GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- (Türkçe) Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- (Türkçe) ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- (Türkçe) Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- (Türkçe) Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

İTÜ’de Düzenlenen Ermeni Sorunu Konferansı
CHP GENEL BAŞKAN YARDIMCISI ONUR ÖYMEN’İN İSTANBUL TEKNİK ÜNİVERSİTESİNDE ERMENİ SORUNUYLA İLGİLİ OLARAK DÜZENLENEN TOPLANTIDA YAPTIĞI KONUŞMA,
15 ARALIK 2005
Sayın Başkan, Değerli konuklar;
Türkiye’nin ve dünyadaki birçok ülkenin gündeminde önemşli bir yer tutan ermeni konusunda İstanbul Teknik Üniversitesinde çeşitli görüşlerin açıklanmasına olanak veren bir seminer düzenlenmesi çok isabetli olmuştur. Bu toplantıya beni de davet ederek görüşlerimi açıklama fırsatı verdiğiniz için içtenlikle teşekkürlerimi sunuyorum.
Bu konuların ilgili bütün ülkelerden konunun uzmanı olan bilim adamlarının katılımıyla objektif ve bilimsel bir yaklaşımla görüşülüp değerlendirilmesi kuşkusuz tarihe ışık tutacaktır. Bunun için ilgili bütün ülkelerin ve kuruluşların ellerindeki arşivleri bilim adamlarının istifadesine sunmaları vazgeçilmez bir koşuldur. Bütün bilgilere ulaşılmadan doğru ve sağlıklı değerlendirme yapılması mümkün değildir. Hele Ermenistan gibi bu konuda iddia sahibi olan bir ülkenin arşivlerini henüz açmamış olmasının izah edilebilir ve savunulabilir bir tarafı bulunmamaktadır.
Meselenin ikinci boyutu bu çalışmaları yapacak olan bilim adamlarının tam bir tarafsızlık içinde hareket etmeleri ve yazılarında bilim adamlığıyla bağdaşmayacak bir üslup kullanmaktan kaçınmalarıdır. Eğer bilim adamları yazılarında veya çeşitli seminerlerdeki konuşmalarında tarihi şahsiyetleri ‘katillikle’ suçlarlarsa bugün kendi görüşlerinden farklı görüşleri savunanaları saygılı olmayan bir dille itham ederlerse, farklı tezleri ve devletlerin Türkiye gibi ülkelerin savundukları tarihi yorumları ve değerlendirmeleri ‘çöplük’ olarak vasıflandırırlarsa onların bilimsel tarafsızlığından kuşku duyulur. Ne yazık ki bugün içinde bulunduğumuz böyle bir durumdur.
Biraz önce söylediğim ifadeler Osmanlı imparatorluğunun soykırım suçu işlediği tezini savunan bir Türk profesör tarafından Ekim ayı başında NATO Asamblesiyle işbirliği halinde Erivan’da düzenlenene bir konferansta kullanılmıştır. Bunu üzüntüyle karşılıyorum. Türkiye’nin bugün ulaştığı bilimsel düzey farklı görüşlerin karşılıklı saygı içinde tartışılabildiği bir düzey olmalıdır.
Aynı durum incelenecek konuların seçimi açısından da geçerlidir. Acaba bugün Ermeni konusunu incelemek isteyenlerin ele alacakları tek olay 1915 yılında cereyan eden gelişmeler midir? Onun öncesi ve sonrası yok mudur? Hatta bugün Ermenistan’la ilgili olarak mutlaka görüşüp tartışmamız gereken gelişmeler mevcut değil midir? Bunların hepsinin yok farz ederek bütün dikkatimizi sadece 1925’te cereyan eden olaylara yönlendirirsek sanıyorum ki doğru bir iş yapmış olmayız.
Ben izninizle bugün günümüzden geçmişe doğru giden kısa bir değerlendirme yapmak istiyorum. Geçtiğimiz yıllarda Ermenistan’da neler olmuştur? Birkaç cümleyle bunu hatırlatmaya çalışalım:
Çok kısa bir süre önce Yukarı Karabağ’da cereyan edenler uygarlık açısından yüz kızartıcı bir nitelikteydi. Yukarı-Karabağ Azerilerinin büyük çoğunlukla yaşadıkları ve Azerbaycan’ın topraklarının içinde olan bir bölgeydi. 1979 sayımına göre bölgedeki Azeri nüfusu 1 milyonun üzerindeydi, Ermeni nüfusu ise 120 binden ibaretti. Sovyetler Birliği’nin yıkılıp da eski Sovyet Cumhuriyetlerinin bağımsızlıklarına kavuşmalarından hemen sonra Ermeniler Karabağ’ı ele geçirmek için silahlı mücadele de dahil her yöneteme başvurdular ve neticede 1992 yılının mayıs ayında başlayan saldırılar 1993 yılının Ekim’ine kadar devam etti ve bu saldırılarda o bölgedeki Azeri nüfustan 18 bin kişi hayatını kaybetti, 50 bin kişi yaralandı ve 4 bin kişi de esir alındı. Yukarı-Karabağ ve diğer altı Azeri eyaleti Ermeni işgaline geçti ve 1 milyon Azeri göç etti. o tarihten beri Azerbaycan topraklarının % 20’si Ermeni işgali altındadır. Bu soruna çözüm bulmak için Avrupa Güvenlik ve işbirliği Örgütü çerçevesinde oluşturulan Minsk süreci içinde çok çaba sarf edilmiş, ancak hiçbir sonuç alınmamıştır. Bugün hala bu topraklar işgal altındadır ve o bölgede yaşayanlar çok ağır koşullar altında hayatlarını sürdürmeye çalışıyorlar.
Bu saldırılar üzerine uluslararası toplum başlangıçta kuvvetli bir tepki gösterdiğini hatırlıyoruz. BM Güvenlik Konseyi 29 Temmuz 1993 tarihinde aldığı kararla Ermenistan’ın saldırgan tutumunu kınadı. Avrupa Parlamentosu ve Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Yukarı-Karabağ’ın Azeri toprağı olduğunu kabul etti. Ermenistan’ı bu topraklardan çekilmeye davet eden pek çok çağrı yapıldı. Peki sonra ne oldu? Hiçbir şey olmadı. Ermenistan bir tek köyü bile boşaltmadı. Ermenistan dikkatleri başka tarafa çekmek için 1915 olaylarını dünya kamuoyunda ön plana çıkartmaya çalıştı ve Azerilere yaptığı zulmü unutturarak zulme uğrayan taraf görüntüsü sergilemeye gayret etti. Bugün Ermenistan konusundan bahsedilince Yukarı Karabağ’da yaşanan büyük insanlık dramını, 20 bine yakın insanın ölümünü, 1 milyon mültecinin perişan vaziyette yaşadığını dünyada kaç kişi hatırlıyor? Ne yazık ki Türkiye’de de bu oyuna gelenler çok oldu. 1915 yılındaki olaylar hakkında kendi ülkelerini en ağır bir dille suçlayan Türk aydınlarından kaç tanesi Yukarı Karabağ konusuna değindi? Türkiye aleyhindeki tezlerin serbestçe savunulması için salonlarını açan üniversitelerimizden kaç tanesi son yıllarda Yukarı Karabağ konusunda bir seminer düzenledi? Kaç televizyon kanalımız son yıllarda 1 milyon Azeri mültecinin durumunu görüntüledi ve halka yansıttı? İşte işin düşündürücü tarafı budur. Ne yazık ki uluslararası ilişkilerde medyalara hakim olan, gündeme de hakim oluyor ve bazı acı gerçekleri gözlerden saklamak mümkün olabiliyor.
Mesele bundan ibaret değildir. Yukarı Karabağ olaylarından kısa bir süre önce Türkiye’yi ilgilendiren Ermenistan’la ilgili başka bir gelişme de yaşandı. Bu da ASALA terörüdür.
Acaba son yıllarda kırkı aşkın diplomatımızın hayatına mal olan ASALA terörü nasıl ortaya çıkmıştır? Ne yazık ki bunu da hatırlayan ve tartışan çok az. ASALA terörü nasıl ortaya çıktı kısaca hatırlayalım. 1975 yılına kadar Türkiye’ye yönelik hiçbir örgütlü uluslararası terör eylemi yaşanmadı. 1973 yılında yaşlı bir Ermeninin Los Angeles başkonsolosumuzu ve yardımcısı öldürdüğü olayı bireysel terör çerçevesine sokmak daha doğru olur. ASALA terör örgütünün Türk diplomatlarına yönelik eylemleri 1975 yılı başında başladı. Acaba niçin daha önce değil de o tarihte? Unutulmaması gereken bir gerçek Türkiye’nin 1974 Temmuzundaki Kıbrıs harekatından kısa bir süre sonra EOKA Rum terör örgütünün bir uzantısı kamuoyuna yaptığı bir açıklamada
“Şu anda Kıbrıs Türk ordusunun işgali altındadır. Kıbrıs’ta Türk ordusuyla mücadele edecek gücümüz yoktur ama dünyanın her yerinde Türk hedeflerini vuracağız.” diyordu. Acaba bu açıklamadan kısa bir süre sonra ASALA örgütünün terör eylemlerine başlaması bir tesadüf müydü?
ASALA teröristlerinin Kıbrıs Rum kesimiyle ve Yunanistan’la ilişkileri hakkında çok şey yazıldı. Özellikle Rum, Kürt ve Ermeni örgütlerinin bir araya getiren Küçük Asya halkları kurtuluş derneğinin faaliyetlerini yakından incelemekte fayda var. Bugün Ermenistan’da yayınlanan Kürtçe RYA TAZA ve Ermenice yayınlanan AREVİ YERKİR isimli dergilerle her iki dilde birden yayınlanan DOSTLUK isimli üç aylık dergide PKK terör örgütünün faaliyetleri geniş biçimde yansıtılmaktadır.
Devletimizin elindeki bilgilerin kamuoyuna açıklanması yakın geçmişte cereyan eden olayların aydınlatılmasına ışık tutabilir. Ermeni terörü biter bitmez PKK terörünün başlaması da herhalde bir sürpriz sayılamaz. PKK’nın Yunanistan ve Kıbrıs Rum kesimiyle ilişkileri saklanamaz biçimde ortaya çıkmıştır. Bir Yunan parlamento heyetinin PKK liderine Şam’da yaptığı ziyarette fotoğrafları bilinmektedir. Yine PKK liderinin Nairobi’deki Yunan büyükelçiliğinde yakalandığı ve cebinde Kıbrıs Rum pasaportu bulunduğu unutulmamıştır.
ASALA terör örgütü mensuplarında bazıları Batı Avrupa ülkelerinde ve Yugoslavya’da yakalandı ve yargılandı. Acaba bunlardan kaç tanesi Ermenistan’a gitmiştir? Eski ASALA teröristlerinden kaç tanesi Ermenistan’da yargılanıp cezalandırılmıştır? Bizim bildiğimiz hiçbiri. İşte bugün Ermenistan konusundan bahsedeceksek bunlardan da söz etmek gerekiyor.
Biz dileriz ki Ermeni konusuyla ilgilenen bilim adamları bu konularda da kapsamlı araştırmalar yapsınlar, Türk ve dünya kamuoyunu aydınlatsınlar. Aksi takdirde sadece ilgili ülkelerden birini boy hedefi haline getirecek; diğer ülkenin hatalarını, kusurlarını hatta insanlık dışı eylemlerini göz ardı edecek bir yaklaşım bilim adamlarının tarafsız kişiliği hakkında kuşku verebilir.
19. yüzyılın sonunda ve 20. yüzyılın başındaki gelişmelere gelince, bu gelişmeleri değerlendirirken sanıyorum yapabileceğimiz en akıllıca iş, somut kanıtlara, belgelere dayanan ve aksi iddia edilmeyen verilerden yola çıkmaktır. Bu açıdan baktığımız zaman gördüğümüz manzara şudur: özellikle 19. yüzyıl boyunca dönemin büyük ülkeleri, kendi çıkarları doğrultusunda izledikleri politikaların bir icabı olarak Osmanlı imparatorluğunda ve başka ülkelerdeki azınlıkları himaye altına almaya çalışmışlardır. Burada güdülen amaç Osmanlı devletinin içinden bölünmesi, güçsüz hale getirilmesi ve bölünüp parçalanması için zemin hazırlanmasıydı.
Osmanlı imparatorluğunun Tanzimat Fermanından itibaren yaptığı reform hareketleri devrin büyük devletlerini bu himaye politikasından vazgeçmeleri sonucunu doğurmadı, tam tersine giderek artan bir ölçüde Türkiye’deki Rumları, Ermenileri ve diğer bazı azınlıkların imtiyazlar kazanmalarına, ayrıcalıklı bir grup haline getirilmelerine zemin hazırlamaya çalıştılar.
Osmanlı imparatorluğu gelenekleri farklı dinlere ve kültürlere mensup gruplara baskı yapan, onları toplumdan dışlayan, hakir gören, onlara zulmeden bir yaklaşımı mı temsil ediyordu? Bunu iddia etmek gerçekten çok mübağalalı bir yaklaşım olur. Bakınız Trabzon’daki İngiliz Konsolosu Palgrave Dışişleri Bakanı Lord Stanley’e 30 Ocak 1868 tarihinde gönderdiği raporda ne diyor: ‘Hıristiyanlar müslümanlara nazaran imtiyazlı bir durumdadır. Bu apaçık bir adaletsizliktir. Müslüman bir suç mu işlemiş, hemen ve sert bir biçimde cezaya çarptırılır. Aynı suçu işleyen Hıristıyan ise şöyle böyle cezalandırır veya büsbütün bağışlanır. Çünkü işin içinde bir Hıristiyan olunca yabancı konsoloslar ve temsilciler ona kanat gererler ve adaletin eli kolu bağlanır. Anadolu’nun ta göbeğinde Hıristiyanlar debdebeli evleri, şık giysileri, takıp takıştırdıkları gösterişli süsleri ve mücevherleriyle servet ve refah düzeylerini apaçık sergiliyorlar. Onların bu durumu uzaklarda çok konuşulan sözde baskı iddialarıyla hiç bağdaşmıyor… Hıristiyanlar Osmanlı imparatorluğundaki ayrıcalıklı durumlarını sürdürerek son yüzyıldan beri sürekli olarak zenginleşmişlerdir. Zenginleşmeleri de çok su götürür spekülasyonlarla, apaçık hilelerle ya da tefecilikle olmuştur.’
Buna benzer yayınlar çoktur. Ermenilerin Osmanlı imparatorluğunun yönetiminde de çok yüksek mevkilerde bulundukları biliniyor. Hatta Padişah Abdülhamit’in hazine-i hassa’sını yani kişisel servetini Ermeni asıllı bir banker olan Agop Paşaya emanet ettiği, daha sonra onun yerine başka bir Ermeni tayin ettiği biliniyor. Bu örnek de gösteriyor ki Ermeniler bir ırk olarak Osmanlı imparatorluğunda dışlanan, kendilerine güvenilmeyen, horlanan bir grup değildi. O bakımdan 19. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan Ermeni isyanlarını zulme uğramış bir etnik grubun başkaldırısı gibi yorumlamak mümkün değildir.
Peki o zaman bu Ermeni isyanları nereden kaynaklandı?
İstanbul’daki Büyükelçi Layard’ın Kont Derby’ye gönderdiği Gizli Rapor’dan alıntı (F.O. 424/68, No. 644), 20 Mart 1878 yapalım:
‘Babıalide yüksek mevkide bulunan bir Ermeni beni dün ziyaret ederek gizli kaydıyla şunları söyledi: Ermeni toplumunun ileri gelenleri yeni muhtar bir Ermeni vilayeti için bir anayasa tasarısı hazırlıyorlar ve bunu Berlin Kongresine sunmayı düşünüyorlar. İngilterenin de bunu destekleyeceğini ümit ediyorlar… Eğer Kongre Ermenilerin haklı isteklerini kabul etmezse, istediklerini alıncaya kadar tahrikte bulunacaklardır. Ayrıca yabancı yardımıyla bu işi başaramazlarsa, kendilerini tamamen Rusların ellerine bırakacaklar ve hatta Türk idaresinde kalmaktansa Ruslara katılmalarına bile razı olacaklardır.’
Bitlis ve Van’da Rus Başkonsolosluğu yapan General Mayevski 1912 tarihli bir raporunda şunları kaydetmiştir: “1895 ve 1896 yıllarında Ermeni komiteleri Ermenilerle yerel halk arasında öyle bir kuşku yaydılar ki, bu bölgelerde herhangi bir reformun yürütülmesi imkansız hale gelmişti. Ermeni din adamları hemen hemen hiçbir dini eğitim gayreti içinde değillerdi. Buna karşılık, milliyetçilik fikirlerini yaymak için çok çalıştılar. Bu tür düşünceler esrarengiz manastırların duvarları içinde gelişti ve dini görevlerin yerini Hıristiyanların Müslümanlara olan düşmanlığı aldı. 1895 ve 1896 yıllarında Asya Türkiyesi’nin pek çok vilayetinde çıkan ayaklanmaların sebebi ne Ermeni köylülerin büyük sefaleti, ne de maruz bulundukları baskı idi. Zira bu köylüler komşularından çok daha zengin ve müreffehtiler. Ermenilerin ayaklanması şu üç sebepten ileri geliyordu: 1. Bunların siyasi konularda bilinen tekamülleri, 2. Ermeni kamuoyunda milliyetçilik, kurtuluş ve bağımsızlık fikirlerinin gelişmesi, 3. Bu fikirlerin Batı hükümetlerince desteklenmesi ve Ermeni din adamlarının telkin ve çabalarıyla yayılması”
Öyle anlaşılıyor ki Ermenileri isyana sevk eden bazı Ermeni komitacılardır. Onlar olmasa bu olaylar yaşanır mıydı? New York muhbiri Sydney Whitman, Erzurum’daki İngiliz Konsolosu’na şu soruyu soruyor: “Eğer Ermeni komitacıları bu ülkeye gelmeyip Ermenileri isyana teşvik etmeseydi bu kavga yaşanır mıydı?” Konsolosun cevabı ise şudur: “Tabii ki hayır. Düşünüyorum da tek bir Ermeni bile ölmezdi.”
Peki Ermeni tarihçiler bu konuda ne düşünüyorlar? Ermeni isyanlarını kışkırtan Taşnak komitesi hakkında Ermeni tarihçi K.S.Papazian şöyle demektedir:
“Komitenin programı isyan yoluyla Türkiye Ermenistanı’na siyasi ve ekonomik özgürlük sağlamaktı… Komitenin 1892 yılında yapılan Genel Kurulunda kararlaştırılan programın 8. metodu Hükümet yöneticilerini ve hainleri terörize etmek, 11. metodu ise Hükümet kuruluşlarını tahrip etmek ve yağmalamaktı.”
Peki bölgede bulunan yabancı misyonerler bu gelişmeleri objektif ve tarafsız biçimde yansıtmışlar mıdır? Edward Earle’ün 1929 yılında Foreign Affairs dergisinde yayımlanan bir makalesinde aynen şöyle deniyor:
“Misyonerler çalışmaları sonucunda ödüllendirileceklerini bildikleri için Osmanlı İmparatorluğunun idarecilerinin vahşi ve gayrımüslim unsurların baskı altında olduğu gibi yanlış bilgiler vermekten çekinmediler. Batı da bu misyonerlere önce mali sonra da diplomatik destek vererek Batı kamuoyunun bu yanlış hikayelerle kandırılmasına müsaade etti. Bu da kiliselerin himayesi altında Türklere karşı bir nefret doğmasına yol açtı.”
Şimdi şu soruyu kendi kendimize soralım: acaba bu misyonerlerin ifadesine dayanılarak yayınlanan raporlar ve yazılan kitaplar tarafsız ve objektif sayılabilir mi? Tarafsız sayılabilmesi için en azından bu misyonerlerin gelişmeleri bütün boyutlarıyla ve her iki tarafın uğradığı kayıpları da tam olarak yansıtıp yansıtmadıklarına bakmak gerekir. İşte soykırım iddialarına temel teşkil eden ‘Mavi Kitap’ı ve diğer yayınları incelediğimiz zaman misyonerlerin Türklerin uğradığı zulmü çoğu zaman göz ardı ettikleri görülüyor.
Bugün tarihçilerin açık kanıtlarıyla saptadıkları Ermeni mezalimi hakkında misyoner kaynaklarına dayanarak sağlıklı bir değerlendirme yapmak mümkün değildir.
Şimdi bir de meselenin başka boyutuna bakalım: 1915 yılı 1. Dünya Savaşının en hararetli çarpışmalarının cereyan ettiği ve İngiltere’nin Amerika’yı savaşa sokmak için yoğun çaba sarf ettiği bir dönemdir. Bütün savaşlarda olduğu gibi savaşan ülkeler güçlü propaganda teşkilatları kurmuşlardır. İngiltere’nin Savaş Propaganda Bakanlığı Wellington House savaşta çok etkili rol oynamıştır.
Bir kere savaş alanında cereyan eden gelişmeleri gazetecilerin objektif olarak yansıtmaları yasaklanmıştır. Hatta müttefik ülkelerin büyük yenilgiye uğradıkları bazı muharebeler halka bir zafer gibi anlatılmıştır. Gazetecilerin gönderdikleri haberler Propaganda Bürosunda görevli subaylar tarafından baştan aşağı değiştirilerek halka hükümetin istediği biçimde yansıtılmıştır. O bakımdan bir bilim adamının Mavi Kitap’ın Türkçe çevirisinin ön sözüne yazdığı gibi Wellington House’un sadece doğru bilgileri yansıttığı iddiası tarihi gerçeklerle bağdaşmamaktadır.
İşte bu Wellington House İngiltere’nin önde gelen bilim ve fikir adamlarının o dönemde İngiltere’nin düşmanı olan Almanya ve Türkiye aleyhine çok sayıda kitap ve broşür yazdırmıştır. Bunların toplam sayısı 1000’i aşmaktadır. Türk kamuoyunda çok tartışılan Mavi Kitap bunlardan sadece bir tanesidir. Başka Mavi Kitaplar da vardır. Mavi Kitap tarifine girmeyen başka kitaplar da vardır. Bunların Osmanlı imparatorluğuyla ilgili bir bölümündeki adı geçen şahısların gerçeklerle bağdaşmadığı, bir kısmının tamamen hayali olduğu bilim adamlarınca saptanmıştır.
Mavi Kitap’ı değerlendirirken bütün bu unsurları dikkate almak gerekiyor. Üzeridne tartışma konusu olmayan noktalardan biri Mavi Kitap’ın Wellington House tarafından hazırlatılan bir propaganda belgesi olduğudur. Ankara’daki İngiliz Büyükelçisinin geçen Temmuz ayında Meclis Başkanımıza gönderdiği mektupta da bu belgenin bir propaganda belgesi olduğu açıkça ifade ediliyor.
Bir kitap hem propaganda belgesi hem de tarafsız bir bilimsel eser olabilir mi? Eğer bir propaganda bürosu tarafından ısmarlanmamış olan, başka dönemde başka koşullarda ve tamamen bilimsel düşüncelerle tarafsız bir anlayışla yazılmış olup da sonradan bir propaganda bürosu tarafından başka amaçlarla kullanılan bir kitap bilimsel özelliğini kaybetmemiştir denilebilir ama Mavi Kitap’ta durum farklıdır. O, bir Propaganda bürosu tarafından ısmarlanmış olan bir kitaptır.
Bakınız Mavi Kitap’ın 2005 yılında yayınlanan Türkçe çevirisinin başlangıç bölümünün 74. sayfasında aynen şöyle deniliyor: ‘İngiliz hükümetinin böyle eleştirisel bir yayına çok ihtiyacı vardı.’ Demek ki burada hareket noktası bilimsel bir araştırma yaptırıp gerçekleri araştırmak değil, Osmanlı imparatorluğunu eleştirecek bir yayın yaptırmaktı. Mavi Kitap’ın Türklerin ve Ermenilerin maruz kaldığı şiddet olaylarını tarafsız gözlemcilere atfen yansıttığını söylemek için aşırı bir gayret göstermek gerekir.
Bütün bu veriler gerek Mavi Kitap’ın gerek aynı misyoner kaynaklarına veya Osmanlılara karşı tarafsız sayılmayan kaynaklara dayanarak yapılan yayınların bilimselliği konusunda çok ciddi kuşkular doğurmaktadır.
Osmanlıların Ermenilere soykırım uygulayıp uygulamadığını en iyi bilecek durumda olan İngiltere hükümetidir ve o dönemde İstanbul’u işgal etmiş olan İngilizler bir soykırım suçunun işlendiğini kanıtlamak için çok çalışmışlardır. İstanbul’daki Nemrut Mustafa Divanını yönlendirmişler ve tarafsız adalet kurallarıyla hiç bağdaşmayan bir yargılama sonucunda birçok insanın mahkum edilip idam edilmesine sebep olmuşlardır. Ancak bütün üst düzey devlet yöneticilerinin bu adaletsiz yargılamayla mahkum edilmeleri İngilizleri bile rahatsız ettiği için bunları Malta adasına sürgüne gönderip orada yargılama yoluna gitmişlerdir. Bu şahıslardan soykırım suçu ile veya başka herhangi bir suç ile itham edilip mahkum edilen olmuş mudur? Hayır, olmamıştır. Tam tersine İstanbul’daki İngiliz temsilcileri kendi hükümetlerine gönderdikleri raporlarda soykırım suçunun işlendiğine dair herhangi bir belge bulamadıklarını bildirmişlerdir ve Malta sürgünlerinin tümü serbest bırakılarak ülkelerine geri gönderilmiştir.
Peki bu olayları en iyi bilecek durumdaki İngiltere bugüne kadar soykırım iddiasına sahip çımış mıdır? Türkiye’nin Ermenilere soykırım uyguladığı yolunda bir resmi görüş açıklamış mıdır? Bu sorunun cevabını İngiliz Devlet Bakanı Barones Ramsey of Cartvale 14 Nisan 1999 tarihinde İngiltere Hükümeti adına Avam Kamarasında yaptığı açıklamada vermiştir: “…Osmanlı İdaresinin Ermenilerin yok edilmesini kararını kanıtlayacak bir belgenin yokluğu nedeniyle İngiliz Hükümetleri 1915 ve 1916’daki olayları soykırım olarak tanımamaktadır…Bizce 80 yıl önce cereyan etmiş olayların bugünkü hükümetler tarafından değerlendirilmesi uygun değildir. Zira bu olaylar hukuki ve tarihi tartışmalardır.”
İngiltere Bayındırlık ve Çevre Bakanı Beverly Hughes da 24 Ocak 2001 tarihinde İstanbul’da Türk gazetecilere verdiği beyanatta şunları söylemişti: “Bir süre önce İngiltere Hükümeti Ermeni konusunda sunulmuş olan delilleri gözden geçirdi. 1915 ve 1916’da meydana gelmiş olan olayların belgelerini inceledi, bu olayların BM tarafından tanımlanmış olan soykırım tanımlamasına uymadığına karar verdi. Bunlar İngiliz hükümetinin tutumudur ve değişmeyecektir.”
İngiltere soykırım iddialarını kabul etmezken bazı Türk bilim adamlarının aksi yönde kanaat ifade etmelerini hatta bunu bir bilim admaı üskubundan çok bir siyasi mücadele yürüten insanların üslubuyla yapmalarını acaba nasıl açıklamak gerekir?
Bir başka soru da şudur: İngiltere soykırım iddialarını kabul etmezken nasıl olmuştur da Fransa ve bazı başka ülkelerin Parlamentoları soykırım iddiasını kabul eden kararlar almışlardır? Ve hatta onların etkisiyle Avrupa Parlamentosu da bu yönde bir metin kabul etmiştir?
Kısa bir süre önce Ankara’yı ziyaret eden Fransız Parlamento Başkanı Sayın Debré Türk ve Ermeni bilim adamlarının biraraya gelerek bu konuyu araştırmaları gerektiğini söyledi. Ben kendisine ‘Yani soykırım olup olmadığını sapğtamak için bilim adamlarının ortaklaşa bir çalışma yapmasını mı öneriyorsunuz?’ dedim. ‘Evet’ dedi. ‘O zaman böyle bir çalışma yapılmadan ve bilim adamları ortak bir görüşe varmadan Fransız Parlamentosu olarak niçin bir soykırım kararı aldınız?’ dedim. Hiçbir cevap veremedi.
Son olarak bir noktaya daha değinmek istiyorum. Atatürk acaba bu konuda ne düşünüyordu? Bazı yabancı kaynakların Atatürk’e atfen hiç onun söylemediği sözleri yazdıklarını biliyoruz. Gerçek şudur ki Atatürk bu soykırım iddialarını kabul etmemiştir. Atatürk 1 Mart 1920 tarihinde İstanbul’da bulunan İtilaf Devletleri temsilcilerine ve Amerika Yüksek Komiseri Amiral Bristol’a gönderdiği mektupta şunları söylüyordu:
“ Bu uydurma Ermeni kırımı meselesi ve tüm dünyayı aldatmak için yaratılan bu kin ve hırs ürünü propagandaların niteliği hakkında uygarlık ve insanlık dünyasının bir kere daha aydınlatılması ve bu suretle haksızlığa uğramış Türk ulusunun iğrenç ve alçakça bir suçlamadan arındırılması için İtilaf Devletleriyle Amerika Hükümetinin adaletseverlik duygularına müracaat ediyoruz.”
Atatürk’ün en önemli özelliklerinden biri de tarihi tarafsız ve objektif bir yaklaşımla değerlendirmesidir. Nutku ve diğer yazılarını dikkatle okuyanlar Atatürk’ün Osmanlı imparatorluğu ve İttihat ve Terakki yönetimi şöyle dursun, kendi en yakın arkadaşlarının hatalarını bile hiç çekinmeden açıkça dile getirdiğini görürler. O bakımdan Atatürk’ün her konuda kuvvetle eleştirdiği Osmanlı imparatorluğunun son yöneticilerini sırf Ermeni konusunda kollamak için dürüstlükten uzaklaştığını iddia etmek bizim kabul edemeyeceğimiz bir iddia olur.
İşte değerli konuklar,
Son zamanlarda Türkiye Büyük Millet Meclisinde yapılan görüşmeler ve oybirliğiyle alınan kararın yol açtığı tartışmaların bizi getirdiği nokta burasıdır. Yani 1. Dünya Savaşı yıllarında veya daha sonra bizce bilimsel sayılamayacak bazı yabancı yayınlara dayanarak Türkiye’nin bir soykırım suçu işlediğini iddia etmek ve bu konuda terör eylemlerine dahi başvurarak Türkiye’yi baskı altına almaya çalışan bazı çevrelerin değirmenine su taşımak bizim yapacağımız iş değildir. Biz tarihe ve bilime saygılıyız ama tarihin bazı siyasi amaçlarla ülkemizi yıpratmak için istismar edilmesine karşıyız.
Bu vesileyle Türk bilim adamlarını geçtiğimiz yüzyılda dünyanın başka ülkelerinde cereyan eden ve milyonlarca insanın hayatına mal olan insanlık suçlarıyla da ilgilenmeye ve onları da bilimsel bir yaklaşımla incelemye davet ediyoruz. Tarihçilerin tarihi geniş bir pencereden ve bütün dünyayı kapsayacak biçimde incelemeleri tarihe ve bilime yapılacak en büyük hizmettir.
Kendi ülkesinin geçmişine karşı zaman zaman zorlama yorumlarla acımasız değerlendirmeler yapanların başka ülkelerin mazlum milletlere yaptıkları zulüm karşısında kayıtsız kalmaları vicdanları sızlatır.
Bazı yabancı devlet adamlarının kendi tarihleriyle ilgili suçlamalara çok kuvvetli tepki gösterdiklerini ve yüzbinlerce insanın hayatına mal olan olaylarda kendi devletlerinin hiçbir sorumluluğu olmadığını ilan ettiklerini görüyoruz.
Biz ise doğrularıyla ve yanlışlarıyla, başarılarıyla ve başarısızlıklarıyla tarihimize sahip çıkıyoruz. Ama şunu bir kere daha belirteyim ki biz geçmişimize de atalarımıza da haksız suçlamalar yapılmasını hiçbir zaman kabul edemeyiz.
Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.