Münih Türk Halk Derneğinde Düzenlenen Türk Dış Politikası Konferansı

CHP GENEL BAŞKAN YARDIMCISI ONUR ÖYMEN’İN MÜNİH’TE TÜRK HALK DERNEĞİNDE VERDİĞİ KONFERANS

Öncelikle, Türk Halk Derneği yetkililerine nazik davetleri için teşekkür ediyorum. Benden Türk dış politikasının dünü ve bugünü konusunda bir konuşma yapmam istendi. Aslında, bu çok geniş ve kapsamlı bir konudur. Bir tek konferansın çerçevesine sokulması kolay değildir. Gene de, ana hatlarıyla düşüncelerimi sizlerle paylaşma istiyorum.

Türkiye Cumhuriyetinin dış politikasının özünde yatan en önemli iki unsur barış ve ulusal çıkarların korunmasıdır. Daha öncesini bir kenara bıraksak bile, 19. yüzyılın başında başlayıp 1920’ye kadar süren dönemde Osmanlı İmparatorluğu yalnız büyük toprakları kaybetmekle kalmadı, savaşlarda ve savaş dışı çatışmalarda yaklaşık 5 milyon insanını kaybetti. Bu acı tecrübelerden sonra, Atatürk ülke topraklarına yönelik bir saldırıyı önlemek için yapılmadıkça, savaşın bir cinayet olduğunu söylemişti.

Cumhuriyet döneminde Türk dış politikası Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” sözleriyle simgeleşen bir anlayışın takipçisi olmuştur ve Türkiye bu politika sayesinde 82 yıldan beri bölgesinde sürekli olarak barış içinde yaşayan tek ülke olma özelliğini kazanmıştır. Aynı dönemde, bütün Avrupa ülkeleri arasında sürekli olarak barış içinde yaşayan devlet sayısı bir elin parmaklarından azdır. İşte, cumhuriyet döneminde işbaşına gelen bütün hükümetlerin en büyük başarısı budur. Her hükümetin en öncelikli hedefi, halkını barış içinde yaşatmaktır.

Geçen yıl, Türkiye, maalesef bu özelliğini kaybetmek üzereydi. Zira, Türkiye, ABD’nin taleplerine karşı direnemediğinden, 65.000 Amerikan askerini Türkiye üzerinden Irak’a bir cephe açmak amacıyla Türkiye’ye davet etmek için Meclise bir öneri sundu. Bereket, bu öneri CHP’nin güçlü direnişi ve 100’e yakın AKP milletvekilinin de karşı çıkması sayesinde reddedildi. Türkiye, bugün de bir barış adası olma özelliğini bu sayede korudu.

Cumhuriyet döneminin en önemli özelliklerinden biri de, ulusal çıkarları koruma alanında gösterdiği hassasiyettir. Ulusal egemenliğinin ve her alanda bağımsızlığın korunması Atatürk’ün en önemli düsturlarından biriydi. Cumhuriyet hükümetleri en zor şartlar altında bile dış baskılara direnmesini bilmişlerdi. Bunun en güzel örneklerinden birini, İsmet Paşa’nın 2. Dünya Savaşı sırasında Türkiye’yi savaşa sokmak için İngiltere’nin yaptığı baskılara direnmesi oluşturuyor.

İsmet Paşa’nın Adana ve Kahire buluşmalarında Churchill’in yaptığı baskılara karşı gösterdiği direnç, uluslararası diplomasi kitaplarına örnek olarak girecek niteliktedir. Daha yakın tarihte de, baskılara direnme örnekleri mevcuttur. Bunun örnekleri arasında, 1974 yılında Türkiye’nin Kıbrıs Harekatına engel olmak isteyen yabancı askerlerin baskılarına karşı koyarak barış harekatının gerçekleştirmesi, üç yıldan fazla süren Amerikan askeri ambargosuna rağmen, Kıbrıs’ta ulusal çıkarlardan geri adım atmaması, Kardak’ta gene dış baskılara direnerek emrivakilere izin vermemesi sıralanabilir.

İşte, ulusal egemenliği,  bağımsızlığı ve ulusal çıkarları koruma yolundaki bu mücadeleler Türkiye’nin diplomasi alanında büyük başarısı olmuş ve ülkemize büyük itibar kazandırmıştır. Ne yazık ki, son yıllarda bu güzel geleneğimizin sürdürüldüğünü söylemekte güçlük çekiyoruz. Türkiye, birkaç yıldan beri yabancı devletlerin dış baskılarına karşı direnci çok zayıflamış bir ülke görünümü sergiliyor. Irak’ta bunun örneklerini gördük. 1 Mart tezkeresinin yanısıra, sınır güvenliğimizin korunması için Kuzey Irak’a asker göndermeye cesaret edilememesi, 8.5 milyon dolarlık kredi karşılığında Kuzey Irak’a asker gönderilmemesinin taahhüt edilmesi, Kıbrıs’ta gene dış baskıların etkisiyle içeriği doğrudürüst incelenmeden Kofi Annan Planına destek verilmesi, AB’nin Türkiye’nin temel çıkarları ve temel politikalarıyla bağdaşmayan taleplerine direnç gösterilememesi bu örnekler arasında sayılabilir.

Değerli arkadaşlar, şimdi Türkiye büyük bir sınavla karşı karşıyadır. Önümüzdeki 17 Aralık tarihinde, AB zirvesinde Türkiye ile müzakerelere başlanması için bir karar alınacak. İşte, bu kararın içeriği son derece önemlidir. Bize tarih verilsin de, koşulları ne olursa olsun diyemeyiz. Hükümet etmek, ileriyi görmek demektir. Yalnız 17 Aralık’ı değil, 18 Aralık’ı  ve daha sonrasını da düşünmek zorundayız. Basından, televizyonlardan izliyorsunuzdur. Biz, aylardan beri, hükümetin uyarıyoruz: Komisyon raporunun koşullu bir tarih vermesinin muhtemel olduğunu defalarca söyledik. Ne yazık ki, bu tahminlerimiz gerçekleşmiştir. Raporda, bir yandan Türkiye’ye üyelik tarihi verilmesi önerilirken, bir yandan da görüşmeler diğer hiçbir aday için öngörülmeyen koşullara bağlanmaktadır. Oysa, 1999 Aralığındaki Helsinki zirvesinde, Türkiye’nin diğer adaylarla eşit muameleye tabi tutulacağı ifade edilmiş ve ülkemiz, tam üyelik için resmen aday olarak ilan edilmişti.

2002 Aralığındaki AB zirvesinde de gene bu adaylığımız teyit edilmiş ve Komisyonun hazırlayacağı raporun ışığında Konseyin 2004 Aralığında Türkiye ile müzakerelerin gecikmesizin başlayabileceği belirtilmişti. Şimdi, ortaya çıkan tablo çok farklıdır. Bir kere, Komisyon raporunda Türkiye’ye farklı muamele yapacağı açıkça yazılıdır. Üyelik müzakelerinin ucunun açık olacağı, yani tam üyelikle sonuçlanmayacağı belirtilmektedir.


Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.