ONUR ÖYMEN’İN KOÇ ÜNİVERSİTESİ’NDE DÜZENLENEN KONFERANSTA YAPTIĞI “NATO VE TÜRKİYE’NİN STRATEJİK ÇIKARLARI” BAŞLIKLI KONUŞMASI – 04 NİSAN 2019

Değerli arkadaşlar,

Nazik davetiniz için içtenlikle teşekkür ediyorum. Bugün NATO’nun ve Türkiye’nin stratejik konumuyla ilgili görüşlerimi paylaşmama arzu etmişsiniz. Bunu memnuniyetle yapacağım.

Bugün bildiğiniz gibi NATO’nun kuruluşunun 70. Yıldönümü. Geçmişe doğru baktığımda, NATO’nun kuruluşunun 15. Yıldönümünde Dışişleri Bakanlığının NATO Dairesinde genç bir diplomat olarak göreve başlamıştım. Meslek hayatımın son 5 yılında da Türkiye’nin NATO Daimi Temsilcisi olarak görev yaptım. Zor Rota başlıklı diplomasi anıları kitabımda NATO ile ilgili yaşadıklarımızı, karşılaştığımız sorunları olumlu ve sorunlu yönleriyle NATO ile ilişkilerimiz anlatmıştım.

70 yıldan beri yaşanan sorunlara, inişlere, çıkışlara rağmen NATO bugün dünyanın en güçlü savunma örgütü olma özelliğini koruyor. Soğuk Savaş yıllarında, nükleer silahlara sahip olan iki süper güç Amerika ve Rusya arasındaki dehşet dengesini en önemli unsurları NATO ve Varşova Paktıydı.

Rusya’da Gorbaçov’un iktidara gelmesinden kısa bir süre sonra, Varşova Paktı ve SSCB dağıldı. O tarihte, artık NATO’ya ihtiyaç var mı sorusu sık sık gündeme geliyordu.

Bu konunun tartışıldığı pek çok toplantıya ve seminere katıldım. Bazıları artık iki kutuplu dünyanın bittiğini, iki Almanya’nın birleştiğini, Doğu Almanya’daki 400 bin Rus askerinin geri çekildiğini, o koşullarda Rusya’nın bir tehdit olmaktan çıktığını, artık barış ve işbirliği dönemine girildiğini ve NATO’nun da kendi varlığını sona erdirmesi gerektiğini söylüyordu.

Ancak, kısa süre içinde yaşananlar, bu değerlendirmelerin pek de gerçekçi olmadığını ortaya koydu. Sırbistan’ın dağılması, Bosna Hersek’te Sırp saldırıları sonucunda 200 bin kişinin hayatına mal olan kanlı çatışmaların yaşanması ve diplomatik temaslar yoluyla bu çatışmaların sona erdirilemeyeceğinin anlaşılması ve BM Barış Gücünün etkisiz kaldığının anlaşılması NATO’dan başka hiçbir gücün bu çatışmaları durduramayacağını ortaya koydu.

Aslında, NATO anlaşması, ittifaka sadece üye ülkelerin Avrupa’daki topraklarının korunması görevini vermişti. Bosna ve civarındaki çatışmalar NATO topraklarında cereyan etmiyordu. NATO birlikleri ilk defa silahlı çatışmalarda görev alacak ve bu çatışmalar NATO topraklarının dışında olacaktı. SFOR denilen Türkiye’nin de dahil olduğu NATO güçleri bu görevi başarıyla yerine getirdiler. İşin ilginç tarafı Rusya’nın da bir birlik göndererek NATO’ya katkıda bulunması oldu.

Dayton Anlaşmalarının hazırlanmasında ve sonuçlandırılmasında NATO’nun önemli katkıları oldu. Bundan sonraki dönemde, bu anlaşmaların uygulanması aşamasında yine NATO’nun katkıları oldu.

NATO konseyi üyeleri olarak birkaç defa Bosna’yı ziyaret ettik ve barışın korunması gayretlerini yerinde izledik ve değerlendirdik.

Bundan kısa bir süre sonra Kosova’ya Sırp saldırıları başladı. Bu saldırılar ve çatışmalar sırasında, orada 10 bin kişi hayatını kaybetti. Eğer NATO zamanında müdahale etmeseydi, orada da çok daha fazla kayıp verilmesi kaçınılmaz olacaktı.

Her iki operasyonun ortak özelliği şuydu: bu operasyonlar NATO Konseyinin yönetiminde ve sorumluluğunda gerçekleştiriliyordu. NATO Komutanı Konseye bilgi veriyor ve Konseyden talimat alıyordu. operasyon konsepti, angajman kuralları NATO Konseyi tarafından kararlaştırılıyordu.

Bundan sonra, NATO’nun bölge dışında askeri operasyonları da oldu. Ancak, bunların hiçbiri Bosna ve Kosova operasyonlarında olduğu gibi NATO Konseyinin sorumluluğunda ve yönetiminde yürütülmedi. Acaba neden?

Bosna ve Kosova operasyonlarında bütün kararlar üye ülkelerin oybirliği ile alınıyordu. Tek bir ülke bile karar alınmasını engelleme gücüne sahipti. Bu Amerikalı NATO baş komutanını zaman zaman rahatsız ediyordu. Çünkü, onlar sadece Amerikan Başkanından ve hükümetinden talimat almaya alışmışlardı.

11 Eylül saldırılarından sonra, Afganistan ve Irak’a yönelik operasyonlar NATO’nun öncülüğündeki uluslararası bir koalisyon tarafından yönetildi. Afganistan’da görev yapan IFOR adını taşıyan NATO birliği sadece Kabil’in ve Bagram Havaalanının güvenliğinden sorumluydu. Birkaç defa bu birliğin komutasını Türkiye üstlendi. Siyasi açıdan da NATO’nun temsilciliğini Dışişleri eski Bakanlarından Hikmet Çetin yaptı. Fakat Afganistan safındaki operasyonlar Amerika’nın yönetiminde gerçekleştirildi.

Daha sonra, Amerika’nın Irak’a müdahale edeceğinin anlaşılması sırasında NATO Konseyi olarak Washington’u ziyaret ettik. Pentagon’a yaptığımız ziyaret sırasında, ben Irak’a bir operasyon yapılırsa, bunun NATO yönetiminde gerçekleştirilmesinin düşünülüp düşünülmediğini sordum ve pek düşünülmediği izlenimini aldım. Nitekim, Irak’ta bir NATO operasyonu yapılmadı. Orada da Amerika’nın öncülüğündeki uluslararası bir koalisyon operasyonları yönetti.

NATO’nun görev ve sorumluluklarını belirleyen en önemli belge Stratejik Konsept belgesidir. Birkaç yılda bir gözden geçirilen bu belgede NATO’nun görev ve sorumlulukları belirlenir, hangi durumlarda NATO’nun ittifakı ve üye ülkeleri korumak için görev yapacağı kaydedilir. Burada en önemli unsur ittifakın 5. Maddesini uygulamasına ilişkindir. Bu madde, bir üye ülkeye yapılan saldırının bütün üyelere yapılmış olduğu sayılarak, her müttefikin bu saldırının def edilmesi için elindeki imkanlarla katkıda bulunacağı belirtilmektedir. Burada kastedilen özellikle nükleer ve konvansiyonel kuvvetlerle yapılacak bir saldırıya karşı konulmasıdır.

Türkiye yıllarca bir üye ülkeye karşı yapılacak terörist saldırıların da 5. madde kapsamına alınmasını savunmuştur.

1999 yılında NATO’nun kuruluşunun 50. Yıldönümü vesilesiyle yeni Stratejik Konseptin kabul edilmesi için müzakereler yapıldı. Türkiye orada da terör saldırılarının 5. madde kapsamına alınmasını savundu.

Fakat, üyelerin çoğunluğu bunu kabul etmediler ve terörist saldırıların sadece ittifak içinde istişarelere konu olmasını öngören 4. Madde kapsamına alınmasını kabul ettiler. O tarihe kadar, NATO ülkelerine yönelik bir silahlı saldırı olmadığı için bu madde hiç kullanılmamıştı.

Washington Zirvesinden iki yıl sonra, 11 Eylül 2001 tarihinde, New York’ta İkiz Kulelere ve Washington’da Pentagon’a yönelik terör saldırıları gerçekleştirildi. O sırada, biz NATO konseyi olarak bir çalışma yemeğindeydik ve saldırıları o sırada öğrendik. NATO Konseyi derhal ve tarihinde ilk defa olarak bir 5. madde kararı aldı. Amerika’ya yapılan bu saldırıyı bütün NATO ülkelerine yapılmış saydı. Yani kısa bir süre önce terör saldırılarının 5. madde kapsamına alınmasına karşı çıkan üyeler NATO tarihinde ilke defa 5. maddenin bir terör saldırısına karşı kullanılmasını kararlaştırdı.

2010 yılında Lizbon’da yapılan NATO Zirvesinde yeni bir Stratejik Konsept kabul edildi. Orada terörle mücadeleden birçok vesileyle bahsedilmesine rağmen, terörist saldırıların 5. Madde kapsamına alınması kabul edilmedi. İşte bu da uluslararası ilişkilerin çelişkilerinden biri olarak tarihe geçti.

Aslında, bu konuda ilginç bir tecrübe yaşanmıştı. 1963 yılında Kıbrıs’ta Rumların Türklere yaptığı insanlık dışı saldırılar üzerine İsmet İnönü’nün Başkanlığında Türk hükümeti Kıbrıslı soydaşlarımızı korumak için askeri müdahaleye hazırlanırken ABD Başkanı Johnson İnönü’ye bir mektup göndererek eğer Türkiye’nin askeri müdahalesi üzerine SSCB ülkemize bir saldırıda bulunursa, NATO’nun 5. Maddesinin işletilmeyebileceğini söyledi. buna benzer bir gözdağı bu tarihe kadar hiçbir NATO ülkesine verilmemişti.

Başkan Trump’ın göreve başlamasından sonra, NATO konusunda verdiği bazı demeçler çoğunlukla suçlayıcı hatta tehditkar bir içerik kazandı. Trump’ın yaklaşımı şöyleydi: Amerika büyük fedakarlıklara katlanarak NATO’nun Avrupalı üyelerinin güvenliğini sağlamaktadır. Buna karşılık Avrupalı ülkeler kendi üzerlerine düşen yükü paylaşmamaktadırlar.

Aslında, Trump’ın Başkanlığa seçilmesinden önce, 2014 yılında NATO’nun Galler’de yapılan zirve toplantısında müttefik ülkelerin GSMH’nın en az %2’si kadar savunma harcaması yapmalarını öngörüyordu.

Ancak, 29 NATO ülkesinden sadece 5’i bu hedefi gerçekleştirebilmişti. Amerika’nın hedefinde Avrupa’nın en zengin ülkesi olan Almanya vardı. Alınan bu karara rağmen, Almanya 2024 yılına kadar GSMH’sının %1,5’ini savunma harcamalarına ayırmayı kararlaştırdı. Bunda koalisyon ortağı sosyal demokratların savunma harcamalarının büyücek bir bölümünün sosyal amaçlı harcamalara kaydırılması yolundaki taleplerinin de etkisi oldu. Almanya’da yapılan kamuoyu yoklamaları halkın sadece %3’ünün savunma harcamalarının arttırılmasını desteklediğini gösteriyor. Yine kamuoyu yoklamalarına göre, halk desteği %17’ye kadar düşen sosyal demokratların bu gerçeği görmezden gelmeleri mümkün değil.

NATO’nun stratejik açıdan karşılaştığı en önemli sorunlardan biri de AB’nin yeni bir savunma ve güvenlik kimliği kazanma girişimidir. Fransa ve İngiltere arasında 1998 yılında yapılan Saint Mallo Zirvesinden itibaren bu proje giderek önem kazanmıştır. Buna göre, 60 bin kişilik bir kara kuvvetine ve onun deniz ve hava unsurlarına sahip olacak Avrupa ordusu (yılda 3 defa rotasyon yapılacağı düşünüldüğünde bu 180 bin kişilik bir kara gücü anlamına geliyor) NATO’nun yapmadığı görevleri üstlenecekti.

Ancak, zaman içinde, Avrupa Ordusunun gücünün ve yetkilerinin arttırılması yönünde beklentiler yaratıldı. Son oralar, Fransa Cumhurbaşkanı Macron, bu gücün adeta NATO’nun yerini alacak bir ordu haline getirilmesinin düşünüldüğünün izlenimini uyandırdı.

Yalnız, bu arada, ciddi bir sorun vardı. AB ülkelerinin olanakları böyle bir ordunun komuta kontrol, istihbarat ve lojistik gibi ihtiyaçlarını karşılamaya yeterli değildi. Bu yeteneklerin NATO tarafından karşılanması bekleniyordu.

Ancak, Türkiye gibi bazı NATO ülkeleri AB’ye üye değildi. NATO’da bütün kararlar oybirliği ile alındığı için bu ülkelerin de oyu gerekiyordu. Oysa, AB başta Türkiye olmak üzere üye olmayan ülkelere Avrupa Ordusu ile ilgili kararların alınmasında, komuta ve kontrol yetkilerinin paylaşılmasında eşit haklar tanımak istemiyorlardı. İşte, yaklaşık 2 yıl boyunca bu konular NATO’da tartışıldı ve bir görüş birliğine varılamadı.

Sonunda, 1999 NATO zirvesinde bir mutabakat sağlandı. Buna göre, NATO ile AB arasında savunma ve güvenlik alanındaki işbirliği NATO ile Batı Avrupa Birliği arasındaki işbirliği mekanizmasına uygun biçimde hayata geçirilecekti. O mekanizma da Türkiye’nin bütün toplantılara ve kararlara katılmasını yani neredeyse tam bir üye ülke muamelesi görmesini öngörüyordu.

Ancak, Washington zirvesinden dönüldükten sonra, bazı AB ülkelerinin bu mutabakattan cayarak geri adım atmak istedikleri görüldü. Yeniden çetin bir müzakere sürecine girildi. Sonunda, Türkiye’yi de bir ölçüde tatmin edecek bir mutabakata varıldı. Buna göre, Avrupa Ordusu, Kıbrıs’ta ve Türkiye’nin güvenliğini ilgilendiren bölgelerde görev yapmayacak, diğer bölgelerde de Türkiye’ye eskisinden daha geniş yetkiler verilecekti.

Türkiye’nin etkili müdahalesi nedeniyle NATO-AB işbirliğine Güney Kıbrıs dahi edilmiyordu. Ancak, burada da son zamanlarda bazı kaygı verici gelişmeler yaşanmakta. Güney Kıbrıs civarındaki sularda doğalgaz bulunması o bölgenin stratejik önemini arttırdı.

Bu çerçevede, Güney Kıbrıs’ın Fransa’ya bir üs vermesi ve üsten AB’nin de yararlandırılmasının söz konusu olabileceği bildiriliyor. Türkiye’nin müttefiki olan Yunanistan’ın Ege’de fiili durum yaratmaya çalışması, 18 Adaya el koyma girişimleri, Ege’nin Yunanistan kıtasına yakın bölgesindeki karasularını 12 mile genişletme girişimleri önümüzdeki dönemde ciddi sorunların yaşanabileceğini gösteriyor.

İşte bütün bunlar NATO ve AB kapsamındaki gelişmelerin Türkiye’nin stratejik menfaatlerini ne kadar yakından ilgilendirdiğini ortaya koyuyor.

O nedenle, Türkiye’nin ulusal güvenlik çıkarlarını, stratejik menfaatlerini büyük bir dikkatle ve hassasiyetle korumasının önemini bir kere daha gösteriyor.


Bu belge Belgeler arşivinde bulunmaktadır.