Taksim’de Irak ve Kıbrıs Konulu Toplantı

TAKSİM TOPLANTISI
IRAK VE KIBRIS KONULU KONUŞMA METNİ
26 ŞUBAT 2003

Sayın Başkan, çok değerli konuklar,

Böylesine güzide bir topulukla düşüncelerimi paylaşmak fırsatını verdiğiniz için sizlere içten teşekkürlerimi sunmak istiyorum. İçinde bulunduğumuz günler ülkemizin kaderi ve geleceği açısından özel bir önem taşımaktadır, o bakımdan karşılaştığımız sorunları hiçbir iç politika kaygısı taşımadan açıklıkla tartışmak ve ülkemizin çıkarları açısından en uygun çözümlerin bulunmasına yardımcı olmak hepimizin ortak görevidir. Şu sırada gündemimizde çok büyük önem taşıyan iki konu bulunmaktadır. Bunlardan birincisi, Irak’a yönelik olarak hükümetin Meclise sunduğu tezkere ve ona bağlı gelişmeler, diğeri ise, Kıbrıs meselsine çözün  bulmak amacıyla BM Genel Sekreteri’nin hazırladığı anlaşılan yeni önerilerdir.

Bu akşam bu iki konu hakkında ki görüşlerimi kısaca arz etmeye çalışacağım. Irak konusunda önce meselenin esasına doğru bir teşhis koymamız gerekiyor. Amerikanın, özellikle 11 Eylül’den sonra terörizme ve yeni tehdit unsurlarına karşı çok açık ve aktif bir politika izleme yolunu seçtiğini görüyoruz.

Amerikan hükümeti, yeni terörist saldırılara karşı korunmak için olağanüstü önlemlere başvurmuş ve devletin yapısını değiştirmiştir. Yeni kurulan İç Güvenlik Bakanlığı, Savunma Bakanlığı ile birlikte devletin en büyük iki bakanlığından bir olmuştur. Milyarlarca dolarlık bütçesi olan bu bakanlık, ülke topraklarının ve halkın başta terörizm olmak üzere yeni tehdit unsurlarına karşı korunması için olağanüstü tedbirler almıştır.

Amerikan hükümeti, yurtdışında da “Önleyici Darbe” diye isimlendirilen yeni bir strateji benimsemiştir. Buna göre, daha saldırı oluşmadan kaynağında bertaraf edilmeli ve saldırı ihtimali bulunan güçler Amerika’ya zarar vermenden önce imha edilmelidir. Afganistan harekatı, teröristleri besleyen ve yönlendiren eski Afgan rejimine karşı bir tepki ve cezalandırma hareketiydi. Irak’ta düşünülen harekat ise, “Önleyici Saldırı Stratejisinin” belki ilk uygulamasını oluşturacaktır. Irak konusunda ileri sürülen iddia şudur; Irak’ın geçmişte kitle tahrip silahlarını ve bunları fırlatacak füzeleri ürettiği bilinmektedir, hatta kimyasal silahları kendi halkına karşı kullandığı da bilinen bir vakadır. Bu silahların üretiminin durdurulması ve imhası için BM Güvenlik Konseyi’nin aldığı kararlara Irak uymamıştır, Irak’ı bu silahları imhaya zorlamanın tek yolu bir askeri müdahaledir. Amerika bu tezine İngiltere’nin desteğini sağlamış ve şu sırada sayıları 150.000’i aşan asker muhtemel bir harekatta görev almak üzere bölgeye hareket etmiştir. Madalyonun bir yüzü budur.

Öbür yüzü ise, şöyle özetlenebilir. Başta Fransa, Almanya ve Rusya olmak üzere birçok devlet, Irak’ın elindeki bu silahların imha edilmesi için askeri müdahalenin en son seçenek olacağını düşünmekte ve bu safhaya gelinmeden önce BM denetçilerinin yetkilerinin ve olanaklarının arttırılması suretiyle Irak’ın diplomatik yönden zorlanması için çalışılması gerektiğini savunmaktadırlar. Bir yandan Amerika ve İngiltere, bir yandan Fransa, Almanya ve Rusya kendi tezlerinin kabulü için BM Güvenlik Konseyine birer karar tasarısı sunmuş bulunuyorlar. Her iki tarafın şu an için birleştiği nokta, Güvenlik Konseyinden bir karar çıkarılmasının lüzumudur. Amerika her ne kadar 1441 sayılı Güvenlik Konseyi kararının bir askeri müdahale için yeterli zemin oluşturduğunu söylüyorsa da, yeni bir karar tasarısı sunmuş olması, bu konuda dünya devletlerinin birçoğu tarafından ifade edilen farklı yaklaşımı göz ardı edemediğini göstermektedir. En son kamuoyu yoklamaları Amerikan halkının çoğunluğunun da Güvenlik Konseyinden yeni bir karar çıkarılması gerekliliğini benimsediklerini ortaya koymaktadır.

Uluslararası meşruiyet konusu Türkiye açısından özel bir önem taşımaktadır, çünkü bizim Anayasamızın 92. maddesi uluslararası meşruiyet kavramını ön plana çıkartmakta ve ancak, uluslararası hukukun meşru saydığı hallerde TBMM’ne savaş ilanı, yurt dışına asker gönderme ve yabancı ülkelerden asker davet etme amacıyla karar verme yetkisi tanımaktadır. Yani TBMM’nin bu konuda sahip olduğu yetki koşullu bir yetkidir. Eğer bazılarının ile sürdüğü gibi Meclis’in kararı kendi başına bir meşruiyet yaratabilecek olsaydı, o zaman uluslararası hukukun meşru saydığı haller kavramının Anayasa metninde yer almasına ihtiyaç olmazdı. Yani, bu uluslararası meşruiyet meselesi diğer bütün konulardan önce ele alınması gereken bir ön mesele teşkil etmektedir. Baştan bu meseleyi Amerika’ya anlatsak ne olurdu? Bize her zaman hukuk ve demokrasi dersi vermeye kalkan Amerikalılar, Anayasayı bir kere ihlal etmekle bir şey olmaz mı diyeceklerdi? Bizi desteklemek için Anayasanızı ihlal etmenin bir mahsuru yoktur mu diyeceklerdi? İşte, hukukun önceliğini dikkate almayan bu tavır Türkiye’yi çok zor durumda bırakmıştır.

Meşruiyet konusu çözülmeden Türkiye’nin askeri, siyasi ve ekonomik konularda Amerikalarla ayrıntılı müzakerelere girişmesi bence isabetli olmamıştır ve karşı tarafa meşruiyet konusunun çok önemli olmadığı ve kolayca çözülebileceği izlenimini vermiştir.

Uluslararası meşruiyet denince akla ilk önce BM Güvenlik Konseyi’nin alabileceği bir karar gelmektedir. Irak konusunda da geçerli kriter budur. Ancak, şunu da hatırlamakta yarar var ki, başka hallerde de uluslararası meşruiyet durumu ortaya çıkabilir. Bunların arasında BM Yasasının 51. maddesi olan meşru-müdafaa hakkı gelmektedir ki, Türkiye’nin Kuzey Irak’a asker göndermesinin dayanağı budur. Ayrıca BM’ye kayıtlı bir uluslararası antlaşma bazı hallerde askeri müdahaleyi gerekli görüyorsa ki, Londra ve Zürich antlaşmaları Türkiye’ye Kıbrıs’a müdahale konusunda böyle bir hak vermektedir, burada da bir meşruiyetten söz edilebilir.

Kosova örneğinde, NATO’nun askeri müdahalesi için BM Güvenlik Konseyinden ayrı bir karar çıkarılması mümkün olmamış, ancak Sırp birliklerinin sürekli saldırıları nedeniyle her gün onlarca kişi öldüğünden, 19 NATO üyesi ülke oy birliği ile yapılacak bir askeri müdahalenin BM’nin temel prensiplerine uygun olduğunu kararlaştırmıştır. Kuzey Irak’ta sözünü ettiğim istisnai durumlardan hiçbiri mevcut değildir. O bakımdan, orada BM yasasını 7. bölümü çerçevesinde askeri güç kullanma hali dışında bir meşruiyet durumundan bahsetmek mümkün gözükmemektedir.

Bir şeyi daha unutmamamız lazım. NATO içinde görüş birliği sağlanmış değildir. Müttefiklerimiz bu savaşı destekleyici yönde ortak bir beyanda bulunmuş değillerdir. Fransa ve Almanya gibi bazı NATO üyeleri Güvenlik Konseyi’nde şu sırada böyle bir karara ihtiyaç olmadığını söylüyorlar. İngiltere bile Güvenlik Konseyi’ne iki hafta süre verilmesi düşüncesindedir. BM denetçilerinin raporlarını 7 Mart 2003’te sunmaları bekleniyor. BM Güvenlik Konseyi bu raporları değerlendirerek uygun göreceği karara varacaktır.
Meselenin bir boyutu daha var. Bugün dünyada kitle tahrip silahlarını ürettiği bilinen tek ülke Irak değildir. Acaba Amerika kitle tahrip silahlarına sahip diğer ülkelere de aynı tavrı gösterecek midir? Eğer göstermez ise, burada bir çifte standarttan söz etmemiz gerekmez mi? İşte bu noktada Amerika’nın Irak’a karşı gerçekleştirmek istediği müdahalenin kitle tahrip silahlarını ortadan kaldırmanın dışında başka niyetleri ve planları olduğu kuşkuları da ortaya çıkmaktadır. Bu doğrultuda Amerikan Senato üyesi Senatör Robert Byrd’ın henüz bir hafta önce Herald Tribune Gazetesinde çıkmış olan makaledeki fikirleri, bu kuşkuların Amerikaların içerisinde de yer aldığını ortaya koymaktadır. Bu makalede Senatör Byrd şöyle diyor; “Herhangi bir ülkenin başka bir ülkeden tehdit hissettiği anda, o ülkeye müdahale hakkına meşru olarak sahiptir ilkesi temelinde oluşmuş olan Amerika’nın yeni savunma doktrini, talihsiz bir zamanda uygulanmak üzeredir. Bu durum, geleneksel meşru-müdafaa ilkesinde radikal çalkantılar yaratacaktır.” Senatör Byrd uluslararası işbirliği konusunu da şöyle açıklıyor; “Amerika yapacağı bir askeri operasyon için zenginliği ile etkileyeceği yeni-dostlarının desteğinden ziyade, tarihsel müttefiklerinin işbirliğine ihtiyaç duymalıdır, aksi taktirde terörizme karşı yapmayı planladığı küresel mücadeleyi tek başına yürütmek durumunda kalabilir.” Ve Senatör Byrd Irak’a yapılacak müdahale konusunda bir soru soruyor; “Acaba Amerika gelecekte, Irak’ın petrol yataklarını işgal edip, bu ülkenin petrol arzını ve fiyatlarını kontrol eden bir işgal gücü haline mi gelecek?” Senatör Byrd sözleri önemli tespitlerdir ve kuşkuları dile getirmektedir.

Son olarak sunu söyleyeyim. Irak konusundaki gelişmeler ne olursa olsun, Amerika günün birinde bu bölgeden ayrılacaktır, ama biz kalacağız. 100 yıllar boyunca Irak halkıyla komşu olarak yaşayacağız, onun için biz bu halkın dostluğuna önem veriyoruz. Türkiye üzerinden Irak’a yapılacak bir saldırı sonucunda ister istemez yüzlerce, binlerce masum Irak vatandaşı hayatını kaybedecektir. Iraklılar, Türkiye’nin bu saldırılarda bir sorumluluk payının olduğunu düşünmeyecekler midir? Türkiye’ye karşı kin ve nefret duyguları beslemeyecekler midir? İşte biz Irak halkının ülkemize karşı böyle duygular beslemesini istemiyoruz. Bu sebeple konunun öncelikli olarak BM denetçilerinin gözetiminde barışçı yollardan ve son çare olarak da, uluslararası meşruiyet zemine oturtulmuş bir müdahale ile çözülmesini destekliyoruz.

Gündemimizdeki bir diğer önemli konu da KIBRIS meselesidir. BM Genel Sekreteri Kofi Annan tarafından hazırlandığı anlaşılan bu planın içeriğine bakıldığında, bazı noktalarda olumlu sayılabilecek unsurların yer aldığı görülmektedir. Örneğin taraflar arasında siyasi eşitlik sağlanacağından söz edilmekte, Türk tarafının azınlık sayılmayacağı belirtilmekte, Türkiye ile Yunanistan arasındaki dengenin korunacağından söz edilmekte, tarafların kendi topraklarında haklarını egemence kullanacağı belirtilmektedir. Ancak, daha da dikkatli bir gözle metin incelendiğinde bu güzel niyetlerin pek kısa bir süre içinde erozyona uğrayacağı ve Kıbrıs Türklerine sağlanan hakların çoğunun kağıt üzerinde kalacağı anlaşılmaktadır. Aynı husus Türkiye’nin güvenlik çıkarları ve Türk Yunan dengesi açısından da söz konusudur. Yani metin Türk tarafı için bazı hoşa gidecek ifadeler içermekle birlikte özü itibariyle Türk tarafı açısından ciddi sakıncalar içermektedir.
Kısaca özetlenecek olursa başlıca sakıncalar şunlardır: Bir kere iki tarafa ayrı ayrı egemenlik tanınmamaktadır. Bir tek egemenlik olacaktır o da merkezi devlete ait bulunacaktır. Üstelik kurulacak devlet hiçbir şart altında bozulamayacak bir birlik niteliği taşıyacaktır, yani geçmişte yaşanan acı tecrübelerin tekrarlanması halinde bile Kıbrıslı Türkler birlikten ayrılarak kendi devletlerini kuramayacaklardır.
Peki Kıbrıs Türkleri kendi devletlerinin içinde güvenlik içinde yaşayabilecekler midir? Bunun teminatı yok. Öngörülen sistem Rumlarla Türklerin iç içe yaşamasını hedeflemektedir. 3 gün önce yapılan son değişikliklerin ardından, planın imzalanmasından sonraki 6 yıllık moratoryum süresi bitiminde kademeli olarak Türk tarafına Türk nüfusunun %21 oranında Rum gelmesi öngörülmektedir. Bu nüfus hareketi ile Rumların Kıbrıs Türk Devleti’nde de siyasi haklara sahip olması planlanıyor. BM Genel Sekreteri bu anlaşmayla bir Kıbrıs milleti yaratılacağını söylüyor. Oysa antlaşmayla bir devlet kurabilirsiniz ama bir millet kuramazsınız. Geçmişte çekilen sıkıntılar Türklerle Rumların adada iç içe yaşamalarından kaynaklanmıştı. 300 yıl iç içe yaşayan Türkler ve Rumlar, 103 karma köyde birlikte olmuşlar ancak bir millet oluşturamamışlardır. Ortak evliliklerin sayısı bir elin parmaklarını geçmemektedir.
İki toplum arasında kanlı olaylar yaşanmıştır. Sayıca az olan Türkler adayı Yunanistan’la paylaşmak isteyen fanatik Rumların saldırılarına uğramış, şehitler vermiş hatta bazı köylerde katliama maruz kalmışlardır. Türkiye’nin 1974 tarihindeki Barış harekatı işte bu katliamları durdurmuş ve Adadaki Türklerin uzun yıllardan beri ilk defa olarak barış ve huzur içinde yaşamalarını sağlamıştır.

Harekattan sonra 1975 yılında Denktaş ile Klerides arasında yapılan “Ahali Mübadelesi Antlaşması” adada iki kesimliliği fiilen sağlamış ve tarafların barış içinde yanyana yaşamalarını mümkün kılmıştır. Bu sayede, yaklaşık 30 yıldan beri Ada’da barış ve huzur hüküm sürmektedir. İşte Kofi Annan planı bu Denktaş-Klerides mutabakatını bozmakta, tarafları tekrar iç içe yaşamak zorunda bırakmaktadır. Bence planın en sakıncalı yönü budur. Zira tarafların bir arada barış içinde yaşamalarını sağlayacak bir uzlaşma kültürü oluşmuş değildir. Bu kültürün oluşmadığı da, Rum tarafında yapılan başkanlık seçimlerinde eski bir EOKA’cı ve Türk karşıtı olarak bilinen Papadopulos’un %52 lik bir oyla seçilmesiyle bir kez daha teyid edilmiştir.
Kofi Annan planı işte Türk düşmanlığı ile şartlanmış bu insanları da içlerinde barındıran Kıbrıs Rumlarının Türklerin içine girerek Türklerle birlikte yaşamalarını öngörmektedir.
Böyle bir ortamda Türklerin güven ve huzur içinde yaşayabileceklerinden söz edilebilir mi? Bunun ne gibi vahim sonuçlar doğurabileceğini yalnız biz söylemiyoruz. Beş yıl boyunca Kıbrıs Rum Dışişleri Bakanlığı görevinde bulunan Nikos Rolandis 30 Temmuz 1992 tarihinde Kıbrıs Rum Televizyonunun Dialog programında aynen söyle diyordu. “Yerlerinden edilen Türkler ve Rumlar için genel bir mal mülk mübadelesinden daha iyi bir çözüm yoktur. Zorla ortak köyler kurmaya çalışmanın şiddete hatta ölümcül çatışmalara yol açacağından kuşku bulunmamaktadır. Böyle bir çözüm iki halk arasında kin ve nefret yaratacaktır.” Rolandis aynı demecinde, “Türklerin ve Rumların 400 köyde birlikte yaşadığını hayal edin, bu 400 köy ateş kaynağı ve patlamaya hazır 400 yanardağ görüntüsü verecektir, ayrıca 60.000 Rum’un Türk tarfına, 20.000 Türk’ün de Rum tarafına hiçbir olay ve sorun çıkarmadan geçebileceğine inanıyor musunuz?“ diyordu. Gene, Rolandis 16 Ekim 1991 tarihinde Agon gazetesine verdiği demecinde, “Kıbrıslı Türk ve Rumlar’ın geçmişin acı deneyimlerinden ve ızdıraplarından sıyrılarak, uzlaşacaklarından ve işbirliği yapabileceklerinden çok şüpheliyim. Bundan endişe ederim, çünkü küçük bir olay felakete yol açabilir“ demişti.

Geçmişte Türklere yönelik saldırılarda ve Türkleri tasfiye planında önemli bir rol oynamış olan Rum Ortodoks Kilisesi, federal sistemin Rumlar için bir intihar olacağı görüşündedir. Bu düşünceyi Rum Kilisesi Başkanı Başpiskopos Hrisostomos 29 Eylül 1991 tarihinde Rum kilisesinde yayınlanan Simerini gazetesine verdiği bir mülakatta belirtmiştir. Chrisostomos aynı düşünceyi  defalarca belirtmiş, kurulacak bir federal devletin Kıbrıs için bir felaket olacağını söylemiştir. Başpiskopos 31 Mayıs 1993 de gene Simerini’ye “Milli davamızdan hiçbir nedenle hiçbir taviz vermemeliyiz, farklı ırklara ve dinlere mensup insanların yaşadığı ülkelerde federasyonlar yaşayamaz” demiştir. Ama Başpiskopos’un esas endişesi Kıbrıs’taki Türk varlığının kök salmasıdır. Chrisosotomos bu yöndeki görüşlerini, 17 Ağustos 1997 yılında Fileleftheros gazetesine verdiği bir demecinde şöyle belirtmektedir, “Kıbrıs’ta kurulacak iki kesimli ve federal bir yapı ergeç adanın Türkleşmesi ile sonuçlanacaktır.“ İşte buna tahammülleri yoktur. Hrisostomos 30 Nisan 1998’de Enosis yanlılarının gazetesi Mahi’ye; “Federasyon toprak vermek ve Kıbrıs’da Türk varlığının kök salmasına müsaade etmektir” diyerek buna şiddetle karşı çıkmaktadır.

Toplumların iç içe barış içinde yaşayabileceklerini herhalde BM Genel Sekreteri de pek tahmin etmiyor. Bu nedenle bir Barış Gücü sistemi kuruluyor. Öyle anlaşılıyor ki, bu Barış Gücünün esas görevi de Rumları Türklerden korumak olacak. Bunu nasıl yapacaklar? Gerekirse barikatlar dikecekler. Plan böyle diyor. Yani Kuzeydeki Türk Devletinin iç güvenliği ile yetkileri kısıtlanmıs olacak.

Peki Kuzeyde Türkler bir saldırıya uğrarsa adadaki Türk Askeri Birliği onların yardımına gidebilecek mi? Planda gidebileceğine dair hüküm yok. Orada askeri birliğin işlevi karargah içinde tatbikat yapmak, mevcut malzemenin bakım ve onarımını gerçekleştirmek ve törenlere katılmaktan ibaret. Planda yapılan son değişikliklerden sonra, 30 kişilik bir Türk askeri gücün biryerden biryere gidebilmesi için 48 saat önceden BM ve Rum tarafından yazılı başvuru yapmak suretiyle izin alması gerekiyor. Yani, her hangi bir karışıklık anında Türk birlikleri olaya müdahale için 2 gün bekleyecekler. Bu hükümlere bakarak Kıbrıs Türkleri kendilerini güven içinde hissedebilecekleri söylenebilir mi?
Toprak düzenlemesi konusunda ise Türk tarafının, Rum tarafına bazı topraklarının verilmesi isteniyor. Planın son haline göre, KKTC topraklarında bulunan Magosa’nın batısında ve Güzelyurt körfezindeki bazı bölgeler Rumlara devredilmek isteniyor. Bu bölgeler, yaklaşık 2.700 Rum’un daha Rum idaresine verilecek bölgelere dönmesine imkan veriyor. Somut olarak 15 yeni köy Rumlar’a verilecek. Bu köyler; Korkuteli, Dörtyol, Pirhan, Türkeli, Yılmazköy, Yeşilyurt, Gemikonağı, Yedi Dalga, Kombo Deresi-Yeşilırmak, Günebakan, Kurutepe, Süleymaniye ve Erenköy sahil şeridi. Bu nasıl kabul edilebilir? Mücadele ile alınmış topraklardan, imzayla masa başında nasıl vazgeçilebilir? KKTC’nin en önemli su kaynaklarının bulunduğu bu topraklarda yaşayan bu Türkler nereye gidecekler? Adanın kuzeyinde yeterli toprak var mı? Bunların gidecekleri yerlerde şu an oturanlar ne yapacak? Çok açık ki, böyle bir hareket olursa iskan anlamında ciddi sorunlar yaşanacak.
Toprak meselesi bununla da bitmiyor. Harita öyle çizilmiş ki, Güzelyurt ve Magosa bölgesindeki Türk birliklerinin tamamı yerlerinden çıkarılacak. Onlar nereye gidecek?
Şuan KKTC’de güvenliği ve barışı sağlayan 30.000 asker, 6000’e indirilmek isteniyor. Ayrıca Türkiye’nin AB’ye üye olması ile birlikte, Kıbrıs’taki askeri birliklerini geri çekmesi isteniyor.
İşte bütün bu ve buna benzer deneylerden bu planın özlü bir biçimde değiştirilmesinin hatta yeni bir plan hazırlanmasının gerekli olduğunu düşünüyoruz. Zira tarafların eşit egemenliğini tam tanımayan, Kıbrıs Türk toplumuna can güvenliği garantilemeyen, hukukta, idarede, kamu idaresinde büyük kısıtlamalar getiren, Ada’daki Türk askerlerini işlevsiz bırakan böyle bir düzenleme kabul edildiği takdirde bunca yıldır sarfedilen emekler boşa gitmiş olacaktır. Bu gibi dengesiz önerilere, baskılara, dayatmalara, Türkiye ve Kıbrıs Türkleri 28 yıl boyunca direnmiştir. Amerikan askeri ambargosuna boyun eğmemişizdir. Kıbrıslı Türklerin ekonomilerinin can damarını kurutmayı amaçlayan ekonomik ambargolara boyun eğmemişizdir. Ancak, çok taraflı bir ittifak tarafından KKTC ve Türkiye’ye diretilen bu plan karşısında tek vücutluğumuzu kaybetmeye başladığımızı görüyoruz. İçeriden ve dışarıdan yapılan baskılar ve propogandalar bazılarının kafalarını karıştırıyor.
Peki bütün bunlar karşısında biz ne yapıyoruz? Türkiye’de ve Kıbrıs’da bütün hükümetlerin gösterdiği direnci şimdi gösterebiliyor muyuz? Bunu söylemek pek mümkün değil. Geçmişte bu milli davaya sahip çıkanların bugün, Kıbrıs politikamızın değiştirilmesi, ve yukarıda size bazı detaylarını verdiğim Annan planın kabul edilmesi yönünde görüş belirtmeleri çok şaşırtıcı olmuştur.
21 Ocak 1997 yılında KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ın da davetli olduğu TBMM Genel Kurul toplantısında, bugünkü hükümetin Başbakanı ve o dönemki hükümetin Devlet Bakanı Abdullah Gül Kıbrıs konusunda bakın neler diyor, “Kıbrıs Türkiye’nin milli meselesidir, partilerüstü bir meselerdir, kim iktidarda olursa olsun, 30 senedir Kıbrıs’a karşı yapması gerekeni yapmıştır ve bundan sonra da yapacaktır. Kıbrıs’ta bugünkü problemin sorumlusu kesinlikle Türkiye değildir. Çeşitli oyunlarla, Türkiye’nin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin kazanımlarını geri almak için yapılan bütün çalışmalar boşa gidecektir. Kıbrıs’ın güvenliği Türkiye için vazgeçilmez bir koşuldur, Mersin’in, Sinop’un, Edirne’nin, Kars’ın güvenliği neyse, Kıbrıs’ın güvenliği de Türkiye için aynı şekildedir. Kışkırtmalara bütün dünya şahittir, kesinlikle bunların karşısında geri adım atılmayacaktır. Hükümetimiz, bütün hükümetlerde olduğu gibi, KKTC’ne karşı sorumluluğunu, gerek güvenlik açısından gerekse ekonomi açısından bütün gerekenleri yapacaktır.“
Ben, Sayın Gül’ün bu sözlerinin tümünün altına imzami atarım, acaba bugün kendisi de bu sözlerinin altına imzasını koyabilir mi?
Yıllardan beri Türkler bütün baskılara karşı direnmişlerdir. Türklerin bu direncini kıramayanlar son yılarda Kıbrıs Türklerini birbirine düşürecek KKTC ile Türkiye’nin arasını açacak yöntemlere başvurmuşlardır. Türk kamuoyunu temel çıkarlarımızdan taviz vermeye ikna etmek için yoğun bir propaganda faaliyeti sürdürülmüştür. Biz bunlara boyun eğmemeliyiz. Türkiye Cumhuriyeti hiçbir zaman yabancıların baskısı altında eğilmemiştir.
Sonuç olarak, biz de çözüm istiyoruz. Yıllarca haksız ambargolara maruz kalmış Kıbrıs Türklerinin, bir an önce bu ambargolardan kurtulmasını ve küreselleşen dünyanın demokratik bir toplumu olarak, demokrasini gereklerinden faydalanmasının istiyoruz. Çözüm sürecinde, karşılıklı makul, dengeli, esnek adımlar atılması gerekliliğinin önemli olduğunu düşünüyoruz. Ama karşı tarafın isteklerini bize baskıyla, dayatma ile kabul ettirmek isterseniz biz buna karşı çıkarız. Uzlaşmaya evet ama baskıya, dayatmaya hayır.
İki kesimliliği ve Türk tarafının egemenliğini koruyacak, Kıbrıs Türklerinin can ve mal güvenliğini sağlayacak, Türkiye’nin garantörlük haklarını sulandırmayacak, Adadaki Türk birliklerinin statüsünü sıfırlamayacak bir çözümden yanayız. Bizim Kıbrıs konusunda söyleyeceğimiz budur.
<!– /* Font Definitions */ @font-face {font-family:”Arial Unicode MS”; panose-1:2 11 6 4 2 2 2 2 2 4; mso-font-charset:128; mso-generic-font-family:swiss; mso-font-pitch:variable; mso-font-signature:-1 -369098753 63 0 4129279 0;} @font-face {font-family:Verdana; panose-1:2 11 6 4 3 5 4 4 2 4; mso-font-charset:162; mso-generic-font-family:swiss; mso-font-pitch:variable; mso-font-signature:536871559 0 0 0 415 0;} @font-face {font-family:”\@Arial Unicode MS”; panose-1:2 11 6 4 2 2 2 2 2 4; mso-font-charset:128; mso-generic-font-family:swiss; mso-font-pitch:variable; mso-font-signature:-1 -369098753 63 0 4129279 0;} /* Style Definitions */ p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal {mso-style-parent:”"; margin:0cm; margin-bottom:.0001pt; mso-pagination:widow-orphan; font-size:12.0pt; font-family:”Times New Roman”; mso-fareast-font-family:”Times New Roman”; mso-ansi-language:TR; mso-fareast-language:TR;} p.MsoHeader, li.MsoHeader, div.MsoHeader {margin:0cm; margin-bottom:.0001pt; mso-pagination:widow-orphan; tab-stops:center 8.0cm right 16.0cm; font-size:12.0pt; font-family:”Times New Roman”; mso-fareast-font-family:”Times New Roman”; mso-ansi-language:TR; mso-fareast-language:TR;} p {mso-margin-top-alt:auto; margin-right:0cm; mso-margin-bottom-alt:auto; margin-left:0cm; mso-pagination:widow-orphan; font-size:12.0pt; font-family:”Arial Unicode MS”; mso-ansi-language:EN-US; mso-fareast-language:EN-US;} @page Section1 {size:595.3pt 841.9pt; margin:70.85pt 70.85pt 70.85pt 70.85pt; mso-header-margin:35.4pt; mso-footer-margin:35.4pt; mso-paper-source:0;} div.Section1 {page:Section1;} –>


Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.