Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- (Türkçe) SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- (Türkçe) ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- (Türkçe) 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- (Türkçe) CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- (Türkçe) GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- (Türkçe) Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- (Türkçe) ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- (Türkçe) Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- (Türkçe) Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

Boğaziçi Üniversitesi Konferansı
24 Ekim 2002
Onur Öymen’in Boğaziçi Üniversitesindeki Konuşması
Sayın Başkan, değerli arkadaşlar,
Öncelikle beni davet ederek dış politika alanındaki son gelişmeler hakkındaki görüşlerimi sizlerle paylaşma fırsatını verdiğiniz için teşekkürlerimi sunmak istiyorum.
Gerçekten son haftalar içinde dış politika alanında Türkiye’yi yakından ilgilendiren gelişmelere tanık oluyoruz. Belki bunların başında Irak geliyor. Gerçekten kapımızda bir savaş tehlikesi mi var? Kuzey Irak’taki gelişmeler Türkiye’nin güvenlik çıkarlarını etkileyebilir mi? Günlerdir basında ve kamuoyunda bu sorunlar tartışılıyor.
Aynı zamanda Avrupa Birliğinde önemli gelişmeler oluyor. 14 Aralık tarihinde toplanacak Kopenhag zirvesinde genişlemeyle ilgili önemli kararlar alınacak. AB Komisyonu’nun genişlemeyle ilgili son raporunda Türkiye ile genişleme görüşmelerine başlanması yolunda bir öneri yer almıyor. Türkiye’nin köklü bir demokratik reform paketini parlamentodan geçirmesine rağmen acaba Komisyon niçin hala çekingen davranıyor?
Bütün bunlarla eş zamanlı olarak Kıbrıs’ta önemli gelişmeler oluyor. Kıbrıs’ta gerçekten bir sonuca yaklaşılıyor mu yoksa Rumlar zaman mı kazanmaya çalışıyor?
İşte son zamanlarda Türk basınında ve kamuoyunda üzerinde önemle durulan konulardan bazıları bunlar.
Bu ve benzeri konularda değerlendirme yapmadan önce bir şeyi gözden kaçırmamak gerekiyor: Devletler uluslararası ilşikilerinde daima çıkarlarının gerektirdiği doğrultuda hareket ederler. Bazı ülkeler arasında dostluk ve işbirliği ilşikileri varsa bunun anlamı o devletlerin çıkarlarının birbiriyle örtüştüğüdür. İhtilaflar, gerginlikler veya çatışmalar mevcutsa o devletler arasında çıkar çatışması olduğuna hükmetmek gerekir. Ne yazık ki, uluslararası ilişkiler henüz hakkaniyetin, adaletin, objektif kuralların, tarafsız yaklaşımların egemen olduğu bir alan haline gelemedi. Bu nedenle, biraz önce sözünü ettiğim bazı gelişmeleri irdelerken ilgili devletlerin o konulardaki çıkarlarının önemle dikkate alınması gerekiyor. Bunu yapmadığımız takdirde sağlıklı değerlendirmelere ulaşmamız zor olur ve tepkilerimiz de çoğu zaman duygusal düzeyde kalır.
Irak’la iligili iddia nedir? Bu ülkenin kitle tahrip silahları, yani nükleer, kimyasal ve biyolojik silahlar ürettiği ve bunların tümünün imha edilmesine yanaşmadığı, Güvenlik Konseyi kararıyla görevlendirilen BM denetçilerinin çalışmalarına izin vermediği veya bunlara güçlük çıkarttığı ifade ediliyor. Irak’ın 1990’lı yılların başında Halepçe şehrinde sivil halka karşı kimyasal silah kullandığı hatırlatılarak bu silahların başka ülkelere karşı da kullanılabileceği ileri sürülüyor.
11 Eylül saldırılarından sonra ABD’nin terörist saldırılara karşı eskisinden daha duyarlı olduğu görülüyor ve teröristlerin eline geçmesi veya terör örgütleri aracılığı ile kullanılması halinde bu silahların büyük bir tehdid oluşturmasından endişe ettiği anlaşılıyor.
ABD’nin bu endişesinin tamamen yersiz olduğunu iddia etmek mümkün değil. Ancak şu soru sorulabilir: Acaba başka ülkeler de bu silahları üretiyor mu? O ülkelere yönelik olarak da bir Birleşmiş Milletler denetim sistemi kurulması öngörülüyor mu? O ülkeler böyle bir denetimi kabul etmedikleri takdirde onlara karşı da kuvvet kullanılması düşünülüyor mu? Bu soruların tümüne olumlu cevap verildiği takdirde o zaman prensiplere dayalı, kapsamlı ve tutarlı bir politikanın varlığından söz edilebilecektir.
Gerçekten son yıllarda başta NATO olmak üzere, ilgili uluslararası kuruluşların Kitle İmha Silahları konusunda giderek artan bir duyarlılık içinde olduğu görülüyor. Bu silahları üreten ülkeler yakından izleniyor. Bu silahların yayılmasının önlenmesi için uluslararası anlaşmalar yapılıyor. Böyle prensiplere dayalı yaklaşımlar sorunların çözümü açısından daha yararlı olabilir ve dünyada daha çok destek bulabilir.
Diğer bir nokta BM Güvenlik Konseyi’nin rolüdür. Güvenlik Konseyi, BM yasasına göre bu gibi durumlarda gerekli kararları alabilecek en yetkili organdır. Gerektiğinde silah kullanılmasına yetki verecek olan da BM Güvenlik Konseyidir. O bakımdan, Türkiye de dahil birçok ülkenin Irak konusunda Güvenlik Konseyinden gerekli kararların çıkartılması gereği üzerinde durmalarını yadırgamamak gerekir. Geçmişte bunun istisnaları oldu mu? Evet oldu. En son örnek Kosova’da NATO yaptığı askeri müdahaledir. Orada Sırp saldırılarında her gün onlarca, yüzlerce kişi ölürken ve bazı ülkeler Güvenlik Konseyinden bir müdahale kararı çıkartılmasını engelleyeceklerini ortaya koymuşken NATO’nun müdahale için özel bir Güvenlik Konseyi kararı çıkartılmasında israr etmesi ancak savaş kurbanlarının sayısını arttırabilirdi. Bosna’da uluslararası toplumun müdahalede gecikmesinin 200.000 kişinin hayatına malolduğu hafızalardan silinmemişti. O nedenle Kosova’da bir BM Güvenlik Konseyi kararı beklenmeden müdahale edildi.
Irak’ta bugün böyle bir durum var mı? Fiili bir çatışma var mı? Hergün yüzlerce insan ölüyor mu? Bu sorulara evet demek mümkün değil. O bakımdan bir BM Güvenlik Konseyi kararının çıkartılmasında israr etmek doğru ve mantıklı bir yaklaşım gibi görülüyor.
Diğer taraftan Irak’ın da şimde bir BM denetimini kabul etmeye razı olabileceği olduğu anlaşılıyor. O zaman bu barışçı seçeneği denemeden silahlı müdahale yoluna başvurulması halinde ABD’nin Batılı müttefikleri de dahil olmak üzere dünyada gerekli desteği bulması zor görünüyor. Irak’ın koşulsuz olarak bir BM denetimini kabul etmesi halinde askeri bir müdahale olsılığının iyice azalacağını söylemek mümkündür.
Özetle Irak’ta barışçı çözüm olasılıkları tükenmemiştir ve bu olasılıkları sonuna kadar denemek en akıllıca yol olacaktır.
Irak’la ilgili tartışmalar arasında bu ülkeye demokrasinin getirilmesi de bir çözüm olarak ileri sürülüyor. Bir hafta önce İstanbul’da Aspen Enstitüsünün düzenlediği uluslararası bir seminerde bu konu da tartışıldı. Orada ben şunu söyledim: Son 20 yılda dünyanın çeşitli yörelerinde demokrasinin yaygınlaştığını görüyoruz. Latin Amerika’da, Doğu Avrupa’da, Afrika’da, Uzak Doğu’da demokrasiye geçen ülkelerin sayısı sürekli olarak artıyor. Bunun tek istisnası Orta Doğu’dur. Orada demokrasi gelişmiyor. Acaba neden? Bazıları bunu din faktörü ile izah etmeye çalıştılar. Ben bu görüşlere karşı çıktım. Huntington’un demokrasinin sadece Hristiyan toplumlarda gelişebileceği görüşünü paylaşmadığımı söyledim. Türkiye’yi örnek gösterdim. Halkının büyük çoğunluğu Müslüman olan Türkiye’de demokrasi gelişebiliyorsa başka Müslüman ülkelerde de gelişebilir dedim ve şu soruyu sordum: Acaba Orta Doğu ülkelerinde demokrasinin şimdiye kadar yerleşmemesinde Batılı ülkeler olarak bizim hiçbir sorumluluk payımız yok mu? Doğu Avrupa ülkelerinde demokrasiyi yerleştirmek için gösterdiğimiz çabaları Orta Doğu’da da harcadık mı? 1950’lerin başında Musaddık’ın ulusal çıkarları koruyan ve ülkesini demokrasiye götürebilecek iktidarına karşı Batı ülkeleri Şah’ın otoriter rejiminin yeniden başa geçmesine destek olmadılar mı? Bu konuda başka örnekler de bulunabilir. Önemli olan bütün uygar ve demokratik ülkelerin demokrasinin dünyanın her bölgesine yayılmasını ortak bir hedef haline getirmeleridir. Bu takdirde Türkiye gerçekten bir model olarak bu ülkelere ghösterilebilir. Bu Türkiye’de demokrasinin eksikleri olmadığı anlamına gelmiyor. Bunu her vesileyle görüşüp tartışıyoruz. Ama şurası da bir gerçek ki, serbest seçimlere dayalı Batı tipi demokrasiye sahip olmak açısından Türkiye gerçekten model bir ülke sayılabilir.
Kuzey Irak’taki gelişmelere gelince. Oradaki sıkıntıların çoğu Irak’ın toprak bütünlüğünün o bölgede fiilen kullanılamamasından kaynaklanıyor. Irak sorunu BM Güvenlik Konseyi kararlarına göre çözümlenebildiği takdirde Kuzey Irak’ta yaşanan sıkıntıların büyük bölümünün de giderilebileceğini ümid etmek mümkün. Ama o tarihe kadar Türkiye’nin kendi güvenliğini de yakından ilgilendiren bu gelişmeler karşısında kayıtsız kalması beklenemez. Türkiye’nin ağırlığı bu bölgede mutlaka hissedilmeli ve Türkiye’nin çıkarlarına karşı ortaya çıkabilecek gelişmeler mutlaka önlenmelidir. Evvelce başlatılan Ankara Süreci bu alanda önemli sonuçlar almamıza olanak vermişti. Bu sürecin daha sonra sekteye uğratılması bence önemli bir eksiklik olmuştur.
Irak’la ilgili olarak son söyleyeceğim şudur: Türkiye ve ilgili bütün ülkeler 1991 yılındaki Körfez Savaşının sonuçlarından gerekli dersleri çıkartmalıdırlar. Türkiye bu savaş nedeniyle büyük ekonomik kayıplara uğramıştır. Bu kayıpların % 10’u bile karşılanmamıştır. Türkiye’nin kayıpları o zamanki hesaplara göre 40 milyar doları bulmuştu. Şimdi bu rakam çok aşılmıştır. Sorun sadece ekonomik kayıplardan da ibaret değildir. O tarihte 15 günlük süre içinde Türkiye’de sınırlardan 450.000 göçmen gelmiştir. Bu göç hareketi Türkiye için büyük sorunlar yaratmıştır. Sadece göçmenler ihtiyaçları için bütçeden 225 milyon dolar ödenmiştir. Göçmenlerle birlikte gelen bazı unsurlar Türkiye’de ciddi bir güvenlik sorunu yaratmıştır.
Körfez savaşının Türkiye’ye de sirayet etmesini önlemek, muhtemel bir saldırıyı caydırmak için Türkiye o zaman NATO’dan çevik güce bağlı hava kuvvetlerinin gönderilmesini istemişti. Alman, Belçike ve İtalya’ Hava Kuvvetlerine ait uçaklar Türkiye’ye yerleştirildi ve bunlar Türkiye’nin caydırma gücüne katkıda buşlundular. Şimdi Irakla ilgili muhtemel senaryolar değerlendirilirken NATO’nun oynayabileceği rol de gözden uzak tutulmamalı ve Türkiye bu konuda gerekli güvencelere sahip olmalıdır. Bütün bunlar en kötü senaryonun gerçekleşmesi haline gündeme gelebilecek olasılıklardır. Ama diplomatların ve askerlein görevi en kötü senaryolara bile hazırlıklı olmaktır. Doğal olarak hedefimiz bu gibi durumlarla karşılaşmadan Irak sorununun barışçı bir çözüme kavuşturulmasıdır. Bunun için de Türkiye’nin siyasi ağırlığı gerek bölgede gerek ilgili ülkelerde daha fazla hissedilmelidir.
Irak’taki gelişmelerle ilgilenirken biraz önce sözünü ettiğim diğer dış politika gelişmelerini gözardı etmek doğru olmaz.
Avrupa Birliği önemli kararların eşiğindedir. Bu kararlar Türkiye’nin geleceğini yakından ilgilendirecek.
AB ile ilişkilerimiz tartışılırken bazı unsurlar nedense gözden kaçıyor. Daha çok AB’nin Türkiye’den beklentileri üzerinde duruluyor ama Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye karşı yükümlülüklerinden pek söz edilmiyor. Basında ve kamuoyunda ne yazık ki, AB’nin avukatlarının sesi Türkiye’nin avukatlarından daha çok duyuluyor. Bazı yayınlara baktığınızda hep onların haklı Türkiye’nin haksız olduğu sonucunu çıkartabilirsiniz. Türkiye’nin eksiklikleri olmamış mıdır? Kuşkusuz olmuştur. Bunlar ayrıca tartışılır. Ama Türkiye’nin bazı eksikleri var diye AB’nin eksiklerini gözardı edebilir miyiz?
Avrupa Birliği 1980’li yılların başına kadar Türkiye ile Yunanistan’a eşit muamele yapmaya özen göstermiştir. Hatta o kadar ki, Yunanistan üye olmadan önce resmen bir karar alıp Yunanistan’ın üyeliğinin Türkiye-AB ilişkişlerini etkilemeyeceği husunda bize tahhütte bulunmuşlardır. Bu kararın metni elimizdedir. Peki sonra ne olmuştur? Yunanistan üye olduktan hemen sonra AB’nin Türkiye’ye taahhüdü olan 4. Mali protokolün uygulamasını veto etmiştir. 20 yılı aşkın bir zamandan beri AB bu yükümlülüğünü yerine getirmemeştir. Bunun o zamanki değeri 600 milyon dolardı. Türkiye-AB mali ilişkileri o tarihten sonra sekteye uğramıştır.
1995 yılı sonunda Türkiye ile AB arasında Gümrük Birliği anlaşması onaylanmış ve yürürlüğe girmiştir. Bu anlaşmanın önemli unsurlarından biri AB’nin Türkiye’ye yapacağı mali yardımlardı. Yunanistan bunu da o tarihte Kardak krizini bahane göstererek veto etmiş ve Gümrük Birliğinin dengeli bir biçimde işlemesini engellemiştir. Türkiye’nin bundan büyük kaybı olmuştur. Daha sonraki yıllarda bazı mütevazı yardımlar yapılmışsa da bunlar AB’nin taahhüdünün çok altında kalmıştır.
Gene mali işbirliği değerlendirilirken şunu da hatırlamakta yarar var. AB’nin diğer aday ülkelere mali yardımı Türkiye yaptığının çok üzerinde olmuştur. Üyelğe hazırlık döneminde Doğu Avrupa ülkelerine yapılan toplam yardımlar 86 milyar Euro düzeyine ulaşmıştır. Bunun bir bölümü AB bütçesinden, bir bölümü AB üyelerinin milli bütçelerinden karşılanmış, bir bölümü de diğer kaynaklardan temin edilmiştir. Oysa 35 yıllık süre içinde Türkiye’ye yapılan toplam yardım 1.5 milyar euroyu aşmamıştır. Tablo budur.
Meselenin bir de siyasi boyutu var. Avrupa’daki bazı siyasi partilerin ve diğer bazı grupların Türkiye’nin AB üyeliğine ilke olarak karşı çıktıkları bir gerçektir. 4 Mart 1997 tarihinde Brüksel’de yapılan Hristiyan Partiler liderleri toplantısından sonra eski Belçika Başbakanı Martens’in yaptığı açıklama hafızalardan silinmemiştir. Martens şöyle demişti: “Türkiye hiçbir zaman AB’ye üye olmamalıdır zira AB bir uygarlık projesidir.” Yani demek istemiştir ki, Türkiye’nin Avrupa uygarlığında yeri yoktur. Bu görüş hiçbir zaman AB ülkelerinin hükümetlerinin resmi politikası olarak açıklanmamıştır ama Avrupa kamuoyunun genişçe bir kesiminde etkili olmuştur. Üstelik sadece Hristiyan demokratlar değil, diğer bazı politikacılar da farklı gerekçelerle Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkmışlardır. Bunlardan biri de eski Alman Başbakanı Helmut Schmidt’dir. Türkiye bunları unutmamalıdır. İnsanlar unutabilir ama devletler unutmaz.
Bazıları AB üyeliği sonucunda Türkiye’nin serbest dolaşım hakkını kazanmasından ve böylece çok sayıda Türkün Avrupa iş piyasasını işgal edeceğinden endişe duyuyorlar. Bunun yanında Türkiye’nin ekonomik potansiyelinin büyüklüğüne bakıp AB ve dünya pazarlarında Türkiye’nin rekabet gücünden endişe edenler vardır. Bu ve başka nedenlerden Türkiye’nin AB’ye biran önce üye olmasını isteyenler fazla değildir. Bu genel eğilimin AB ülkelerinin basınında ve kamuoyunda yansımaları olmaktadır. AB Komisyonunun Türkiye konusunda beklenenin altında kalan tutumunu, yaklaşımını bu genel tablo içinde değerlendirmek lazımdır. Unutulmamalıdır ki, Türkiye’nin üyeliği konusunda son sözü söyleyecek olan AB Komisyonu değil, üye ülkelerden oluşan AB Konseyidir. Karar zirvede alınacak ve bütün üye ülkelerinin hükümetleri ve parlamentolarınca onaylanması gerekecektir. Bazı ülkelerde referanduma gidilmesi de söz konusudur.
Bütün bu nedenlerle öncelikle yapılması gereken şey AB ülkelerinde Türkiye’nin bir an önce üye olmasının AB’nin çıkarına olacağı inancını yaratmak ve bu yönde bir siyasi irade yaratılmasına çalışmaktır. Gerçekten kamuoyuna açıklanan gerekçeler veya bahaneler ne olursa olsun, meselenin özünde Türkiye’nin üyeliği yönünde bir siyasi iradenin yaratılması gelmektedir. Bu da ancak en üst düzeyde sürekli ve israrlı girişimlerle sağlanabilir. Diğer aday ülkelerin yaptığı da budur. Evvelce üye olan ülkeler de bunu yapmışlardır. İspanya Başbakanı Gonzales’in Avrupa Başkentlerini sık sık ziyaret ederek en üst düzeyde bir siyasi irade yaratılmasına nasıl çalıştığını çok iyi hatırlıyorum. Bugün aday olan ülkeler de bunu yapıyor. Ne yazık ki, Türkiye olarak bu konuda bir eksiğimiz olduğunu kabul etmek zorundayız. Bizzat Başbakanın altındaki düzeyde yapılan ziyaret ve temasların beklenen sonucu tam olarak sağlayamadığını tecrübeyle öğrendik. Zira AB üyeliği devlet hayatının bütün kesimlerini, toplum yaşamının tümünü ilgilendiren bir konudur. Bu kadar önemli konularda siyasi iradenin ancak başbakan, veya başkanlık sistemine sahip ülkelerde devlet başkanı tarafından oluşturulabileceği açıktır.
Türkiye’nin de işte bu düzeyde yapacağı girişimlerle ülkemizin üyeliğinin Avrupa Birliği için bir sorun kaynağı değil bir güç kaynağı olacağını anlatmalıyız. Avrupa Birliği Gümrük Birliği Anlaşması sayesinde alacağımızı aldık, artık Türkiye’nin bize vereceği fazla bir şey kalmamıştır, anlayışına kapılmamalıdır.
AB’nin Türkiye’den kazanacağı çok şey vardır. Herşeyin başında Türkiye’nin genç ve aktif nüfusu Avrupa Birliği için bir avantaj oluşturmaktadır. AB’nin bugünkü üyelerinin toplam nüfusu 2000 yılında 374 milyondu. 2020 yılında bu nüfusun 10 milyon azalarak 364 milyona, 2050 yılında ise 290 milyona ineceği hesaplanıyor. Bugün aday olan Doğu Avrupa ülkeleri üye olduğunda AB’nin toplam nüfusu 478 milyona çıkacak fakat bu ülkelerde de nüfusun azalma süreci yaşandığından 2050 yılında genişlemiş AB’nin nüfusu 379 milyona inecektir. AB bu nüfus azalmasını nasıl telafi edecektir? Ekonominin çalışması, sosyal sigorta sistemlerini yaşatan aktif nüfusun muhafaza edilmesi için toplam nüfusun azalmaması zorunludur. Üstelik Avrupa nüfusunda genel bir yaşlanma süreci de yaşanıyor. Bugün Almanya’da 9.5 milyon kişi 65 yaşın üzerindedir. Bu sayı İngiltere’de de 9 milyonu aşmakta, Fransa’da 8.5 milyonu bulmaktadır. İşte sadece bu nüfus sorunu bile Türkiye’nin AB üyeliğini bir avantaj haline getirmektedir. Gerçekten 20 yılı aşkın zamandan beri Türkiye’den işgücü alımını durduran Almanya şimdi yeniden kalifiye işgücü almaya başlamıştır. Yalnız Frankfurt civarındaki firmaların Türkiye’den getirttikleri bilgisayar uzmanlarının sayısı 2000’i buluyor.
Türkiye’nin Avrupa’ya sağlayacağı diğer bir avantaj ekonomik açıdan taşıdığı büyük pazar olma özelliğidir. AB Gümrük Birliği ile bu konuda esasen beklediği avantaja kavuştuğunu düşünebilir. Ancak unutulmamalıdır ki, Türkiye AB ile Gümrük Birliği Anlaşmasını imzalarken bunu tam üyelik yolunda bir ara istasyon olarak öngörmüştü. Yoksa o tarihte de bunun daha çok AB’ye yarayacak bir anlaşma olacağı biliniyordu. Şimdi bazılarının arzuladığı gibi Türkiye’nin tam üyeliği sürekli olarak ertelenecek olursa Türk kamuoyunda gümrük birliğinin yararlarının ve sakıncalarının tartışmaya açılması kaçınılmaz olabilir. Bu konunun yeniden değerlendirilmesinden sadece Türkiye’nin zarara uğrayacağını düşünmek mümkün değildir.
En az bu kadar önemli bir konu Türkiye’nin AB’ye savunma ve günlik açısından yapabileceği katkıdır. Avrupa Ordusunun oluşturulması için Avrupa Birliği’nin önemli ilave yeteneklere ihtiyacı vardır. Şindilik öngörülen hedef 60.000 kişilik bir gücün deniz ve hava unsurlarıyla beraber bir yıllık bir süre için idamesidir. Yılda üç değişim gerektiğinden bu 180.000 kişilik bir ordu yapar. Bu kaynak AB ülkelerinde yoktur. Türk ordusunun imkan ve kaabiliyetleri AB için büyük bir güç kaynağıdır. Daha şimdiden Türkiye’nin AB ordusu için tahsis edebileceğini söylediği kaynak 10 AB ülkesinin katkısından fazladır.
İşte bütün bu gerçeklerin, Türkiye’nin AB’ye yapabileceği katkıların AB liderlerine en üst düzeyde anlatılması, onların ikna edilmesi gerekiyor. Bu takdirde Türkiye’nin bir an önce üye olmasının AB’nin çıkarına olacağı yolunda bir siyasi iradenin oluşturulması mümkün olabilir.
Seçimlerden sonra işbaşına gelecek hükümetin öncelikli hedeflerinden bir bu olmalıdır.
Mesele bununla bitmiyor. AB’nin genişlemesinin bir de Kıbrıs boyutu var. Öncelikle şunu belirtmek gereki ki, Kıbrıs Rum Kesiminin AB’ye üyelik başvurusunda bulunması bile Kıbrıs devletini kuran Londra ve Zürih Antlaşmalarına aykırıdır. Bu antlaşmalara göre Kıbrıs’ın Türkiye ve Yunanistan’ın aynı zamanda üye olmadıkları milletlerarası birliklere katılması mümkün değildir. Bu konuda ünlü İngiliz hukukçularından Mendelson’un çok ayrıntılı bir raporu var. Rumların buldukları birkaç hukçuya hazırlattıkları aksi yöndeki görüşler Mendelson’un geçen yılın sonlarında hazırladığı yeni bir raporla kökten çürütülmüştür. Bu raporların da gösterdiği gibi Kıbrıs’ın Türkiye’den önce AB’ye alınması uluslararası hukuka aykırıdır. Türkiye’ye sık sık hukuk dersi vermeye kalkışanların bu durumu önemle gözönünde bulundurmaları gerekir.
Meseleninm bir de siyasi boyutu var. Kıbrıs Rum Kesimi Türkiye’den önce üye olduğu takdirde ileride Türkiye’nin AB’ye üyeliğinde söz hakkına, veto hakkına sahip olacaktır. Hiçbir Türk hükümetinin bunu kabul etmesi mümkün değildir. İşlte bu nedenle de zaman daralmış olmakla birlikte, Kıbrıs’ın Türkiye’den önce AB’ye üyeliğine karşı çıkılması önem taşımaktadır. Bu da ancak üye ülkelerin en üst düzeyde ikna edilmeleriyle mümkün olabilir.
Türkiye bütün bunları yapabilecek güce ve birikime sahip bir ülkedir. Gerekli cesaret ve kararlılık gösterildiği takdirde Türkiye’nin ağırlığının Avrupada daha fazla hissedileceği kuşkusuzdur. Atatürk döneminde bugünkünden çok daha mütevazı ekonomik kaynaklara sahip olan Türkiye’nin siyasi açıdan Avrupa’da büyük etkinlik sahibi olduğunu gösteren örnekler çoktur. Yakın tarihimizi okumak bu konuda yeterli fikir sahibi olamıza yetecektir.
Bizim kuşağa düşen görev bizden önceki kuşağın mirasına layık olmaktır. Seçimlerden sonra işbaşına gelecek hükümeti böyle bir sınav beklemektedir. Benim üyesi ve milletvekili adayı olduğum Cumhuriyet Halk Partisi böyle bir sınava hazırdır ve bu sınavı başarıyla geçeceğinden kuşku duymuyorum.
Bu düşüncelerle hepinizi saygılarımla selamlıyorum.
Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.