Ankara Üniversitesi “Türkiye’nin Avrasya Seçeneği” Sempozyumu

CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in
Ankara Üniversitesi  “Türkiye’nin Avrasya Seçeneği” Sempozyumunda Verdiği Konferans

Sayın Başkan, çok değerli öğretim üyeleri ve konuklar,
Sizlerle burada olmaktan dolayı son derece mutluyum. Bugün üzerinde duracağım konu Türkiye’nin Avrasya politikasıdır. Avrasya bölgesi uzun zamandır emperyalizmin mücadele alanı olmuştur. Bu bölgeye hakim olmak önemlidir, çünkü dünya nüfusunun yüzde yetmiş beşi Avrasya’da yaşıyor. Dünyanın gayri safi milli hasılasının yüzde altmışı bu bölgeden çıkıyor. Dünya enerji kaynaklarının dörtte üçü bölgeden kaynaklanıyor. Ayrıca Amerika’dan sonra dünyada en çok savunma harcaması yapan altı devlet Avrasya sınırları arasında yer almaktadır. O bakımdan Avrasya tarih boyunca birçok devlet tarafından ilgi ve çekim alanı haline gelmiştir.

1914 yılında İngiltere, Avrasya’da birkaç bin asker ve devlet görevlisi ile dört yüz milyon insanın yaşadığı tam on bir milyon karelik bir alanı kontrol ediyordu. Yakın tarihe geldiğimizde ise hem Afganistan hem de Kafkasya bölgesi, özellikle İngiltere ve Rusya arasında bir çekişme kaynağı olmuştur. Aynı şekilde Rusya ve Çin iki kutuplu bölge gücünü sağlamak için büyük mücadele vermişlerdir.

Avrasya bölgesini bugünkü koşullarda değerlendirirken öncelikle güvenlik konularını incelemek gerekir. Çünkü güvenliği olmayan, istikrarsız bir alanda ekonomik ve siyasi hesap  yapmak zordur. Maalesef bölge, dünyanın sahip olduğu kaynaklar itibariyle en az istikrarlı bölgelerden biri olmuştur. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra belki bir dünya savaşı daha olmadı ama çıkan yerel çatışmalarda on sekiz milyon insan öldü. Dolayısıyla bölgeyi, öncelikli olarak güvenlik boyutu ile irdelemek gerekir. Evvelce bölgede Güvenlik Konseyi üyesi olan iki nükleer devlet vardı. Bunlardan biri Rusya, diğeri Çin’di. Kısa bir süre önce Pakistan ve Hindistan da nükleer silaha sahip ülkeler kulübüne katıldılar. Şimdilerde de İran’ın nükleer bir program geliştirdiği ifade ediliyor. Bu durum nükleer savaş tehdidini gündeme getiriyor.

Soğuk Savaş döneminden sonra herkes konvansiyonel çatışma ihtimalinin ortadan kalktığını düşünerek derin bir nefes almıştı. Ayrıca Avrupa Konvansiyonel Silahlar Antlaşması imzalandı, ki bu en çok bizi ilgilendiren bir anlaşma idi. Bu antlaşmaya göre bütün devletler sahip oldukları tank, zırhlı personel taşıyıcı, top, uçak vb. askeri teçhizatlarının sayılarını sınırlandırdı. Ayrıca kırk sekiz saat önceden birbirlerini haberdar ederek denetleme hakkını elde ettiler. En azından Avrupa ve Avrupa’yı Asya’ya bağlayan Kafkasya bölgesinde olası bir çatışmayı sınırlandırdılar. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra bölgede kurulan yeni devletler anlaşmaya dahil olmak istediler. Onlar için yeni bir anlaşma metni hazırlandı.  Ancak  NATO ülkeleri, anlaşmanın onaylanması için Rusya’nın Gürcistan ve Moldova’daki birliklerini çekmesi ön şartını koştular. Fakat Rusya, NATO ülkelerinin yaptığı blöfe rest çekerek karşılık verdi ve anlaşmayı askıya aldı. Sonuç olarak bugün böyle bir anlaşma yok. Eğer bu anlaşma olsaydı, 2008 yılında Rusya ile Gürcistan arasında yaşanan çatışma muhtemelen olmayacaktı.

Yapılan bazı hatalar çok ciddi bedeller ödetebiliyor. Bu bedeli en ağır ödeyen ülkelerden birisi de bölgede yer alan Türkiye’dir. Şu an herkes İran’ın elindeki nükleer silahlardan bahsediyor ama kimse saldırı füzelerinden bahsetmiyor. İran üç bin kilometre mevziili ve bütün Türkiye’yi kapsayan füzelere sahip. Dolayısıyla işin güvenlik boyutunu mutlaka düşünmek zorundayız. Türkiye, dünyanın en güçlü beşinci ordusu ve NATO’nun en güçlü ikinci ordusuna sahiptir. O yüzden Türkiye’nin askeri gücü, bölgede tayin edici bir konuma sahiptir. Bazılarının Türk Silahlı Kuvvetlerini yıpratma çabalarını, işin bu boyutunu dışarıda bırakarak düşünemezsiniz.

Meselenin bir diğer boyutu da enerjidir. Enerji meselesi pek çok siyasi karara yön veren bir boyuttur. Dünyanın petrol ve doğalgaz kaynaklarının yüzde yetmiş biri Türkiye merkezli bir dairede bulunmaktadır. Türkiye bu kadar çok enerji rezervlerinin bulunduğu bir bölgeye komşudur. Türkiye’ye yönelik birtakım amaçları bulunlar, kuşkusuz ülkemizi sadece bir kara parçası olarak değil, enerji kaynaklarına erişimde bir köprü olarak görüyorlar.

İşin siyasi boyutu da var. Geçenlerde Hakkari’ye gittim ve oradaki insanların sıkıntılarını ve haklı taleplerini dinledim. Her şeye rağmen ve bütün sıkıntılarına rağmen onlara Türkiye’nin demokratik bir ülke olduğunu ifade ettim. Böyle bir ülke daha bulmak için orada bulunan dağların ötesinden Japonya’ya kadar gitmek gerekmektedir. Yani çağdaş bir demokrasiyi bulmak için bu kadar mesafe kat etmek lazım. Peki, dünya nereye gidiyor? Enerji boyutu dikkate alındığında büyük devletler, bölgenin petrol ve doğal gazını Rusya’nın kontrolünden geçmeden Batıya taşımanın yollarını arıyorlar. Bakü-Tiflis-Ceyhan Boru hattının stratejik önemi buradan kaynaklanıyor. Bu proje, Kafkasya petrollerini Rus kontrolüne takılmadan Batı pazarlarına açan bir proje oldu. İkinci proje ise sizin de dikkatinizi çekeceği üzere Afganistan’dan geçiyor. Bugün Afganistan’da olup bitenleri anlamak için bu boyutu mutlaka görmemiz lazım. Bir Amerikan şirketi, imzaladığı anlaşma ile Türkmenistan doğalgazını Afganistan üzerinden Hint Okyanusuna çıkaracak bir boru hattı inşa etmeyi amaçladı. İmza talebinde bulunan isim ise ne tesadüftür ki Amerikan eski Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’dı. Peki, bu boru hattı konusunda o zaman Afganistan’da başta olan Taliban ile Amerika arasındaki müzakereleri kim yürüttü dersiniz? Şimdi Afganistan Cumhurbaşkanı olan Karzai. İşte, tabloya bu açıdan baktığınızda işin rengi değişiyor. Zamanında, İran da boru hattını Afganistan’a taşımak için girişimde bulunmuş, fakat onu devre dışı bırakmışlardı.

Meselenin diğer bir boyutu da ulaşımdır. Bölgenin tek ulaşım noktası Hazar Denizi’dir. Ulaşım Hazar Denizi’nden Karadeniz’e ulaşan bir kanal vasıtasıyla sağlanıyor. Ancak bu kanalın taşıyacağı gemi sayısı çok az. O yüzden Kazakistan Cumhurbaşkanı bir proje geliştirdi. Bu projeye göre Hazar Denizi ile Karadeniz arasında Süveyş Kanalının dört misli uzunluğunda bir kanal açılması hedeflenmektedir. Projenin maliyetinin altı milyar dolar olması ve beş yılda bitmesi öngörülüyor. Bu proje, şu sırada üzerinde en çok düşünülen, tartışılan projelerden birisidir.

Tüm bunların yanı sıra, asıl tartışma konumuz olan Türkiye’nin bölge üzerindeki etkisine gelmek istiyorum. 1926 yılında Afganistan Kralı Ankara’ya yaptığı ziyarette Atatürk ile görüşmüş ve ona kendisinin de Afganistan’da Batılı değerleri savunan reformlar yapmak istediğini söylemiştir. Kendisi Atatürk’ten çok etkilenmiş bir isim. Türkiye, o zamanki kıt imkanları ile hiçbir ülkenin yapamadığını başarmıştı. Afganistan’ın modernleşme projesinde bölgeye çok sayıda asker, öğretmen ve profesör gönderilmişti. Belki inanmazsınız ama biz o dönemde Kabil’de bir Siyasal Bilgiler Fakültesi ve Batı tipi bir konservatuar açmışız. Bunun gibi çeşitli okullar, hastaneler inşa edilmeye başlanmıştı. Yani bir anda ülkenin havası değişmiş ve Afganistan, çağdaş bir ülke olma yoluna gitmiştir. Pek çok Afgan subay ve eğitim adamı Türkiye’ye gelip Türkçe öğrenmiştir. Türkiye bunun karşılığında ise hiçbir şey beklememiş, çünkü bunu siyasi bir proje olarak gerçekleştirmiştir. Atatürk, o bölgede Türkiye’de olduğu gibi milli iradeye dayalı devletler kurulursa, bunun hem bölge hem de Türkiye için çok iyi olacağını biliyordu.

İran Şahı Şah Pehlevi de Atatürk’ün devrimlerinden çok etkilenen isimler arasındadır. İran Şahı, ülkesinde de benzer bir devrim hareketini başlatmak için Atatürk’ün tavsiyesini istediği zaman, Atatürk ona da milli iradeden başlanması gerektiğini söylemiştir. Şah, ülkesine döndüğü zaman Atatürk’e bir mektup yazarak, ülkesinde mollaların baskısı altında Atatürk’ün gerçekleştirdiği gibi bir devrim hareketine kabil gelemediğini, bunu oğlunun yapması için tüm gayretini sarf edeceğini ifade etmiştir. O tarihten sonra İran’da  demokrasi kurallarına dayanan çağdaş bir Cumhuriyet kurma girişimi Musaddık’ın 1953 yılında Amerika’nın girişimiyle yapılan bir darbede devrilmesi ile son buldu. Çünkü Musaddık, 1951’de İran’da petrolü millileştirerek Batılı ülkelerin şimşeklerini üzerine çekmişti.

Peki Türkiye, yakın tarihte ne yaptı? Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra Türkiye olarak bir proje başlatmıştık. O sırada Soğuk Savaştan çıkan Rusya’nın ekonomik kaynakları çok zayıflamış bir haldeydi. Bu bölge için İktisadi Kalkınma Ajansı kurduk. O bölgede telekomünikasyon sistemleri, uydu bağlantıları kurduk, okullar açtık, on bin öğrenciye burs verdik. Özbekistan’da Ebedi Dostluk Anlaşması imzaladık. Yani, eğitimden yatırıma müthiş projeler gerçekleştirdik. O yüzden bölgede yapılacak en iyi şey, Türkiye’nin demokrasi modelini bu ülkelere sunmak olacaktır. Demokrasi bu bölge ile  Orta Doğuda yerleşebilirse o zaman çok şey değişecektir. Çünkü şimdiye kadar demokratik ülkeler arasında hiç savaş yaşanmamıştır. Eğer bu ülkeler demokrasiye sahip çıkar ve çağdaş bir devlet yapısına kavuşurlarsa bu durum bölgede barış için de bir teminat olacaktır.

Bunu bölgede başarmış olan tek ülke Türkiye’dir. Bölgede bu rolü oynayabilmesi ve bir köprü olması için Türkiye’nin bir sıçrama tahtası olması lazım. Peki, neyin sıçrama tahtası? Çağdaş uygarlığın sıçrama tahtası. Atatürk, çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkmaktan bahsederken, çağdaş değerleri de içine almıştır. Bunlar demokrasi, insan hakları, kadın – erkek eşitliği, laiklik gibi değerlerdir. Şunu hatırlayalım ki, bu değerlerden birisi olan kadın – erkek eşitliğinde Türkiye, zamanında bir çok Batılı ülkenin önüne geçmişti. Biz 1934 yılında kadınlara seçme seçilme hakkı tanırken Fransa, bu hakkı bizden on bir yıl sonra tanıdı. İsviçre ise 1975 yılında tanıdı. Düşünebiliyor musunuz? Demek ki biz bazı alanlarda bu devletlerin önüne geçebiliyormuşuz. O yüzden aşağılık kompleksine kapılmamıza gerek yoktur. Dolayısıyla eğer başka ülkelere örnek olmak istiyorsak önce kendimize çeki düzen vereceğiz, geri adım atmayacağız.

Ancak ne yazık ki son zamanlardaki araştırmalar ve istatistikler, böyle bir tablo sergilemiyor. Biraz önce bahsettiğim Batı değerlerinin maalesef şu an çok gerilerindeyiz. Mesela, Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’nün endeksine göre Türkiye, basın özgürlüğünde dünyada 121. sıradadır. Kadın – erkek eşitliğinde en son endekslere göre 129. sırada yer almaktadır. Sıralamaya göre bizden bir basamak yukarda İran, bir basamak aşağıda ise Suudi Arabistan yer alıyor. Yargı bağımsızlığında dünyada 64. sıradayız. Yapılan başka araştırmalara göre dünyada demokrasi ile yönetilen 89 ülke vardır. Ancak Türkiye bunların içinde değil, kısmen demokratik ülkelerin arasında kendine yer bulabilmiştir. Türkiye’yi daha çağdaş ve daha ileri değerlere sahip bir ülke haline getirerek bu tabloyu değiştireceğiz.

Son olarak ifade etmek isterim ki Türkiye’nin başarısı ya da başarısızlığı hem Orta Asya hem de Orta Doğu için fevkalade önem taşımaktadır. Atatürk, Kurtuluş Savaşına başlarken “Güneşin doğuşunu gördüğüm gibi Doğu halklarının kurtuluşunu da görüyorum” demiştir. Bu bağlantıyı Atatürk’ün gördüğü gibi bizim de görmemiz ve ona göre bir politika yürütmemiz gerekir. Bu bölge için en iyi model Türkiye olmalıdır. Amerika’da bir düşünce kuruluşunun 10 Şubat tarihinde Türkiye ile ilgili verdiği bir raporda Türkiye’nin bölge ülkeleri için kesinlikle bir model haline getirilmemesi gerektiği ifade ediliyor. Raporda Türkiye için dört tane senaryo öngörülüyor ve bu senaryolardan hiç birisi Türkiye’de şu anki İktidarın demokratik yollarla  değişmesini öngörmüyor. Bunu da son olarak dikkatinize sunmak istiyorum. Son çıkan “Çıkış Yolu” adlı kitabımı okursanız, bahsettiğim tüm bu konular hakkında ayrıntılı bilgiye ulaşma şansı bulacaksınız diye tahmin ediyorum.  Dinlediğiniz için hepinize çok teşekkür ediyorum.


Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.