Kanal B – Türkiye’deki Yargı Bağımsızlığı ve Dış Politika Hakkında

CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in
Kanal B  “Hariciye Kliniği”  Programına Verdiği Mülakat
17 Şubat 2010

Sunucu: İyi akşamlar sevgili izleyenler. Programımızda Rusya’nın NATO’yu dış tehdit olarak görmesinin doğuracağı sonuçları mercek altına alacağız. NATO’nun yeni stratejik planı, yeni alanlarda da değişiklikler ve sınırlamalar yapacak gibi gözüküyor. Stüdyo konuğumuz CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’e hemen sormak istiyorum. Sayın Öymen, sizce Ruslar niçin NATO’dan bu kadar rahatsız?

Onur Öymen: Aslında işin tuhaf tarafı şu ki, Soğuk Savaşın bitmesinden sonra NATO ile Rusya arasında bir yakınlaşma söz konusu olmuştu. NATO ve Rusya arasında hem siyasi, hem de askeri düzeyde bir Ortaklık Konseyi kuruldu. Ben NATO’dayken sık sık ortak toplantılar yapıyorduk. Avrupa – Asya Ortaklık Konseyi vardı. Bu Ortaklık Konseyi çerçevesinde Rusya ve eski Sovyet Cumhuriyetleri ile bağlantılı ülkelerin katıldığı toplantılarda bu konuları görüşüyorduk.

Zaman içerisinde Rusya’nın rahatsızlıklarını görmeye başladık ki bunun sebeplerinden biri de NATO’nun genişlemesidir. NATO genişledikçe Rusya bunu, kendisine karşı bir tehdit unsuru olarak görmeye başladı. Rusya NATO’nun bu ülkeleri bünyesine dahil etmek için bir çaba içerisinde olduğunu düşünüyordu. Halbuki eskiden Sovyet Rusya’ya bağlı olan Doğu ve Orta Avrupa ülkeleri, NATO’ya kendileri katılmak istediler. Asında bunların NATO’ya katılmaları hiç kolay olmadı. Çok sıkı bir emekten geçerek NATO’ya üye olabildiler. Ancak Rusya bunu, NATO’nun kendi topraklarına yakınlaşma çabaları olarak gördü.

NATO’nun, yeni üye olan bazı Orta Avrupa ülkelerinde füze sistemi yerleştirme projeleri de Rusya’yı çok rahatsız etti. Son zamanlarda her ne kadar Amerika – biraz da Rusya’yı tatmin etmek için – Çek Cumhuriyeti ve Polonya’ya bu sistemleri yerleştirmekten vazgeçtiyse de, bir sonraki aşamada Romanya ve Türkiye de söz konusu hale gelecektir. Bu füze sistemleri, daha çok İran ya da nükleer tehlike yaratabilecek başka ülkelere karşı kullanılmak üzere planlanıyor.

Bunu yanı sıra, kamuoyunda fazla tartışılmayan ama bizi yakından ilgilendiren bir olay yaşandı. Uzun yıllar üzerinde çalışılarak hazırlanan ve imzalanan Konvansiyonel Silahların Sınırlandırılması Antlaşması vardır. Bu antlaşma özellikle Kafkasya bölgesi için çok önemlidir. Antlaşma ile taraf ülkelerin tank, zırhlı araç, top, uçak ve helikopter vb. mühimmatlara sahip olmaları  sınırlandırıldı ve ülkelere karşılıklı teftiş mekanizması getirildi. Yani biz o zamanki Sovyetler Birliği’nin askeri tesislerini denetleyebiliyorduk, onlar da bizimkini denetleyebiliyorlardı. Bu da bir çatışma ihtimalini azaltıyordu. Ancak Sovyetler Birliği dağılınca ve yeni ülkeler kurulunca bu antlaşmayı Gürcistan, Ermenistan gibi bağımsızlığını yeni ilan eden ülkelere uyarlamak için yeni bir antlaşma hazırlandı. Ancak antlaşmanın uygulanması diğer NATO ülkeleri tarafından geciktirildi. Gerekçe de, Rusya’nın Gürcistan’daki üslerini kapatmamak konusunda ayak diretmesiydi. Karşılığında da Rusya bu antlaşmayı askıya aldı. Şimdi silahlar konusunda, ne bu şekilde bir sınırlandırma ne de bir denetim mekanizması var. Bir denetim mekanizması olmuş olsaydı, belki de Rusya ile Gürcistan arasındaki çatışmayı önleme imkânı olabilirdi.

Biz şimdi Rusya’nın yeni doktrinini tartışıyoruz ama bu mevcut durum, Soğuk Savaşın bittiği dönemden sonrası için ciddi bir gerilemeye işaret ediyor. Rusya’nın doktrinine gelince, dikkat çeken birkaç unsur var; Bunlardan biri, Rusya’nın  nükleer bir saldırıya uğramasa bile nükleer silah kullanabilme olanağına sahip olmasıdır. Bu ciddi bir şey. NATO’nun, nükleer saldırı veya konvansiyonel silah kullanımına karşı nükleer silah kullanması o dönemin koşullarında düşünülmüş bir şeydir. Ancak sonraki gelişmeler, daha dikkatli tavır sergilenmesine yönelik olmuştur. Rusya ise bu doktrinle,  nükleer saldırıya uğramasa bile nükleer silah kullanabileceğini ilan ediyor.

O dönemde, biz NATO’da Rusya ile müzakere ederken, Rusya’nın füze mevzilerinin NATO ülkeleri hedeflerinden uzaklaştırılması ve Rusya ile NATO arasında yapılacak bir askeri doktrin tartışmaları vardı. Bu müzakereler gayet olumlu bir havada cereyan ediyordu. Ne oldu da, Rusya’nın tutumu birden katılaştı? Bunlardan biri NATO’nun genişlemesi ise, diğeri de Rusya’ya yakın füze savar sistemlerin konuşlandırılmasıdır. Neticede, Rusya kendisi bir nükleer saldırıya uğramasa bile nükleer silah kullanabileceğini ve bazı eski Sovyet ülkelerine yapılacak herhangi bir saldırı halinde, bunun Rusya’ya yapıldığını varsayacağını söylüyor. NATO’daki 5. maddeye benzer bir tutum sergiliyor. İşte bu doktrin böyle bir yaklaşımı sergiliyor.

İşin ilginç tarafı şu ki, NATO yeni doktrinini henüz ortaya çıkaramadı. Halen kullanılan stratejik konsept artık eskidi. Dolayısıyla Rusya’nın yeni yaklaşımı NATO’nun yeni doktrinine katkıda bulunacak, onu etkileyecektir. İşte, önümüzde böyle bir tablo var. Rusya’nın yeni yaklaşımı NATO için yeni bir mesaj niteliği taşıyor ve bunun da eskisi kadar olumlu olmadığı açıktır. O bakımından, Rusya’nın yeni yaklaşımının NATO’da bir tedirginlik yarattığı görülüyor. Daha önceki dönemde NATO biraz daha iyimserdi. Mesela Rusya  bütün Avrupa ülkelerini kapsayan bir askeri işbirliği projesi ortaya atmıştı. Ama şimdi karşımıza bu yeni doktrin çıktı. Bu doktrini bu açılardan değerlendirmek gerekir. Belki de Ruslar, diğer askeri işbirliği projesini hayata geçirebilmek için bunu doğrudan bir tehdit unsuru olarak gösteriyor olabilirler. Neticede, buradaki durum, NATO açısından birkaç yıl öncesine nazaran daha kötü bir durumdur. Bu genel çerçeve, işin ciddiyetini açıkça ortaya koyuyor.

Sunucu: Adalet Bakanı yaptığı açıklamada, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun kararı üzerine “Hukuka ne kadar saygılısınız görelim” ifadesini kullandı. Adalet Bakanının açıklamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Onur Öymen: Bu konuya geçmeden önce Fransa – Rusya yakınlaşması ile ilgili birkaç şey söylemek istiyorum. Bu iki ülkenin yakınlaşması yeni bir şey değildir. Öteden beri yakın bir ilişki kurulmaya çalışıldığını biliyoruz. Ama şunu da unutmamak gerekir ki Fransa çok uzun bir aradan sonra NATO’nun askeri kanadına geri döndü. Daha önceki yönetimlerle karşılaştırıldığında, Fransa artık NATO’nun askeri yönünü daha fazla önemseyen bir ülke konumuna gelmiştir.

Diğer soruya gelince, Türkiye’de şu an gerçekten büyük bir hukuk bunalımı yaşanıyor. Hukuk aslında demokrasinin işleyebilmesi için vazgeçilmez bir unsurdur ve hukuk devletinin temel unsurları da yargı bağımsızlığından geçer. Yargı baskı altındaysa, hükümetler yargıyı kendi istedikleri doğrultuda işlemesi için yönlendirmeye çalışıyorlarsa, o ülkede demokrasi tahrip olur. Türkiye’de yargı bağımsızlığında maalesef çok büyük bir sıkıntı yaşıyoruz. Bunu sadece biz söylemiyoruz, uluslararası anlamda yapılan araştırmalar da bunu gösteriyor. Bu araştırmalara göre Türkiye, yargı bağımsızlığında dünyada 64. sıraya düşmüştür. Bu araştırmalara bakıldığında, bizden daha az demokratik olan ülkelerde bile yargının daha bağımsız olduğu gözleniyor.

AB raporlarında da yargı bağımsızlığı ile ilgili sıkıntılar dile getiriliyor. Mesela, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun Başkanı Adalet Bakanı, yani Hükümetin bir üyesidir. Diğer bir üye ise Adalet Bakanlığı Müsteşarıdır. AB raporlarında  Adalet Bakanı ve Müsteşarının bu kuruldan çıkarılması gerektiği öneriliyor. Hatta bu kurul, Bakanlığın dışında bir kurum olarak devam etmelidir ve kendi Sekreterliği olmalıdır ki, hâkimler ve savcıların bağımsızlığı tescillenebilsin. Aksi takdirde, hâkim ve savcılar, özgür bir şekilde hareket edemezler. Fakat Hükümet yargıdan ve yargı bağımsızlığından o kadar rahatsız ki yargıyı baskı altına almak istiyor. Yer yer yargı organlarının birbirlerine düşürülmelerine dair iddialar var. Unutmayınız ki, Ergenekon Davası hâkimlerinden biri üzerinde kurumsal baskı olduğunu söyleyerek bu davadan çekildi.

Erzincan’daki dava ile ilgili olarak bazı tarikat mensupları gözaltına alındı ama bir Devlet Bakanı, davanın savcısını arayarak bu insanların serbest bırakılmasını istedi. Böyle bir hukuk devleti olur mu? Habur’da yaşananları hep birlikte gördük. Teröristler sınırdan ülkeye giriyorlar, devletin hakimleri onların ayağına gidiyor ve 5-10 dakika içerisinde serbest bırakılıyorlar. Peki bu insanlar pişman olmuşlar mı? Hayır. Terör örgütü liderinden mesaj getirdiklerini söylüyorlar, üzerlerinde terörist kıyafetleri, bir parti otobüsü içerisinde zafer işareti yapıyorlar ve sonuç olarak bunlar serbest bırakılıyor. Öbür tarafta, Silivri’de ise bazı insanların terör örgütü üyesi olduğu söyleniyor ama suçları hala ispatlanmamış, yıllardır ceza evinde tutuluyorlar. Resmen terör örgütü üyesi olan ve bunu kabul edenler beş dakika içerisinde serbest bırakılıyor, ancak suçu ispatlanmamış onca insan – ki çoğu profesör, orgeneral, sendika üyesi vs. – yıllarca ceza evinde tutuluyor. Bu durum, halkın vicdanını rahatsız ediyor.

Elbette ki hukuka saygılı olacağız. Ama hukuk da halkın vicdanına saygı göstermelidir. Erzincan’da yaşanan olaya bakın. Bu, hukukun bütün temel ilkelerine aykırı bir olaydır. Cumhuriyet tarihimizde böyle bir olay yok. Bir Cumhuriyet Başsavcısının bu şekilde gözaltına alınmasının bir örneği yok. Bunun üzerine, HSYK bu olaya karşı bir tavır alıyor ve ilgili kararı veren savcının yetkilerini elinden alıyor. Yargıtay ve Danıştay, HSYK’nın bu tutumunu destekliyor ancak Hükümet ateş püskürüyor. Adalet Bakanının konuşmasını duysanız, Türkiye’deki bütün yargı organlarının  yargıya karşı savaş açtığını sanırsınız. Burada hukuka zarar veren Hükümetin kendisidir. Bu saydığımız örneklerin hangisi başka bir ülkede cereyan ediyor? Başka bir örneği var mı? Türkiye’de yargı bağımsızlığı hızla zemin kaybediyor. İnsanların şerefleri ile oynanıyor. Tabiî ki kim suçsuz ya da kim suçlu diye yargı sürecine müdahale edemezsiniz, ama sonunda yüksek mahkemeler karar verir. Mesele yüksek mahkemeye gelene kadar belli davalarda insanların yıllarca hapis yatıyor olmasıdır. Belki sonunda beraat edecekler. Peki, sonunda ne olacak? Yattıkları yanlarına kar kalacak. Türkiye’deki istatistiklere dikkat edin; tutuklananların kaç tanesi sonunda mahkûm oluyor? Görüyorsunuz ki, bunların büyük bir bölümü sonunda beraat ediyor. Tutuklama bir tedbirdir, cezalandırma değil. Ama siz bunu cezalandırma unsuru olarak kullanıyorsunuz. Sonucu ne oluyor? Van 100. Yıl Üniversitesi Rektörünü hatırlayın. 2500 yıl hapis cezası istemiyle yargılandı, ciddi sağlık sorunları yaşadı, sonunda iyice bunalarak intihara teşebbüs etti. Peki, ne oldu? Beraat etti.

Hükümet bağımsız yargıdan oldukça rahatsızdır. Danıştay ve Yargıtay’ın, birçok yargı mensubunun telefonları dinleniyor. Bunlar demokratik ülkelerde olmayacak şeylerdir. Yargı bağımsızlığını tahrip ederseniz demokrasiyi yaşatamazsınız. Bugün Adalet Bakanı, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısına da çatıyor. Ülkede çatmadıkları insan yok. Sanki sadece onlar doğru yapıyor, herkes yanlış yapıyor. Şimdiye kadar kaç tane asker, kaç tane rütbeli subay intihar etti. Bunlar suçlu oldukları için mi, yoksa üzerlerindeki psikolojik baskıdan dolayı mı intihar ettiler? Kaç tane üst düzey komutan hakkında terörist şüphelisi sıfatı verildi. Onlara göre hepsi birer terör şüphelisi. Yıllarca terörle mücadele etmiş subaylar, şu an terörist muamelesi görüyor. Peki, elinizde kamuoyunu tatmin edecek bir kanıt var mı? Peki, mahkûm olan bir kişi var mı? Mahkûm etseniz, konu Yargıtay’a gidecek ve burada da hukukun üst makamı olarak gerekli kararlar alınacak ama mahkûm etmeden onları yıllarca ceza evinde tutuyorsunuz.

Sunucu: İzleyicilerden gelen soruları sormak istiyorum. “Biz hangi AB’ye girmeye çalışıyoruz? Avrupa Birliği’ne mi, Arap Birliği’ne mi yoksa Avrasya Birliği’ne mi?” şeklinde bir soru var. Bunu nasıl cevaplamak istersiniz?

Onur Öymen: AB konusunda şunu söyleyeyim. 1963 yılından beri iktidara gelen bütün hükümetler Türkiye’nin AB üyeliği için çalışmışlardır. Ancak bu konuda iki sıkıntımız var; Biri Avrupa’dan kaynaklanıyor. Bazı AB ülkeleri Türkiye’nin üyeliğine açıkça karşılar. Bu insanlarla mücadele etmek gerekir. Diğer yandan içeride bazı sıkıntılarınız var. Bunun için bazı reformlar yapmanız yetmiyor. Avrupa’nın temel değerlerini benimsemek gerekiyor. Nedir bunlar? Demokrasi, yargı bağımsızlığı, kadın – erkek eşitliği, laiklik, insan hakları, çağdaşlık vs. Siz bütün bu konularda geri adımlar atıyorsunuz.

Size birkaç örnek vereyim; Türkiye, üç sene önce kadın – erkek eşitliğinde dünya ülkeleri arasında 95. sıradaydı. İki sene önce 115. sıraya düştü. Son açıklanan endekse göre Türkiye 129. sıraya gerilemiş. Bizden bir basamak yukarıda İran, bir basamak aşağıda Suudi Arabistan var. Dikkate alınması gereken bazı kriterler var ki bu kriterlere göre Türkiye hızla geriye gitmektedir. Basın özgürlüğünde dünyada 121. sıradayız. Birçok kanunda reform yaparken bu gibi kriterlerde geriye giderseniz, AB’ye giremezsiniz.

Müzakere sürecinde 35 başlığı bitirmek zorundayız ama şimdiye kadar sadece 12 başlık açabildik. Avrupalılar bazı konularda bizi engelliyorlar. Kıbrıs konusunda 8 başlığın açılmasını engellediler, Fransa 5 başlığı engelledi, Kıbrıslı Rumlar 5 başlığı engelledi. Artık görüşülecek bir konu kalmadı ama buna rağmen, Hükümet yıllardan beri “Her şey iyi gidiyor, Avrupa bizi çok seviyor” diyerek kamuoyunu kandırıyor. Başbakan Kıbrıs konusunda esti gürledi. Farkında değil ki yıllardır sunulan raporlarda aynı şey yazıyor. Yıllardır farkında değil misiniz? Annan Planı’nın uygulanması için Kıbrıslı Türkleri zorlayan sizsiniz. Şimdi karşınıza çıkınca tepki gösteriyorsunuz. Peki yedi senedir neredeydiniz? Türkiye eninde sonunda AB’ye girecek ama böyle hükümetler zamanında değil. Ülkenin hakkını ve çıkarlarını sonuna kadar savunan hükümetler zamanında girebilecek. İngiltere Avrupa Birliği’ne böyle girdi. Keza İspanya da öyle. Hiç kimse AB’ye yaldızlı davetiye ile girmiyor.

NATO ile ilgili birkaç şey söylemek isterim. Soğuk Savaşın bitiminden sonra gerçek anlamda iki tane NATO operasyonu yapıldı. Bir tanesi Bosna’da, diğeri Kosova’da oldu. Bosna’da 200.000 kişi, Kosova’da da 10.000 kişi öldükten sonra NATO devreye girebildi. Bu iki operasyonun özelliği, her ikisinin de NATO Konseyi’nin sorumluluğunda yürütülmüş olmasıdır. Öyle bir başarı sağlandı ki sadece hava kuvveti kullanarak yapılan bu operasyonlar hiçbir zayiat vermeden sona erdi. Bunlar dışındaki operasyonlarda, örneğin Afganistan’daki operasyonda, operasyonun esas sorumluluğu Amerika’da idi. NATO sadece işbirliği düzeyinde operasyona katılıyordu. Irak operasyonunda da NATO sadece Irak kuvvetlerinin eğitilmesinden sorumluydu.

İran’a gelince, orada çok ciddi bir sorun var. Zamanında İran, Nükleer Silahların Kullanılmasının Önlenmesi Antlaşmasına imza atmış. Eğer antlaşmayı imzalıyorsanız, bu antlaşmanın gereklerini de yerine getireceksiniz. Nükleer silah üretmeyeceksiniz, bunu denetleyeceksiniz. Ama uzun zamandır, İran’ın nükleer silah üretmek için çalıştığına dair söylemler var. Uranyumunuzu zenginleştirirseniz nükleer silah yapımını bir nebze kolaylaştırmış oluyorsunuz. İşin esasında İran’ın ciddi bir nükleer devlet olma riski vardır. Buna karşın, başka konularda birbirleriyle ihtilaf halinde olan ABD ve Rusya gibi ülkeler, bu konuda bir ittifak arayışına girdiler. Ve şimdi BM’de İran’a karşı uygulanacak yeni yaptırımlar görüşülüyor. Neticede BM, İran’a karşı ağırlaştırılmış yaptırımlar uyguladığında Türkiye nasıl bir politika izleyecek? Hükümet Amerika’ya gittiğinde onları memnun edecek şekilde konuşuyor, İran’a gidince de İranlıları memnun etmeye çalışıyor. Nabza göre şerbet veriyorlar ama neticede kimseye yaranamıyorlar.

Türkiye İran konusunda çok kritik bir konumdadır. Diğer ülkeler Türkiye’nin bu tutumundan rahatsız olduklarını dile getirmeye başladılar. Türkiye ilkeli bir politika izleyemiyor. Başbakan, Amerika ve Rusya’yı kast ederek, nükleer silaha sahip ülkelerin İran’a söz söyleme hakkı olmadığını söylüyor. Teorik olarak böyle düşünülebilir ama sizin buna tepkiniz nedir? İran’ın nükleer güce sahip olması sizi rahatsız ediyor mu, etmiyor mu? Bunu bu şekilde anlatacaksınız. İran elektrik üretmek için uranyum zenginleştirmesine gittiğini ifade ediyor. Tamam, güzel. Peki, Şahap füzelerini ne için yapıyorsunuz? Bu füzeler saldırı silahıdır. İran nükleer başlık üretecek duruma geldiği zaman ciddi bir tehlike unsuru oluşturacaktır. Bu silahların teröristlerin eline geçme riski var. Bu risk Pakistan ve Afganistan’da da söz konusudur. Nükleer silahlar tüm dünyanın geleceği için ciddi bir tehdittir.

Netice itibariyle, Hükümetin İran konusunda izlediği politika kimseyi tam anlamıyla tatmin etmemektedir. Ne kadar çok temasta bulunulursa o kadar başarılı olacaklarını sanıyorlar ancak diplomaside başarı, aldığınız sonuca göre tespit edilir. Örneğin Ortadoğu’daki durumu ele alalım. “Hamas’ın sözcüsü olacağım” dediniz, Filistin Kurtuluş Örgütünü karşınıza aldınız. Hamas’ı desteklediğiniz için İsrail ile Suriye arasında arabulucu olma rolünüzü kaybettiniz. Sudan’ı desteklediniz, tüm dünya kamuoyunu karşınıza aldınız. Orada hiçbir katliam olmadığını söylediniz ama bütün dünyanın kabul ettiği rakam 300.000 insanın öldüğüdür. Gazze’de 1300 kişi ölüyor, tepki gösteriyorsunuz – elbette ki tepki göstereceksiniz – ama Sudan’da 300.000 kişi ölmüş, bunu kabul etmiyorsunuz. Irak’ta 1.000.000 kişi ölmüş, tepki göstermiyorsunuz. Çelişkiler buradan kaynaklanıyor.

Sunucu: Peki, partinizin Genel Başkanı bir olay hakkında görüş bildireceği zaman ona bu konuya hiç değinmemesi gerektiği önerisinde bulunabilir misiniz? Böyle bir şey olabilir mi?

Onur Öymen: AKP içerisinde ne yazık ki böyle bir şey söylenemiyor. Ama diğer partilerde, bu konular tartışılıyor. Bizim açımızdan bir sorun yok. AKP’liler arasında Başbakanın her söylediğini tamamen benimsemeyen kişiler de var ama kimse bir şey söyleyemiyor.

Sunucu: İzleyicilerimizden gelen sorular arasında şöyle bir soru var; “Sayın Baykal’ın hukukçu kimliği de göz önüne alındığında, acaba Muhalefet bu tarz hukuksuzlukları gidermek için nasıl bir tutum izleyecek? Genelkurmay Başkanı ile görüşmeyi düşünüyorlar mı ve bu seçimlerde seçim sandıklarını koruyabilecekler mi?”

Onur Öymen: Hukuk alanında ve siyaset alanında ne gerekiyorsa yapıyoruz. Demokrasinin geleceği açısından çok ciddi bir tehlike ile karşı karşıyayız ve bunların giderilmesi için Ana Muhalefet Partisi olarak ne gerekiyorsa yapmaya devam edeceğiz. Onun dışındaki sorular içinse, CHP olarak büyük bir duyarlılık içerisindeyiz. Vatandaşlarımızın içi rahat olsun ki bu sıkıntılardan kurtulmak için ne gerekiyorsa yapacağız. Seçim sandıklarının korumak konusunda da çok yoğun bir çaba sarf ediyoruz. Pek çok uzman, elektronik ortamda yapılan seçimlerde usulsüzlükler olduğunu söylüyor, biz de çoğunu tespit ettik. Bunları ilgili merciilere bildirdik ama genel seçim sonuçlarını etkileyecek durumda değil. Diğer tarafta beyaz eşya dağıtan vali mahkûm edildi. Belli ki bu dağıtımlar bir talimat doğrultusunda yapılıyor. Seçimlerde bu tür usulsüzlüklere karşı savaşacağız. Ancak bu konuda vatandaşımıza da görevler düşüyor. Çünkü bizim seçim kanunumuza göre tasnif açıktır ve her vatandaş tasnif aşamasını izleyebilir. Benim kanaatimce bu dönem AKP’nin son iktidar dönemi olacaktır. Sabah olacaktır. Çünkü Türkiye böyle kötü bir yönetime layık değildir.


Bu belge Görsel Basın arşivinde bulunmaktadır.