“Mülakatlarla Türk Dış Politikası” Kitabında Yayımlanan Röportaj

CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in
“Mülakatlarla Türk Dış Politikası” Kitabında Yayımlanan Röportajı

 

TEK BOYUTLU BİR DIŞ POLİTİKA İZLENEMEZ”

Türkiye’nin 1923′ten bu yana dış politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Öymen: Türkiye’nin 1923 yılından beri izlediği politika ilkeli ve tutarlı bir politikadır. İzlenen politikanın ana unsuru, Türkiye’nin egemen ve bağımsız bir ülke olarak diğer devletlerle eşitlik içinde uluslararası alanda faaliyet gösteren; başkalarının topraklarında, kaynaklarında gözü olmayan, ama kendi topraklarını ve kaynaklarını titizlilikle koruyan; ulusal çıkarlarını korurken dünyaya kapalı olmayan, başka ülkelerle işbirliğine açık olan, hatta ittifaklarını kurmuş olan; ama hiçbir koşulda ulusal bağımsızlığından taviz vermeyen, bütün ülkelerle dostluk ilişkisi kurmaya çalışan ve Atatürk’ün koyduğu temel dış politika hedeflerini dış politikanın sağlam temelleri haline getiren bir ülke olmasıdır.

Bu sayede biz 1922′den bu yana hiçbir ciddi savaşa katılmayan, barış içinde yaşayan bu bölgenin tek devleti ve aynı zamanda Avrupa’nın da üç devletinden biri olduk. Türkiye’nin bu kadar uzun süre, belki de tarihinde görülmedik derecede uzun süre barış içinde yaşamasının en önemli nedenlerinden biri, dış politikasının bu sağlam ilkelere dayanmasıdır. Menfaatçi ve fırsatçı bir politika izlemedik, başkalarının topraklarına göz koymadık. Bütün bu dönem içinde son birkaç yıla gelinceye kadar tutarlı bir politika izledik. Çeşitli konularda izlediğimiz politikalar arasında tutarlılık ve süreklilik olmasına özen gösterdik. İşte bunlar bizce Türk dış politikasının temel nirengi noktalarıdır ve Türkiye’nin dış politikasındaki başarısının da sebepleridir.

Atatürk döneminde gerçekçi bir politika izledik. Bir taraftan demin söylediğim ilkelere sıkı sıkıya bağlı bir politika, diğer taraftan da gerçekçi bir politika izledik. Mesela Lozan Anlaşması’nı imzalarken milli bağımsızlığımızı, egemenliğimizi, eşit haklara sahip bir devlet olma özelliğimizi koruduk ve kapitülasyonları kaldırabildik, pek çok konuda Türkiye’nin beklentilerine uygun sonuçlar alabildik, fakat çözemediğimiz tek konu olarak Türkiye-Irak sınırı meselesini de daha sonraya bırakılmasını kabul ettik. Bu gerçekçiliğin bir gereğiydi. Atatürk diyor ki; “eğer biz güç kullansaydık, Irak sınırı meselesini istediğimiz gibi çözebilirdik, ama sonra başka yerde başımıza daha büyük gayeler açılabilirdi”. Onun için Türkiye, Lozan’da bu konuyu açıkta bırakmayı kabul etti. Bu bir yerde gerçekçiliktir, fakat ulusal çıkarların gerektirdiği başka noktalarda da çok büyük kararlılık gösterdik. Bunlardan bir tanesi, Hatay’ın anavatana katılmasıdır. Atatürk bunu son yıllarının en önemli dış politika meselesi haline getirmişti. Ve dünyada herkes gördü ki Türkiye ağırlığını koyarsa o meseleyi istediği doğrultuda çözebilir, çünkü Hatay, Misak-ı Milli sınırları içindeydi. Onun dışında Balkan Paktı ile Sadabat Paktı, o dönemdeki önemli başarılarımız arasındadır. Bunlar, Türkiye’nin içine kapalı bir politika izlemediğinin de kanıtlarıdır. Bölge ülkeleriyle iyi ilişkiler kurmaya özen gösteren Türkiye, bir de kendi rejimini -Türkiye’nin Atatürk döneminde tespit ettiği rejimi- bir model olarak kabul etmek isteyen devletlere de destek oluyor. İşte İran’a ve daha çok da Afganistan’a bu konuda büyük yardım yapıyor. Çünkü İran Şahı da, Afganistan Kralı Emanullah Han da Türkiye’nin modelinden çok etkilenmişler ve Atatürk’ün reformlarına benzer reformları kendi ülkelerinde yapmak istemişler, ama başaramasalar da bu yolda adım atmaya gayret etmişlerdir.

Türkiye aynı zamanda bölge ülkelerine model olabilecek bir ülkedir. Dönemin koşullarında Rusya ile iyi ilişkiler kuruyor, Kurtuluş Savaşı sırasında ve sonrasında Rusya ile savaşan Türkiye savaştan sonra rejim değişikliğinden yararlanarak yeni yönetimle iyi ilişkiler kuruyor. Kurtuluş Savaşı’nda Rusya’nın yardımından ve desteğinden yararlanıyor, fakat Rusya’nın rejimini benimsemiyor. Türkiye Rusya’nın rejimini kabul etmiyor, kendine özgü bir rejim kuruyor. Daha sonraları savaştan hemen önceki yıllarda Rusya, Türkiye’den toprak taleplerinde ve Boğazlar üzerinde hak iddiasında bulununca, Atatürk’ün ölümünden hemen sonra İsmet Paşa döneminde kararlılıkla buna karşı çıkılıyor. Savaştan sonra aynı şekilde bu taleplere karşı Türkiye tek başına kararlılıkla karşı duruyor. Tek başına olmasına rağmen, o sıra NATO yok, Türkiye hiçbir ittifaka dâhil değil, Amerika, Rusya ile yakın iş birliği içinde, bu şartlara rağmen Türkiye direniyor. Meşhur telgraflar kadar Rusya’yı güvenilir bir dost gibi görüyor, fakat hepimiz de biliyoruz ki o sırada Türkiye, Amerika’nın ve Avrupa’nın da desteği olmadan başta Rusya olmak üzere devletlere karşı tek başına direnmesini biliyor.

1950′den sonraki dönem dış politikada bazı değişikliklerin yaşandığı bir dönemdir. Çünkü Türkiye, bu bağımsızlık politikasını izleyebilmek için ekonomik açıdan da bağımsız kalmaya önem veriyor, yani aşırı derecede borçlanmamaya özen gösteriyor. O dönemde hemen hemen hiç borcu yok. Türkiye o dönemde bir iki projede -Merkez Bankası’nın ve Nazilli Basma Fabrikası’nın kuruluşunda- ufak tefek borçlanıyor, ama devletin bağımsızlığını gölgeye düşürebilecek bir borçlanma politikası gütmüyor. Fakat 1950′den sonra Demokrat Parti iktidara gelince daha hızlı kalkınalım, eksikliklerimizi daha çabuk giderelim, alt yapı yatırımlarımızı tamamlayalım gibi düşüncelerle Türkiye hızla borçlanma yoluna gidiyor ve devletin rezervleri tükeniyor. Türkiye o tarihten sonra borçlanarak büyüme politikası izliyor. Bunun dış politikaya etkileri de oluyor. O dönemde Türkiye’nin belli temel yasalarını -Petrol Yasası, Yabancı Sermaye Yasası gibi yasalarını- yabancı devletlerin uzmanları hazırlıyor. Bunlar o dönemde Türkiye’yi rahatsızlığa düşürecek unsurların temellerini atıyor. Menderes iktidarının son aylarında Batıdan beklediği desteği göremeyince Rusya’ya yönelmeye kalkıyor. Fakat o sırada askeri darbeyle rejim sona eriyor.

Askeri dönem birçok sorunu da beraberinde getiriyor. Atatürk dönemindeki bağımsızlık düşüncesini Atatürk’ün izinden giden Türk ordusunun iktidarı, 1960′ların başında sürdürmekte zorluk çekiyor. Askeri müdahalenin ikinci gününde Cumhurbaşkanı Gürsel Amerikan Büyükelçisi’ni çağırıyor: “Memurlara ödeyecek paramız yok, bize acilen yüz milyon dolar yardım yapın” diyor, yani daha askeri müdahalenin birinci gününde dış yardıma muhtaç duruma düşülüyor. Türkiye acil dış yardım talebinde bulunuyor. Tabi bütün bunların siyasi sonuçları da oluyor. Sonrasında yeniden İsmet Paşa iktidara geldiğinde eski politikaların temellerini korumaya çalışsa da, bu sefer iç politika dengeleri korunamıyor. Onun doğurduğu sıkıntılar var, ondan sonraki yıllarda peş peşe askeri müdahaleler oluyor. Bunların doğurduğu sorunlar var. Her birinin dış politikaya yansımaları oluyor. İktidara bu yolla geçenlerin dış desteğe ihtiyacı daha fazla oluyor. Bunlar giderek Türkiye’nin bağımsızlık hedefinin aşındırılmasına, yozlaştırılmasına yol açıyor ve en son dönemde (AKP döneminde) artık bu dışa bağımlılık, dış politikanın özelliklerinden biri haline geliyor. O zamana kadar Türkiye bağımsız hareket edebiliyor. Ecevit mesela tek başına, yabancı devletlerin onayını almadan Kıbrıs’a müdahale kararı verebiliyor, haşhaş ekimi konusunda yine tek başına karar verebiliyor. Büyük baskılara direnmesini biliyor. Kıbrıs harekâtından sonra Amerika’nın Türkiye’ye uyguladığı askeri ambargo dönemine direnmesini biliyor. Fakat bütün bu dış müdahalelerin belki ilk halkası, Johnson’un Mektubu oluyor. O zaman Türkiye anlıyor ki müttefik olmak, o ittifaka yüzde yüz güvenmek anlamına gelmiyor. Daha doğrusu ittifakın Türkiye’yi her koşulda koruyacağı inancının doğru olmadığı görülüyor. Nitekim 1974 Harekâtı’ndan sonra Amerika’nın bir müttefik ülkeye askeri ambargo uygulaması gibi NATO’da pek rastlanmayan bir durumla karşı karşıya kalıyoruz. Ondan sonra da Türkiye, Ecevit döneminde kendi ayakları üstünde durmaya özen gösteriyor. Demirel döneminde Demirel kendinden hiç beklenmedik bir şekilde Türkiye’ye ambargo uygulayan Amerika’nın Türkiye’deki üstlerini kapatıyor. O devirde her şeye rağmen dirençli, dış baskılara direnen devlet adamları var.

Özal döneminin tabi başka özellikleri var. Özal Türkiye’nin ekonomi politikasını köklü bir şekilde değiştiriyor. Dış politikada kişisel temaslar yoluyla Türkiye’ye mesafe kaydettirmeye çalışıyor. Türkiye’nin özellikle Amerika ile yakın ilişkiler kurarak daha çok avantaj sağlayacağını düşünüyor.

İşte ondan sonraki dönemlerdeki inişler çıkışlar, Türkiye’yi bir istikrarsızlık dönemine götürüyor. Neticede Adalet ve Kalkınma Partisi döneminde ise iç politika düşünceleriyle dış politikada köklü tavizler verme -teslimiyet politikası dediğimiz politikalar- gündeme geliyor, çünkü daha önce din kökenli siyasi partiler Türkiye’de kapatıldığı için AKP iktidarı meşruiyetini korumayı dış desteğe bağlıyor. Kapanmaktan kurtulabilmenin ancak yurtdışından destek sağlayarak olabileceğini düşünüyor. Tabi yabancı devletler de bunu karşılıksız yapmayacaklarından Türkiye’den farklı konularda çeşitli tavizler istiyorlar ve bu iktidar da bu tavizleri verebileceği izlenimini uyandırıyor. Her konuda sonuna kadar tam gidemese de bunun işaretlerini veriyor. Kıbrıs konusu olsun, Patrikhane talepleri konusu olsun, Ortadoğu konuları olsun, Ermeni konusu olsun bütün bu konularda Türkiye, beklenen tavizleri vermeye hazır bir ülke görünümü sergiliyor. Bu tavizleri verecek durumda olmadığında da, iç politika dinamikleri nedeniyle de bu tavizlerin verilememesinin sorumluluğunu muhalefete, askerlere ve bundan önceki Cumhurbaşkanı’na atfediyor. “Bize kalsa her şeyi yapardık, ama işte bunlar bizi engelliyor” deyip kendi siyasi muhaliflerini ve Türkiye’nin önemli bazı kurumlarını hedef haline getirerek bunları sorumluluk taşıyan unsurlar gibi yabancılara lanse ediyor. Bu nedenle Cumhuriyet’in başlangıç dönemi ile 2000′li yılların ortalarından sonra yaşadığı dış politika standartları arasında çok büyük farklar vardır. O zaman kendine güvenen, eşitlikçi tam bağımsızlıkçı egemenliğe özen gösteren Türkiye, dış baskı ve taleplerle çok daha fazla tek taraflı taviz verebilen bir ülke oluyor. İşte şu sırada bunun sıkıntılarını yaşıyor.

Belirtilen tarihten bu yana herhangi bir sapma ya da bir yön değişikliği gözlemlediniz mi?

Öymen: Şimdi Türk dış politikasının temel ilkelerinde sapma olmadı, ama Türkiye, NATO’ya girdiği tarihten itibaren dış politikasında NATO ülkeleriyle birlikte hareket etmeye özen gösterdi. Bu nedenle diğer bazı NATO ülkelerinden de daha ileri giderek geleneksel dış politikasından bazı noktalarda saptı. Mesela Türkiye, Atatürk’ün mücadelesini örnek alan Cezayirli savaşçıları kendi başına bıraktı. Cezayir’e karşı Fransa’yı destekledi. Hâlbuki bazı NATO ülkeleri Cezayir’i destekliyordu. Balduk Konferansında, o zamanki dışişleri bakanı aşırı derecede NATO sözcüsü gibi davranıyor. O toplantıda daha dengeli olunabilirdi. Aynı şekilde Mısır’da Nasır ihtilaline karşı çok soğuk ve mesafeli bir tavır almak, Mısır ile ilişkilerimizi zedeledi. Irak’ta Kral’ın devrilmesine çok aşırı tepki gösterilmesinden dolayı daha sonraki Irak hükümetiyle ilişkiler zedelendi. İran’da demokrasi ve özgürlük simgesi olan Musaddık’ın dış müdahalelerle devrilmesine sessiz kalındı.

Aslında Türkiye’nin iyi bir NATO müttefiki olmaya özen göstermesi anlaşılabilir bir noktadır. NATO sayesinde Türkiye çok şey kazandı. NATO’ya da çok katkıda bulundu, fakat ilişkilerinde kayıtsız şartsız ve kendi çıkarlarını yeterince göz önünde bulundurmayan bir politika izledi. Buna karşı İsrail’i kuruluşundan beri tanıyarak aynı çizgiyi izleyen tek ülke durumuna geldi. Baskılara direnmesini bildi hem Müslüman ülkelerle hem de İsrail ile iyi ilişkiler sürdürme politikası izledi.

Bazı başarılı politika açılımları da yaptı. Bunlardan bir tanesi, bütün bölge ülkeleriyle iyi ilişkiler kurmak, fakat onlar arasındaki ihtilaflarda taraf tutmamak politikasıydı. AKP iktidarı bu politikayı da değiştirdi. Türkiye, bu hükümete kadar gerekçesi ne olursa olsun bütün şiddet eylemlerine, terörizme karşı çıkan bir politika izledi. Fakat şimdi bu hükümet, şiddete politikasında önemli bir yer veren Hamas’ın destekçisi görünümünü benimseyerek bu temel politikadan da sapmış oldu biraz. Türkiye’nin o dönemlerinde bilhassa Demokrat Parti iktidarından itibaren böyle bazı inişler çıkışlar oldu, fakat her şeye rağmen Türkiye yine de barış içinde yaşamasını bildi, bağımsız bir ülke olma özelliğini korudu. Kıbrıs Hare-kâtı’nda ve daha sonrasında Kardak Harekâtı’nda kendi çıkarları gerektirdiği zaman tek başına hareket edebilecek bir ülke olduğunu, bedelini de ödemeye razı olarak gösterdi. Bunun bedelini hala da ödüyor.

Avrupa Birliği ile olan ilişkiler, Türkiye’nin temel politik tercihlerinden biri oldu. 1963 yılından beri iktidara gelen bütün hükümetler istikrarlı olarak Türkiye’nin AB üyeliğini desteklediler. Fakat bu olumlu tavırlarına rağmen karşı taraftan her zaman karşılık göremediler. Zaman, zaman çifte standart ve ayrımcı politikalar uygulandığı oldu. Türkiye’yi Avrupa’dan dışlamak isteyenler oldu. Aslında Türkiye’nin NATO’ya girmesi de kolay olmamıştı. Türkiye’nin NATO’ya girmesini engellemek isteyenler de çoktu. O devirde Türkiye’nin Kore Harekâtı’na katılması ve bunun yarattığı olumlu havanın sonucunda Amerika’nın desteği, daha doğrusu Eisenhower’ın kişisel desteği ile Türkiye NATO’ya girebildi. Şimdi Avrupa Birliği konusunda da bu hükümetin izlediği politikalar bir taraftan Türkiye’yi üyelik sürecine sokması açısından önem taşıyor, fakat bir taraftan da Kıbrıs meselesiyle Avrupa Birliği arasında bağ kurulması gibi Türkiye’ye yapılan haksızlıklara, çifte standartlara karşı sessiz kalınması gibi noktalarda zaaf işaretleri veriyor. Böylelikle Türkiye’nin üyeliği ucu açık, sonucu kestirilemeyecek bir süreç haline gelmiş bulunuyor.

Türk dış politikasında değişmez ilkeleri ve değişmez uygulamaları nasıl değerlendiriyorsunuz? Böyle değişmezler var mıdır?

Öymen: Vardı. Atatürk döneminde Türkiye’nin bağımsızlığı, egemenliği ve diğer ülkelerle eşitliği dış politikanın hiçbir şekilde vazgeçilemeyecek ilkeleriydi. Ekonomik açıdan başka ülkelere muhtaç olmama Türkiye’nin önemli bir ilkesiydi. Bütün dünya ülkeleriyle iyi ilişkiler kurmak önemli ilkelerinden biriydi, fakat daha sonraki yıllarda özellikle demin anlattığım nedenlerle Menderes, Özal ve AKP döneminde kırılmalar yaşandı ve halen de yaşanıyor. Yabancıları memnun etmek için Türkiye’nin bazı temel tercihlerinden tavizler verilebileceği görüldü. O noktaya kadar gelindi ki; İstanbul Rum Patrikhanesi televizyonlarda açıkça Türk hükümetine dediklerini yaptıramadıkları için dış baskı uygulatmak yoluyla Türkiye’yi istedikleri çizgiye çekmeye çalıştıklarını söyleyecek kadar ileri gitti. Türkiye’deki bazı kuruluşlar bile Türkiye’ye yurtdışından baskı yaptırarak istediklerini elde etmeye çalıştılar ve bunlara karşı kuvvetli bir direnç gelmedi, işin hazin tarafı da odur.

Yurtdışında Türkiye’ye yönelik taraf faaliyetlerin odağı olan komşu ülkelere yönelik politikalarda da sapmalar oldu. Mesela PKK örgütünün merkezi Suriye’deyken çok kararlı bir politika izlendi ve Suriye, sonunda terör örgütü liderini topraklarından çıkartmaya mecbur kaldı. Fakat aynı terör örgütü Kuzey Irak’a yuvalandığı zaman özellikle AKP hükümeti döneminde Kuzey Irak’a yönelik olarak etkili, sonuç alıcı siyasi girişimler de yapılamadı. Askeri açıdan yapılan işler de çok sınırlı kaldı ve Türkiye’nin sınırlarının hemen ötesindeki bir terör örgütünü oradan tasfiye etmek mümkün olamadı.

Kuzey Irak’ı, Irak’tan bağımsız olarak düşünmemek lazım, bizim muhatabımız Irak hükümetidir. Irak’ın bütünlüğü bizim için önemlidir. Irak’ın bir ulus devlet olmasını isteriz. Bir demokratik devlet olmasını isteriz. Irak’taki iç gelişmeler çok kaygı vericidir. Bir ülkede sadece bir olması gerekirken Irak’ta üç ordu var. Ayrıca Şii ordularını falan da sayarsanız dört ordu belki de daha fazla ordu var. Her askeri güç orada bir siyasi baskı unsuru oluşturuyor. Bütün bunlar üst üste geldiği zaman Irak’ta istikrarlı olmayan bir görünüm var. Amerika’nın müdahalesi bütün bu karmaşık durumu daha da zorlaştırdı ve bu ortamdan yararlanan terör örgütü de dış faktörlerin de desteğiyle, yardımıyla, himayesiyle veya hoşgörüsüyle faaliyetlerini orada sürdürebildi. Türkiye oradaki dengeleri ve siyasi gelişmeleri yeterince iyi okuyamadı, gerektiği yerde, gerektiği noktada netice alıcı bir kararlılık gösteremedi. Bu hükümet meclisten bazen yetki aldı fakat uygulayamadı, bazen çok sınırlı biçimde uygulayabildi ama arkasını getiremedi. Son gelişmeler bu sıkıntının işaretidir. Şimdi yönetimin sanki Kuzey Irak’tan terörün tasfiyesi projesinden vazgeçip de Türkiye içinde atılacak bazı demokratikleşme adımlarıyla bu işin çözülebileceği gibi bir anlayışı benimsediği görülüyor. Bu tabi çok kaygı vericidir. Bu terörün, sınırımız dışında Türkiye’ye yönelik terör mevcudiyetinin varlığını sineye çekme gibi anlaşılabilir. Veya terörü teskin ederek, onu sonlandırma politikası izlendiği izlenimi verir ki, bu her açıdan Türkiye için çok olumsuz sonuçlar getirebilir.

Türk dış politikasında ciddi bir yön arayışı olduğunu düşünüyor musunuz? Türkiye Batıya alternatif geçmişte aramış mıdır, şu an aramakta mıdır?

Öymen: Aslında hiçbir ülkenin tek bir kaynağa bağlı bir politika izlemesi düşünülemez. Doğru da değildir. Her ülke dünyanın bütün ülkeleriyle ilişkilerini geliştirmek, ekonomik-ticari ilişkilerini arttırmak, siyasi ilişkilerini güçlendirmek, askeri alanlarda da iş birliğini arttırmak ister. Türkiye de öteden beri böyle bir yaklaşımı benimsiyor. Biz sadece Amerika’yı, Avrupa’yı düşünerek diğer bütün dünya ülkelerini ihmal eden bir politikayı hiçbir dönemde izlemedik. Her dönemde Rusya ile iyi ilişkiler kurmaya çalıştık. Daha Soğuk Savaş bitmeden ticari ilişkileri genişlettik. Soğuk Savaş bitince Orta Asya ülkeleriyle ilişkileri geliştirdik. Ortadoğu’yla ilişkileri çok uzun zamandan beri, 1970′lerden itibaren geliştirmeye çalıştık. İslam Konferansı’na girdik, çok yönlü politika izlemeye çalıştık. Daha sonraki yıllarda Latin Amerika’ya açıldık, Asya’ya açıldık, Afrika’ya açıldık. Çin’le, Hindistan’la ilişkiler kurmaya çalıştık. Her dönemde bu alanda adımlar atıldı. Teknik işbirliği çerçevesinde bu bölgelere girmeye çalıştık. Balkanlar’a yönelik Bosna Savaşı’nda, Kosova Savaşı’nda çok aktif bir politika izledik. Arnavutluk ile ilişkilerimizi geliştirdik.

Türkiye, tek bir ufku olan, sadece bir yöne bakan bir ülke hiçbir zaman olmadı. Farklı dönemlerde farklı yönlere ağırlıklar verildi. Mesela Özal ve Demirel dönemlerinde Orta Asya’ya daha çok önem verildi. AKP döneminde daha çok Ortadoğu’ya önem verildiğini görüyoruz. Rusya ile ilişkiler bazı dönemlerde daha yoğun, bazı dönemlerde biraz daha mesafeli oldu. Balkanlar’la ilişkiler AKP iktidarından önceki dönemde – Demirel döneminde- daha yoğun bir şekilde yürütüldü. İşte Kıbrıs, Ecevit’ten itibaren daima önemli bir dış politika konusu oldu. Bu iktidar başa gelince Kıbrıs konusunda daha önceki iktidarların vermediği ölçüde taviz vermeye yanaşacağı izlenimini verdi. Yani zaman içinde inişli çıkışlı bir görünüm sergilemesine rağmen Türk dış politikasında çeşitlilik farklı bölgelere, ülkelere yönelik ilişkilerin geliştirilmesi daima düşünülen, öncelik verilen bir hedef oldu. Bunlar Batı’yla ilişkilere bir alternatif olarak görülmedi.

Erbakan döneminde de bilhassa bazı İslam ülkeleriyle daha yakın ilişki kurma görüşü benimsendi. G-8′ler projesi ortaya atıldı, fakat o dönemde bile Erbakan devletin Batı ülkeleriyle ilişkileri sürdürme çizgisinden açıkça sapma yoluna gitmedi. NATO’ya karşı politika izlemedi. Mesela AB üyeliğinden geri adım atmadı. Türkiye’nin AB üyeliğinden vazgeçmedi. Hatta İsrail ile bile temaslar yapmayı kabul etti. Bir anlamda devletin sürekliliği ilkesinden tam sapmadan, fakat bazı kendi tercihleri doğrultusunda Malezya gibi birtakım İslam ülkeleriyle daha yakın ilişki kurmaya çalıştı.

Türkiye’nin Batı ile ittifak ilişkilerinde (NATO, AB, vd.) ciddi sorunlar görüyor musunuz?

Öymen: Sorunlar var tabi. Dış politikada sorunlar daima olur, sorunsuz bir dış politika düşünülemez. İktidarın komşularımızla sıfır problem politikası gayri ciddi bir yaklaşımdır. Kimse komşularıyla sorunu olmasını istemez, herkes bütün komşularıyla iyi ilişkiler içinde olmak ister. Ama bu sorunları çözmek her zaman sizin elinizde değildir. Komşu ülkelerin sorunları çözme yolunda iradesi yoksa karşılıklı tavizlerle ortak bir zemine ulaşılamayacaksa, sıfır problem politikası demek, komşuların bütün taleplerini kabul etmek anlamına gelir. Yunanistan’a yönelik nasıl bir sıfır problem politikası izleyeceksiniz? (Hava sahası, kıta sahanlığı, kara suları ve     adaların     silahsızlandırılması meselelerinde Yunanistan’ın her dediğini   kabul   edeceksiniz…)   Yoksa  Yunanistan’ın bu sorunların hiçbirinde taviz verme niyeti yok, o zaman nasıl böyle bir politika izleyeceksiniz?

Ermenistan aynı şekilde…  Türkiye’nin temel tercihlerine açıkça karşı çıkan bir çizgi takip ediyor. Azeri topraklarını işgal etmeyi sürdürüyor. Böyle bir
ülkeyle nasıl sıfır problem politikası uygulayacaksınız,     yani     onların dediğini kabul edeceksiniz. Bunlar yanlış yaklaşımlar. Problemler olabileceğini düşüneceksiniz ve problemleri çözmeye çalışacaksınız, karşılıklı makul uzlaşılar arayacaksınız, ama tek taraflı tavizlerle meseleleri çözme yoluna gitmeyeceksiniz.
 
AB’de özelinde bazı sıkıntılar yaşanıyor, bunların bir bölümü AB’nin kendi iç sorunlarından kaynaklanıyor. Bazı ülkeler genişlemenin sınırına gelindiğini düşünüyorlar. İzlanda gibi bir iki ülke hariç Hırvatistan ve Türkiye gibi büyük ülkelere karşı çıkıyorlar. Almanya ve Fransa bunların başını çekiyor. Avusturya bunlardan biridir. Bu sıkıntılar Türkiye’nin bir eksikliğinden kaynaklanıyor denilemez. Çünkü bu ülkeler başta Fransa, “Türkiye şu tavizleri verirse biz de politikamızı değiştirip Türkiye’nin üyeliğini destekleriz” diyemiyor. “Türkiye bir Asya ülkesidir, hiçbir zaman AB üyesi olamaz” diyorlar. Şimdi bu ciddi bir durumdur. Bu durumun üzerine gideceksiniz. Fransa’yı bunu söyleyemeyeceği bir noktaya getireceksiniz. Dış politikada marifet budur. Yoksa size karşı her isteyen, her dayatmasıyla sonuç alabilir. Ama 30 seneyi aşkın zamandan beri izlenen politikaları tahrip anlamına gelecek böyle tutumlarla karşılaştığınız zaman bunları durduracak gücünüz olacak. Diğer ülkelerle olan ilişkilerinizden yararlanacaksınız, Türkiye’nin ekonomik imkânlarından yararlanacaksınız, basından yararlanacaksınız ve sizi haksız yere Avrupa’dan dışlamak isteyen ülkelerle mücadele edeceksiniz. Her şeyi sineye çekebilecek bir ülke görüntüsü sergilemeyeceksiniz.

NATO’da da bazı sorunlar var. Johnson Mektubu’ndan başlayarak Türkiye, NATO ile ilişkilerinde bazı sıkıntılar yaşadı. Bir NATO müttefiki olan Yunanistan Türkiye’yi öteden beri başlıca tehdit kaynağı olarak gördü. Türk-Yunan ilişkilerindeki sıkıntı NATO’ya da yansıdı. Daha sonra mesela Irak Harekâtı’nda Türkiye’nin Patriot füzelerini talep etmesine karşın NATO’da bazı ülkeler -başta Fransa- sonuna kadar direndiler ve bunu  vermediler. Türkiye, Fransa’nın o tarihte askeri kanada üye olmadığı Savunma Planı Komitesi kararıyla bu füzeleri aldı. Bunlar NATO’da yaşanmaması gereken şeylerdi. Amerika ve Almanya gibi ülkeler NATO müttefiki olmasına rağmen Türkiye’ye askeri ambargo uyguladılar. Bunlar ittifak içinde yaşanmaması gereken olaylardı. Bütün bunları Türkiye yaşadı. Hem NATO üyesi olacaksınız, ittifak ve dayanışma içinde olmanız gerekecek ve aynı zamanda da NATO üyesi olan bazı AB ülkeleri de Türkiye’nin AB üyeliğini engellemeye çalışacak. Kıbrıs konusunda hepsi bir araya gelip Türkiye’ye karşı, Türkiye’nin haklı taleplerine karşı bir blok oluşturacaklar, bunlar ittifaka da zarar veriyor. Türkiye’ye de zarar veriyor, herkese zarar veriyor. Ama Türkiye’nin de bu konularda kendi çıkarlarını korumakta yeterince etkili olamadığını söylemek lazım.

Türkiye’nin NATO ile olan ittifakı Türkiye’ye hangi faydaları sağlamıştır? Maliyeti ne olmuştur? Maliyeti kârından çok mudur?

Öymen: Sağlamıştır. Türkiye’nin bu kadar uzun süre barış içinde yaşamasında NATO’nun caydırıcı gücünün rolü olmuştur. Savaştan hemen sonra toprak talebinde bulunan, Boğazlar’da hak iddia eden Rusya’ya karşı kendi gücümüzle direndik, ama Doğu-Batı ilişkilerinin gerginleştiği dönemde, Soğuk Savaş zamanında Türkiye’nin NATO ülkesi olması caydırıcıdır. Kalkandan yararlanmasına imkân vermiştir, askeri açıdan Türkiye’nin güçlenmesinde, modern bir orduya sahip olmasında NATO’nun katkısı olmuştur. Buna karşılık söylediğim sıkıntılar da yaşanmıştır. Bazı büyük devletler kendi menfaatleri gerektirdiği zaman Türkiye’nin NATO’daki çıkarlarını göz ardı edebilmişlerdir. Mesela Amerika, Küba konusunda Rusya ile ihtilafa düştüğünde Rusya’nın kendi füzelerini Küba’ya yerleştirmemesi karşılığında Türkiye’deki Jüpiter füzelerini alıp götürmüştür. Türkiye’ye haber bile vermeden. Bu gibi sıkıntıları da yaşadık, ama bir bütün olarak baktığımız zaman NATO üyeliği, Türkiye’ye bir fayda, bir avantaj sağlamıştır diyebiliriz.
Sizce Türk Dünyası Türkiye’nin mevcut ilişkilerine alternatif olabilir mi?

Öymen: Aslında alternatif lafı burada en doğru söz değil. Türkiye bir taraftan başka ülkelerle ilişkilerini geliştirirken, Batı’yla ilişkilerini sürdürürken bir taraftan da başka bölgelerdeki devletlerle, Türk Dünyası ile daha yakın ilişkiler kurabilir, hatta bu ilişkileri güçlendirmesi, Türkiye’nin Batı’yla ilişkileri üzerinde olumlu etki yapar. Orta Asya’dan esecek rüzgârlar Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne yönelik hareketini güçlendirebilir, bize güç verebilir. O bakımdan Orta Asya’yı göz ardı etmek çok yanlış olur, ama Orta Asya politikası da incelik isteyen bir politikadır. O ülkelerin özelliklerini bileceksiniz, o ülkelerle ilişkileri geliştirmenin hassas dengelerle gerçekleştirilebileceğini bileceksiniz. Özbekistan, Türkiye’nin bir taraftan ebedi dostluk anlaşması imzaladığı bir ülkedir, diğer bir taraftan da Türkiye’nin Özbek muhalif liderlerine güvence sağlaması sonucunda ilişkilerin bir anda bozulabildiği bir ülkedir. Diğer ülkeler de bu şekildedir. Onun için Orta Asya-Kafkasya ülkeleriyle hassas dengeler yürüteceksiniz. Kafkas ülkeleri özellikle önemli, fakat bunlarla ilişkilerinizi yürütürken aralarındaki dengeleri göreceksiniz ve aynı zamanda yanlış tercihler yapmak zorunda kalmamak için insan haklarını ortaya çıkaracaksınız. Mesela Gürcistan’ın toprak bütünlüğünü savunurken aynı zamanda Osetya’nın meselelerini insan hakları boyutuyla ön plana çıkaracaksınız. Bu bölgede Türkiye’nin buna benzer hassas politikaları dikkatle sürdürmesi gerekiyor.

Dış politika incelik isteyen bir iştir, çok iyi düşünülmesi gereken bir konudur. Türkiye geleneksel olarak dış politikada çok tecrübeli bir ülkedir, saygın bir ülkedir. İzlediğimiz köklü politikaları günlük politikalarla günlük heveslerle zedelememek lazım.

Türkiye’nin Orta Asya’da Rusya’ya rağmen pek bir şey yapamayacağı Amerika’nın görüşüdür. İlk başta Türkiye’nin Orta Asya’da çok etkili olacağını gören Amerikalılar daha sonra önceliği Rusya’ya veren bir politika izlediler. “Russian-First” politikası izlediler, Rusya’nın orada daha etkili olabileceğini düşündüler, ama tabi Rusya’nın kendi çıkarları için daha etkili olabileceğini yeterince hesaba katamadılar. Rusya buraları arka bahçesi gibi görüyordu çünkü Türkiye, Rusya’yla burada rekabet etmek zorunda değildir, ama Rusya’nın da kendi politikaları olduğunu biliyoruz. Şangay Beşlisi vs, falan bütün bu bölge ülkeleriyle arasındaki ilişkiler, Bağımsız Devletler Topluluğu ilişkileri başından beri hayatın bir gerçeği, fakat buna rağmen Rusya bütün bu bölgeyi tekeline alamadı. Türkiye’nin bu ülkelerle yakın ilişkiler kurmasını engelleyemedi. Burada gecikme zaaf alameti biraz Türkiye’den geldi. Başlangıçta çok daha sık üst düzey ziyaretler, Türkî devletler zirvesi yapılırken pek çok proje gerçekleştirilirken, bu ülkelerin çocuklarına 10 bin burs verilirken, bir anda bu projelerde gevşeme görüldü ve bu hükümet Orta Asya’daki Türk cumhuriyetleriyle ilişkilerinden daha çok Ortadoğu’daki Müslüman devletlerle İran’la Sudan’la, Suudi Arabistan’la vs. ilişki kurma tercihini ortaya koydu.

ABD’ye karşı Rusya, İran ve/veya Çin ile ittifak önerilerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye bu ülkeler için ABD ve Avrupa ile ilişkilerinde hangi radikal adımları atabilir/atmalı mıdır?

Öymen: Demin de söyledim, alternatif kelimesi doğru bir kelime değildir. Tabii ki Türkiye bütün dünya ülkeleriyle daha yakın ilişkiler kurmalıdır. Burada kuşku yok, ama bunu bir şantaj vasıtası gibi yapmamalıdır. Yani sen bana karşı böyle yaparsan ben de sana karşı şunlarla işbirliği yaparım meselesi 19. yüzyıl politikasıdır ve sonucu dünya için iyi olmamıştır. Öyle ucuz politikalara yönelmeyeceksiniz ve her ülkeyle iyi ilişki kuracaksınız. Siz bu iyi ilişkiler sayesinde güçlendikçe zaten problem yaşadığınız ülkelerle ilişkilerinizdeki problemlerinizi çözmekte daha başarılı olabilirsiniz. Ama siz sadece tek boyutlu bir politika izleyip de bütün kaderinizi oraya bağlarsanız, geri kalan ülkeleri ihmal ederseniz hem ekonomik açıdan daha bağımlı olursunuz, hem de dış politikada hiç manevra sahanız kalmaz. Çeşitli ülkelerle ilişkileri geliştirmek başka bir iştir, onları birbirine karşı oynamak gibi artık bu devirde Türkiye gibi bir ülkenin uygulamasının çok isabetli olmayacağı politikalara yönelmek çok başka bir şeydir.

Unutmamak lazım ki sizin oynamak istediğiniz ülkelerin de sizin sıkıntılı ilişkiler içinde olduğunuz diğer ülkelerle ilişkileri vardır. Mesela Rusya bir tek sizinle ilişki kurmayacaktır. Rusya’nın Avrupa’yla sizden daha fazla ilişkisi vardır. Çin aynı şekildedir, İran’ın başka bağlantıları vardır. Onun için dünyayı sadece Türkiye’nin ekseninde görmemek lazım. Her ülke Türkiye’nin dışında da ilişkilerini sürdüren ilişki ağı içindedir. Siz bütün bu satranç tahtasının üstünde oyununuzu oynarken sizin dışınızdaki dengeleri de çok iyi görmek zorundasınız.

Bu noktada siz ne yapabilirsiniz? Bütün bu ülkelerle daha yakın kültürel ve insani ilişkiler kurabilirsiniz. Etkinliğinizi arttırabilirsiniz. Türkiye’nin daha çok etkili olabileceği ülkelere yönelik de politikalarınızı geliştirebilirsiniz. Dış politikada yapacak çok şey var. Ama dediğim gibi “onu buna karşı oynarım bunu da ona karşı oynarım” demek doğru bir politika değildir.
İslam Dünyası Türkiye’nin mevcut ilişkilerine alternatif olabilir mi? Olabilirse/Olamazsa neden?

Öymen: Türkiye İslam Konferansı Örgütü’ne üyedir. Ancak İKÖ’nün kendi içinde de sorunları vardır. İslam Dünyası’nı da mütecanis bir topluluk gibi görmek doğru değildir. Hatta Arap ülkeleri içinde bile sorunlar, sıkıntılar vardır. Onun için bizim öteden beri izlediğimiz politika bu bölgede her ülkeyle ilişki kurmak, fakat kendi aralarındaki ihtilaflarda taraf olmamak politikasıydı. Nitekim biz bu politikayı öteden beri izledik. İsrail ile Filistin arasında iki devlet politikasını benimsedik. BM’nin İsrail ile ilgili kararlarını destekledik, ama böyle Filistinliler arasında ihtilafta taraf olmaya kalkışmadık. Hamas’ı tutup da Filistin Devlet Başkanı’na karşı tavır almadık. Bunlar bu devirde yapılan çok yanlış işlerdir. Ve bunun sonucunda gördünüz Filistin Devlet Başkanı gitti, güney Kıbrıs’ı ziyaret etti ve Kuzey’e bile geçmedi. Bir takım küçük tercihlerle oyunlar yapmaya kalktığınız zaman bunun bir bedeli odur. Kamuoyunu tatmin etmek için Davos’da bir çıkış yaptınız ve İsrail’le Suriye arasındaki arabuluculuk rolünüzü kaybettiniz. Şimon Perez “Türkiye’yi istemiyoruz” diyerek artık açıkça söyledi. Siz orada zemin kaybettiniz. Bir işi yaparken başka bir işi bozmamak lazım. Onun için dış politika dengeler sanatıdır. Bir yerde bir işi yaparken, bir politika tespit ederken bunun başka alanlarda ne gibi sonuçlar doğurabileceğini görmeniz lazım. Hamas’la ilgili bu kadar laf ettiniz sonunda ateşkesin sağlanmasında Türkiye ikinci planda kaldı. Fransa’nın öncülüğünde Mısır’ın katkısıyla bu sağlandı. Türkiye’ye de düşe düşe Arap ülkeleri devlet başkanlarının eşlerini İstanbul’da toplantıya çağırmak kaldı.
Osmanlı Coğrafyası Türkiye’nin mevcut ilişkilerine alternatif olabilir mi?

Öymen: Tarihten ders almak, ama tarihte yaşamamak lazım. Osmanlı İmparatorluğu’ndan 27 devlet doğmuş, ama bunu artık tarihin bir gerçeği olarak düşüneceksiniz. “Onlar bizim eski topraklarımızdı”, yaklaşımıyla gitmeyeceksiniz. Onlarla aramızda kültürel, tarihi, insani ve ekonomik bağlar vardır, bu şekilde hayatın gerçeği olarak onu kabul edeceksiniz. Osmanlı anlayışını yeniden canlandırmaya kalkıştığınız takdirde o ülkelerde tepki uyandırırsınız. İnsanlarda huzursuzluk yaratırsınız, “Türkiye’nin acaba ne gibi bir niyeti var” sorularının oluşmasına neden olursunuz. Onlara bağımsız devlet gibi davranacaksınız. Artık Türkiye sınırlarını çizmiştir, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra o sınırların dışında bir hedefi yoktur. Bunu açıkça ortaya koyacaksınız.

Yeni Osmanlıcılık, neo – Ottomanizm gibi kavramlar var. Bunlar çok yanlış politikalardır. Maalesef bunu destekleyen siyasetçilerimiz de var. Orijinal olmak, aykırı olmak, farklı fikirleri savunmak gibi merakları olanlar var. Ama dış politika daha çok istikrara, tutarlılığa ve sürekliliğe dayanır. Bakın İngiltere’de 40 yıldan beri kaç tane hükümet değişti, Kıbrıs konusunda İngiltere’nin bir milimetre değişiklik oldu mu? Amerika’nın oldu mu? Yunanistan’ın oldu mu? Ama bizde her zaman “bizden önceki hükümetler yanlış işler yapmıştır, onun için biz şu işin doğrusunu yapalım” deyip politikaları değiştirme merakı var. Bu dönemde görüyoruz bunu ve bundan Türkiye hep kaybediyor. Bu farklı yaklaşım sergileme merakından dolayı hiçbir şey kazandığımızı görmedik.
Sizce Özal’ın dış politika anlayışı, klasik dış politika anlayışından bir sapma mıdır?

Öymen: Biraz farklıdır. Özal başlangıçta hiç değilse dışişlerinin telkinlerinden çok kendi kişisel ilişkileriyle yeni ufuklar açmaya çalıştı. Ticari boyutunu ön plana çıkardı, başkan baba Bush’la özel ilişkiler kurarak mesafe almaya çalıştı. Irak’a bir askeri operasyon yapma düşüncesini benimsediği ve tepkiyle karşılandığı ve onu da yapamadığı ortadadır. Dış politikada da, ekonomi politikasında da aslında farklı bir kişilik sergilediği muhakkaktır. Fakat zaman içerisinde, benim teşhisim, Dışişleri Bakanlığı’nın temel görüşleri noktasına yaklaştı. Bizim kendisine o tarihte önerdiğimiz görüşleri zaman içinde daha çok kabul etmeye başladı. Anladı ki dış politika ciddi  bir  iştir.   Günlük  tercihlerle  heveslerle, zekâ oyunlarıyla, kişisel meraklarla hareket edilirse faydadan çok mahsuru olur. Dış politika Türkiye’nin temel menfaatlerini dengeleme, süreklilik, tutarlılık ve inandırıcılık sanatıdır. Birini tatmin edeyim derken başkasının itimadını kaybedebilirsiniz. Böyle sıkıntılar yaşandı. Benim gözlemlediğim Türkiye zaman içinde giderek Dışişleri Bakanlığı olarak bizim görüşlerimize daha çok itibar etmeye başladı.
Adalet ve Kalkınma Partisi’nin dış politika anlayışını nasıl buluyorsunuz? Cumhuriyet dönemi ekolleri içinde yeni bir anlayışı temsil ettiğini düşünüyor musunuz?

Öymen: Demin söylediğim gibi, Türkiye, bu dönemde önceden kestirilemeyen bir ülke görünümü sergiliyor. Ne yapacağı, ne edeceği belli olmayan ve bir taraftan bir tarafa kolayca kayabilecek, dış baskılara boyun eğebilecek bir ülke gibi gözüküyor. İktidara geldiklerinde başta başbakanımızın Kıbrıs’ta yaptığı konuşmayı okuyunuz. O zamana kadar Türkiye’nin 30-40 yıldır izlediği politikanın aynısıdır. Hiçbir değişiklik yoktur. Fakat ondan üç ay sonra Davos’a gittiğinde bunun tam tersini savunmuştur. 30 yıldır Türkiye’nin Kıbrıs’ta yanlış politikalar izlediğini söyledi. Ondan sonra Denktaş’ı suçlayarak bütün çözümsüzlüğün sorumlusunun Denktaş olduğunu belirtti. Sonra Denktaş gitti, başka bir cumhurbaşkanı iş başına geldi, ama yıllardan beri yine mesele çözülemedi. Zaman içinde belki o da kendinden önceki hükümetlere gösterdiği tepkilerin doğru olmadığını anlamış olabilir.
Ermenistan konusunda açılım dediler. İşte gizli görüşmeler yol haritası vs… Ermenistan ile ilişkileri tam çözüyoruz derken Azerbaycan’ın tepkisi üzerine gidip Azerbaycan’da daha önceki söylediklerinin tam tersini söylemek zorunda kaldılar. Yani inişler ve çıkışlar, aynı şekilde Irak konusunda da durum böyledir. PKK ile mücadelede de… Bir gün önce diyor ki “bizim önceliğimiz içeride bu terörü halletmektir, dış mesele o kadar önemli değildir”. Ondan sonra bir de meclisten yurtdışına müdahale için yetki alıyor. Sonra yıllarca bunu uygulayamıyor, ondan sonra bir daha yetki alıyor, uyguluyor, yani böyle bir inişli çıkışlı politikalar izlediler. Bu dönem Türkiye’nin ileride dış politikasını yazacaklar açısından herhalde Cumhuriyet döneminin en parlak dış politika dönemi olarak yazılmayacak diye düşünüyoruz.

Davutoğlu, bir bilim adamıdır. Bu konularda düşünmüştür, eserler vermiştir, güzel kitaplar yazmıştır. Fakat dış politika yaşanarak öğrenilen bir meslektir, bir sanattır. Dış politikayı sadece parlak düşünce sahibi insanlar en başarılı şekilde yönlendirmezler. Dış politikayı en tecrübeli insanlar, hangi adımların hangi sonuçları getireceğini önceden kestiren insanlar yönlendirebilirler. Dış politikada önemli olan sonuç almaktır. Yani sizin çok parlak fikirleriniz olabilir, çok ilginç girişimleriniz olabilir, başkalarının yapmadığı temasları yapabilirsiniz, bunda günün sonunda ne sonuç aldınız, ona bakarlar. Sayın Davutoğlu dönemini değerlendirmek için çok erkendir, biraz zaman lazım, onun dönemi bittikten sonra daha sağlıklı değerlendirmeler yapılabilir. Geçenlerde birine sormuşlar “Fransız İhtilali hakkında ne düşünüyorsunuz” diye, “onu değerlendirmek için henüz çok erken”, demiş.

İlk yaptığı tayinde bakanlık dışından kimi isimleri, din adamı niteliği taşıyan insanları yurtdışına büyükelçi olarak tayin etmesi, iyi bir başlangıç olmadı. Bu konulara biraz dikkat etmek gerekir. Hükümetin telkinleri olabilir ama dış politikada profesyonellikten biraz uzaklaştığınız anda kaybedersiniz. Onların yapabilecekleri hataların bedelini siz ödersiniz. Dış politika öyle ayaküstü kararlarla çözülecek bir iş değildir. Kendinize güvenmeniz iyidir de kendinize olan güveni herkesten daha iyi bildiğiniz şekilde değerlendirirseniz sonunda siz zarara uğrarsınız, Türkiye de zarara uğrar.

Sizce Türkiye, AB ve ABD ile ilişkilerini geliştirirken aynı zamanda Rusya, Çin, İran, Müslüman Ülkeler ve Türk Dünyası ile de çok yakın ilişkiler geliştirebilir mi?

Öymen: Tabi bu Osmanlı Coğrafyası lafını çok sık kullanmamak lazım. Çünkü sanki böyle bir alan var da biz de bu alan üzerinde belli politikalar üretiyormuşuz gibi anlaşılabilir. Bu doğru bir politika değildir. Bütün ülkelerle daha iyi ilişkiler sürdürmemiz lazım, bunda hiç kuşku yok. Afrika dâhil, Asya dâhil, Latin Amerika dâhil… Kendi dünyamızı belirli ülkelerle sınırlamak yanlış bir politika olur. Mümkün olan en geniş şekilde temas kuracaksınız, ilişki kuracaksınız, işbirliği yapacaksınız, dostlar kazanacaksınız. Fakat bunları yaparken bir taraftan da dünya kamuoyunu kazanacaksınız. Bugünkü dünyada dış politika sadece devletler arasında yapılmıyor, aynı zamanda kamuoyunu oluşturacak yöntemler de geliştireceksiniz. Türkiye ağırlığı olan, sesi duyulan, görüşlerine itibar edilen bir ülke haline gelecek. Sizi yabancılar çok methettiği zaman bundan övünmeyeceksiniz. Çünkü dış politikada karşılaşabileceğiniz en kötü durum yabancıların sizi methetmesidir. Yabancılar sizi çok methediyorsa onların istediği doğrultuda hareket ediyorsunuz, onların menfaatine hizmet ediyorsunuz demektir. Dış politikada en büyük övünç kaynağı, yabancıların size çetin ceviz demeleridir. Siz çetin ceviz olduğunuz ölçüde başarılı olursunuz. “Ne şeker şey, ne başarılı adam, bak tam bizim gibi düşünüyor” dedikleri anda oyunu kaybettiğinizi bilin.

Yeter ki Türkiye’nin birikimi iyi değerlendirilsin. Türkiye’nin dış politika birikimine kendi siyasileri saygı göstersin, dış işlerinde yetişmiş değerli arkadaşların görüşlerine önerilerine kulak verilsin. O zaman Türkiye bütün bu konuları aynı zamanda yürütecek birikime sahiptir. Bundan kimsenin kuşkusu olmasın.

Eklemek istediğiniz başka bir nokta var mı?

Öymen: Evet, sizin gibi araştırıcıların sayısının çoğalmasını diliyoruz. Bu kitapların sayısının artmasını istiyoruz. Türkiye’nin temel dış politika hedeflerini, tercihlerini en iyi şekilde değerlendirebilmek için bilgi birikiminin arttırması lazım. İtiraf edelim ki pek çok gelişmiş ülkeye nazaran Türkiye’de dış politika alanında araştırma çok az. Çok daha derin bilgiye sahip olmamız lazım. Dışişlerinin tek başına sağladığı bilgiler yeterli değildir. Başka ülkeler bir araştırmacı ordusuyla çalışıyor. Avrupa’da, Amerika’da öyle, Avrupa Birliği ülkelerinde de öyle. Her ülkeyi, her konuyu çok daha derinlemesine bilen, derinlemesine tahlil edebilecek uzmanlara ihtiyacımız var. Bunu yaptığınız zaman dış politikada hata yapma oranınız azalır. Yeni ufuklar açma imkânımız artar.


Bu belge Belgeler arşivinde bulunmaktadır.