Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- (Türkçe) SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- (Türkçe) ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- (Türkçe) 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- (Türkçe) CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- (Türkçe) GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- (Türkçe) Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- (Türkçe) ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- (Türkçe) Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- (Türkçe) Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

CNNTürk – Ankara Kulisi Programı
CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in
CNN Turk “Ankara Kulisi” Programına Verdiği Mülakat
31 Mayıs 2009
Murat Yetkin: Sayın Öymen, programımıza hoş geldiniz. Bugün programımızda Başbakanın sözlerini ve Türkiye’yi faşizan olarak nitelemesini konuşacağız. Siz bu konuda neler düşünüyorsunuz?
Onur Öymen: Biz Başbakanın sözlerini son derece talihsiz sözler olarak nitelendiriyoruz. Başbakanların görevi, ulusun çıkarlarını, haysiyetini, itibarını ve geçmişini korumaktır. Her ülkenin geçmişinde üzüntü ve sıkıntı verici talihsiz olaylar yaşanmıştır. Bunların bazıları utanç verici olaylar da olabilir. Ama ben şimdiye kadar hiçbir Başbakanın kendi ülkesinin geçmişini faşizan kelimesiyle tanımladığını hatırlamıyorum. Biz yıllarca yurt dışından Türkiye’ye yönelik çeşitli suçlamaları cevaplandırmaya çalıştık. Geçmiş hükümetlerden bugünkü Hükümete, Cumhuriyet döneminden yakın tarihimize kadar Türkiye’ye yönelik söylenmedik laf bırakmadılar. Ama Türkiye’yi en ağır biçimde eleştirenlerin bile, Türkiye’den bahsederken faşizan uygulamalar yaptığını söylediklerini hiç duymadım.
Öncelikle Başbakanın neden bahsettiğini anlamak gerekir. Başbakan müphem ifadelerle “geçmişte faşizan uygulamalar yaptık ve azınlıkları bu ülkeden kovduk” diyemez. Başbakan neyi ve hangi olayı kastediyor? Bakıyoruz ki her akşam televizyonlarda başka başka konular tartışılıyor. Geçmişimizde ne kadar üzücü ve sıkıntı verici olaylar olmuşsa, herhalde Başbakan onu kastetmiştir diye, herkes bir ucundan tutarak, hallaç pamuğu gibi hiç hak etmediği bir şekilde Türkiye’nin Cumhuriyet tarihini perişan ediyoruz.
İşin gerçeği şudur ki; Türkiye’nin tarihinde azınlıklara husumet ve eziyet mi vardır, yoksa azınlıkların korunması mı vardır? Daha 1492 yılında Yahudi azınlığı İspanya’da engizisyon altında iken Türkler oraya gemiler göndererek Yahudileri kurtarmışlardır. Öncelikle Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihinde azınlıklar konusuna nasıl bir yaklaşım sergilediğine bakıp sonra da bu olayları buna göre değerlendirmeliyiz.
1930’lu yıllarda Türkiye, faşist Almanya’nın sınır dışı ettiği Yahudi profesörleri Atatürk’ün talimatıyla Türkiye’ye davet etmiş ve kendilerine Türk üniversitelerinin eğitiminde kilit görevler vermiştir. Ayrıca Türkiye, İkinci Dünya Savaşı yıllarında faşist Almanya’nın konsantrasyon kampına gönderdiği pek çok Yahudi’yi kurtarmıştır. Türk diplomatları Yahudileri taşıyan trenleri durdurarak onları kurtarmışlardır. Biliyor musunuz ki Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı’nda kurtardığı Yahudilerin sayısı yaklaşık 100 bin kişidir. Yunanistan eski Dışişleri Bakanı Papandreu’nun dedesi de bu şekilde Türkiye üzerinden kurtarılmıştır. O dönemde tüm bunları yapmış bir ülke faşizan sıfatını hak ediyor mu?
Yunanistan’la Türkiye arasında 1923’te Nüfus Mübadelesi Antlaşması yapıldı. Yunanistan buna hiç tepki göstermedi, aksine antlaşmayı imzaladı. Ayrıca Yunanistan Başbakanı Venizelos, 1930’lu yıllarda Atatürk’ü Nobel Barış ödülüne aday göstermişti. Yani biz o yıllarda Yunanistan’a karşı husumet içinde olsaydık Yunan Başbakanı, Atatürk’ü Nobel Barış ödülüne aday gösterir miydi?
1955 yılına kadar Türk- Yunan ilişkileri mükemmel düzeydeydi. O kadar ki, dönemin Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü Meclis kürsüsünde “Bizim Kıbrıs meselesi diye bir meselemiz yoktur” demiştir. İşte o zamanlar Türkiye ile Yunanistan, birbirleriyle yakın ve dostane ilişkiler içindeydiler. Celal Bayar Amerika’ya gittiğinde Amerika ziyaretinin hazırlanmasında birinci derecede rol oynayan Yunan armatörler olmuştur. Ayrıca Yunanistan, Gümülcine’deki bir Türk okuluna Celal Bayar Okulu adını vermiştir. İşte bu kadar yakın ilişkilerimiz vardı. Türkiye sınırları içindeki Rumlar da bizim en yakın arkadaşlarımız, komşularımızdı. Biz onlarla gerçekten çok büyük bir dostluk içindeydik.
Başka ülkelerin geçmişinde olduğu gibi Türkiye’nin geçmişinde yaşanmış çeşitli olaylardan bugün de üzüntü duyarız. Keşke olmasaydı diyeceğimiz birçok olay vardır. Sadece azınlıklarla ilgili değil. Mesela Sivas ve Kahramanmaraş’ta olan olaylardan utanç duymuyor muyuz? Genel olarak baktığımız zaman Türkiye’nin tarihi ve yakın tarihi gerçekten hoşgörü, azınlıkları himaye ve insanların kimlikleri ile kişiliklerine saygı esası üzerine kurulmuştur. Unutmayınız ki bahsettiğimiz olayların cereyan ettiği yıllarda Almanya’da altı milyon Yahudi öldürülmüştür.
Fikret Bila: Sayın Öymen, siz CHP’nin tarihini iyi bilen bir diplomatsınız. CHP’nin tek partili iktidar döneminde yapılan varlık vergisi ve benzeri uygulamalar hakkında neler söyleyebilirisiniz?
Onur Öymen: Geçmişimizde, hangi dönemde olursa olsun yapılan bazı yanlışlar varsa hiçbir komplekse kapılmadan bu uygulamaların yanlış olduğunu söylemek bizi küçültmez. Yeter ki herkes parti farkı gözetmeden geçmişte yapılan yanlışları açıkça ortaya koyabilsin. Geçmişte bazı insanlar, varlık vergisi uygulaması dolayısıyla çok sıkıntı çekmişlerdir. Biz bu uygulamaya iyi bir uygulama diyebilir miyiz? Gayet tabi ki bu uygulama hatalı ve yanlış bir uygulamadır. Ama Türkiye’yi faşizan olmakla suçlamak çok ciddi bir iddiadır. Madem ki İsmet Paşa döneminden bahsediyoruz, bir ülkeyi çok partili rejime geçirmiş ve bir çok insanı faşizmin baskısından kurtarmış bir kişiyi faşizan olarak nitelemek, yakışık almayan bir tutumdur. Faşizan lafı İsmet Paşa’nın üzerine oturmuyor.
6-7 Eylül olayları Menderes döneminde yaşanmıştır. Bu olayları utanç verici olaylar olarak nitelememiz gerekir. Bunları hiç kimse savunamaz. 6-7 Eylül olayları sırasında yıllarca komşuluk yaptığımız, birlikte yaşadığımız çok yakın aile dostlarımız Türkiye’yi terk etmek zorunda kaldılar. Bu vahim olaylar sırasında daha birçok insan Yunanistan’a göç etti. Peki, bunun sorumlusu kimdir? Başbakan Menderes. Sayın Başbakan faşizan yaklaşım ve azınlıkların Türkiye’den kovulması sözleriyle 6-7 Eylül olaylarını kast ediyor ve dönemin Başbakanı Menderes’i suçluyorsa yakın zamanda kendi resmi ile Menderes’in resmini yan yana koyup neden “biz o partinin devamıyız” diyordu? Siz faşizan uygulamalar yapan bir Başbakanın mı devamı olduğunuzu söylüyorsunuz?
Demirel, Ecevit veya Özal dönemlerine faşist diyemezsiniz. Peki, kime diyebilirsiniz? Son zamanlarda bir adet edindik; öz eleştiriyi güreş gibi milli bir spor haline getirdik. Öz eleştiri çok gereklidir ama hastalık haline getirilmemesi gerekir. Her olayda hep biz suçluyduk.
Faşizan uygulama nedir? Vatandaşları vatandaşlıktan çıkarmak. Yani devlet olarak kişinin vatandaşlık hakkını elinden almak. Yunanistan’da bunun örneği vardır. Yakın tarihe kadar Yunanistan’ın eski vatandaşlık yasasının 19. maddesi vardı. Bu madde birkaç yıl önce kaldırıldı. Bu maddeye göre Helen asıllı olmayan ve uzun süre yurt dışında bulunan Yunanistan vatandaşları vatandaşlıktan çıkarılabiliyordu. Bu vatandaşlardan kastedilen Türk kökenli vatandaşlardı. Bu maddeyle 60 bin Türk asıllı Yunan vatandaşı vatandaşlıktan çıkarıldı. Vatandaşlık Yasasının 19. maddesinin kaldırılmasına rağmen vatandaşlıktan çıkarılan bu kişilerin Yunanistan vatandaşlığına dönüş talebi hala reddediliyor. Şimdi ben Başbakana soruyorum; bu yaklaşım faşizan bir yaklaşım mıdır, değil midir? Yani kendi geçmişinize layık gördüğünüz bu sıfatı Yunanistan hükümetlerine layık görüyor musunuz? Bunu bir kez bile dile getirdiniz mi? Biz hem iğneyi hem de çuvaldızı kendimize batırıyoruz ve bazı çevreler bundan adeta bir zevk duyuyorlar. Cumhuriyet döneminde sanki her zaman her şeyi çok kötü yaptık. O dönemde yapılan hatalar da olmuştur, olumlu şeyler de yapılmıştır ama kendimizi eleştirirken ölçüyü kaçırmamalıyız.
Ben kırk yıl bu mesleği yaptım. Kırk yıldır Türkiye aleyhindeki suçlamalara mümkün olduğu kadar cevap veriyoruz. Hiçbir gocunma duymadan haklı olan eleştirileri de kabul ettik. Ama şimdiye kadar hiç kimse, hiçbir yabancı devlet, hiçbir uluslararası kuruluş şu veya bu hükümet zamanındaki uygulamalarımıza faşizan dememiştir.
Faşizan yönetim otoriter bir yönetimdir. Kapitalist bir rejimi benimseyerek halkı totaliter bir rejimle baskı altına almaktır. Mesela vatandaşların telefonlarını dinlemek faşizan bir uygulamadır. Basını ve yargıyı baskı altına almak faşizan uygulamalardır. Ama şimdiye kadar biz bile bu uygulamalara faşizan demedik. Her konuda Hükümeti şiddetle eleştiriyoruz ama dikkat ederseniz bugüne kadar hiçbir Muhalefet yetkilisi İktidara karşı “faşizan” kelimesini kullanmadı. Ama Sayın Başbakan geçmişimizi faşizan olarak nitelendiriyor. Biz bunu kabul etmiyoruz.
Fikret Bila: CHP milletvekili Sayın Canan Arıtman’ın Cumhurbaşkanı Gül’ün Ermeni kökenli olduğunu söylemesi üzerine Sayın Cumhurbaşkanının gösterdiği tepkiyi de uygun görmediğinizi ifade ettiniz. Bu konudaki tepkiniz neydi?
Onur Öymen: Genel Başkanımızın da açıkladığı gibi biz Sayın Canan Arıtman’ın o sözleri söylememiş olmasını tercih ederdik. Kaldı ki, bir an için düşünelim; Cumhurbaşkanımızın ailesinde Ermeni kökenli biri olsaydı ne değişirdi? Sayın Arıtman’ın bunları onu küçültmek için söylediğini tahmin etmiyorum. Birisi kendisine böyle bir bilgi vermiş, o da bunu açıklamış. Bu olaydan birkaç hafta önce en büyük gazetelerimiz Atatürk’ün manevi kızının Ermeni kökenli olduğuna dair haberleri manşetlerinden verdiler. Sabiha Gökçen Bursalı’dır. Ailesini herkes bilir. Ben de kendisini şahsen tanırdım. O zaman basında Sabiha Gökçen hakkında böyle bir iddianın yer almasına hiç kimse tepki göstermemişti. Sayın Cumhurbaşkanı için söylenince, her nedense büyük bir alınganlık doğdu. Bence bu alınganlığa hiç gerek yoktur.
Türkiye Cumhuriyeti kurulurken Atatürk, 1919’a kadar bir ulus devleti olmadığımızı, ulus devleti 1919’dan sonra kurduğumuzu söylemiştir. Ayrıca 1924 Anayasasında “hangi dinden, hangi mezhepten ve hangi etnik kökenden gelirse gelsin Türkiye ahalisine Türk denir” hükmü yer alır. Yani ırk ayrımı yoktur. Atatürk “Ne mutlu Türküm diyene” sözüyle “ne mutlu etnik Türk olana” demek istememiştir. “Türk, öğün, çalış, güven” derken “Kürtler öğünmesin” dememiştir. Hepsini bir bütünlük içinde düşünmüştür. Türkiye’de farklı etnik ve dini grupların bulunmasını, ayrımcılık saymamıştır.
Örneğin Fransa ulus devlettir. Fransa’da 900 bin Breton, bir milyondan fazla Alsas’lı yaşamaktadır. Ayrıca Basklar ve Korsika’lılar da vardır. Bunların hiçbiri Fransa’nın ulus devlet olmasına mani olmuyor. Çünkü hepsi Fransız’dır. Fransa’da birisine nereli olduğunu sorduğunuzda hiç kimse Alsas’lıyım veya Breton’um demez. Herkes öncelikle Fransız olduğunu söyler. Bizde ise bazı çevreler Türküm demek yerine Türkiye’liyim demeyi öneriyorlar. Fransa’da hiç kimse Fransa’lıyım demez, Almanya’da da Almanya’lıyım demezler.
Geçmiş bir tarihte, Fransa Meclisinin çıkarttığı bir yasada Korsika halkından bahsediliyordu. Fransız Yüksek Mahkemesi bu yasayı iptal ederek “Fransa’da Korsika halkı yoktur, tek bir halk vardır. O da Fransa halkıdır” dedi. Şimdi Fransa bunu yaptığı için faşist bir devlet midir? Dünyanın gerçeklerini iyi bilmemiz gerekir. Amerika’da da Hispanikler, Afroamerikanlar ve başka etnik kökenden gelen insanlar vardır. Ancak orada herkes kendini Amerikan olarak tanımlar.
Biz hep geçmişten bahsediyoruz ve geçmişteki hatalarımızı konuşuyoruz. Ancak bundan daha acil bu konu var. Önemli olan bugün aynı hataları yapmamaktır. Geçmişte saydığımız bu dönemlerin hangisinde beş üniversite rektörü tutuklanmıştır? Hangi dönemde toplumun en saygın olarak bilinen yazarları, profesörleri, komutanları tutuklanmıştır? Bu uygulamaların geçmişte bir örneği var mıdır? Geçmişimizde hakkında iddianame bile olmadan bu kadar uzun süre cezaevinde tutulan kaç kişi olmuştur? Bu kişilerin suçlu olduğunu söylüyorlar. Peki, bunu nasıl bilebiliyorsunuz? Mahkum olana kadar herkes masum sayılır. İşte, geçmişimizi tartışırken bir taraftan da bugünü tartışmalıyız. Bugün yaşadıklarımız, demokratik, laik, çağdaş bir ülke için övünç verici durumlar mıdır?
Geçmişte barış içinde bir arada yaşamamıza şöyle bir örnek vereyim; ben Galatasaray Lisesi’nde öğrenciyken bizim Fransızca hocamız bir papazdı. Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi okulunda papaz bir hoca olduğunu düşünebiliyor musunuz? Hiç kimse bunu yadırgamazdı. Papaz hocamız da hiçbir dersinde din propagandası yapmazdı. Astronomi öğretmenimiz, Ermeni asıllıydı ve kendisi Cumhurbaşkanı tarafından Cumhuriyet Senatosuna üye seçilmişti. Türkiye nereden nereye geldi.
Biz azınlıklara yaptığımız muameleleri tartışıyoruz ve tartışmalıyız da. Eksiğimiz varsa hemen düzeltelim. Demek istediğim, eskiden böyle değildi. 1992 yılında Musevilerin İspanya’dan Türkiye’ye getirilişinin 500. yılını kutlarken İstanbul’daki Musevi cemaatinin liderleri, bütün dünya ülkeleri içinde Yahudilerin Türkiye’den daha rahat, daha özgür, daha mutlu ve daha güvenlik içinde yaşadıkları ikinci bir ülke olmadığını ifade etmişlerdi. Bugün ne oldu biliyor musunuz? Jerusalem Post gazetesinde, Başbakanın Davos konuşmasından sonra Türkiye’deki Musevilerden İsrail’e göç edenlerin oranının iki misline çıktığı yazıyor. Yahudiler Türkiye’de kendilerini güvenlik içinde hissetmediklerini açıkça söylüyorlar. Nereden nereye geldik?
İşin daha vahimi de şudur; azınlıklara tahammül edip etmediğimizi tartışıyoruz ama acaba kendi kendimize tahammül ediyor muyuz? Başka bir Hükümet zamanında göreve getirilmiş kişilere bile tahammül edemiyorsunuz. Bugün bir ilin ilgili bir il müdürü ile görüştüm. Bu kişi CHP’nin iktidar olduğu bir tarihte göreve atanmış. Tam 32 defa görevden almışlar ve Danıştay kararıyla tekrar tekrar görevine geri dönmüş. Böyle bir şey olabilir mi? Siz kendi fikrinizden olmayan insanların devlet kadrolarında üst düzey bir göreve gelmesine tahammül edemiyorsunuz. Azınlıklara tahammülümüz olup olmadığını konuşuyoruz ama acaba birbirimize tahammülümüz var mı?
İhsan Dağı: Geçen yılın Şubat ayında yeni Vakıflar Yasası çıktı ve bu yasayla Türkiye’deki gayri müslim vakıfların koşulları iyileştirildi. Peki siz bu yasaya neden itiraz ettiniz?
Onur Öymen: Türkiye’de şöyle bir adet oluştu; birisini itham etmek, fakat onun neyi niçin yaptığını bilmemek ve nasıl düşündüğünü dinlememek. Biz niçin itiraz ettik? Uluslararası hukukun temel bir kuralına göre uluslararası bir anlaşma ancak başka uluslararası bir anlaşma ile değiştirilebilir. Bir anlaşmayı kanunla değiştiremezsiniz. Meclise getirilen bu kanunla Lozan Antlaşması’nın 145. maddesi ihlal edilmiş oldu. Yunanistan bizden iki hafta önce aynı kanunu çıkarttı ama bu kanunda Lozan Antlaşması’na atıfta bulunarak bu kanunu Lozan Antlaşması çerçevesinde yürürlüğe koydu. Biz de ancak Lozan Antlaşması’na atıfta bulunulursa bu kanunu onaylayacağımızı ifade ettik. Ancak Hükümet ısrarla Lozan’a atıfta bulunmadı. Yaptıkları iş, büyük bir hukuk hatasıdır. Biz hiçbir zaman azınlıkların haklarının kısıtlanmasından yana değiliz. İtiraz ettiğimiz konu, Lozan’a atıfta bulunulmamasıdır.
Lozan Antlaşması’nın 139. ile 144 maddeleri İstanbul’daki Rum azınlığına tanınan haklarla ilgilidir. 145. maddede ise aynı hakların Batı Trakya’daki Türklere de tanınmasından bahseder. Vakıflarla ilgili olarak İstanbul’daki Rumlara tanıdığınız hakları anlaşmayı değiştirmeden Batı Trakya Türklerine nasıl uygulayacaksınız? Siz tek taraflı olarak taviz vermiş oluyorsunuz. Lozan’a atıfta bulunmazsanız mütekabiliyet esasını nasıl uygulayacaksınız?
1968’de Yunanistan’da askeri darbe olunca Yunanistan, Batı Trakya’daki Türk azınlığın vakıflarına el koydu. Bu vakıflar bugüne kadar hala Türklere iade edilmemiştir. Bundan haberiniz var mı? Biz hep kendimizi eleştiriyoruz ama Türkiye’de Yunanistan’ın bu yaptığını eleştiren birini duydunuz mu hiç? Biz diyoruz ki; bir kanun çıkarırken en azından eşitlik ilkesine atıfta bulunan Lozan Antlaşması’na değinin, bir kelime söyleyin. Ama ne yazık ki Hükümete bunu söyletemedik. Sırf bu nedenle o zamanki Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer bu yasayı veto etti ve Meclise geri gönderdi. Vetonun çok uzun bir gerekçesi vardı ve özellikle bu konuya vurgu yapılmıştı. İşin özü şudur ki uluslararası bir antlaşma bir kanunla değiştirilemez.
Biz bu hukuki gerçeği anlattığımız zaman bazı çevreler bizi azınlık haklarına karşı olmakla itham ediyorlar. Alakası yok. Biz azınlık haklarını herkesten daha fazla savunuyoruz. Bizim azınlık hakları anlayışımız, Lozan çerçevesinde düzenlenmiştir ve en küçük bir konuda bile geri adım atılmasına taraftar değiliz. Ama şuna da karşıyız. Batı Trakya’ya gittiğimiz zaman görüyoruz ki orada Türklere ait yıkılmış bir caminin tamirine bile izin vermiyorlar. Oraya gittik ve bir belediyenin sosyal demokrat belediye başkanı ile görüştük. Kendisi camilerin tamirine hazır olduklarını ama Atina’nın bunu engellediğini söyledi. Atina’ya gittiğimizde Yunanistan Dışişleri Bakanı ile bu konuyu görüştük ve Batı Trakya’daki camilerin tamirine neden izin vermediklerini sorduk. Buna izin verilmesi diye bir şeyin söz konusu olmadığını, tamirat yapılacaksa bile ancak kendilerinin yapacaklarını söylediler. İşte, orada bize bu kadar büyük bir haksızlık yapılmasına rağmen Türkiye’den buna hiçbir tepki yok.
Gerek azınlıklar olsun gerekse azınlık olmayan vatandaşlarımız olsun Türkiye’de herkese tahammül etmek ve birbirimizle iyi geçinmek, birbirimizi sevmek zorundayız. Hepimiz bu ülkenin parçasıyız.
Fikret Bila: Sayın Öymen, programımıza katıldığınız ve değerli görüşlerinizi bizimle paylaştığınız için çok teşekkür ederiz.
Onur Öymen: Ben teşekkür ederim.
Bu belge Görsel Basın arşivinde bulunmaktadır.