Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- (Türkçe) SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- (Türkçe) ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- (Türkçe) 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- (Türkçe) CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- (Türkçe) GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- (Türkçe) Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- (Türkçe) ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- (Türkçe) Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- (Türkçe) Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

Halk TV – Ruhban Okulu Tartışmaları Hakkında
CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in
Halk TV’ye Verdiği Mülakat
07 Ocak 2010
Sunucu: Merhaba sevgili izleyiciler. Bugün Ruhban Okulu konusunu masaya yatıracağız. Program konuğumuz, CHP Genel Başkan Yardımcısı Sayın Onur Öymen. Ruhban Okulu konusu, Başbakanın ve sonrasında Patriğin açıklamaları ile gündeme gelmişti. Ancak öncelikle çok sıcak bir gelişme ile programa başlamak istiyorum. Norveç polisinin bir vatandaşımızı sokak ortasında döverek hastanelik etmesi üzerine Türkiye Norveç’e nota verdi. Sayın Öymen, diplomatik bir krize dönüşen bu olayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Onur Öymen: Çok büyük bir üzüntüyle karşıladık. Dünyanın hangi ülkesinde olursa olsun, böyle bir olay skandal olarak nitelendirilir. Burada söz konusu olan insan hayatıdır. Her ne olursa olsun, hangi etnik kökenden gelirse gelsin insan hayatını korumak, kurtarmak, onun can güvenliğini sağlamak her devletin görevidir. Norveç gibi demokrasinin şampiyonu geçinen, sosyal devletin öncülerinden sayılan bir devlette böyle bir olayın yaşanması, gerçekten son derece üzüntü vericidir. Norveç Türkiye’nin NATO müttefikidir. Ayrıca insan hakları konusunda, Türkiye’ye sık sık tavsiyelerde bulunan bir ülkedir. Hazırlanan Kürt Raporunda da onların bir katkısı olduğu anlaşılıyor.
Norveç’te büyük bir Türk nüfusu yaşamaktadır. Böyle bir ülkede bu durumun yaşanması hazindir. Bu olay, bizim belki zaman zaman gözümüzde büyüttüğümüz bazı ülkelerde neler yaşanabildiğinin de örneğidir. Norveç dışındaki başka ülkelerde de vatandaşlarımıza çok kötü muamele yapıldığının örnekleri vardır. Ama bu, Norveç’teki durumu hafifletmez. Norveç’in Türkiye’den açıkça özür dilemesi lazımdır. Böyle bir durumda nota vermek yetmez.
Sunucu: Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun açıklamaları sizi tatmin etti mi? Norveç’e nota verildiğini açıkladı.
Onur Öymen: Nota diplomatik yazışmaların adıdır. Her konuda nota verilebilir. Her gün, çeşitli ülkelere çok sayıda nota verilir. Herhangi bir görüş bildirmek, bir şey sormak ya da bir girişimde bulunmak için de nota verilir. Bazıları nota vermeyi protesto olarak yorumluyor ama önemli olan notanın içeriğidir. Hükümetin bu konudaki beklentisi, Norveç’in resmen özür dilemesi olmalıdır. Bir vatandaşımız o ülkenin ihmali, ambulansın gecikmesi yüzünden hayatını kaybetmiştir. Belki de o insanın hayatı kurtarılabilecekti. Bu yüzden Hükümetin yapması gereken, Norveç’ten resmen özür dilemesini beklemektir. Notanın içeriğini tam olarak bilmiyoruz ama ümit ediyoruz ki içinde bu vardır. Yoksa sadece kaygı ve üzüntü belirtmek için nota vermek, bu durumda hafif kalır.
Sunucu: Esas gündemiz Heybeli Ada Ruhban Okulu konusuna dönecek olursak, Başbakan Erdoğan’ın Pazartesi günü yaptığı bir açıklamada AKP Hükümetinin, Heybeli Ada Ruhban Okulunu açmaya hazırlandığını resmen duymuş olduk.
ABD ve AB yetkilileri Türkiye’ye her gelişlerinde, Patrikhanenin ekümenikliğinin tanınması ve Ruhban Okulunun açılması konularında çok büyük ısrarlarda bulunuyorlar. Bazen Patrik, Amerika veya Avrupa ülkelerine gittiğinde oralarda devlet başkanı muamelesi görebiliyor. Son günlerde Lozan Antlaşması konusunda da çeşitli tartışmalara tanık oluyoruz. Mesela, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Lozan’ın aşılarak, artık bir şeyler yapılması gerektiğini dile getiriyor. Sizce Lozan Antlaşmasını aşarak bu konuyu bir çözüme bağlamak mümkün müdür?
Onur Öymen: Patrikhane, Türkiye’nin Lozan Antlaşması’nı imzalamasına ve Birinci Dünya Savaşının sonuna kadar maalesef iyi bir sınav verememiştir. Patrikhane her zaman politika ile çok fazla içli dışlı olmuştur. İzlediği politikalar da büyük ölçüde Türkiye’nin çıkarlarına zarar veren politikalar olmuştur. Dolayısıyla Atatürk, Lozan’a giderken İsmet İnönü’ye, Lozan müzakereleri sırasında Patrikhanenin Türkiye’nin dışına çıkarılması için çaba gösterilmesi talimatını vermiştir. Atatürk Patrikhanenin Türkiye sınırları içinde kalmasını istememiştir. Patrikhanenin geçmişteki politikalarını bildiği için Atatürk’ün o zamanki temel tercihi budur.
Lozan müzakereleri sırasında bu konu antlaşmaya girmemiş, Patrikhanenin adı bile geçmemiştir. Fakat İsmet Paşa Patrikhanenin Türkiye’den çıkarılması için ısrarlarını sürdürmüştür. Türkiye’nin bu ısrarından vazgeçmeyecek olduğunu anlayan İngilizler, diğer ülkelere de yaptıkları telkinler sonucunda antlaşmaya taraf ülkeler, Patrikhanenin sadece İstanbul’da yaşayan Rum azınlığının dini hizmetlerini yapmak ve hiçbir şekilde siyasi ve idari görev üstlenmemek kaydıyla Türkiye sınırları içinde kalması hükmünü antlaşmaya koymayı kabul etmişlerdir. Müzakere zabıtlarında İsmet Paşa’nın şu sözlerini okursunuz; “İsmet Paşa, Patrikhanenin bundan böyle siyasal ya da yönetime ilişkin işlerle hiç uğraşmayacağı, yalnız salt din alanına giren işlerle ilgileneceği konusunda konferans önünde müttefik temsilci heyetlerinin ve Yunan temsilci heyetinin yapmış oldukları resmi konuşmaları ve verdikleri garantileri senet saymaktadır.” Yani Türkiye, bu kayıt ve şartla Patrikhanenin Türkiye’deki varlığını devam ettirmesini kabul etmektedir. Lozan’dan beri devletin bu konuyu yorumlayışı bu şekildedir.
Türkiye, Lozan Antlaşması ile Patrikhanenin ekümenik evrensel statüsü olmadığını kabul etmiş, Patrikhaneyi sadece İstanbul’daki Rumların dini hizmetlerini yapacak bir kuruluş olarak benimsemiştir. Yunanlılar bu durumu üzüntüyle karşılıyorlar ama Yunanlı bazı yazarlar Lozan’ın sonucu olarak Patriğin yabancı devletlere ait metropolitlere artık hükmedemeyeceğini belirtiyorlar. Bazı yazarlar da Lozan Antlaşmasından sonra Patrikhanenin, Patriklik ve ekümeniklikle alakasının ortadan kaldırılmış olduğunu savunuyorlar.
Peki, Türk Hukukunda bu konuda hangi hükümler var? Açılan bir dava vesilesi ile Yargıtay 4. Ceza Dairesinin aldığı bir karara göre Patriğin ekümeniklik iddiasının hiçbir yasal dayanağı yoktur ve Patrikhaneye özel bir statü verilmesi Anayasaya aykırıdır. Az önce de söylediğim gibi, yargı kararında Lozan Antlaşmasının metninde Fener Rum Patrikhanesi ile ilgili bir hükme yer verilmediği ve isminin dahi zikredilmediği belirtilmektedir. İşte, bizim yargımız durumu böyle yorumlamaktadır. Çünkü Lozan Antlaşmasında, Patrikhane yalnızca İstanbul’daki Rumlara din hizmeti veren bir kurum olarak ifade edilmektedir.
Acaba bugünkü Hükümet bu konuyu nasıl görüyor? Başkan Obama İstanbul ve Ankara’da yaptığı açıklamalarda Ruhban Okulunun açılmasını açıkça söyledi. Hükümetten buna hiçbir tepki gelmedi. Sayın Başbakan Washington’a gittiğinde de aynı şey söylenmişti. Başkan Obama, ekümeniklik sıfatını da zikrederek, ekümenik Patriğin talebi doğrultusunda Ruhban Okulunun açılmasında Türkiye’yi destekleyeceğini ifade etti. Bu söylem, kibarca “Ruhban Okulu açın” demektir. Dikkat ettiyseniz tercüman “ekümenik” kelimesini tercüme etmemiştir. Ancak Obama konuşmasında bunu zikretmiştir. “One minute” tan sonra Başbakanın biraz İngilizce bildiğini anladık. O yüzden kendisi de Obama’nın konuşmasını anlamıştır diye düşünüyoruz.
Başbakan Amerika’ya gitmeden önce Patrikle görüştü. Bu görüşmede neler konuşulduğunu daha sonra Patriğin yaptığı açıklamalardan öğrendik. Anlattığım tüm bu konular gündemdeyken ve Ruhban Okulu bu çerçeveden ayrı düşünülemezken, Başbakan Fener Rum Patriği Bartholomeos’a, Atina’da bir iki veya daha fazla cami inşa edilmesi koşuluyla bu konuyu değerlendireceğini söylemiş. Sayın Başbakanın tüm bunlardan çıkardığı budur. Yani Rum Patrikhanesinin durumunu Atina’daki camiye bağlıyor. Halbuki söylemesi gereken; “Bizim devletimizi ve Yunan devleti ile başka devletleri de bağlayan Lozan Antlaşması size bu hakkı vermemektedir, siz ekümenik değilsiniz” olmalıydı. Bunu söylemesi gerekirken, “Atina’da bir cami inşa ederseniz bu işi halledebiliriz” diyor. Ancak bunu söyleyerek Batı Trakya’daki Türk azınlığına da değinmiş oluyor. Burada ince bir nokta vardır.
Patrikhane, Lozan Antlaşmasında açık bir şekilde belirtilen bu hükme rağmen ekümenik sıfatını kullanmaya devam ediyor. Sanki Lozan’da böyle bir karar alınmamış ve böyle bir hüküm verilmemiş, Osmanlı dönemindeki statüsü hala devam ediyormuş gibi fiilen bunu uygulamakta ve ekümenik sıfatıyla toplantılara katılmaktadır. Ayrıca Patrikhane kendisini dinen bunu yapmaya haklı görmektedir. Hatta bazı yabancı büyükelçiliklerin Patrik şerefine Türkiye’de yaptıkları davetler için bize de gönderilen davetiyelerde “Ekümenik Patrik onuruna sizi şu gün, şu saatteki resepsiyonumuza davet ediyoruz” şeklinde “ekümenik” sıfatının kullandığını görüyoruz. Yani, Türk topraklarında Türk yasasına aykırı olarak ekümenik sıfatının kullanılmasına devam ediliyor. Bu durum oldukça düşündürücüdür ve can alıcı bir noktadır.
Ekümeniklik dünyadaki tüm kiliselere hükmetmek, oradaki papazları, metropolitleri tayin etmek, oradakilerin rütbelerini yükseltmek veya alçaltmak anlamına gelir. Yani bir nevi Vatikan’dır. Onların görüşüne göre de Türkiye, bir cins Vatikan özelliği taşıyor. Türkiye’de öyle insanlar var ki, bundan çok büyük bir mutluluk duyuyorlar. Geçenlerde, bir televizyon programındaki yorumcu mazallah Patrik bu durumdan sıkılır da Türkiye’yi terk ederse durumumuz nice olur diye üzülüyordu. Durumu böyle görenler de var. Bazıları da Sayın Patrikten bahsederken – tabi din adamıdır, saygı gösterilmelidir, Türkiye’nin kabul ettiği sıfatları ne ise bunlar kullanılmalıdır - “Patrik Hazretleri” lafını ekliyorlar. Acaba “Hazret” lafı bizim hazretlerin ekümenik anlamında kullandığı bir söz müdür, onu bilemeyeceğim.
Netice olarak, bu durumun ekümenik tarafını çok iyi bilmemiz gerekir. Ancak ilginç olan başka bir durum da var ki, İstanbul’daki Rum olmayan ama Ortodoks olan bazı kiliseler, Patriğin kendi papazları üzerinde, onların tayini konusunda hukuken ve dinen bir yetkisi olmadığı gerekçesiyle Türk mahkemelerinde Patrikhane aleyhine davalar açtılar. Bize de bu davaların, mahkeme kararlarının ve zabıtların örneklerini gönderdiler. İşin bir de Ortodoks kiliseleri ile ilgili bir boyutu var ki, bizimle ilgili bir konu değil. Bizimle ilgili olan boyutu şudur ki, biz Lozan Antlaşmasına bakarız ve antlaşmanın tam olarak uygulanmasını isteriz. Sadece Patrikhane konusunda değil, her konuda bu böyledir.
Yunanistan buna titizlikle bağlı kalıyor ki bazen kendini komik duruma bile düşürüyor. Ben NATO Büyükelçisi iken, Türk Boğazlarından bahsedilen bir belge üzerine bir görüşme yapıyorduk. Yunan Büyükelçisi “Türk Boğazları” sözünü kullanamayacaklarını söyleyerek belgeye itiraz etti. “Sizin tereddüdünüz mü var? Bu boğazlar Türk Boğazı değil mi? Neden kabul edemiyorsunuz?” dedik. Lozan Antlaşmasında sadece “Boğazlar” diye bahsedildiğini söyleyerek itirazını savundu. Bunun üzerine ben de “Yunan Krallığının temsilcisinin görüşlerine katılmıyorum” dedim. Yunan temsilcisi “Krallık değil, biz Cumhuriyetiz” diye düzeltti. Ben de Lozan Antlaşmasında öyle yazdığını söyledim.
Özetle, Yunanlılar bu kadar mübalağalı bir şekilde de olsa “Lozan’a uyarız ve metinde yazılanın tersini kabul etmeyiz” diyorlar da biz neden bunu diyemiyoruz? Lozan’ı aşmaktan bahsettiniz. Yani, Lozan’ı aşacaksınız ki, size ekümenik sıfatını kabul ettirecekler. Bunun yanı sıra Müslüman azınlıklar kavramını kabul ettirecekler, çünkü Lozan’da yalnızca gayrimüslim azınlıklardan bahsediliyor.
Netice itibarı ile, Türkiye’nin 1923’ten beri – bu Hükümet de dahil olmak üzere- izlediği resmi bir politikası var. Türkiye’nin bu resmi politikasını değiştirmesini istiyorlar.
Sunucu: Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi Raporunda hem Yunanistan’ın, hem de Türkiye’nin bir adım atması gerektiğinin yazılması, bunu daha da meşrulaştırıyor olabilir mi?
Onur Öymen: Sevr Antlaşması ne diyor azınlıklar konusunda? Bu antlaşmaya göre, büyük devletler azınlıklar konusunda tespit ettikleri hususları Osmanlı Devleti’ne bildireceklerdir ve Osmanlı Devleti de bunları aynen kabul etmek zorundadır. Ancak Lozan Antlaşmasında böyle bir hüküm yoktur. Antlaşmanın 37. ve 44. maddelerinde İstanbul’daki Rum azınlığının sahip oldukları haklar teker teker belirleniyor ve dini haklar ile eğitim haklarından bahsedilirken özellikle “Türkiye’deki Türklerin sahip oldukları haklar” diye ifade ediliyor. Ayrıca Türklerin sahip oldukları haklar ölçüsünde kamu düzeni sınırlaması ve genel ahlak sınırlaması getirilerek, azınlıkların hakları bu şekilde düzenleniyor.
Şimdi Türkiye’den istenen Türklerin sahip olmadıkları hakları azınlıklara vermesidir. Ruhban Okulu meselesi buna bir örnektir.. Türkiye’de dini kuruluşlar, tarikatlar vs. özel dini yüksek okul açamıyor. Bu Anayasaya göre sınırlanmış bir haktır. Ama bunlar Ruhban Okulunu açmak istiyorlar. İşte aradaki fark budur. Lozan’ı delen kısım da bu taleptir.
Maalesef Hükümet bu konuda yeterince titiz değil. Geçenlerde bir Vakıflar Yasası çıkarttılar. Yunanistan bizden birkaç hafta önce böyle bir yasa çıkarttı ve Lozan’a atıfta bulunularak yasadaki bu hükümleri Lozan çerçevesinde uygulanacağı belirtiliyor. Biz de Mecliste Hükümete böyle yapmalarını söyledik. Yasaya bir Lozan atfı koymalarını, böylece herkesin, bu yasada dile getirilen hususların Lozan hükümleri çerçevesinde uygulanacağının bilmesini istedik. Hükümet bunu kabul etmedi ve biz Anayasa Mahkemesine gittik. Çünkü uluslararası hukuka göre, uluslararası bir antlaşmayı bir yasa ile değiştiremezsiniz. Hükümetin Vakıflar Yasası uluslararası bir antlaşmayı yasa ile değiştiren bir kanundur. Dolayısıyla bu, Lozan Antlaşmasının ihlali anlamına gelir.
Peki, Yunanistan’da durum nasıl? Türkiye’ye uluslararası alanda o kadar ölçüyü kaçıran baskılar yapılıyor ki, kendine saygısı olan hiçbir devlet bu baskıları kabul edemez ve bunlara tepki gösterir. Ama bizde hiçbir tepki yok. Sayın Başbakan Washington’da düzenlediği basın toplantısında gazetecilere, bu konuda Milli Eğitim Bakanını görevlendirdiğini ve onun konu ile ilgilendiğini söyledi. Yani Başbakan “Bu işi bir şekilde yapacağız” diyor. Zaten verilen demeçler de hep bu doğrultuda. Bundan önceki Milli Eğitim Bakanı ise “Bana kalsa ben Ruhban Okulunu açarım” demişti. Aslında taviz çoktan verilmiş, bunu kaleme alınması safhasına gelinmiş. Başbakanın tavrından anlaşılan budur.
Görülen tablo böyledir. Peki, bu tablonun karşısındaki durum nasıl? Yani bir antlaşma yapmışız ve bu antlaşmanın 37. ve 44. maddesi İstanbul’daki Rum azınlıklar ile ilgili hakları düzenliyor. Ayrıca Sevr Antlaşmasında yer almayan Lozan’ın 45. maddesinde İstanbul’daki Rumlara verilen bütün hakların Batı Trakya’daki Türklere verilmesi öngörülüyor. Bazıları dünyada artık çağın değiştiğini öne sürerek karşılıklılık durumuna gerek kalmadığını savunuyorlar. Patriğin “Batı Trakya’da ne olursa olsun. Yunanistan’ın oradaki tutumu bizim konumuz değildir” yönünde demeçleri var. Bu, onları ilgilendirmiyor olabilir ama bizi ilgilendiriyor. Çünkü bizim bir antlaşmamız var ve bu konu bizi ilgilendiriyor. Lozan Antlaşması bizim elimizde bir kozdur, bir imkandır. Oradaki soydaşlarımız gözden çıkaramayacağımıza göre, o soydaşlarımızın hakları ile ilgili elimizdeki teminat Lozan Antlaşmasıdır. Şimdi bunu Lozan’a uydurmak zorundayız.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, meseleye insan hakları açısından bakan, azınlık haklarına genel olarak atıfta bulunan bir sözleşmedir. Bunun dışında ayrıca Azınlık Hakları Çerçeve Sözleşmesi vardır. Avrupa Konseyi çerçevesinde imzalanmış bu sözleşme, hangi etnik veya dini grupların azınlık olup olmadığını tayin etme yetkisini devletlere bırakmaktadır. Antlaşmayı imzalayan her ülke imzanın altına toprakları içinde yaşayan azınlıkları belirten bir şerh koymak zorundadır. Mesela Almanya, azınlık grubu olarak Danimarka azınlığını belirtmiştir. Peki, oradaki Yahudiler azınlık değil mi? İsveç’teki Yahudiler azınlık, Türkiye’deki Yahudiler azınlık ama Almanya’dakiler değil. Neden? Çünkü, antlaşma bunu her ülkenin kendi takdirine bırakmıştır.
Batı Trakya konusuna dönecek olursak; ben Batı Trakya’da görev yaptım ve oradaki soydaşlarımızın duygularını çok iyi biliyorum. Her zaman, Yunanistan Batı Trakya’da yaşayan Türklere, Türkiye’nin İstanbul’daki Rumlara verdiği haklar ölçüsünde hak verse, başka bir şey istemeyeceklerini söylüyorlar. Demek ki orada bir sıkıntı var. Nedir bu sıkıntı? Öncelikle, uzun yıllar boyunca geçerli olan Vatandaşlık Yasası vardı. Bu yasa birkaç yıl önce yürürlükten kaldırıldı. Yunan Vatandaşlık Yasasının 19. maddesine göre, Helen asıllı olmayan Yunan vatandaşlarının uzunca bir süre için Yunanistan’dan ayrılmaları durumunda Yunan vatandaşlığından çıkarılmaları söz konusuydu. Bu, Yunan Yasasının Helen asıllı olanlarla Helen asıllı olmayanlar arasında fark gözettiği anlamına gelir. Peki, böyle bir fark var mıdır? Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde böyle bir ırk ve etnik köken ayrımı var mı? Veya Türk yasalarında ve Anayasamızda var mı? Yok. Ama Yunan Vatandaşlık Yasasının 19. maddesinde vardı. Biz buna yıllarca itiraz ettik. Sonunda Yunanistan bunu daha fazla sürdüremeyeceğini anladı ve bu yasayı kaldırdı. Ancak yasayı kaldırana kadar 60.000 kişiyi, Türkü, Yunan vatandaşlığından çıkardılar. Şimdi ise yasa kaldırılmış olmasına rağmen çıkarılan bu 60.000 kişiyi tekrardan vatandaşlığa kabul etmiyorlar.
Başbakan Amerika’da bir şey söyleyecekse bunları anlatmalıdır. Ama orada yapılan basın toplantısında bu konuda söylediği tek şey, Milli Eğitim Bakanının Ruhban Okulu meselesi ile ilgilendiğidir. Bizim yasalarımız, mahkeme kararlarımız ve Anayasa Mahkemesinin 12 Ocak 1971 tarihli kararına göre Ruhban Okulunun özel bir yüksek okul statüsünde açılmasının mümkün olamayacağını söylemiyor.
Sunucu: Peki Sayın Öymen, Ruhban Okulunun Galatasaray Üniversitesi bünyesinde İlahiyat Fakültesine bağlı olarak yeniden açılması, yani Lozan Antlaşması ile Anayasayı dolanarak açılması mümkün mü?
Onur Öymen: Kimse demiyor ki, “Türkiye’deki azınlıklar din adamı yetiştirmesin”. Ama bu eğitim hakkı belli kurallar ve koşullarla tanınmış, bu da Cumhuriyet boyunca defalarca tekrarlamıştır. İlk şart Türk vatandaşı olmaktır. Vaktiyle Ruhban Okuluna Türk vatandaşı olmayan çok fazla insan getirilmiş. Mesela Patriğin Türk vatandaşı olması gerekir ama Menderes döneminde, nasıl olmuşsa, Amerikan vatandaşı olan biri Patrik yapılmış ve hemen alelacele, kolay telsik denilen bir yöntemle kendisine Türk vatandaşlığı verilmiştir. Ancak bu istisnai bir durumdur. Uygulamada, Patriğin Türk vatandaşı olması gerekir. Ruhban Okulunun öğrencilerinin de Türk vatandaşı olması gerekirken, bu kural da ihlal edilmektedir.
Geçmişte yapılan ihlalleri burada uzun uzun tekrarlamaya gerek yok ama Anayasa Mahkemesinin 1971’de aldığı karar, hem Hükümeti hem de ilgili kuruluşları bağlamaktadır. Başbakan kalkıp da Anayasa Mahkemesinin aldığı bu kararı ve Yargıtay’ın ekümenik ile ilgili aldığı kararı tanımadığını söyleyemez. Biliyorsunuz, bu İktidar mahkeme kararlarından biraz rahatsız oluyor. Mesela YÖK Başkanı mahkeme kararının arkasından dolanarak katsayı problemini çözeceğini söylemişti. Arkayı dolanarak puan almak güreşte vardır, hukukta yoktur. Güreşte rakibinizin arkasına dolanırsanız, yanılmıyorsam 2 puan kazanıyorsunuz ama hukukta böyle bir şey yoktur. Avrupa Birliği’nin kararı da hukukun arkasından dolanacak ki, Patrikhanenin talepleri yerine getirilebilsin.
Batı Trakya’da başka neler oluyor? İstanbul’da, örneğin okullarda Rum kelimesini rahatlıkla kullanabiliyorsunuz. Ayrıca çeşitli Rum dernekleri var. Yunanistan’da ise bizim azınlığın Türk kelimesini kullanmaları, rahatsızlık yaratıyor. Orada kurulmuş olan Türk derneklerinden mahkeme kararıyla Türk lafını çıkarttılar. Bu durum bizim Hükümeti rahatsız eder mi emin değilim ama bizi rahatsız ediyor. İktidar partisinin Meclis Grup Başkan Vekili geçtiğimiz günlerde verdiği bir beyanatta Anayasamızdan Türk kelimesini çıkarmayı önerdi. Şimdi biz Yunanistan’a “Dernek isimlerinden Türk kelimesini nasıl çıkarırsınız” desek onlar da bize “Siz kendi bu kelimeyi kendi Anayasanızdan çıkarıyorsunuz. Bizi ne hakla eleştirebilirsiniz?” derlerse ne diyeceğiz? O zaman biz onları AKP’nin Meclis Grup Başkan Vekiline havale edeceğiz.
Şu anda da Lozan’a bağlantılı olarak yürürlükte olan bazı antlaşmalar var. Bunlardan biri, 1913’ten beri yürürlükte olan Atina Antlaşmasıdır. Bu antlaşmanın 11. maddesine göre Batı Trakya’daki Türkler kendi din adamlarını seçme hakkına sahiptir. Nasıl ki İstanbul’daki Rumlar kendi Patriklerini seçme hakkına sahipse, Türkler de kendi din adamlarını seçme hakkına sahiptir. Peki bu uygulanıyor mu? Uygulanmıyor. Çünkü Yunanistan, 1990 yılında çıkardığı bir kanunla ülkedeki Müslüman din adamlarını devletin tayin edeceğini karar bağladı. Yunanistan kendisi için resmi olan müftüleri tayin ederek halkın seçtiği din adamlarının görev yapmasını engelledi. Bu din adamları Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurdular ve mahkeme onları haklı bularak Yunanistan’ı para cezasına çarptırdı. Ama Yunanistan bu durumu düzeltme yoluna gitmedi. Şu an bile Batı Trakya’daki Türklerin, oradaki müftüleri seçme hakkı tanınmıyor.
Lozan Antlaşmasına göre ayrıca Türkiye’nin Batı Trakya’ya öğretmen gönderme hakkı vardır. Bu konuda belli bir mutabakata varılan sayı 35 öğretmenin Yunanistan’a gitmesidir. Ancak Yunanistan sadece 15 öğretmen kabul ediyor. Biz de Batı Trakya’ya 15’ten fazla öğretmen gönderemiyoruz. Batı Trakya’da, Türkiye’de pedagoji eğitimi görmüş profesyonel 100’den fazla öğretmen var ama bunların hepsi şu anda işsizdir. Sadece 15 tanesi iş yapabiliyor. Düşünebiliyor musunuz, sadece 15 kişi.
İşte, tüm bunlar çok ciddi ve Türk-Yunan ilişkilerine zarar veren konulardır. Daha pek çok konu var ama bunların hepsini anlatarak vakit almak istemiyorum. Mesela vakıflar konusu; biz Vakıflar Yasası çıkarttık. Yunanistan’da ise 1967 yılındaki cunta yönetiminden itibaren Türk vakıfları bir kayyum tarafından idare ediliyor. Şu an oradaki Türk soydaşlarımız kendi vakıflarını yönetebilme hakkına sahip değiller. Düzeltilen bir şey var; Batı Trakya’da yaşayan 40.000 civarındaki Türk, bölgenin biraz kuzey sınırında bulunan yasak bölgede yaşıyor. II. Dünya Savaşı’ndan sonra orada iç savaş olması ve komünistlerin bölgede etkili olmasını bahane ederek Yunanistan orayı yasak bölge ilan etti ve birkaç yıl öncesine kadar yasak bölge özelliğini kaldırmadı. 1990’lı yılların sonunda yasak bölge özelliğini kaldırdı. Ben bir Türk diplomatı olarak o yasak bölgeye giremiyordum. Danimarkalı bir insan hakları örgütü başkanı girmeye kalkıştı, adamı hapse attılar ve güç bela çıkarılabildi. Olumlu denilebilecekse, bu yasak bölge kalkmış olması olumlu bir şeydir ama birçok olumsuzluk hala devam ediyor.
Başbakan camilerden bahsediyor. Camilerle ilgili de bir hüküm var. Bir Parlamento Heyeti ile İskeçe’ye gittiğimiz bir ziyarette oradaki birkaç caminin tamirinin devam ettiğini gördük. Bir tanesi tamir edilmiş ama diğerlerinin tamirine izin verilmemiş. Bu durumu şehrin sosyal demokrat Belediye Başkanına anlattık ve niçin cami tamirlerine izin verilmediğini sorduk. Kendisi bize yapabileceği bir şey olmadığını, Atina’nın engel olduğunu söyledi. Atina’ya gittik ve dönemin Dışişleri Bakanı ile görüştük. Bu konunun kendilerinin inisiyatifinde olduğunu, Avrupa Birliği’nden mali yardım beklediklerini ve geldiği takdirde cami onarımlarını tamamlayacaklarını söyledi. Yani talebimizi olumlu karşılamadı.
Tüm bu olumsuzlukları alt alta sıralamak meseleyi halletmiyor. Sorunlara çare bulmak gerekir. Hiç kimse, Türkiye’deki azınlıkların din adamı yetiştirmesine engel olmak istemiyor. İstanbul’da Yahudi azınlığı da vardır. Belki de Rumların on misli kadar Yahudi var ama Yahudilerin din adamı yetiştirme problemi yok. Ermenilerden de fazla sorun duymuyoruz. Küçük bir meseleleri var ama bunu da onlarla konuşarak öğreneceğiz. Kamuoyuna intikal eden bir şey yok.
Mesela, Başbakan – Obama görüşmesinde Obama Ermenilerin de dini eğitimini sağlamamızı söylemedi. Demek ki, bütün lobiler sadece Ortodoks din adamları için çalışıyor. Peki dini eğitim verecek bir okul sadece İstanbul’daki 4000 Rum’a mı gerekmektedir? Hayır. Patrik dünyadaki Patrikhanelere gönderecek din adamı olmadığını, yani kendisini dünyadaki bütün Patrikhaneler ve Ortodoks kiliselerinden sorumlu saydığı için onlara tayin edecek din adamı yetiştiremediğini söylüyor. Bu işler yasalar çerçevesinde, uluslararası antlaşmalara uygun çerçevede mutlaka bir çözüme kavuşturulabilir. Biz hiçbir azınlığın din adamının olmamasından yana değiliz ama karşı olduğumuz şey başkadır.
Kısa bir süre önce Ortodoks bir din adamı CNN Türk’te 5N 1K programına katılmıştı. Programda Ruhban Okulu konusunda talepleri olduğunu ve bunları Türk Hükümetine defalarca ilettiklerini ama kabul ettiremediklerini, bu nedenle de Türk Hükümetine uluslararası baskı yaptırmaya karar verdiklerini ifade etti. Türkiye’deki milli bir dini kuruluşun sözcüsü, Türk televizyonunda Türk halkına “Biz sizin ülkenize baskı yaptırıyoruz” diyor, düşünebiliyor musunuz? İşte biz bunu kabul edemeyiz. Ama Hükümetin buna hiçbir tepkisi yok.
Sunucu: Egemen Bağış, Rumların bu ülkenin seçmenleri olduğunu, dolayısıyla onların da taleplerini dikkate almak gerektiğini ifade etmişti. Siz bu konuda neler söyleyebilirsiniz?
Onur Öymen: O insanlar hepimizin seçmenidir. Ancak hem Sayın Bağış’ı, hem bizi, hem de Patrikhaneyi bağlayan uluslararası bir antlaşmamız var. Sayın Bağış Lozan Antlaşmasının üstünde değildir. O antlaşmayı uygulamak ve uygulatmak zorundadır. Zaten Hükümetin bu konudaki zaaflarını gördükleri için bu baskıları yaptırıyorlar.
Sunucu: Uluslararası baskı demişken, uluslararası platformlarda bu konu azınlıkların dini sorunları ve din adamı yetiştirme sorunu olarak algılanıyor. Ama böyle bir sorunun olmadığını söyleyebilir miyiz?
Onur Öymen: Eğer onların Lozan’da verilen hakların hayata geçirilmesinden yana bir sıkıntıları olursa ve bize böyle bir talepte bulunurlarsa, önce biz onlara yardımcı oluruz. Bu çağdaş dünyada hiç kimse kalkıp da “Azınlıkların haklarını kısıtlayalım” diyemez. Biz sosyal demokrat bir parti olarak hiçbir zaman böyle bir şey söylemeyiz. İnsanların, dini grupların dini özelliklerine karışamayız. “Devlet etnik kördür” deriz. Ancak bir antlaşmadan doğan haklar ihlal ediliyorsa, o zaman gayet tabi ki bununla ilgilenir ve çare ararız. Buradan onlara sesleniyorum; eğer Lozan’da belirlenen hakları çiğneniyorsa, lütfen bize bildirsinler. Biz de bunun peşine düşelim ve haklarını koruyalım. Çünkü onlar da bizim vatandaşlarımızdır. Ama “Hayır, biz antlaşmayı çiğnemek istiyoruz. Antlaşmayı uluslararası baskı ile başka türlü uygulatmak istiyoruz” diyorlarsa o zaman AKP’ye müracaat edebilirler. Çünkü az önce de bahsettiğim örnekler gösteriyor ki, AKP’nin uluslararası antlaşmaları uygulamak gibi bir niyeti yoktur.
Sunucu: Aslında Yunan lobisinin Avrupa ve Amerika’da güçlü olmasından dolayı böyle bir baskı olduğu söyleniyor. Ancak Avrupa’daki Türk sayısı Yunan sayısından fazla. Sizce bu baskıların altında AB’nin dinsel kökenleri mi, yoksa başka siyasi hedefler mi yatıyor?
Onur Öymen: Tabi ki bu lobilerin etkileri de var. Amerika’da bir söz vardır; “En güçlü lobi, Amerikan Hükümetidir” denir. Lobiler ne derse desin, Amerikan Hükümeti kendi milli çıkarlarının farklı bir yönde olduğunu düşünürse, kendi çıkarları doğrultusunda hareket eder, lobilerin talepleri doğrultusunda değil. Bunun en tipik örneği, 1956 Süveyş Krizidir. Bilindiği üzere Amerika’daki en güçlü lobi Yahudi lobisidir. 1956’da İsrail, Fransa ve İngiltere ile birlikte Süveyş’e bir çıkarma yapmıştı. Amerika buna öyle bir tepki gösterdi ki, üç gün içinde geri çekilmek zorunda kaldılar. Hani lobileri vardı?
Lobilerin de belli sınırları vardır. Bazen Hükümetler, lobileri mazeret olarak gösterirler; “Ermeni lobisi çok bastırıyor. Ne yapalım, elimiz mahkum” ya da “Rum lobisine söz geçiremiyoruz” gibi sözleri sıklıkla duyarız. Bunlara fazla kulak asmayın. Bu sözlerin doğruluk payı vardır ama söylendiği kadar değildir.
Eğer Amerikan Hükümeti bir konunun kendi ulusal çıkarlarına tehdit oluşturduğunu düşünürse geri adım atar. Kıbrıs Harekatından sonra Amerika’nın Türkiye’ye koyduğu askeri ambargoyu örnek olarak gösterebiliriz. Türkiye’nin bir adım gerilememesi ve Rum kesiminin sonuna kadar ambargo lehinde faaliyet göstermesine rağmen Amerikan Hükümeti, Türkiye’den hiçbir taviz almadan bu ambargoyu tek taraflı kaldırma kararı almıştır. O yüzden bu lobileri belli ölçüler içinde değerlendirmek ve olağanüstü bir güce sahip kuruluşlar olarak görmemek gerekir. Uluslararası ilişkiler söz konusu olduğu zaman “America first” derler.
Amerika’da her eyalette PAC denilen political action committee’ler vardır. Bunlar lobilerin kurduğu komitelerdir. Bir milletvekili veya bir senatör o lobinin ya da ülkenin menfaatlerine aykırı hareket ederse o kişiyi bir daha seçtirmemek için yerel basında muazzam bir kampanya başlatırlar. Eğer Amerika’nın milli çıkarlarından biri Türkiye’yi karşısına almamak ise; Türkiye’yi karşısına aldığı takdirde Türkiye’den gelebilecek tepkiler Amerika’nın çıkarlarına zarar veriyorsa, hemen bundan vazgeçerler. Almanya’da büyükelçilik yaptığım dönemde Almanya Türkiye’ye askeri ambargo uygulamıştı. Türkiye onlara öyle bir tepki gösterdi ki Almanya üç hafta sonra ambargoyu kaldırmak zorunda kaldı.
Patriğin ekümenik sıfatına sahip olması, Amerika’nın ulusal çıkarına zarar vermediği için, bu lobilerin faaliyetine engel olmak gibi bir ihtiyaç içinde değiller.
Özetle, önümüzde üç tane rehber metin var. Bir karar alırken bu üç metni göz ardı edemeyiz. Bunlardan biri Lozan Antlaşmasıdır. Vakıflar Yasasında yaptığınız gibi Lozan Antlaşmasını deldirmeyeceksiniz. İkincisi; Yargıtay’ın ekümeniklikle ilgili verdığı kararı dikkate alacaksınız ve bu kararı deldirmeyeceksiniz. Üçüncüsü; Anayasa Mahkemesinin 1971 tarihli kararını deldirmeyeceksiniz. Bu, sadece Ruhban Okulları ile ilgili almış olduğu bir karar değil, bütün yüksek okullarla ilgili bir karardır.
Lozan Antlaşmasının bu konuda en temel maddelerinden biri, ülkelere kendi vatandaşlarına tanıdıkları haklar ölçüsünde azınlıklara da haklar tanımalarına hükmeden maddesidir. Ancak bu hakları aşan bir hak tanındığı takdirde, mesela Pennsylvania’dan birisi gelip de dini bir özel yüksek okul açmak isterse buna ne diyeceksiniz ve nasıl bir gerekçe göstererek karşı çıkacaksınız? Başka biri de kalkıp aşırı kökten dinci bir yüksek okul açmak isterse buna nasıl karşı çıkacaksınız?
Sunucu: Sayın Öymen, değerli görüşleriniz ve yayınımıza katıldığınız için çok teşekkür ediyoruz.
Onur Öymen: Ben teşekkür ederim.
Bu belge Görsel Basın arşivinde bulunmaktadır.