Kanaltürk, Ceviz Kabuğu Programı – Kuzey Irak’taki Durum ve Türkiye-Amerika İlişkileri Hakkında

CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in
Kanaltürk’te “Ceviz Kabuğu” programında verdiği mülakat
1 Haziran 2007

Hulki Cevizoğlu: Bu haftanın ana konusu, Türkiye’ye Amerika’dan yapılan havadan ve karadan saldırılar, tacizler ve tehditlerdi. Geldiğimiz nokta itibariyle, müttefikimizle nasıl bir ilişki içindeyiz? Müttefik denildiği zaman dostluk ilişkisi ya da balayı gibi mutlu bir ortam akla geliyor ama şu anda sanki karşımızda bizim sanki dostumuz yok da PKK ve Amerika var. Nasıl olabiliyor bu? Geçen hafta 24 Mayıs’ta iki tane F-16 savaş uçağı Türk hava sahasına girdi ve 80 km içeriye kadar girdi, dört dakika boyunca ihlalini sürdürdü. Sonra Bingöl yakınlarında nasıl olduğunu anlayamadığımız bir tren kazası oldu. PKK’nın döşediği mayınlar yüzünden raydan çıkan vagonlar devrildi ve içinden roket atarlar, füze rampaları, suikast silahları çıktı. Bunlar nereye gidiyordu? Nasıl gidiyordu? İran’dan geldi, Türkiye üzerinden Suriye mi gidiyordu, bu tartışılıyor. Bu gece Kuzey Irak’taki Türk Silahlı Kuvvetleri unsurlarına karşı taciz eylemleri yapıldığı açıklandı. Biz dostla mı, düşmanla mı birlikteyiz? Amerika’ya düşman demeye dilimiz varmıyor mu? Genel Kurmay Başkanı ne denmesi gerekiyorsa askeri ve diplomatik bir dille söylüyor; ama Hükümet ne yapması gerekiyorsa yapmıyor ve susuyor.

Hulki Cevizoğlu: Maalesef bu yaşadığımız sıkıntıların tümü Hükümetin başından beri bu konuda cesaretsiz bir politika izlemesinden kaynaklanıyor. Hükümetler başka hiçbir iş yapamasalar bile sınırlarının güvenliğini sağlamakla yükümlüdürler. Vatandaşların can güvenliğini sağlamak zorundadırlar. Maalesef bu Hükümet Kuzey Irak’la ilgili olarak bu görevini başından beri yerine getirememiştir. İki defa Meclisten yetki aldılar. Bir tanesi 20 Mart 2003 tarihinde. Kuzey Irak’ta teröristlerle mücadele için, sınır güvenliğini sağlamak için altı ay süreyle asker gönderme yetkisi aldılar ve bu yetkiyi kullanamadılar. Bir kere de 7 Ekim 2003 yılında bir yıl süreyle yetki aldılar. Bu yetkiyi de kullanamadılar. Yalnız bir şey oldu arada, bu ikinci yetkiyi aldıktan bir ay sonra, kasım ayının başlarında, Amerika Dışişleri Bakanı Colin Powell bizim dışişleri bakanına telefon etti ve dedi ki, “bu işi yapmayın.” Ertesi gün Türk dışişleri sözcüsü bir açıklama yaptı ve bu işi Türkiye’nin yeniden gözden geçirdiğini söyleyerek Kuzey Irak’a asker gönderilmeyeceğinin işaretini verdi. Nitekim bir yıllık yetki süresince Türkiye göndermedi. 2004 yılının ekim ayında Hükümetin bu yetkisi bitti ve o tarihten bugüne kadar Hükümet çeşitli uyarılarımıza ve önerilerimize rağmen bu yetkiyi Meclisten bir daha isteme cesaretini gösteremedi.
Bu arada 22 Eylül 2003’te Amerika’yla bir anlaşma imzaladılar. Bu anlaşmanın metnini bütün taleplerimize rağmen bize vermediler ama basına sızdı ve biz de bunun üzerine tepki gösterdik. Bu anlaşma Dubai’de Devlet Bakanı Ali Babacan’la Amerikan Hazine Bakanı arasında imzalanıyor. Bu anlaşma Türkiye’yi bir milyar dolarlık hibe yardımının karşılığı olan 8,5 milyar dolarlık kredi verilmesini ama bunun karşılığında da Türkiye’nin Kuzey Irak’a asker göndermemesini veya gönderilirse bu yardımın kesileceğini öngörüyor. Biz buna öyle bir tepki gösterdik ki, bu yardım anlaşmasının onaylanmasını Hükümet Meclise teklif bile edemedi, anlaşma geçersiz kaldı. Hükümet bizim tepkimiz karşısında kendisi de anladı yaptığı işin ciddiyetini. Para karşılığında ulusal çıkarlarımızdan taviz vermek cumhuriyet tarihimizde örneği görülmeyen bir olaydır.

Görüyorsunuz ki, cesaret edemiyorlar. Bırakın asker göndermeyi Meclisten yetki almayı cesaret edemiyorlar. Biz açıkladık. Aylarca önce dedik ki, “bakın durum böyle. Türkiye’de terör azıyor, gelişiyor. Bir sürü insanımızın hayatına mal oluyor. Meclisten yetki isteyin biz size oy vereceğiz” dedik. “Biz CHP olarak destekleyeceğiz” dedik. “Gelin, yetkiyi Meclisten alın hangi gün gönderirsiniz, kaç asker gönderirsiniz, nereye gönderirsiniz, nasıl yaparsınız, bu sizin işiniz.” Ama cebinizde yetkiniz olacak. Şu anda Hükümetin 2004 yılının Ekim ayından beri yetkisi yok. Kuru sıkı konuşuyorlar “Onu yaparız bunu yaparız. Kızdırmasınlar” diye. Yetkiniz olmadan hiç bir şey yapamazsınız. Yetki almamıştır Meclisten. Buna bile cesaret edemediler.

Hulki Cevizoğlu: Daha önce 1 Mart tezkeresi çıksın diye elinden geleni yapan AKP Hükümeti eğer 1 Mart tezkeresinin amacı bizim ordumuzun Irak’a girmesi ve PKK’yla mücadele etmesiyse AKP’nin dediği gibi, işte size yetki verdik, diyorsunuz. Şimdi de vermeye hazırız, diyorsunuz ama almak istemiyor. O zaman 1 Mart tezkeresi için Türk halkına yalan söylendiği bir kez daha ortaya çıkmış olmuyor mu?

Onur Öymen: Tabii, daha vahimi var. Bazıları diyorlar k., “PKK’yla niye mücadele edemiyoruz çünkü 1 Mart tezkeresini Meclisten geçirmediniz. Meclisten tezkereyi geçirmeyince Amerikalılar da bizim PKK’yla mücadele için asker göndermemize izin vermiyorlar.” Yani bundan daha küçültücü bir ifade olamaz. Demek ki, Türkiye kendine yönelik terörist saldırılarla mücadele etme iznini almak için bir başka ülkeye bir bedel ödemek zorunda. O ülkenin Türkiye topraklarından Irak’a askerini geçirmediğiniz takdirde “ben de sizin terörle mücadele etmenize izin vermem” diyor. Bunun dünyada örneği var mı? Böyle bir şey olmuş mu hiçbir yerde? Hangi ülkeye şimdiye kadar terörle mücadele etme iznini alabilmek için bir ülkeye bir taviz vermiş, bir rüşvet vermiş, bir bedel ödemiş? Böyle bir şey olabilir mi? Yani uluslar arası ilişkilerde terörle mücadelenin alfabesine aykırı bu. Biz iki tane NATO ülkesiyiz. NATO anlaşmasının özüne, ruhuna, her şeyine aykırı. Türkiye’yle Amerika NATO müttefiki iki ülkedir ve bu ülkelerin teröre karşı olsun, genel olarak güvenlik konularında olsun iş birliği yapma ve dayanışma içinde olma yükümlülükleri vardır. Yani bu yükümlülüklerden hiçbir şekilde kaçamazsınız.

Hulki Cevizoğlu: Türkiye’nin gündeminde niçin bu kadar çok Amerika var?

Onur Öymen: Amerika’nın bilhassa bu PKK ile mücadele konusunda izlediği politikayı biz anlamakta gerçekten zorlanıyoruz. Biz nisan ayının başlarında altı kişilik bir parlamento heyeti olarak Amerika’ya gittik. Dışişleri Bakanlığında, Amerika’nın Savunma Bakanlığında, Kongrede, Senatoda, düşünce kuruluşlarında pek çok temas yaptık. Onların yüzüne karşı Türk halkının tepkisini ve bizim tepkilerimizi ifade ettik ve şunu söyledik: “Biz çok uzun yıllardan beri Amerika’yla çalışırız. Sayın Elekdağ da ben de diplomat olarak çok uzun yıllar çalıştık. Amerika ile birçok konuda anlaştığımız oldu, bazı konularda anlaşamadığımız da oldu; bunlar makuldür. Fakat anlaşamadığımız konularda bile Amerika’nın politikasının, tasvip etmesek de, gerekçesini nedenini anlayabiliyorduk. Şimdi ilk defa Amerika’nın bu politikasını anlayamıyoruz. Siz ki, terörle mücadeleyi tüm dünyada hedef saymışsınız, Başkan Bush dünyadaki bütün terör örgütleriyle sonuna kadar savaşacaklarını ilan etmiş 11 Eylül’den sonra. Bütün dünya ülkelerine hitaben demiş ki, “ya bizden yanasınız ya teröristlerden yanasınız.  Hem teröristten yana olup ona göz kırpacaksınız hem bizden yana gözükeceksiniz, böyle bir şey yok, yerinizi alın”. Biz de Amerika’ya dedik ki, “biz de bugün size aynı şeyi söylüyoruz; ya bizden yanasınız ya teröristlerden yanasınız, anlayamıyoruz politikanızı.”

Şimdi orada 3500 civarında terörist var bunlar Türk sınırını vızır vızır geçiyorlar, patlayıcılar geçiriyorlar, mayın döşüyorlar, askerlerimizi öldürüyorlar, bomba patlatıyorlar, o sıralar daha Ulus bombalaması yok tabi, pek çok yerde bombalı saldırılar yapıyorlar. Ve şimdi siz bu teröristleri orada engellemek için hiçbir şey yapmıyorsunuz. Irak hükümeti bunu yapacak durumda değil, siz bunu yapacak güce sahipsiniz; fakat yapmıyorsunuz, yahut bir şekilde “yapamayız” diyorsunuz, “başka önceliğimiz var” diyorsunuz.  Ama bize de yaptırmıyorsunuz! Böyle bir şey olabilir mi? Yani teröristler bundan nasıl bir mesaj çıkarırlar? “Kimse bizim kılımıza dokunamaz, silahımızı, cephanemizi alırız, eğitimimizi yaparız, istediğimiz gibi insanlarımızı geçiririz Türkiye’ye; kimse de bizim kılımıza dokunamaz  Türkiye de bize hiçbir şey yapamaz Amerika mani olur onlara” diyecekler.

Bu soruna bula bula özel temsilcilik çözümünü buldular. Atanır atanmaz, “askeri müdahale son seçenektir” diye beyanatta bulundu. Ben kendisine dedim ki, “peki, ilk seçenek nedir?” Son seçenek askeri müdahale ise bir ilk seçenek olmalı. Şunu mu kastediyorsunuz, siz gideceksiniz buradan Barzani’ye Türkiye’nin görüşlerini anlatacaksınız, Barzani gidip PKK ile konuşacak onların cevabını getirecek, yani Türkiye sizin vasıtanızla PKK ile dolaylı bir müzakere surecine girecek. “Hayır, dedi, yanlış oldu o sözü söylediğim, bir daha söylemeyeceğim” dedi ve bir daha da söylemedi. Şimdi son olarak Washington!a gittiğimizde ben telefon ettim kendisine ve dedim ki, siz ne yapıyorsunuz? Ne yapmak istiyorsunuz? Bu sizin mekanizmanızla hiçbir yere gidilemiyor.

Hulki Cevizoğlu: İktidardaki AKP’nin Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Amerika’ya siz ne yapmak istiyorsunuz diyor mu acaba? Demesi gerekmez mi?

Onur Öymen: Demesi gerekir de diyemez. Niye diyemiyor çünkü Başbakanın baş danışmanı Washington’a gidiyor, diyor ki gazetecilere, “biz altı yedi yıl daha iktidar da kalmak istiyoruz. Başbakanımızı delikten aşağı süpürmeyin, onu kullanın” diyor. Şimdi ne demektir bu? Bizim sizin desteğinize ihtiyacımız var, size hizmet etmeye hazırız, demektir, başka manası olamaz. Şimdi bunu diyen bir devlet veya bir hükümet kalkıp da bizim demin söylediğimiz sözleri nasıl söyleyebilir? Hangi cesaretle söyleyebilir? Cesaretleri yok. Siz orda o koltukta Türkiye’nin haklarını ve çıkarlarını korumak için oturuyorsunuz, o hükümet koltuğunda oturmanızın başka bir sebebi yok. Ve birinci göreviniz güvenlik çıkarlarıdır. Güvenlik çıkarlarını korumak için gözünüzü kırpmayacaksınız. Karşınızda kim olursa olsun, Türkiye’nin güvenlik çıkarını korumanıza engel olan kim olursa olsun, ona karşı tavır alacaksınız, siyasi mücadele yapacaksınız, ne gerekiyorsa yapacaksınız; yoksa bir gün o koltukta oturamazsınız. Bu ülkenin güvenliğini sağlama cesaretine sahip olmayan insanların oturacağı koltuk değildir o.

Bir de üstelik, Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturmaya talipsiniz, şu işe bakın! Biz buna engel olduk diye, anayasadaki maddeleri ihlal ederek bunu yapmaya kalkıştıklarında Anayasa Mahkemesine başvurduğumuz için bize ateş püskürüyorlar, halka gidip bizi şikayet ediyorlar. Bir de maazallah cumhurbaşkanı olacaklar.
O koltuğa sizi seçen vatandaşlar Türkiye’nin güvenliğini koruma konusunda cesaretsizlik gösteresiniz diye getirmediler sizi oraya. Cesaret şarttır. İnsanlar korkabilir, insanlar çekinebilir, insanlar mütevazı olur, insanlar alttan alır, devlet böyle olmaz. Devlet korkmaz, devlet alttan almaz. O koltuğa oturduğunuz andan itibaren siz devletsiniz.  Ve bu görevinizi yapamıyorsunuz, başından beri sizi uyarıyoruz. Bakınız bu yetkiyi niçin aldınız Meclisten? 20 martta açıkça yazmışsınız; Kuzey Irak’taki terör odaklarının faaliyetlerini anlatıyorsunuz PKK’nın faaliyetlerini yazıyorsunuz. Buna mutlaka müdahale etmek lazımdır diyorsunuz. Peki bu yetkiyi aldınız niçin kullanamadınız?

Hulki Cevizoğlu: Amerika süpürge elimizde diyordu çünkü.

Onur Öymen: Olur mu öyle şey? Şimdi diyorlar ki, “asker bize müracaat etsin de o zaman Meclisten yetki isteyelim”. 20 marttaki metinde böyle bir şey yazmıyor bizim haberimiz yok. Asker size dilekçe mi verdi? Asker size dilekçe verdi, “gidin meclisten yetki isteyin” dedi, onun üzerine mi gittiniz Meclise? Veya 7 ekimde asker size dilekçe mi verdi? Bunlar nasıl işlerdir? Cesaretiniz yok en büyük eksikliği cesaret ve kararlılığı yok bu hükümetin. Bütün bu sıkıntılar başımıza hep bu yüzden geliyor. Bu hükümetin maalesef dört buçuk senedir, Türkiye’yi idare etmesi, başka sebepler bir yana, ama sadece bu sebebi dikkate alsak bile Türk milleti açısında çok büyük bir talihsizliktir. Bu milleti güvenlikten yoksun bırakamazsınız.Askerimiz dünyanın en güçlü yedinci ordusudur, NATO’da Amerika’dan sonra en tecrübeli ve en başarılı ordudur.

Hulki Cevizoğlu: Ama başında siyasi irade yok.

Onur Öymen: Tabii. Siz bu orduyu Türkiye’nin sınırını koruma göreviyle görevlendiremiyorsunuz. Genelkurmay Başkanı açıkça söyledi, “sınırı korumak için böyle bir operasyonu yapmamız yararlıdır ama bu bir siyasi karar gerektirir” dedi. Daha ne desin? Bir de hükümet diyor ki, efendim asker talep etsin de bakalım. Siz bunu idrak edemiyor musunuz politikacı olarak, hükümet olarak? Siz farkında değil misiniz neyin ne olduğunun? Gazetede mi okumuyor musunuz? Türkiye’de her Allah’ın günü kaç saldırı oluyor, mayın tuzaklarından kaç askerimiz ölüyor, kaç bombalı terörist yakalanıyor, bunun farkında değil misiniz? Asker size söylemediği takdirde siz bunun farkına varamayacak mısınız? Üstelik askere sorun istihbarat istiyorsanız asker size verir. Askere deyin ki, bölgede bir operasyon için neye ihtiyacınız var?  Paranız pulunuz bütçeniz yeterli mi? İlave tahsisat mı lazım ? İlave silah mı lazım? İlave malzeme mi lazım? Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Kaç günde sonuç alırız? Ne sonuç alırız, riskleri nelerdir? Soracaksınız asker size söyleyecek.  Kararı siz alacaksınız. Askerin kararı değil bu, bir siyasi karar. Kararı siz alacaksınız ve geleceksiniz Mecliste yetki isteyeceksiniz, biz de size oy vereceğiz ve ondan sonra gereğini yapacaksınız. Bugün çektiğimiz bütün bu sıkıntıların, insanlarımızın hayatına mal olan bu sıkıntıların kökünde bu yatıyor. Ya da yapamıyorsanız, istifa edeceksiniz bu kadar basit.

Hulki Cevizoğlu: Cumhurbaşkanlığı seçimi anayasanın 102. maddesine göre yürüdü.Eğer bu maddeye göre devam etseydi, bu hükümet bugün düşmüş gibi olacaktı. Yani anayasanın 102. maddesine göre seçime gitmiyoruz biz aslında, o maddeye göre seçime gitmemiz lazımdı.

Onur Öymen: Şimdi , aslında o maddeye göre seçime gidiyoruz. Anayasanın o maddesi şarta bağlı değildir. Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde eğer seçemiyorsa Meclis derhal seçime gidiyor. Hükümetin bu arada devreye girerek cumhurbaşkanlığı seçim sürecinin sonucunu beklemeden Meclisten bir erken seçim kararı çıkartmış olması anayasanın bu amir hükmünü ortadan kaldıramaz. sonunda iki gün sonra olmuştur ama olmuştur Meclis seçememiştir.

Hulki Cevizoğlu: Hukukçular arada fark olduğunu söylüyorlar. Yani bu Meclisin meşru olmadığını, fes edilip seçime öyle gidilmesi gerektiğini söylüyorlar. Yani çıkarttıkları yasaların, paketlerin 102’ye göre çıkartılmaması gerektiğini söylüyorlar. Arada çok fark var.

Onur Öymen: Şimdi bakın işin esası şudur. Bir seçim kararı almışsa eğer hükümet, herhangi bir ülkede o tarihten sonra hükümetin ve Meclisin yapacağı işler günlük işlerdir. İster derhal seçim kararı çıkmış olsun ister meclis kararıyla seçime gidilmiş olsun. Şimdi biz bir araştırma yaptık ve şunu tespit ettik, dünyada seçim kararı almış bir parlamentonun ondan sonra o seçimi de etkileyecek bir anayasa değişikliği yapma girişiminde bulunduğuna hiç rastlamadık. Bu uluslar arası tatbikata aykırı, uluslar arası teamüle aykırı, siyasete aykırı, hukuka aykırı, her şeye aykırı. Ne yapacaksınız? Bir kere seçim kararı aldıktan sonra artık, final konuların çözümünü gelecek meclisin, gelecek hükümetin iradesine bırakacaksınız. Bunu yapmıyorlar. Gelecek hükümetin iradesine ipotek koyuyor. O kadar fazla ipotek koyuyor ki, üç gün önce meclisten bir karar çıkardılar, o karar şu: 31 Ağustos’ta, yani seçimlerden bir buçuk ay sonra görev suresi bitecek Lübnan’daki barış gücümüzün görev suresini bir yıl uzattılar. Bırakın buna gelecek hükümet karar versin. Gelecek parlamento bunu değerlendirsin. Hayır bırakmıyorlar. Gelecek parlamentonun bir yıl sonraya sirayet edecek kararlarına bile bugünden hükmediyor. Böyle bir şey olabilir mi?

Hulki Cevizoğlu: Bir yerden yazılı emir mi geldi acaba Genelkurmaydan olabilir belki?

Onur Öymen: Nereden gelirse gelsin. Böyle şey olur mu? Biz bunu mecliste söyledik, bunu yapamayacaklarını söyledik. Siz seçim kararı aldıktan sonra ne bir ihale ne bir özelleştirme yapabilirsiniz ne de anayasa değişikliği yapabilirsiniz. İngilizler bize sordular ne oluyor diye? Dedik ki, “Avam Kamarası mesela bir seçim kararı alsa, sonra da kalksa İngiltere’nin rejimi cumhuriyet olacaktır diye bir temel yasa çıkartmaya kalksa, böyle bir şey olur mu?” Onlar da, “siz şaka mı yapıyorsunuz böyle şey olur mu bir kere meclis seçim kararı alınca bir daha hiç önemli karar alınmaz” dediler.

Hulki Cevizoğlu: Amerika neden Türkiye ile bu kadar ilgili? Neden bu bölgenin içinde bu kadar var? Neden Türkiye içinde bu kadar etkili Amerika?

Onur Öymen: Türkiye’nin içinde bulunduğu coğrafi durumu, stratejik durumu çok iyi düşünmek lazım. Amerika’nın öncelikli hedeflerinden biri, dünyadaki petrol kaynaklarına sahip olmak, bu petrol kaynaklarını denetimi altında bulundurmak ve bu kaynakların Amerika’nın hasmı olan güçlerin elinde bulunmasına mani olmaktır. Bunun için daha Başkan Carter zamanında Florida’da bir komutanlık kurulmuştur. Bunun adı merkezi komutanlıktır.  Bu komutanlık Kuzey Afrika’dan Afganistan’a kadar olan bölgede yetkilidir. Irak da Amerika’nın en öncelikli hedeflerinden biridir bu açıdan çünkü Irak dünya petrol rezervlerinde ikinci sırada gelmektedir. Kuzey Irak’tan bahsediyoruz, Kerkük petrolleri de bütün Irak petrollerinin yüzde kırkını oluşturur.  Şimdi Amerika’nın bütün stratejisinin özünde bu yatıyor. Niçin? Çünkü Amerika’nın kendi yerel petrol rezervleri azalıyor ve petrol tüketimi artıyor. Giderek dünya petrollerine daha fazla bağımlı hale geliyor ve dünya petrollerinin de büyük bir bölümü Orta Doğuda çıkıyor. O yüzden Amerika’nın Ortadoğu stratejisinin özündeki en önemli unsur petroldür.  Ve bunu sağlamak için Amerika genel stratejisini değiştirdi bu bölgeye hakim olabilmek için. Çünkü daha önce BM statüsüne ve uluslararası hukuka göre bir ülkeye askeri harekatta bulunabilmeniz için o ülkeden size bir saldırı olması gerekiyor. BM yasasının 51. maddesi böyle diyor. Amerika yeni strateji konseptinde yeni bir unsur getirdi. “Bana bir saldırı olmasa bile ben bir tehdit görürsem ben oraya saldırabilirim” diyor. İşte Irak’ta bunu yaptılar. Kimyasal biyolojik nükleer silahlar var dediler, bunların hiç birinin olmadığı anlaşıldı ama saldırı yapıldı, ve oraya hakim oldular. O kadar ki, saldırıdan sonra Irak’ta her taraf yağma edildi. Bütün kuruluşlar, müzeler, bakanlıklar, devlet kurumları yağma edildi. Bir tek Petrol Bakanlığı korundu. Amerika’nın bölgeye gösterdiği olağanüstü ilginin arkasında bu yatıyor. Büyük Ortadoğu Projesi gibi girişimlerinin arkasında yatan en önemli unsur budur. Bölgedeki petrol rezervlerine, petrol üretim vasıtalarına ve petrol ulaşım yollarına askeri güç kullanarak hakim olmaktır amaç. Başkan Carter zamanında başlayan bu girişim bütün başkanlar döneminde artırılarak devam ettirilmiştir ve şu anda en ileri düzeye ulaştırılmıştır. Her istediğiniz zaman petrolün parasını vererek alamıyorsunuz. 1967 yılından sonra biliyorsunuz Arap ülkeleri defalarca petrolü bir silah olarak kullandılar. İstemedikleri ülke İsrail’i destekleyen ülkelere petrol ambargosu uyguladılar. O devirde 4- 5 dolar, hatta 2-3 dolar olan petrolün varili bugün çıka çıka 60 dolarlara ve yukarısına çıktı; bütün dünya ekonomisini, devletlerin güvenlik hesaplarını, stratejilerini altüst etti.

Bizde de bu petrol yasası çıksaydı Türkiye de o duruma gelecekti. Bu petrol yasasına değinmişken, bu yasa tam bir sömürge yasasıdır. Biz bunu inceledik, bundan daha kötü bir petrol yasasına hiçbir ülkede rastlamadık, Irak dahil.  Bugün işgal altındaki Irak’ta çıkarılan petrol yasasının 11-c maddesi ‘Irak’ın milli menfaatleri korunacaktır’ diyor. Türkiye’de çıkarılmasına çalışılan -bereket sonuçlandıramadılar- petrol yasası daha önceki yasada mevcut olan ‘Türkiye’nin ulusal çıkarları, milli menfaatleri korunacaktır’ cümlelerini içermiyordu. Biz milli menfaatlerimizi korumayacağız, diyor. Bu çıkarılmaya çalışılan petrol yasasının özü budur. Cumhurbaşkanı buna dayanarak tepki gösteriyor, buna rağmen maalesef bunu yapmaya çalıştı hükümet.

Hulki Cevizoğlu: NATO’nun bir sonucu olarak herhangi bir NATO ülkesi bir saldırıya maruz kalırsa diğer NATO ülkelerinin yardıma gelmesi zorunlu. Peki Yunanistan’ın senelerdir Türkiye’yi taciz etmesine karşı -şimdi Amerika aynı şeyi dolaylı olarak da olsa yapıyor- NATO ‘da üye ülkeler arasındaki bu tip olaylarla ilgili bir hüküm var mı?

Onur Öymen: Bununla ilgili bir hüküm yok.  Bildiğiniz gibi NATO antlaşması, Varşova Paktına daha doğrusu SSCB’ye karşı savunma amaçlı kurulmuş bir örgüttür. Orada hedef SSCB’den gelebilecek bir saldırının NATO tarafından müştereken karşılanmasıdır. Yalnız orada dikkat edilmesi gereken nokta şudur, Türkiye İsmet Paşa zamanında Kıbrıs’a bir harekat yapacağı zaman Başkan Johnson, bir mektup göndermişti İsmet Paşaya. Mektupta, “eğer siz bir harekat yaparsanız ve bu harekatın sonucunda SSCB Türkiye’ye saldırıra, NATO sizi koruma yükümlülüğünü koruma görevini yerine getirmeyebilir” diyor, tehdit ediyor. İsmet Paşa’nın tavrı biliyorsunuz nettir. Bunun karşısında, “eğer öyle bir şey olursa bu dünya yıkılır yeni bir dünya kurulur ve Türkiye de o yeni dünyada yerini bulur” diyor.  Şimdi bugün de bu lafı söylemenin zamanı gelmiştir. Bunu ben Türkiye’den bekliyorum. Biz Türkiye olarak diyoruz ki, Türkiye bu gibi saldırılar karşısında sessiz kalamaz, çaresiz kalamaz ve bir NATO ülkesinin bir başka NATO ülkesi olan Türkiye’nin terörle mücadelesini engellemeye hakkı yoktur. Bunun görüşüleceği yer NATO’dur. NATO Konseyini toplantıya çağıracaksınız.  NATO’nun Stratejik Konseptinde bununla ilgili hüküm vardır. Çağıracaksınız ve bütün NATO ülkelerinin önünde bunu tartışacaksınız.  Nasıl mani olursunuz? Hadi siz yapamıyorsunuz, gücünüz yok, imkanınız yok, birliğiniz yok, bırakacaksınız biz yapacağız. Yani ‘ne ben yaparım ne sana yaptırırım’ böyle bir şey yok. Böyle bir politika olur mu? Böyle bir müttefiklik anlayışı olur mu?  Türkiye bunları söyleyince de, “efendim merak etmeyin biz PKK konusunda Türkiye ile işbirliği yapıyoruz” diyorlar. Ne yaptıkları da belli değil, hiçbir sonuç yok ve geçmişte Öcalan’ın yakalanmasında ABD’nin yardımcı olduğu söyleniyor. Güzel o zaman yaptınız teşekkür ettik biz de size.  Peki şimdi ne değişti arada?  Öcalan’ın yakalanmasında yardımcı oluyorsunuz da bugünkü PKK’ya karşı en küçük bir operasyon yapmamıza engel olmanızın arkasında ne yatıyor? Bunu soruyoruz, o zaman da efendim diyorlar, Kuzey Irak’ın istikrarının bozulmasını istemiyoruz.

Hulki Cevizoğlu: Amerika bizi ezer mahveder aman kızdırmayalım onları.

Onur Öymen: Şimdi, paşamın da dediği gibi o eski Doğu Alman kuvvetlerine ait silahlar Türkiye’ye verildiği zaman Almanya’da çok büyük tepkiler olmuştu belli çevrelerden ve bunu PKK’ya karşı kullanıyorlar diye Almanya Türkiye’ye silah ambargosu uyguladı, özellikle muhabere araçlarında. Halbuki orada PKK’nın saldırılarında bizim sağlık personelini bir yerden bir yere güvenli bir şekilde  yollayabilmek için kullanılıyordu o araçlar. Bu bile Almanya’nın Türkiye’ye bir silah ambargosu uygulamasına engel olamadı. Ben o zaman Almanya’da büyükelçiydim, oradaki Türkler o kadar büyük tepki gösterdiler ki buna, otuz bin Türk gösteri yaptı Köln şehrinde ve Türkiye’deki vatandaşlarımız da Alman mallarına boykot uyguladılar. Üç hafta sonra Almanya bunu kaldırmak zorunda kaldı ve Alman Dışişleri Bakanı istifa etti. Türk halkının tepkisini hiç kimse hafife almasın.  Ondan sonra iki kere daha böyle ambargo uygulamaya kalktılar, aynı sebeple ikisini de kaldırmak zorunda kaldılar.  Yani Türkiye tavır koyunca mutlaka ses getirir, yeter ki, siz büyük ve güçlü bir devlet olduğunuzu karşı tarafa hissettirin. Korkuyla, çekingenlikle, ürkeklikle ülke yönetilemez. NATO’da bu işle ilgili bir komite vardır, ‘özel komite’ derler, paşam gayet iyi bilir. Bu komiteye getireceksiniz işi bu. Terörle mücadelenin görüşüldüğü komiteye getireceksiniz   NATO Konseyi var, NATO Konseyi’ne götüreceksiniz. Amerika’nın bu son Irak harekatından hemen önce Türkiye Irak’tan gelebilecek muhtemel füze saldırısına karşı kendisini korumak amacı ile Patriot füzeleri istedi bizde yok bu füzeler, NATO ülkelerinden geçici olarak alıyoruz, birinci harekatta da böyle yapmıştık. Geçici olarak bu füzeleri istedik, siz biliyor musunuz ki üç NATO ülkesi buna itiraz etti. Üç NATO ülkesi Türkiye’ye geçici olarak kendini koruması için Patriot füzeleri verilmesine itiraz etti.  İki tanesini ikna ettik üçüncüsü sonuna kadar direndi, neticesinde NATO Konseyinden bu karar alınamadı. O ülkenin üye olmadığı NATO Savunma Planlama Konseyinden, NATO’nun yalnız askeri boyutuna dahil olan ülkelerin katıldığı DPS denen Savunma Planlama Komitesinden biz bu kararı çıkartarak, bu Patriotları alabildik.

Hulki Cevizoğlu : Yani bu NATO’dan çıkmamız gerektiği anlamına mı gelir?

Onur Öymen: Hayır.  Sorunları orada çok iyi görebilmemiz lazım. NATO içinde mücadele edeceksiniz.  Bakın NATO’da kararlar oy birliği ile alınıyor; bu da demektir ki aynı zamanda Türkiye’nin de istemediği hiçbir karar alınamaz. Eğer Türkiye başka ülkeler tarafından köşeye sıkıştırılırsa elinde kozlar var, mesela Avrupa ordusu işinde biz tek başımıza kalmamıza rağmen direndik. O sırada 19 ülkeydi NATO, bana dediler ki, “18 ülke  bir tarafta siz de bir taviz verin bu meseleyi halledin.” Bize haksızlık yapmışlardı ve biz sonuna kadar direndik ve ben dedim ki, “NATO’da on sekiz birden büyük değildir.  Bizim de veto hakkımız var geri adım atmıyoruz” dedim ve sonunda da biz galip geldik.  Çünkü biz haklıydık onlar geri adım attı, yani NATO mekanizmalarını bu gibi durumlarda çalıştıracaksınız. Şimdi Türkiye’nin bu PKK konusunu, Türkiye’nin PKK’ya müdahalesine bir NATO ülkesinin engel olması konusunun NATO’ya götürüldüğünü bugüne kadar biz duymadık. Götürdülerse de kamuoyuna hiçbir açıklama yapılmadı.  BM’nin terörle mücadele konusunda sözleşmeleri var fakat BM’nin de ne kadar etkili olduğu da bugün dünyanın gerçekleri karşısında tartışmaya açık. Önemli olan şudur; bizim NATO mekanizmalarını mutlaka kullanmamız lazım. Ondan sonra başarılı oluruz olmayız ayrı; fakat bu işin bir de siyasi ve psikolojik boyutu var.  NATO’nun en büyük ülkesi çıkacak NATO Konseyinde, bir başka NATO ülkesinin kendisine yönelik teröristlerle mücadele etmesine engel olduğunu nasıl izah edecek acaba?  Bu sadece fiziki mücadele değildir, siyasi ve psikolojik boyutlarıyla bir bütündür.  Siz bir müttefik ülkenin kendini savunmasına engel oluyorsanız NATO’nun caydırıcılık unsurunun bir anlamı kalır mı?  Bunları söyleyeceksiniz cesaretiniz olacak. Cesaretsiz politika olmaz.

Hulki Cevizoğlu: Ankara süreci ile ilgili görüşleriniz nelerdir?

Onur Öymen:  Ankara süreci son derece önemlidir. Ankara süreci Türkiye ABD ve İngiltere’nin eş başkanlığında KDP yani Barzani’nin partisi, KYB Talabani’nin partisi ve Türkmen cephesinin katılımı ile yapılıyordu. O sırada Barzani ile Talabani’nin birlikleri çatışma halindeydi. Irak hükümetinin, Irak’ın 36.paralelinin kuzeyinde hiçbir yetkisi olmadığı için orada  bir fiili durum mevcuttu ve bir taraftan da PKK faaliyetleri bulunuyordu.  İşte o dönemde Türkiye, bu süre çerçevesinde KDP’nin PKK ile savaşmasını sağlamıştır. KYB’nin de sonunda aynı çizgiye gelmesini sağlamıştır, sonunda ortak bildiriler yayınlanmıştır ve Türkmenleri onlarla eşit duruma getirmiştir. Sonra ne olmuştur? Ondan sonra bu süreç bitirilmiştir ve bu süreç Washington’a taşınmıştır. Ama şöyle taşınmıştır, Washington’da sadece Kürtler var, orada ne Türkiye var ne Türkmenler var.  İşte işin hazin tarafı budur.  Ondan sonra bu durum gelişmelerin kırılma noktası olmuştur. Türkiye ve Türkmenler dışlanmıştır.  Benim bildiğim kadarıyla o süreç ondan sonra Amerika ile Kuzey Irak’taki Kürt liderleri arasında yürütülen bir süreç haline gelmiştir. Neticede Amerikanın son müdahalesinden sonra şöyle bir tablo görüyoruz, orada üç tane fiili ordu ortaya çıkmıştır. Bir taraftan Irak ordusu, bir taraftan Barzani’nin ordusu ve bir taraftan da Talabani’nin ordusu.  Ve Barzani askeri üniforması ile Washington’a gitmiştir ve Başkan Bush tarafından Beyaz Saray’da askeri üniforma ile kabul edilmiştir. Bu olmaz, bir devlette bir ordu olur. Aksi taktirde, Irak bugün olduğu gibi silahlı güce mensup etnik ve dini grupların koalisyonu halinde yönetilir, birbirlerini güç kullanarak tehdit eden ve istedikleri siyasi hedefe güç kullanarak varmaya çalışan bir topluluklar manzumesi olur. Bundan da çıkan sonuç işte bugün Irak’taki durumdur. O bakımdan böyle ‘Irak’ı demokrasi haline getirdik, Irak normalleşti, normal bir devlet haline geldi’ diye kimse övünmesin Irak’taki tablo budur. Ve bugün Türkiye’yi tehdit eden buradaki insanlar ellerindeki yerel güce dayanarak, orada Irak içinde de otoritelerini kabul ettirmeye çalışıyorlar, Irak devletine baskı yapıyorlar, Irak hükümetine baskı yapıyorlar ve aynı zamanda da Kerkük gibi konularda da istediklerini güç kullanarak elde etmeye çalışıyorlar. Bütün bunlara maalesef  bütün dünya, Türkiye dahil, seyirci kalıyor.  İşte bunlar yanlış gelişmelerdir, Türkiye’yi çok sıkıntıya düşüren gelişmelerdir. PKK’nın Kuzey Irak’ta serbestçe faaliyette bulunmasına yol açan gelişmelerin özünde de bunlar yatmaktadır. Bir kere Ankara sürecinin Ankara dan çıkarılması son derece yanlış olmuştur.  Ondan sonraki gelişmeler birbirini takip etmiştir. Bizim zamanımızda bu süreç işlerken Türkiye son derece etkiliydi. Böyle şeyler hiç olmuyordu. Barzani’nin PKK ile birlikte hareket etmesi Türkiye’ye karşı tavır alması söz konusu bile değildi. Biz hükümete sorduk, ne tepki gösterdiniz diye, cevap yok. Ondan sonra ne yaptı? Ondan sonra, “Türkiye gelirse çiçekle karşılamayız” diyor, tehdit ediyor. Ondan sonra ne yaptı? “Türkiye gelirse biz de Türkiye’deki Kürtleri harekete geçirmesini biliriz” manasında demeçler verdi. Bunlar son derece yanlış şeylerdir.

Hulki Cevizoğlu: Şimdi bu Barzani ve PKK’nın uzantıları Meclise girecek, peki kimin çıkarlarını savunacak?

Onur Öymen: Bu gelişmeleri biz düşünmeden, PKK tehdidinin bugün vardığı noktayı yeterince anlayamayız, değerlendiremeyiz ve çaresini bulamayız. Kuzey Irakla ilgili bu tip konuların askeri boyutu var, stratejik boyutu var, Sayın Güneş’in söylediği gibi taktik boyutları var. Fakat bunları burada görüşmemizin, görüşler önermemizin çok faydalı olduğunu zannetmiyorum. Bu Hükümetle Genelkurmay Başkanlığı arasında görüşülecek, planlanacak bir uzmanlık meselesidir. Şimdi can alıcı nokta şu, orada bir terör örgütünün olduğunu bileceksiniz, sınırı hiç kimsenin korumadığını da bileceksiniz. Bu terör örgütünün Türkiye’ye bir ton C-4 patlayıcısı geçirdiğini de bileceksiniz, bu orta boy bir şehri havaya uçurmaya yeter. C-4 patlayıcılarına ilaveten, ondan dört misli daha tahripkar A-4 patlayıcılarını da geçirdiğini bileceksiniz. Genelkurmay Başkanlığı size “oradaki yerel yöneticiler bunlara her türlü desteği sağlıyor, sınırın güneyi PKK’ya teslim edilmiştir” diyecek; aynı zamanda, “askeri bir operasyon Meclisten yetki çıktığı taktirde yapılabilir, biz başarı ile yaparız” diyecek ve biz diyeceğiz ki, “askeri operasyona gerek yoktur”.  Buna dikkat edelim çünkü kan akıyor. Kan akarken hastayı ameliyat etmek yerine siz, “acaba bir fizik tedavi uygulasak veya önce bir ilaç tedavisi ile kanı durdurabilir miyiz?” deseniz doğru bir iş mi yapmış olursunuz? Şu anda Türkiye’de kan akıyor. Her gün yakalanan canlı bombalar, teröristler ne kadar büyük bir tehlikeyle karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor.  Ankara’da yaşananları gördük. Şimdi Habur Kapısını kapatarak Ankara benzeri saldırıları önleyebilecek miyiz? Var mı bunun bir garantisi? Varsa hemen onu yapalım. Yarın Habur’u kapattık, bir daha hiçbir saldırı olmayacak Türkiye’de. Bunu söyleyen bir askeri komutan var mı? Bunu söyleyen bir güvenlik yetkilisi var mı? Yok. Onlar size diyorlar ki, bu işi en iyi bilecek durumda olan, tehdit değerlendirmesini en iyi bilecek durumda olan ve tedbirini en iyi düşünecek konumda olan insanlar size diyorlar ki, “hükümet Meclisten yetki alırsa biz bu operasyonu yaparız, başarılı olur.” Şimdi bundan kuşku duymamızı gerektirecek bir bilgi bende yok. Yani, “onlar öyle diyor ama siz bakmayın, onlar bu işi o kadar iyi bilmezler, doğrusu bunun Habur’u kapatmaktır. Bakın o zaman terörü nasıl önlüyoruz” denemez.

Hulki Cevizoğlu: Biz operasyonu nereye yapacağız Sayın Öymen ?

Onur Öymen: Geçmişte nereye yaptıysanız, geçmişte nereye başarı ile yaptıysanız ve o sayede Türkiye’deki terörü durdurduysanız oraya yapacaksınız.

Hulki Cevizoğlu: Ama birçok uzman diyor ki, PKK’lılar artık o kadar kalmadı oralarda.

Onur Öymen: Her neyse, bu bizim kararlaştıracağımız bir konu değil.  Operasyon ne zaman yapılır, nereye yapılır, havadan mı karadan mı yapılır, hangi tarihte en uygundur; bunu yapmak, bunları kararlaştıracak olan biz değiliz ve burada basın yolu ile de bunu tartışacak değiliz. Ama biz dersek ki, askeri operasyona şu sırada gerek yoktur, başka işlere bakalım, o da zamanı gelince düşünülür; bu teröristlere yanlış mesaj verir. Bu teröristlere Türkiye’nin  bir askeri operasyon için kararlılık içinde olmadığı ve böyle bir operasyon yapmamak için bahane aradığı mesajını verir. Bizim amacımız bu değil. Bir terörist örgüt karşı tarafın kendisine fiili bir müdahalede bulunamayacağı ve karşı tarafın bir takım ekonomik ve siyasi tedbirlerle terörü önlemeye çalıştığı izlenimini aldığı anda bu onun cesaretini kırmaz; bu onu yüreklendirir. Bakın Alman anti-terör örgütü GSG-9 komandolarının ilkesi şudur; hiçbir terör örgütü hiçbir noktada yarım saatten fazla kendini güvenlik içinde hissetmemelidir. Eğer biz bu operasyonla ilgili kararsız bir tutum sergiliyor görüntüsü verirsek, bu onlara ne mesaj verir? Nasıl yorumlarlar bunu? Yani bu konuyu askeri uzmanlara bırakacağız.

Onur Öymen: Bütün bu bahsettiğiniz ekonomik ve siyasi tedbirler doğrudur. Ama şunu bileceksiniz ki bu tedbirleri alarak terörle mücadele edilmez. Edilseydi başka ülkeler de ederdi.  Niçin Amerika Afganistan’a karşı bu yöntemlerle mücadele etmedi? Niçin oradaki terörist örgütlerle bu şekilde mücadele etmiyor? Niçin İspanyollar bu yöntemleri uyguladıktan sonra teröristler Barahas Havaalanında bombalar patlatıp insanları öldürünce, İspanyol Başbakanı çıktı halktan özür diledi, “bu yanlış yöntemmiş bir daha yapmayacağız” dedi? Şimdi bunlara bakmak lazım. Şimdi burada gayet tabii ki, Barzani’nin Türkiye’de firmaları varsa, terörü destekliyorsa, aklı başında hiçbir adam kalkıp da “bunlara karşı Türkiye eli kolu bağlı dursun” demez, o ayrı.  Ama elinde silahla gelen ve insanımızı öldüren bir insana karşı biz gerekli askeri müdahalede bulunmadan önce ekonomik tedbirleri alalım diyemeyiz. Siz onu böyle söylemiyorsunuz; ama karşı taraf bunu böyle anlar. Amerika’nın özel temsilcisi Ralston, “askeri müdahale son seçenektir” dedi. Ben de dedim ki, “böyle dediğiniz anda bu şu anlama belir, ilk seçenek siyasi seçenektir. Siz bunu mu kastediyorsunuz?” “Hayır, askeri seçenek son seçenektir sözünün yanlış olduğunu kabul ediyorum, bir daha söylemeyeceğim” dedi. Ve bir daha da söylemedi.

Hulki Cevizoğlu: Cumhuriyet gazetesinin bir haberinde Amerika’nın Türk ordusunun hareketlerini izleyerek Barzani’ye aktardığını yazıldı; dolaylı olarak ta PKK ya aktarıldığı çıkıyor. Bu konuda sizin görüşünüz nedir?

Onur Öymen: Sınıra ilişkin konularda KDP ile Amerika arasında bilgi alışverişi olduğu KDP’nin dış ilişkiler temsilcisi tarafından doğrulandı. Bir de şunu unutmamak lazım, Amerika uç vilayette Kuzey Irak’ta güvenlik sorumluluğunu yerli güçlere devretti. Yani Irak hükümetine devretmiyor.  Kendi etki alanındaki, görev alanındaki güvenlik görevlerini yerel güçlere devrediyor.  Peki merkezi hükümet ne yapıyor? Irak bayrağı bile çekili değil törende, düşünebiliyor musunuz? Irak merkezi hükümetin denetiminden çıktı mı, kontrolünden çıktı mı? Bizim muhatabımız Irak’taki merkezi hükümettir, Bağdat hükümetidir. Siz bir görevinizi devredeceksiniz Bağdat hükümetine devredeceksiniz.  Ondan sonra Bağdat kendi içinde nasıl görev taksimi yapar, kime ne iş verir; bu onları işi.  Ama demin de söyledim, bir devlette bir hükümet olur, bir ordu olur. Buna çok dikkat etmek lazım. Dünyada pek çok federal devlet var.  Almanya da federal hükümet; Bavyera ordusu var mı? Hamburg ordusu var mı?  Kuzey Ren Vestfelya ordusu var mı?  Bunlar yanlışlar. Şimdi burada bazı şeyleri unutmamak lazım, Genelkurmay Başkanı, Amerika’nın şu anda güvenlik yetkisi devrettiği yerel yöneticileri PKK’ya destek olmakla suçluyor çok açık bir şekilde ve “bu konuda bilgimiz, istihbaratımız var” diyor. Biz buna inanmak zorundayız. Devlet olarak, vatandaş olarak, bu bilgiye inanmak zorundayız.  O zaman şu soruyu soracağız, nasıl oluyor da en büyük müttefikinin en üst düzeydeki askeri komutanı tarafından terör destekçisi ilan edilen insanlara siz güvenlik yetkisi veriyorsunuz? Bunun savunulur tarafı var mı? Bunları çok açık konuşmak lazım. Bu işlerin bir insani boyutu var, Irak’ta yaşayan insanlar, Kürt asıllı olanlar olmayanlar, bunlar bizim kardeşimiz. Hiç kimse zannetmesin ki, Türkiye’nin orada yaşayan insanlara karşı husumeti var, bir kötü niyeti var, alakası yok. Biz oradaki insanları kendi kardeşlerimiz, akrabalarımız, yakınlarımız gibi görüyoruz. Ama aynı topluluk içinde şiddete başvuran bizim vatandaşlarımızın kanını akıtan insan varsa onlara karşı da gerekli mücadeleyi veririz.  Bizim temel yaklaşımımız budur.

Hem sınır bölgesinde hem Güneydoğu Anadolu’da hem Doğu Anadolu’da almamız gereken pek çok sosyal ekonomik tedbir var. Ben gittim gördüm, orada insanlar perişan. Hakkari’de, Bitlis’te Van’da vatandaşlarımızın ne kadar kötü durumda, ne kadar perişan durumda olduklarını gözümle gördüm. Onlara sahip çıkacaksınız.  Siz biliyor musunuz, 21. yüzyılda hala o bölgede köy okulları tezekle ısınıyor. Devlet onlara beş kuruş yakacak yardımı vermiyor.  Muhtarlardan zabıtlar getirdik.  O insanlara sahip çıkıyoruz biz, o ayrı bir iş.  Fakat bir taraftan da insanlarımızın kanını akıtanlara karşı kendimizi savunma refleksinden uzak duramayız; yani kendimizi savunma ve gerekli tedbiri alma kararlılığımız olacak, cesaretimiz olacak.  Yoksa bu hükümeti eleştirmeye hiçbir hakkımız olmaz. Onlar da, “bir takım başka tedbirler peşindeyiz” diyorlar.  Ne diyor özel temsilci? “Avrupa’da PKK’nın para kaynaklarını kestik, bazı derneklerini kapattık” diyor Ne oldu? Ankara’daki patlama oldu. Buna mani olmuyor demek ki o tedbirler.  Bütün mesele şudur, siz bu gibi eylemlere engel olacak tedbirleri alacaksınız, ilk işiniz bu.  Gerisini gayet tabii yapacaksınız, bütün tedbirleri de alacaksınız; ama ilk hedefiniz vatandaşın güvenliğini korumak için gerekli önlemleri almaktır.

Hulki Cevizoğlu: Türkiye ile Amerika arasında var olduğu söylenen ve Kürdistan’ın kurulmasına ve tanınmasına razı olmanın da içinde olduğu büyük ölçüde teslimiyetçi bir antlaşma gerçekten var mı yoksa bu bir propaganda mı?

Onur Öymen: Şimdi, internette bu bilgiler dolaşıyor, bunları kanıtlayacak bir bilgi ve belge yok. Biraz da mübalağalı bir içerik taşıdığını görüyoruz.  Bunun kaynağı şu benim bildiğim kadarıyla; Sayın Dışişleri Bakanı Abdullah Gül gazeteci Sedat Sertoylu ile yaptığı bir konuşmada, “devletler arasında gizli metinler olur, gizli antlaşmalar olur ve her şeyi size açıklayamam” demiş.  Öyle anlaşılıyor ki, ondan sonra böyle metinler rivayetler çıkmış ortaya.  Şimdi bizim bu gibi rivayetlerden daha önemli olarak üzerinde duracağımız somut gerçek doğruluğunu bildiğimiz metinlerdir. Bu da 22 Eylül 2003 tarihinde Hazineden Sorumlu Devlet Bakanı Ali Babacan’ın Amerikan Hazine Bakanı ile Dubai’de imzaladığı antlaşmadır. Bu kesindir. Nitekim, Babacan, bizim tepkilerimizden sonra bu antlaşmayı onay için Meclise getirmeyeceklerini açıkladı. Antlaşmanın varlığını teyit etti. Amerikalıların resmi sitelerinde bu antlaşmadan bahsediliyor. Ve bunun varlığını da inkar etmediler. Şimdi, bu antlaşma basında yer alan bilgilere göre şunu içeriyor: Amerika Türkiye’ye bir milyar dolarlık hibede bulunacak veya bunun karşılığı sekiz buçuk milyar dolarlık kredi verecek, Türkiye de Kuzey Irak’ta asker bulundurmayacak, oraya asker geçirmeyecek. Bu son derece vahim.  Bazı unsurlar var ama orada olmayan bir çok unsur burada var.  Burada yer alan bazı unsurların o antlaşmada olmaması o antlaşmanın vahametini ortadan kaldırmıyor. Ve nitekim bizim tepkimiz üzerine hükümet geri adım attı ve bunu Meclise getiremedi onay için. Ben resmen yazılı soru önergesi vererek Hazine Bakanı Ali Babacan’dan bu metni istedim; ama yollamadı. On beş gün  içinde cevap vermek zorunda, üzerinden aylar geçti, hiç cevap yok.  Metnini bize resmen vermeye cesaret edemiyorlar. Halka açıklanacak o zaman ve herkes görecek bunları neyi imzaladığını.  Düşünebiliyor musunuz? Esasen bunlarla uğraşmak lazım.

Hulki Cevizoğlu: Sınır ihlalinin AKP’nin bilinçli yaptığı siyasi bir oyun olarak Amerika’nın bilgisi dahilinde gerçekleştiği söyleniyor. Bunu gerçekçi buluyor musunuz?

Onur Öymen: Bunu gerçekçi bulmuyorum. AKP’nin bu tip ince politikalar yürütebilecek kadar birikimi yoktur. AKP’nin başka hedefleri var. AKP’nin devlet anlayışı, bölgeye yönelik politikalarının temelinde yatan, Türkiye’yi Atatürk’ün kurduğu laik demokratik  cumhuriyetten uzaklaştırıp, din esasına göre yönetilen bir devlet haline getirmektir.  Gerisi teferruattır. Federal olsa da olmasa da ana özelliği Türkiye’yi, laik cumhuriyet ilkelerinden uzaklaştırıp din esasına göre, aynen İran gibi, Afganistan gibi, Suudi Arabistan gibi, bir din devleti haline getirmeye çalışıyor AKP. Avrupa Birliği’ne gireceğiz diyerek de takiye yapıyor. AB’ye gireceğiz diyor, fakat devletin en üst düzey yetkililerinin verdikleri demeçlere, yaptıkları antlaşmalara, Meclise sundukları yasalara bakarsanız bütün bunların işaretleri gayet açık.

Size bir örnek vereyim: İslam Kalkınma bankası ile bir antlaşma imzaladılar. Bu antlaşma diyor ki, özel bir fon kurulacak, özel sektörü desteklemek için.  Türkiye bu fona bütçesinden on buçuk milyon dolar katkıda bulunacak; fakat bir koşul var, bu fondan yararlanmak istiyorsanız mutlaka İslami usulle çalışan bir firma olacaksınız. Çağdaş, laik, demokratik bir ülkede böyle bir şey olabilir mi? Biz buna müthiş tepki gösterdik, onun için getiremediler Meclise. Ama zihniyet bu.  Şimdi siz bir taraftan bu zihniyeti savunacaksınız, bir taraftan da Türkiye’yi AB’ye taşıyacağız diyeceksiniz. Başbakan, “zinayı suç sayacağız” diye çıktı ortaya, ondan sonra İslamiyet’te bu böyledir, bunu gerektirir dinimiz dedi. Ondan sonra Brüksel’e gitti, orada öyle bir tepki gördü ki, üç günde gerisin geriye döndü, vazgeçti.  AİHM’den büyük bir umut bekliyordu türban konusunda istediği gibi bir karar çıkacak diye, tam tersi çıktı, müthiş tepki gösterdi, “siz hakimler bu işi bilmezsiniz, ulema bilir” dedi.  Yani, bütün dünya görüşleri bu. Meclis başkanı kalktı, baktılar ki laikliği değiştiremeyecekler, “o zaman da yeniden tarif edelim” dediler.  Abdullah Gül’ü Cumhurbaşkanlığına aday yaptılar, Devlet Bakanı Babacan, “İslam alemine müjdeler olsun” diyor. Yani sanki biz burada halife seçiyoruz. Şimdi bu zihniyetteki bir hükümetin Türkiye’nin ulusal çıkarlarını, bizim anladığımız anlamda ulus devletin çıkarlarını korumak anlamında koruması beklenebilir mi? İşte yaptıkları budur. Bu hükümetin en büyük zaaf noktası burasıdır. Gerek Irak’ta gerek Kıbrıs’ta gerek AB ile ilişkilerde, eğer biz bu hükümetten beklediğimiz bu ulusal çıkarları koruma refleksini göremediysek, altında yatan bu hükümetin dünya görüşüdür.  Bunu bizim çok iyi görebilmemiz lazım. Böyle bir hedefleri yok bunların.  Biz şimdi kırk yıldır dış politikada çalışıyoruz, çeşitli hükümetleri gördük. Her hükümetin herhangi bir olay, bir kriz, bir sorun çıktığı zaman aklına gelen ilk soru, burada Türkiye’nin menfaati nedir? Türkiye’nin menfaatini nasıl koruyabiliriz? Türkiye’ye bir saldırı varsa nasıl durdururuz, ne tedbir alırız?  Şimdi bu hükümet döneminde bakıyorsunuz hangi sorun çıkarsa karşılarına hemen lafı evirip çevirip Türkiye’yi bir din devleti haline getirme projemizde bu sorundan nasıl yararlanırız…  Başka hedefleri yok.  Dikkat ediniz bundan önceki hükümetlerin hiçbiri Türkiye’nin ulusal çıkarlarını ilgilendiren bir konuda bunlar kadar kayıtsız kalmamıştır. Kıbrıs’ta geldiğimiz noktaya bakın: çözümsüzlük. Erbakan’ı biz eleştiriyoruz; fakat insaflı olmak gerekir. bir Erbakan’ın Kıbrıs politikasına bakın, bir de bunların politikasına bakın. Erbakan Kıbrıs’ta bunlarla kıyaslanamayacak kadar Türkiye’nin çıkarlarını koruyan bir çizgi izlemiştir. Ama bu hükümete bakıyorsunuz, “çözümsüzlük çözüm değildir, bir adım ilerde gideceğiz; karşı taraftan daha fazla taviz vereceğiz” diyorlar. Ne oldu? Duvara tosladınız. AB ile ilişkilerimizin tamamı Kıbrıs ipoteğine konuldu.  İşte geldikleri, geldiğimiz nokta burası. Niçin? Çünkü temel, Türkiye’nin Atatürk devrinden beri gelen dış politika çizgisinden saptılar. “Otuz yıldan beri izlenen politikalar yanlıştır” diyor, dünyada örneği yok!  Otuz yıldan beri bizim devletimizin izlediği politikalar yanlıştır, diyen bir İngiliz Başbakanı çıktı mı? Fransız çıktı mı? Alman, İtalyan, Yunan, Portekizli bir kişi çıktı mı? Hayır, bizimki çıkıyor. Hiçbir işi çözemediler ve Türkiye’yi bugün gerçekten bütün bu sorunlar yumağının ortasında bıraktılar ve en vahimi, yani bir çoğu düzelebilir, bunların hala düzelme şansı var.  Ama en vahimi akan kanın devam etmesi ve terörün artmasıdır.  Diğer bütün konuları bir ay için bir tarafa bırakabiliriz. Onları yeni hükümetin inisiyatifine bırakabiliriz. Ama en acil olan konu terördür. Yarın ülkemizin başına ne geleceğini bilmiyoruz. İnsanlarımızın başına ne geleceğini bilmiyoruz.  Hala “asker önerirse bakarız” diyorlar, Meclis kapanıyor, pazartesi fiilen kapanacak, nereden yetki alacaksınız?  Kimi kandırıyorsunuz? Yaptığınız hiçbir şey yok. Meclisin süresi fiilen sona erdi, bir yetki alıp cebinize bile koyamadınız ki, ihtiyaç olduğunda hiç değilse bunu kullanalım. Bunu bile yapamadınız.

Onur Öymen: Bu tip tezkere gibi konular kamuoyunda pek bilinmeden konuşuluyor. Hükümet ne yapmış biliyor musunuz; 1 Mart tezkeresini çıkartırken, bir taraftan Türk silahlı kuvvetlerinin gönderilmesine ilişkin bir yetki alıyor, bir taraftan da yabancı bir ülkenin altmış iki bin askeri personelinin ve iki yüz elli beş uçağının ve altmış beş helikopterinin gelip konuşlandırılmasını sağlıyor. Peki hangi ülkenin? Yok. Siz biliyor musunuz ki, 1 Mart tezkeresinde Amerika’nın adı bile geçmiyor. Bu askeri birlikler sınırı aşarak başka ülkeye gidebilecek de deniyor tezkerede, hangi ülkeye? Onu da yazmamış. Yani bu tezkereye göre Irak’a da gider, İran’a da gider, hepsi için yetki var burada. Peki bu birlikler ne zaman ülkelerine dönecekler? O da yok. Düşünebiliyor musunuz?  Bu tezkereyi bilir bilmez tam okumadan savunanlar acaba bu inceliklerin farkındalar mı? Zannediyorlar ki bazıları, Türkiye ile Amerika birlikte operasyon yapacaktı, Irak’a yön vereceklerdi. Amerika ile Türkiye’nin birlikte operasyon yapacağına dair bir tek cümle yok. Bu gibi metinleri çok iyi okumak, çok iyi değerlendirmek lazım.

Hulki Cevizoğlu: MHP ‘en milletvekili adayı olan AKP nin görüşmeci büyükelçisi Bölükbaşı, diyor ki, “keşke geçseydi  tezkere, PKK ile sorunumuz kalmazdı” diyor.

Onur Öymen: Bu dediğim noktayı söylemiyor işte. İlginç olan şu, değerli bir arkadaşımızdır değerli bir diplomatımızdır; ama halkın gerçeklerin tümünü bilmesi lazım. Orada da yani şu izlenimi almamak lazım, efendim, 1 Mart tezkeresi kabul edilseydi Mecliste bugün PKK ile bu sıkıntımız olmazdı, PKK ile mücadele yetkimiz olurdu. Yani biraz önce de söyledik, PKK ile mücadele yetkisine sahip olmak için bir bedel ödemeniz lazım. Sayın Bölükbaşı değerli bir arkadaşımızdır fakat bazı açıklamaları gerçekten tartışmaya açıktır.

Hulki Cevizoğlu: PKK’nın yola döşediği mayınlarla bizim o kadar mühimmat ele geçirmemiz nedir sizce? Bir Amerikan Susurluğu mu acaba?

Onur Öymen: Şimdi, daha önceden de buna benzer olaylar olmuştu. Altı tane tır dolusu silah aynı güzergahtan gelip Suriye’ye girerken yakalanmıştı. Daha sonra bu silahların Boeing 747 uçaklarıyla taşındıkları söylendi. Şimdi burada ilginç bir nokta var, Türkiye bu hükümet zamanında birkaç ay önce Amerika ile bir antlaşma imzaladı. Bu antlaşmaya göre, Amerika sınır kapılarından bu gibi tehlikeli maddelerin, nükleer silah üretiminde kullanılabilecek maddelerin geçişinin önlenmesi için özel cihazlar vermeyi kabul etti Türkiye’ye.  Bu sınırdan bu vagon geçmişse bu cihazlar bu vagonun içinde ne olduğunu görmemiş midir? Bu cihazları  sadece karayoluna mı koydular, demiryollarına koymadılar mı? Öncelikle İran sınırına koyacaklarını ifade etmişlerdir. Gümrük kapılarından geçişte bu gibi durumların olmaması için bu gibi malzemelerin, tehlikeli maddelerin, başka amaçla kullanılabilecek maddelerin geçmemesi için Amerika özel cihazlar vermeyi kabul etti. Hatta onun tartışmasını yaptık Mecliste, bu silahların kullanımının denetiminde Türkiye’nin bağımsızlığıyla bağdaşmayan hükümler vardı. İşin özünde bu cihazları Amerika Türkiye’nin gümrük kapılarına yerleştirecekti ve buradan geçen bu gibi bütün araç-gereçler denetlenebilecekti. Şimdi bu cihazlar gelmedi mi? Geldi de konmadı mı? Kondu ise demiryoluna mı konmadı? Veya nasıl geçti bu cihazların içinde o silahlar? Onun dışında bu cihazlar olmasa bile vagonlar denetlenmez mi gümrükten gelirken –hele bu kadar hassas bir bölgede? Yani, böyle küçük bir parça filan da değil, cephane deposu. Bunu nasıl oldu da kimse denetlemedi? Bu devletin gümrükleri ne iş yapar? Bu devletin gümrüklerden sorumlu bakanlığı yok mu? Gümrük başmüdürlükleri yok mu? Sınırda gümrük makamlarımız yok mu? Nasıl bunlar vızır vızır geçebiliyor? Peki, bunun üzerine Türkiye İran’a bir nota verdi mi acaba? Onu da duymadık. Bunlar eğer yasal silah olsa o zaman karşı taraf hemen açıklama yapar, der ki, “biz gönderdik, belgeleri şuradadır.” Fakat belli ki, belgelerinde inşaat malzemesi yazıyor. Şimdi o zaman yapacağınız iş derhal bir protesto notası çekmektir. Derhal bilgi istemektir. Ondan sonra bunun sorumlularının yakalanıp cezalandırılmasını istemektir. Bunları yaptığını duydunuz mu siz bu hükümetin? Biz duymadık. Herhalde bunlar Suriye’ye, oradan da Hizbullah’a gidiyordu. Son derece şaşırtıcı. En şaşırtıcısı buna tepki gösterilmemesi.

Onur Öymen: İçinde olduğumuz dış ve yansıması iç sorunlar tek başına bir Amerikan meselesi değildir. Türkiye’ye yönelik çok büyük bir terör tehdidi vardır, bu tehdit artmaktadır. Amerika’da olduğu gibi bazı Avrupa ülkelerinde de bu terör örgütünün çok sayıda televizyon istasyonları vardır, yayın organları, dernekleri vardır. Türkiye’nin bütün gücüyle bu konuyla mücadele etmesi gerekmektedir. Bunu yapmak için de en önemli unsur bu mücadelede kararlı olmaktır, başkalarının baskılarına boyun eğmemektir. Amerika’nın yıllardır Türkiye’nin müttefiki olarak bölgede çok büyük sorumlulukları vardır. Eğer biz NATO’yu devreye sokabilirsek, bu mücadelenin siyasi boyutunda önemli bir mesafe alabiliriz ve daha sonra da atacağımız adımları kolaylaştırabiliriz. Amerika’nın somut adım atmasını veya en azından Türkiye’nin atacağı adımlara engel olmamasını sağlayabiliriz. Bu hükümetin maalesef bu konularda yeterince adım atmadığını görüyoruz. Ayrıca mesele bundan ibarette değildir. Tabloyu bütün olarak gördüğünüz zaman, Kerkük’teki durum oradaki Türklerin haklarının, çıkarlarının ayaklar altına alınması, Türkiye’nin çaresiz kalması, Mahmur Kampında on bir bini aşkın vatandaşımızın hala mahsur kalması, Türkiye’nin bu insanlarımızı hala kurtaramaması ve bunun ötesinde Türkiye’nin güvenliğini tehdit edecek girişimlerde bulunduğu bizzat Genelkurmay Başkanımız tarafından açıklanan Barzani’ye Talabani’ye karşı Türkiye’nin bir tavır koyamaması… Bütün bunlar bir araya geldiğinde son derece ciddi bir tablo çıkıyor ortaya. Türkiye en son olarak bugün bu akşam aldığımız haberde de görüyoruz ki orada Türk silahlı kuvvetlerine yönelik fiziki tehdit noktasına gelmiştir bu iş.  Yani her an patlamaya hazır bir bomba gibidir. Buna karşı Türkiye’nin bütün seçeneklerini çok iyi düşünmesi lazımdır. Meclisten hükümetin vakit geçirmeden yetki alması lazımdır. Güvenlik çıkarlarımızın gerektirdiği adımları çekinmeden atması lazımdır. Gördüğüm kadarıyla tablo budur. Fakat ne yazık ki, geçmiş tecrübelere baktığımız zaman, özellikle CHP olarak bizim Mecliste terör konusunda genel görüşme talebimizin bile bu hükümet tarafından reddedildiğini hatırladığımız zaman, bütün bu konulardaki beklentilerimize bu ülkenin çıkarlarına  uygun  makul bir cevap vereceği izlenimimiz maalesef yoktur, umudumuz yoktur. Tek umudumuz iki ay sonra gerçekleşecek seçimlerde yeni hükümetin yeni yaklaşımlarla bu konularda Türk halkının beklentisine cevap verecek olmasıdır. Biz CHP olarak iktidara geçtiğimizde bunları yapacağımıza vatandaşımıza söz veriyoruz.


Bu belge Görsel Basın arşivinde bulunmaktadır.