Gazi Üniversitesi – “Obama’nın Gelişi ve Ermeni Meselesi” Konferansı

                 CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in

Gazi Üniversitesi  “Obama’nın Gelişi ve Ermeni Meselesi” Konulu Konferansta

Yaptığı Konuşma – 5 Mayıs 2009

 

 

 

Onur Öymen: Gazi Üniversitesi’nin çok değerli öğretim üyeleri, çok değerli arkadaşlar, hepinizi saygıyla ve sevgiyle selamlıyorum. Obama’nın ziyareti ve Ermeni meselesi çok doğru saptanmış bir konudur. Bu konuda pek çok şey söylendi ama söylenmesi gereken başka şeyler de var. O nedenle size Ermenistan meselesi, Azerbaycan’la olan ilişkiler ve Obama’nın ziyareti hakkındaki görüşlerimi aktarmak istiyorum.

 

Obama’nın iktidara gelişi tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de büyük bir umut yarattı. Obama iki mesaj vermişti; biri umut, diğeri de değişim mesajıydı. Herkes gibi biz de Obama’nın, Türkiye’ye olan bakış açısında da yeni bir umut getireceğini düşündük. Bu yüzden  bu ziyaretini çok önemli bir ziyaret olarak değerlendirdik. Obama’nın Türkiye’ye gelmeden önce bütün bu konuları yeterince değerlendireceğini ve geçmişte yapılan hataları gözden geçireceğini düşündük. Ayrıca Türkiye’de bulunacağı temaslar neticesinde belli görüşlerini değiştireceğini ummuştuk.

 

Ancak bu ziyaretten sonra beklediğimizi bulduğumuzu maalesef söyleyemeyiz. Yalnız Ermeni meselesinde değil, Kıbrıs, Ermenistan, terör, Afganistan ve Patrikhane konularında da Obama’nın diğer Amerikan Başkanlarından farklı bir görüş benimsediği söylenemez. Peki hiç mi farklılık yok? Var. Amerika’nın Türkiye’yi  ılımlı bir İslam ülkesi olarak görmekten vazgeçtiği anlaşılıyor. Bu olumlu bir gelişmedir. Çünkü, Başkan Bush döneminde Amerika’nın Türkiye’yi  ılımlı İslam ülkesi olarak görme eğilimi ya da Türkiye’yi bir ılımlı İslam ülkesi haline getirme amacı vardı. Şimdi ise bu görüşten vazgeçildiği izlenimini aldık. Obama’dan önce Türkiye’ye gelen Bayan Clinton da bu mesajı vermişti.

 

Ayrıca Obama, Büyük Ortadoğu Projesi’nden hiç söz etmedi. Demek ki onlar da Büyük Ortadoğu Projesi’nin isabetli ve doğru çizilmiş bir proje olmadığını anlamışlar. Bunun yanı sıra Obama Mecliste yaptığı konuşmada “stratejik ortaklık”tan da bahsetmedi. Bu da çok gerçekçi bir yaklaşımdır. Çünkü stratejik ortak olmak için  belli başlı meselelerde birbirine çok yakın ya da aynı düşüncelerde olmak gerekir. Amerika’nın stratejik ortaklarının sayısı çok azdır. İsim vermek gerekirse İsrail, İngiltere ve bir dereceye kadar Kanada Amerika’nın stratejik ortakları arasındadır. Bunların dışında ABD’nin gerçek anlamda stratejik ortağı yoktur. Türkiye ile stratejik ortak olmak biraz havada kalan bir durumdu. Çünkü birçok konuda Amerika’dan farklı düşünceleri savunuyoruz. Stratejik ortaklık yerine “modern işbirliği” gibi bir kavramdan söz edildi ama bunun ne anlama geldiğini yakında göreceğiz.

 

Konuşulan konulardan bir tanesi Ermeni meselesidir. Başkan Obama, adaylığı sırasında soykırım iddialarını çok açık bir şekilde desteklemiş bir politikacıdır. Sözleri yazılı ve sözlü olarak kayda geçmiştir. Biz bu görüşleri baştan beri biliyorduk. Siyasette “Taç giyen baş akıllanır” diye bir söz vardır. Bir politikacı, iktidara geldiğinde, muhalefetteyken söylediklerinin çok da isabetli olmadığını anlayabilir. İktidar olduğunda devletin bazı olanaklarından yararlanır ve  daha önce sarf ettiği sözlerin çok da uygun olmayan sözler olduğunu anlar. Ama öyle anlaşılıyor ki, Obama’nın durumunda böyle olmamış. Kendisinin daha önce benimsediği görüşleri aynen sürdürdüğü anlaşılıyor.

 

Cumhurbaşkanımızla yaptığı görüşmeden sonraki basın toplantısında, kendisinin Ermeni meselesi hakkındaki görüşlerinin kayda geçtiğini ve değişmediğini ifade etti. Yani bu demektir ki, “Ben Türkiye’nin Ermenilere soykırım  yaptığı görüşüne inanıyordum ve inanmaya da devam ediyorum”. Demek ki Cumhurbaşkanımız, yaptığı görüşmede kendisini tam anlamıyla ikna edememiştir. Cumhurbaşkanının elinde çok sağlam deliller ve bilimsel nitelikte belgeler olmasına rağmen bunu başaramamıştır. Obama, “Bu konudaki kanaatlerimi Cumhurbaşkanınızla yaptığım görüşmeden sonra ve edindiğim yeni bilgiler neticesinde tekrar gözden geçireceğim” demiş olsaydı en azından Obama’nın kafasında bir kuşku uyandırmış olduğunu düşünürdük ama ne yazık ki uyandıramamış.

 

Peki ne söylese bir kuşku uyandırabilirdi? Öncelikle işin hukuki tarafı ön plana çıkarılmalıydı. BM’nin 1948 tarihli Soykırımla Mücadele Sözleşmesi vardır. Bu sözleşmeye göre bir soykırım suçunun işlendiğinden söz edebilmek için mutlaka uluslararası çapta yetkili bir mahkemenin kararı gerekmektedir. Nürnberg Mahkemesi buna bir örnektir. Ermenistan konusunda böyle bir mahkeme kararı var mı? Yok. Bir mahkeme kararı olmadığı gibi, İngilizlerin Malta’da düzenlediği ve Türkiye’den 150 civarında aydını götürdükleri duruşmalarda böyle bir karar almak bir yana mahkeme bile açılamamıştır. Çünkü ellerinde tek bir delil bile yoktur. Bu yüzden bir tane bile Türk yetkilisini soykırım yaptıkları iddiasıyla suçlayamamışlardır. O halde siz 1948 Sözleşmesine istinaden bir soykırım yapıldığı iddiasını hukuki açıdan nasıl hala sürdürebiliyorsunuz? Bunu yapamazsanız.

 

Konunun  siyasi boyutu da vardır. Siyasi açıdan konuyu en iyi bilen ülke İngiltere’dir. Çünkü 1918’den sonra İngiltere, askeri ve siyasi varlığını Türkiye’de sürdürmüştür. İngiliz Bakanları Avam Kamarası’nda, İngiliz devletinin resmi politikasına göre 1915 olaylarını soykırım olarak değerlendirmenin mümkün olmayacağını söylemişlerdir. Kısa bir süre önce 74 tane Amerikalı bilim adamı yayınladıkları ortak bir deklarasyonda bilimsel olarak, soykırım iddialarının gerçekliğinden bahsetmenin mümkün olmadığını ifade ettiler. Ayrıca bazı Amerikalı profesörlerin bu konuda yazdıkları kitaplar da bulunmaktadır. İşte tüm bu belgeler ve kitapların Obama’ya verilip okunması sağlanabilirdi. Öyle anlaşılıyor ki bunların hiçbiri yapılmamış, bu konuda Başkan Obama’nın kafasında bir kuşku bile uyandırılamamıştır.

 

Ermenistan’la ilgili olan diğer konularda  Obama acaba ikna edilebilmiş midir? Bunlar hangi konulardır? Ermenistan’ın bir Bağımsızlık Bildirgesi vardır. Bu Bağımsızlık Bildirgesi yeni Ermeni Devletinin Anayasası hazırlanırken, Anayasanın bir parçası olmuştur. Bu metinde Türkiye’nin doğu topraklarından Batı Ermenistan olarak bahsediliyor. Yani Ermenistan’ın Türkiye’den toprak talebi vardır. Bunun yanı sıra Türk topraklarındaki Ağrı Dağı, sanki Ermeni topraklarındaymış gibi Ermenistan’ın milli sembolü olarak gösteriliyor.

 

Toprak talebinin ve soykırım iddialarının yanı sıra Türk-Ermeni ilişkilerini asıl bozan, yani Türkiye’nin açık olan sınırlarını 1993 yılında kapatmasına yol açan olay, Ermenilerin hiçbir hukuki gerekçeye dayanmaksızın Azeri topraklarına saldırmaları, on dokuz bin soydaşımızı öldürmeleri ve Ermenistan’ın Azeri topraklarının yüzde yirmisini işgal ederek bir milyon Azeriyi göçe zorlamasıdır. Sınırı kapatmamızın, ilişkilerimizin normalleşmemesinin, büyükelçilikler açılmamasının asıl sebebi budur.

Başkan Obama, Meclisteki konuşmasında Türkiye’den Ermenistan’la olan  ilişkilerini normalleştirmesi, sınırı açmasını ve Yukarı Karabağ meselesine bir çözüm bulunmasını istedi. Fakat bu konuşmada Ermenistan’ın da işgal ettiği topraklardan çekilmesi gerektiği ve ancak bu şekilde Türkiye ile ilişkileri normalleştirip sınırın açılabileceği  şeklinde yorumlayabileceğimiz bir şey söylenmedi. İstenen, Türkiye’nin bugünkü durumu sineye çekip o toprakların işgal edilmiş olduğunu, bir milyon insanın evlerinden koparıp atıldığını içine sindirerek ilişkileri normalleştirmeye çalışması, büyükelçilikler açması ve sınırları açmasıdır. Bu rahatsızlık verici bir düşüncedir ve bu düşünce  “Ermeniler ne yaparsa yapsın siz tek taraflı taviz verin”  anlamına gelir.

 

Obama bunları söyledikten sonra bu sözlerine Hükümet tarafından  bir tepki geldi mi? Bizden geldi ama Obama’nın 24 Nisan konuşmasına kadar Hükümetten herhangi bir tepki gelmedi. Tam tersine, basında muazzam bir propaganda yürütüldü. İlk siyasi ziyaretin Türkiye’ye yapılmasının bizim için ne kadar büyük bir şeref olduğundan ve bu ziyaretin çok başarılı geçtiğinden  bahsedildi. Sizin başarılı dediğiniz ziyarette Türkiye’den, bütün hükümetler zamanında 15 yıldır ısrarla yürütülen haklı bir politikadan vazgeçmesi istenmiştir. Sizse bunu başarı olarak nitelendiriyorsunuz. İşte bu, Türkiye’yi küçültücü bir yaklaşımdır. Dış politikada birileri sizden tek taraflı taviz vermenizi istediği için seviniyorsunuz. Tam tersine, onlara yanlış bildiklerini anlatıp onların görüşlerini değiştirmeye çalışmalısınız. Fakat ne yazık ki bunu yapamıyorlar.

 

Tam da bu sıralarda, Türkiye bir süreden beri sürdürdüğü gizli görüşmeleri hayata geçirdiğinde, sanki Obama’nın tavsiyesi ile hareket ediyor izlenimi verilerek  Ermenilerle bir yol haritası üzerinde anlaşıldığı  açıklaması yapıldı. Bu açıklama tam da 24 Nisan’dan iki gün önce gece yarısı yapıldı. Türkiye’de ancak bir ateşkes ilanında gece yarısı açıklama yapılır. Bu açıklamanın gece yarısı yapılmasının sebebi nedir? Çünkü Obama’nın 24 Nisan’da yapacağı konuşmada  sizin istediğiniz gibi bir açıklama yapması için bu konuşmadan önce onun eline bir koz verip onu tatmin etmek gerekir. Oysa tam tersine Obama 24 Nisan günü yaptığı konuşmada bizi oldukça rahatsız eden ifadeler kullandı. Mesela Ermenice soykırım anlamına gelen “büyük felaket” lafını kullandı. Ermenistan’ın Soykırım anıtının adı “Büyük Felaket Anıtı”dır.

 

Obama’nın 24 Nisan’da yaptığı konuşmanın içeriği Ermeni görüşlerini savunan ve onlara hak veren bir üslupla yazılmış. Konuşmasının hiçbir yerinde bir kelimeyle bile Ermenilerin öldürdüğü Türklerden bahsedilmiyor. 1.5 milyon Ermeninin öldürüldüğünden söz ediyor ama devletin resmi kayıtları, nüfus istatistikleri ve uluslararası uzmanların kitaplarına göre o tarihte Türkiye’de 1.5 milyon Ermeni yoktur. Buna rağmen Amerikan Başkanı, 1.5 milyon Ermeni’yi öldürdüğümüzü söylüyor. Peki siz bunu nasıl içinize sindireceksiniz? Yine resmi kayıtlara ve belgelere göre o tarihlerde 530 bin Türk, Ermeniler tarafından öldürülmüştür. Fakat Obama’nın konuşmasında bundan hiçbir bahis yok. “Türkler gaddar olarak geldiler, o kadar Ermeni’yi öldürdüler ve bunun için hiçbir sebepleri yoktu. Bu sırada da Ermeniler hiçbir Türk’ü öldürmediler” düşüncesini sürdürüyorlar. Amerikan Başkanı Ermenilerin kaç tane Türk’ü öldürdüğünü herhalde bilmiyor ya da önemsemiyor. İşte bu yanlıştır. Ermeniler tarafından öldürülen 530 bin Türk, devletin ve Türk Tarih Kurumu’nun belgelerinde isim isim kayıtlıdır. Bunu yok farz edemeyiz.

 

Peki Türkiye’ye karşı bu kadar olumsuz ve bilinçli olarak yapılan bu kararlı yaklaşım nereden kaynaklanıyor? Tarih boyunca dünyada pek çok savaş olmuş ve milyonlarca insan bu savaşlarda hayatını kaybetmiştir. Fakat bugün hiçbir ülke aleyhine Türkiye’ye yönelik saldırılara ve baskılara benzer şeyler yoktur.

 

Bu konunun ayrıntılarını bir süre önce yayınladığım “Silahsız Savaş” adlı kitabımda da bulabilirsiniz ama ben şimdi  bunları kısaca size özetleyeyim: Birinci Dünya Savaşı başladığında İngiltere Almanya’ya karşı savaşıyordu ve başka ülkeler de bu savaşa girmişlerdi. Türkiye ise Almanya’nın yanında savaşa girmişti. Amerika ise savaş başladıktan iki yıl sonra, 1916’da, savaşa girdi. Bu sırada İngiltere, Almanya’yı tek başına yenmesinin zor olacağını düşünerek Amerika’yı savaşa girmeye ikna etmeye çalışmıştır.

 

Savaş sırasında Londra’da, Wellington House olarak bilinen bir binada savaş propagandaları yürütülmeye başlanmış ve zaman içerisinde bu bina Propaganda Bakanlığı olarak anılmaya başlanmıştır. Burada asılsız haberler üretilerek bu haberleri tüm dünyaya yaymak ve böylece savaşın seyrini değiştirmek amaçlanmıştır. Arnold Toynbee, Viscount Bryce gibi İngiltere’nin önde gelen yazar ve düşünürleri buraya davet edilerek kendilerinden gizli milli görev adı altında başta Almanya ve Türkiye olmak üzere, İngiltere’nin hasımları hakkında kitaplar ve broşürler hazırlamaları istenmiştir Öyle ki bu broşürler Amerika’ya gönderilince, Amerikan halkı savaşta İngiltere’nin yanında yer almak için Hükümetine baskı yapacaktır. Buna karşılık Almanlar da karşı propaganda yapmaya başlamışlardır.

 

Almanya ile Amerika arasında deniz altından geçen bir  telgraf hattı vardır. İngilizler, Almanya ile Amerika arasındaki irtibatı koparmak için bu hattı bir denizaltı göndererek kesmişlerdir. Bunun yanı sıra İngiltere, Wellington House’ta yayınlanan 156 tane kitap, broşür ve makaleyi yüz binlerce basarak Amerika’ya göndermiş, Amerika’da da hakikaten bir galeyan oluşarak bu sözde vahşetleri durdurmak için İngiltere’nin yanında savaşa girmesi için halk, Hükümeti zorlamıştır.

 

İşte bu 156 kitabın ikisi çok önemli kitaplardır: Bunlar Almanya’ya karşı yazılan Mavi Kitap ve Türkiye’ye karşı yazılan Mavi Kitap’tır. Bu kitaplarda Almanları ve Türkleri gözden düşürmek ve onlara karşı nefret uyandırmak için bir takım uydurma hikayelere yer verilmiştir. Mesela bu iddialardan biri, Almanya’nın Belçika’yı işgali sırasında Alman askerlerinin oradaki tüm bebeklerin bileklerini kestikleri, din adamlarını yakalayıp kiliselerin çanlarına astıkları yönündedir.

 

Arnold Toynbee ve Viscount Bryce’nin  Türkler haklarında yazdıkları Mavi Kitap’ta ise Ermenilere nasıl soykırım yapıldığı anlatılmaktadır. Kitapta isim verilmeden X kişisinin söylediklerine göre, Türklerin belli bir yerde belli sayıda Ermeni’yi öldürdükleri, Y kişisinin anlattığına göre de şurada şöyle olmuştur şeklinde bir anlatım yer alıyor. Kitabın hiçbir yerinde tek bir satırla bile Ermenilerin öldürdüğü Türklerden bahsedilmiyor.

 

Savaş bittiğinde İngiliz Dışişleri Bakanı Chamberlain, Avam Kamarası’nda yaptığı bir konuşmada bu kitapları Almanya ve Türkiye ile olan ilişkileri bozmak için yayınladıklarını, bunların gerçekleri yansıtmadıklarını ve sadece propaganda amaçlı kitaplar olduklarını söylemiştir. Zaten Belçikalılar da bu kitaplarda yazılanları yalanlamaktadırlar. Fakat Türkler için yazılan  kitap bugüne kadar defalarca basılmış ve Ermenilerin iddialarına dayanak olarak sunulmaya devam etmektedir. Bu kitapta yazan yalan bilgiler  hala kuvvetle savunuluyor.

 

Tarihçi Prof. Justin McCarthy  İngiliz arşivlerinde araştırma yaparken bu kitabın şifrelerini yani X ve Y’nin kimler olduğunu bulmuş ve bu kişilerin  Taşnak Partisi mensubu ya da misyoner olduğunu belgelemiştir. O kitapta adı geçen kişiler, 1915 olaylarında Türkleri katleden, militan, vurucu, bugün bile en radikal ve şiddet yanlısı olarak bilinen partinin mensuplarıymış. Maalesef  bugün bile bu kitabı ve “Morgenthau’nun Anıları” gibi benzeri birkaç kitabı ısıtıp ısıtıp bizim önümüze çıkartıyorlar ve bizim, bir ırkı ortadan kaldırmaya çalışan vahşi bir millet olduğumuzu iddia ediyorlar.

 

Bizim de bu iddialara karşı olarak yayınlanmış kitaplarımız vardır. Mesela bu kitaplarımızdan en kapsamlısı, Kamuran Gürün’ün “Ermeni Dosyası” isimli kitabıdır. Bu kitabın İngilizce ve Fransızca baskısı da bulunmaktadır. Fakat ne yazık ki, İngiltere’de ya da Amerika’da bir nüshasını bile bulamazsınız. Derhal toplatıp kitabın tüm nüshalarını imha ediyorlar. Niçin? Çünkü insanların kendi görüşlerinin aksini duymalarını, bilmelerini ve düşünmelerini istemiyorlar.

 

Bizim tarihten korkumuz yoktur. Biz bütün arşivlerimizi açmışız ve “gelin bakın, bütün belgeler oradadır” diyoruz. Oysa ne Erivan’daki ne de Boston’daki Ermeni arşivleri açılmış değildir. Ne yazık ki seksen yılı aşkın zamandan beri Türkiye, tek taraflı bilgiler ve propagandalarla sürekli boy hedefi haline getirilmektedir. İşte bu, çok rahatsızlık vericidir. Türkiye olarak bizim buna tepki göstermemiz gerekmektedir.

 

Netice itibariyle, bizim atalarımızdan, büyükbabalarımızdan, o devirde Türkiye’de yaşayan insanlardan katil diye bahsediyorlar. Hatta o kadar ileri gidiyorlar ki bazı ülkelerde -Fransa’da olduğu gibi- Meclise Ermeni soykırımını inkar etmeyi suç sayan kanunlar sunuluyor. Bu kanun Fransa Senatosundan henüz geçmedi ama geçtiği takdirde  Fransa’da Türklerin soykırım yapmamış olduğunu söylemek, 1 ila 3 yıl hapis cezası veya 40 bin Euro’ya kadar  para cezası ile cezalandırılacaktır . Buna benzer bir kanun şimdi Avrupa Birliği’nde çıkartılmaya çalışılıyor. Avrupa Birliği ülkelerinden birinde, yerel bir mahkemeden, mesela Lüksemburg Mahkemesi’nden böyle bir kanun çıkartılırsa, o ülkede “Ermenilere soykırım yapılmamıştır” iddiasını savunamayacaksınız. Yani o ülkede yaşayan Türkler atalarının katil olmadığını savunamayacaklar.

 

İşin daha üzücü tarafı şudur ki, İstanbul’dan bir öğretim görevlisi Erivan’da yapılan bir NATO toplantısına gidiyor, orada “Elimde hiçbir belge yok ama ben Türklerin Ermenilere karşı soykırım işlediğine inanıyorum. Zaten o dönemdeki yöneticilerimiz katildi ” diyor ve bu profesör İstanbul’da hala ders veriyor. Ben hiçbir ülkede, bir bilim adamının kendi ülkesinin geçmişteki devlet adamları için katil dediğini duymadım. Bunların üstüne bir de “zaten Türkiye Devleti’nin Ermeni politikası pisliktir” diyor. İşte böyle düşünen insanlar hala üniversitelerde ders veriyorlar ve sizin gibi genç beyinleri konuşmalarıyla etkiliyorlar. En çok üzüldüğümüz budur.

 

Biz Cumhuriyet tarihimizden bu yana Türkiye’ye yönelik haksız suçlamalara bir çok kez rastladık. Bu suçlamalardan hiçbir zaman gocunmadık ve hep kendimizi savunduk. Hiçbir aşağılık duygusuna kapılmadık ve gereken tepkiyi her zaman gösterdik. Fakat kendi içimizdeki insanlar bu oyunlara geldiklerinde ve  yabancıların  Türkiye’deki uzantılarıymış gibi davrandıklarında, işte o zaman üzülüyoruz.

 

Obama’nın Türkiye’ye gelişi bir fırsattır. Bu fırsatı nasıl kaçırırsınız? Bu gerçekleri nasıl olur da Obama’ya anlatamazsınız? Hükümet işte böyle büyük bir fırsatı kaçırdı. Kaçırdığı gibi hemen ertesinde sanki Obama’yı tatmin etmek görevindeymiş gibi,  “Biz Ermenistan’la ilişkilerde bir yol haritası belirledik ve her konuda anlaştık.” diyorlar  Bunun üzerine Ermenistan Cumhurbaşkanı Sarkisyan, Türklere hiçbir taviz vermediklerini ve hiçbir koşul kabul etmediklerini söyledi. Peki, o halde nasıl anlaştınız?

 

Gelen tepkilerden sonra  Başbakan “Ermenistan, Karabağ’dan çekilmediği sürece hiçbir adım atmayız.” dedikten üç gün sonra Ermenistan Cumhurbaşkanı kendinden emin bir şekilde “Ben Ekim ayındaki maça gelirken Türk-Ermeni sınırından geçeceğim.” açıklamasını yaptı.

 

Azerbaycan tüm bu gelişmelerden duyduğu rahatsızlığı açıkça belli etti. Nitekim Azerbaycan Cumhurbaşkanı, İstanbul’daki Medeniyetler Toplantısına katılmayarak tepkisini gösterdi. Ayrıca geçenlerde yaptığı bir konuşmada, Türkiye’nin Ermenistan’la belirlediği yol haritasında, Ermenilerin Azerbaycan topraklarından çekilmesinin bulunmaması halinde Türkiye ile izledikleri politikayı değiştireceklerini ifade etti. Bunun yanı sıra Azerbaycan, Rusya ile petrol ve doğalgaz anlaşması yapıyor.

 

Bizim arkamızda 700 yıllık devlet tecrübesi var. Türkiye bu kadar tecrübesiz bir ülke değil. Türk diplomasisi dünyanın en tecrübeli ve en başarılı üç diplomasisinden biri olarak gösterilir. Türkiye’yi, rüzgarın önünde savrulan bir yaprağa çevirmeye, baskılara boyun eğerek  politikasını değiştiren bir devlet haline getirmeye ne hakkınız var?

 

Obama’nın  Kıbrıs ve PKK konuları hakkında söylediklerinin üzerine de konuşmak gerekir fakat bunlar şu an için ayrı konulardır. Ermeni meselesi üzerine yoğunlaşacak olursak, üzüntü verici bir durumla karşı karşıya olduğumuzu görürüz. Olaylar hiç böyle gelişmeyebilirdi. Çünkü yine bu Hükümet zamanında, 2003 yılında biz Mecliste İktidar ve Muhalefet partileri olarak ortak bir açıklama yaptık, Türk ve Ermeni bilim adamlarının arşivleri açarak bu konu üzerinde birlikte çalışmaları önerisinde bulunduk. Bu öneri Mecliste oy birliğiyle kabul edildi. Peki, beraber aldığımız bu karardan sapıp neden tek taraflı tavizlere yöneliyorsunuz? Bunlar bizi üzüyor.

 

Size açık söyleyeyim ki biz bu tavizleri sadece Ermenistan meselesinde değil, Kıbrıs konusunda da görüyoruz. Hükümet, Kofi Annan Planını gözü kapalı kabul ettiği gibi  Kıbrıslı Türklere de kabul ettirdi. Bu plan, Kıbrıslı Türklerin sahip olduğu toprakların çoğundan feragat etmesini, geri kalan topraklara 80 bin Rum yerleştirilmesini ve oradaki Türkleri korumakla görevli olan Türk ordusunun Kıbrıs’tan çekilip sadece 600 kişi bırakmasını öngörüyordu. Bu planı neden kabul ettiklerini sorduğumuzda baskıların olduğunu ve taviz vermek zorunda kaldıklarını söylediler. Rumlarsa Türk tarafının taviz vermeye hazır olduğunu görünce bu planı kabul etmekten vazgeçtiler. Rum lideri Hristofyas, Kofi Annan Planının ölmüş olduğunu söyledi. Bunun üzerine siz hala Rumlarla masaya oturup Kofi Annan Planından daha kötü bir çözümü müzakere ediyorsunuz. Nedenini sorduğumuzda cevap yine aynı: “Baskılar var.”

 

Dünyanın hangi ülkesi komşu topraklardan bir terörist saldırıyı içine sindirir ve bunun tasfiyesi için bütün gücüyle harekete geçmez? Türk ordusu dünyanın en güçlü yedinci, NATO’nun ise ikinci en büyük ordusudur. PKK’yı Kuzey Irak’tan tamamen tasfiye edecek imkanlar Türk ordusunun elinde fazlasıyla vardır. Sıkıntı, böyle bir operasyona izin olmamasıdır. Uzun yıllar bekledikten sonra sınırlı bir hava operasyonu yapılmasına izin çıktı. Kış aylarında bir kara operasyonu yapmaya kalktık, daha operasyonun üçüncü gününde Amerikan Savunma Bakanı, derhal operasyonu durdurmamızı istedi ve istihbarat yardımını keseceklerini söyleyerek baskı yaptılar. İşte, maalesef bütün bu konularda elimiz mahkum.

 

Barzani ve Talabani ile anlaşmamızı istiyorlar. Dünyanın hiçbir ülkesinde, başka bir ülkenin o ülkeye dış politika ve güvenlik konuları gibi hassas konularda “gidin şu ülkedeki yerel yönetimle anlaşın” dediği görülmemiştir.  Bunun başka bir örneği yok. Federal hükümetlerde bile dış politika ve güvenlik konularında karar verme yetkisi merkezi hükümetindir. Fakat Irak’ta, sanki oradaki yerel yönetimler bağımsız bir devletmiş gibi Kuzey Irak’taki yerel yönetimle anlaşmamızı istiyorlar. Hükümet de bunu içine sindirip, onlarla müzakere ediyor.

 

Dini esaslara göre örgütlenmiş siyasi partilerin hepsi daha önce Anayasa Mahkemesince kapatılmıştı. Fakat bu kapatmalar sırasında uluslararası toplumdan hiçbir tepki gelmemişti. Hatta bu konuda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne baş vuranlar oldu ve Mahkeme, kapatmaların haklı olduğunu doğruladı. Oysa bu Hükümet, dış dünyadan destek alarak partilerinin kapatılmasından kurtulabileceğini düşünüyor. Nitekim geçen seneki kapatma davası sırasında gözümüzden kaçmamıştır ki bütün dünya Anayasa Mahkemesi’ne baskı yapmak için ayağa kalkmıştır. “Bu bir yargı darbesidir, yargı siyasete karışmamalıdır. Yargı siyasallaştırılmıştır.” , “Hükümetin aldığı bu kadar oya rağmen nasıl böyle bir kapatma davası açılır” dediler.

 

Peki,  Refah Partisi’nin kapatılması sırasında niçin bu sözleri söylemediler? Çünkü Refah Partisi milli görüşçüydü ve menfaatlerine hizmet etmiyordu.  Dış politika konularında  taviz vererek ayakta durma politikası izlemiyordu. İşte fark budur. Eğer siz bu kadar önemli, değerli dış politika konularında baskılara direnemiyor, boyun eğiyorsanız bağımsızlığınızı adım adım kaybedersiniz. Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerinde yatan sihirli söz, Atatürk’ün “tam bağımsızlık” sözüdür. Eğer bağımsızlığınızı kademe kademe kaybederseniz Türkiye ikinci sınıf bir devlet olarak görülmeye başlar ve başkalarının dümen suyundan giden bir devlet haline gelir.

 

Biz Cumhuriyet tarihimizden bu yana en zor koşullarda, çok güçlü devletlerin baskılarına göğüs gerdik, boyun eğmedik. Roosevelt ile Churchill, Türkiye’yi İkinci Dünya Savaşı’na sokmak için İsmet Paşa’ya olağanüstü baskı yapmışlardı. Churchill Adana’ya gelmiş, daha sonra her ikisi birden İsmet Paşa’yı Kahire’ye davet etmişlerdi. İsmet Paşa da kendilerine “Ben sizin bu söylediklerinizi Meclise teklif dahi edemem. Savaşa girmiyoruz” diyerek tepkisini göstermişti.

 

En büyük devletlere, en zayıf koşullarda bile direnmesini bildik. Savaş bittikten sonra Rusya, Boğazlarda hak iddia etmeye, Kars ve Ardahan vilayetlerini bizden istemeye başlamıştı. Dönemin  Büyükelçisi Ankara’ya bile sormadan Rusya’ya red cevabı vermişti. İşte, biz böyle bir devletiz. Bugünkünden çok daha zayıf olduğumuz zamanlarda bile dış baskılara boyun eğmemişiz. Şimdi ise siz bu devleti dışarıdan gelen her baskıya ve telkine boyun eğen bir devlet haline getiriyorsunuz. Yani Cumhuriyetin kuruluşundan beri bağımsızlığı en önemli ilke sayan bir devleti, dış baskıların etkisi altında kalan bir ülke haline getiriyorsunuz.

 

Patrikhane, Ruhban Okulu’nu açtırmanızı istiyor ve bunu size bile değil, gidip Avrupalılara, Amerikalılara söyleyerek onlar üzerinden size baskı yapıyor. Ben beş yıl İstanbul milletvekilliği yaptım, Patrik’i de tanırım. Milletvekilliğim sırasında Patrik bana bir kere bile bu talebini iletmemiştir. Ne zaman Washington’a, Brüksel’e, Atina’ya gittiysem Patrik’in buna benzer taleplerini hep oralarda, yabancılardan öğrendim. Obama, bu ziyaretinde Patrik’in bu taleplerinden bahsetti  ve hemen ertesi gün gazetelerde bu talebi nasıl yerine getiririz diye senaryolar yazılmaya başlandı. Kimse Türk Anayasasına göre bunun mümkün olup olmadığını sormuyor. Türk Anayasasına göre, askeri ve dini nitelikli özel okul açmak yasaktır. Siz bu okulu açtığınız takdirde  yarın öbür gün aşırı dinci bir kuruluş bir Müslüman yüksekokulu açmak istediğinde ne yapacaksınız? Birisi çıkıp askeri özel bir okul açmak istediğinde ne cevap vereceksiniz? İşte, bunları Obama’ya anlatamıyorsunuz. Bu kadarını bile anlatamıyorsunuz.

 

Ayrıca Türkiye’deki gayrimüslim tek azınlık  Rumlar mıdır? Neden Ermenilerin  böyle bir talebi yok? Ermeniler neden  din adamı yetiştirmek için okul açmak istediklerini söylemiyorlar? Çünkü biz onlara “İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ne bağlı olmak koşuluyla, kendi din adamlarınızı yetiştirebilecek bir okul açabilirsiniz” demişiz. Onlar da, eğer ihtiyaç duyarlarsa açacaklarını belirtmişlerdir. Patrik ise bunu kabul etmiyor. Açılacak okulun İstanbul Üniversitesi’ne değil de kendisine bağlı olmasını istiyor. Yabancılar da  Patrik’in istediklerini yapmamız doğrultusunda bize baskı yapıyorlar ve Hükümet buna tepki gösteremiyor. Bilakis Patrik’i nasıl memnun edeceğini düşünüyor.

 

Türkiye’de Yahudiler de var. Peki siz hiç Musevi Cemaatinin böyle bir isteğini duydunuz mu? Yahudilere, ne yaptıklarını sorduk. Amerika’da, İsrail’de çeşitli okullar olduğunu ve din adamlarını oralarda yetiştirip sonra Türkiye’ye getirdiklerini ve burada çalıştırdıklarını söylediler. Peki dünyada Ortodoks din adamı yetiştiren bir kurum yok mu? Mesela Selanik’te  Ortodoks din adamı yetiştiren ve 1500 tane  öğrencisi olan bir yüksek okul vardır. Din adamlarınızı niçin orada yetiştirmiyorsunuz da illa Heybeliada’da ve kendinize bağlı bir okulda yetiştirmek istiyorsunuz? Çünkü Patrik, kendisini bütün dünya Ortodokslarının lideri olarak dünyaya tanıtmak istiyor. Bu konuyu Lozan’da Türkiye’ye kabul ettiremediler ama şimdi yeniden kabul ettirmeye çalışıyorlar.

 

Ermeni meselesi, Kıbrıs, PKK, Patrikhanenin talepleri konularında olsun, benzeri başka konularda olsun, dış baskılar olunca Hükümetin direnci maalesef ortadan kayboluyor. Mantık, Türkiye’nin şimdiye kadar izlediği dış politika çizgisinin sürdürülmesi gerektiğini öngörüyor. Bu politikalar,  uzun yıllardan beri pek çok Türk Hükümeti tarafından benimsenmiş politikalardır. Niçin bu politikalara arkanızı dönüyorsunuz?

 

Biz bu konularda siz gençlere güveniyoruz. Tüm bu meseleler hakkında bilgi sahibi olup gelecekte bunlar üzerinde sorumluluk üstlendiğiniz zaman, Atatürk’ün izlediği doğrultudan sapmayan, gerektiğinde dış baskılara karşı direnerek Türkiye’nin hak ve çıkarlarını koruyacak insanlar olacağınıza inanıyoruz. Atatürk’ün, ülkenin geleceğini gençlere emanet etmesi boşa değildir. Çünkü Atatürk biliyordu ki gençler, içlerindeki bu vatanseverlik duygusuyla her türlü baskıya direnme gücüne sahiptirler. İşte arkadaşlar, bu yüzdendir ki içimiz çok rahat. Çünkü biliyoruz ki görevi bizden devraldığınız zaman, siz bütün bu konularda Türkiye’nin çıkarlarını sonuna kadar koruma cesaretini göstereceksiniz.

 


Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.