Kanal B – Türk-Yunan İlişkileri

CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in Kanal B  “Medya Sorunları Tartışıyor” Programı’na Verdiği Mülakat
22 Mayıs 2008

 

Sunucu: Sayın Öymen, Türk-Yunan-Kıbrıs ilişkilerinin bugün bulunduğu noktayı değerlendirir misiniz?

Onur Öymen: Türk-Yunan-Kıbrıs ilişkilerinin bugün bulunduğu noktanın en önemli özelliği Türkiye’nin çok uzun yıllardan beri devam ettirdiği politikalardan bazı sapmaların yaşanıyor olmasıdır. Bizi en çok düşündüren, üzen ve kaygılandıran nokta budur. Çünkü devletler milli politikalarını çok uzun vadeli hedeflere göre tespit ederler. Türkiye’nin de Kıbrıs’la ilgili, Türk-Yunan ilişkileri ile ilgili uzun vadeli politikaları vardır. Şimdi onlardan sapma olduğunu görüyoruz. Nitekim bir süre önce Sayın Başbakan, “Otuz yıldan beri Kıbrıs’la ilgili hep yanlış politikalar izledik”, “Tüm bu başarısızlığın, çözümsüzlüğün sorumlusu Denktaş’tır” , “Çözümsüzlük çözüm değildir” demişti. Belki bir süre sonra bazı gelişmelerin ışığında, bu söylediklerinin ne kadar yanlış olduğunu kendisi de görmüştür. Ama önemli olan, uzun yıllardır çeşitli hükümetler zamanında sürdürdüğümüz bir milli politikadan sapmanın olmasıdır.

Kıbrıs meselesinin özünde yatan nedir? Sıkıntı nereden kaynaklanıyor? Öncelikle sıkıntının özünde Kıbrıs’ın coğrafi durumu yatıyor. Çünkü Kıbrıs, Doğu Akdeniz’de Orta Doğunun en kritik bölgelerini etkileyebilecek bir konumda, petrol ulaşım yollarının üzerinde, Süveyş Kanalı’nın hemen karşısında bir mevkide bulunmaktadır. Kıbrıs aynı iç özelliklerini taşıyarak, dünyanın başka bir yerinde olsaydı belki çözüm daha kolay olurdu. Kıbrıs’ın bu stratejik konumu, çözümü şu açıdan zorlaştırıyor: Kıbrıs’ta sadece Türklerin ve Rumların menfaatleri yoktur. Başka ülkelerin de menfaatleri vardır. Mesela Kıbrıs adasının üzerinde 1960 Londra ve  Zürih Antlaşmaları ile tesis edilmiş İngiliz üsleri var. Sadece bundan ibaret de değildir. Bu İngiliz üslerinin dışında kalan Kıbrıs Rum topraklarında –mesela  Trodos Dağları’nda- sınır ötesi radar sistemleri vardır. Bu gibi özellikler Kıbrıs’ın başka ülkelerin de menfaatini ilgilendiren nitelik taşıdığını gösteriyor.

Kıbrıs’a çözüm aranırken şöyle bir sıkıntıyla karşı karşıyayız: Kıbrıs meselesi 1960 Londra ve Zürih Antlaşmaları ile aslında çözülmüştü. Kıbrıslı Rumlar ve Yunanistan bu çözümü içlerine sindiremedikleri için bütün bu sıkıntılar çıktı. Türklere saldırdılar, Belediyeler Yasası’nı içlerine sindiremediler vs. Uzun hikaye. Ama işin ilgin tarafı şu: Kıbrıslı Rumlar orada statükoyu değiştirip Türklere saldırı düzenleyip çok sayıda Türk’ü öldürdükten sonra ve Türkleri devlet idaresinden, Hükümetten, Meclis’ten, yargıdan ve bürokrasiden tamamen tasfiye ettikten sonra ortaya çıkan durumu, Amerika başta olmak üzere büyük ülkeler meşru olarak kabul ettiler. Kıbrıslı Rumların yarattığı bu fiili durumu meşru bir durum olarak kabul ettiler ve o günden beri de bu politikalarını değiştirmediler.

Sunucu:  Burada bir şey sormak istiyorum. Dediniz ki, “1960 Londra ve Zürih Antlaşmaları ile bu konu çözümlenmişti” ve ondan sonra Yunanistan ve Kıbrıslı Rumların, Makarios’un, o tarihteki Enosisçilerin uyguladıkları yöntemlerle bunu değiştirmek için giriştikleri hareketler 1974 Barış Harekâtı’nı getirdi. Sizce 1974 Barış Harekâtı’ndan sonra oluşan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ve bu statü, Türkiye’yi ve Kıbrıslı Türkleri, 1960 Londra ve Zürih Antlaşmaları’nın sağladığından daha iyi bir noktaya mı getirdi, yoksa getirmedi mi?

Onur Öymen: Kuşkusuz getirdi. Şöyle getirdi; Türkiye’nin müdahalesinden önceki dönemde çok uzun yıllar Türklerle Rumlar 103 tane karma köyde birlikte yaşıyorlardı. Fakat Rumların saldırıları sonucunda Türklerin can ve mal güvenliği kalmamıştı. Çok sayıda Türk’ü yaraladılar, öldürdüler. Bazı köylerin ahalisinin tamamını öldürdüler, bu yüzden Türklerin can ve mal güvenliği kalmamıştı. Bundan sonra da 1964’ten 1974’e kadar geçen süre içinde Türkler küçük bölgelerde, can güvenliklerinin sadece Birleşmiş Milletler tarafından sağlandığı ölçüde, korunan bir konumda bulunuyorlardı. Türkiye’nin 1974 Harekâtı, Kıbrıslı Türklerin can ve mal güvenliğini sağlamıştır. Bunda kuşku yok.

Harekattan hemen sonra 1975 yılının başında nüfus mübadelesi yapılmıştır. Kuzeydeki Rumların tamamına yakını güneye geçmiştir, güneydeki Türklerin neredeyse tamamı kuzeye geçmiştir. Böylelikle her iki toplum da kendi bölgesinde huzur ve güvenlik içinde yaşama şansına kavuşmuştur. O tarihten sonra kuzeye bir tek Rum saldırısı olmamıştır. Güneye de bir tek Türk askeri harekatı olmamıştır ve insanlar barış ve özgürlük içinde yaşamışlardır.

İnsanların barış içinde yaşadığı bu statü, bazılarını çok rahatsız ediyor. Bu statünün değiştirilmesi için Türkiye’ye büyük baskılar yaptılar. İşte Kofi Annan Planı, bunun en son örneklerinden biridir. Öyle bir plan ki bu, dünyada daha önce böyle bir plan hazırlandığını ben hiç duymadım. İki taraf arasında bir ihtilaf olacak, çözülemeyen noktaları BM Genel Sekreteri kafasına göre çözecek ve bu çözüm hükümetlerin onayına sunulmadan doğrudan halklara sunulacak. Hatta o kadar büyük bir belge olacak ki bu, dokuz bin sayfa olacak. Dünyada böyle bir referandum yapıldığını da duymadım. Her neyse. Kofi Annan Planı’nın en önemli özelliği şuydu: Yalnız Türk tarafı büyük bir toprağı Rumlara terk etmekle kalmıyor, geri kalan Türk Devleti’nin içine en az 80 bin Rum giriyor ve Türk Bölgesi bir Türk-Rum karma bölgesi haline geliyor. Bir de 1960 Antlaşması ile sağlamış olduğumuz Kıbrıs Türk toplumunun seçtiği Cumhurbaşkanı yardımcısı diye bir makam kalmıyor ve o makamın sahip olduğu veto hakkı kalmıyor. Yani özetle bu iki taraf arasında barışı ve güvenliği sağlayan sistem, başta Yunanistan ve Rumlar olmak üzere bazılarını rahatsız etti ve bunlar istediler ki, çeşitli uluslararası baskılar yöntemiyle bu sistem değiştirilsin ve Türk tarafı çok büyük tavizler versin.

Bu yüzden Amerika, 1975 yılından başlayarak üç yılı aşkın bir süre Türkiye’ye ambargo uyguladı. Sonra Türkiye’den taviz alamayacaklarını anlayınca bu ambargoyu kaldırdılar. İşte Türkiye böyle sıkıntılar da geçirdi. Bugün bile Kıbrıslı Türkler, dünyada başka bir örneğini benim hiç bilmediğim, bir ambargo altında yaşıyorlar. Aşağı yukarı otuz yılı aşkın zamandan beri hem ticari, ulaşım, hem de turizm, kültür ve spor ambargosu altındalar. Yani bunları dünyadan tecrit etmek istiyorlar. Eğer Türkiye ile özel bağları olmasa Kıbrıslı Türkler de bugünkünden çok daha sıkıntılı bir duruma düşeceklerdi.

Şimdi buna çözüm bulunur mu? Bulunur. Nasıl bulunur? İki tarafın egemen eşitliği üzerinde bir çözüm aransa bir çözüm bulunabilir. Ama böyle bir arayış içinde değiller. Rumların da bunu kabul edecekleri izlenimi ortada yoktur. Yani iki tarafın egemen eşitliği üzerine oturtulacak bir çözüme Kıbrıslı Rumların da Yunanistan’ın da yanaşmayacağı anlaşılıyor. O zaman nasıl bir çözüm istiyorlar? Öyle bir çözüm olsun ki bunlar yine Hükümet olsun ama Kıbrıslı Türklere bazı haklar versinler; azınlık hakları, insan hakları vs. İşte bunu da tabii Türk tarafının kabul etmesi mümkün değildir. Ama son birkaç yıldır dünyada öyle bir hava yaratıldı ki, Türkiye neredeyse her türlü tavizi vermeye hazır, bunlar bir adım atarsa biz iki adım atacağız, yani onlar bir taviz verirse biz iki taviz vereceğiz. Diplomaside böyle bir şey yoktur. Diplomaside taviz verilir ama karşılıklı ve dengeli olur. En azından “biz onlardan daha çok taviz vereceğiz” diye övünmezsiniz. Çünkü diplomaside verdiğinizle değil, aldığınızla övünülür. Şimdi ne alacaksınız da ne vereceksiniz? Belli ki Hristofyas iş başına geldiğinden beri Kofi Annan Planı’nı bile kabul etmeyeceğini açıkça ilan etti. Planın ölmüş olduğunu söyledi.

Sunucu: Yunanistan ve Kıbrıs konularında Türkiye’nin dış politikası sizce başarılı mı? Başarısızsa hangi noktalarda başarısız olduğu söylenebilir? Yani biz ülke olarak sahip olduğumuz potansiyel gücümüzü yeterince kullanabiliyor muyuz, yoksa bunun gerisinde mi kalıyoruz?

Onur Öymen: Biliyorsunuz Türkiye’de futbol ve güreşten sonra üçüncü milli spor öz eleştiridir. Biz herhangi bir ihtilaf ve tartışma olduğunda acaba nerede hata yaptık ve bu işte kusurumuz nedir diye önce kendimizi suçlarız. İşin esası şudur: Türk- Yunan ilişkilerinin çözülememesinin en önemli sebebi Yunanistan’ın, Türkiye ve Yunanistan arasındaki sorunların mevcudiyetini kabul etmemesidir. Bir sorunu müzakere etmek için önce o sorunun var olduğunu kabul etmelisiniz. Yunanistan, “Hayır, sizin sözünü ettiğiniz kara suları, hava sahası, adaların gayri askeri statüsü sorun değildir, bunların hepsi benim iç meselemdir” diyor. “Bir tek kıta sahanlığı konusunu sizinle görüşürüm, onu da Adalet Divanı’na götürmek üzere görüşürüm” diyor. Kıta sahanlığı konusunda Türk ve Yunan Dışişleri Bakanlığı Müsteşarları 1970’li yılların ortasından itibaren aşağı yukarı kırk yıldır sürekli olarak konuşurlar ama en küçük bir gelişme sağlanmamıştır. Yunanistan bunun dışındaki konuları da yok farz ediyor. Bunun bir çıkış noktası bulunabilir miydi? Bulunabilirdi.

Papandreou Bakan Yardımcısı iken, ben de Dışişleri Müsteşarı iken aramızda temaslarımız olmuştu. Çeşitli ülkelerde beş altı defa buluştuk ve o görüşmelerde onunla bir mutabakata vardık. O mutabakatın özü de şuydu: “Bütün sorunlar” sözü geçen bir metin ve bu bütün sorunların iki taraf arasında ele alınması. Yunan Hükümeti bunu kabul etmedi. Bu yüzden bugüne kadar, kıta sahanlığı konusu dışında hiçbir konuda müzakere yapamadık. Türkiye ne yapsaydı da mesela hava sahası konusunu çözseydi? Çıkış yolu yok. Rahmetli İsmail Cem döneminde şunu yapmaya çalıştık: “Güven arttırıcı önlemler yapalım bari” dedik. Bunun için de NATO’daki Türk ve Yunan Büyükelçileri görevlendirildi, ben NATO’da olduğum zamanlar. NATO Genel Sekreteri ile beraber güven arttırıcı önlemlerin oturulup tartışılması ve sorunların çözüme bağlanması kararlaştırıldı. Buna da yanaşmadılar. Güven arttırıcı önlemler bile onlara fazla geldi.

Sunucu: Acaba bunun nedeni şu mudur? Yani Yunanistan kendisini Türkiye’ye herhangi bir taviz vermek zorunda hissetmiyor mu? “Ben nasıl olsa AB veya Amerika vasıtasıyla ya da milletlerarası siyasal konjöktürden yararlanarak eninde sonunda dize getiririm.” diye bir düşüncesi mi var acaba?

Onur Öymen: Benim izleyebildiğim kadarıyla Yunanistan’ın kuruluşundan bu yana politikasının özünde şu yatıyor: mümkün olduğu kadar Türkiye’den tek taraflı tavizler alarak genişlemek, büyümek, güçlenmek, söz sahibi olmak. Politikası budur. Atatürk ve Venizelos arasında başlatılmış ve yürütülmüş olan dostluğu bir tarafa bırakıyoruz. Ama onun dışında sürekli olarak bu politikayı izlemiştir. Mesela Enosis politikası nedir? Kıbrıs Adasını Yunanistan’la birleştirme politikası. Bu Yunanistan’ın milli politikası haline gelmiştir. 1907’den beri bu politikayı izliyorlar. Kardak Krizi’nde gördüğümüz gibi bu, Ege Denizi’nde fiili durum yaratarak, asker çıkararak, bayrak dikerek hiçbir antlaşmayla kendisine verilmemiş bir adacığa sahip çıkma politikasıdır. Mesela Kıbrıslı  Rumların Avrupa Birliği’ne üye yapılması gibi şantaj politikaları da vardır..O zamanki Başbakan Simitis , “Kıbrıslı Rumları üye yapmazsanız, ben aday olan bütün ülkelerin, Polonya, Çek Cumhuriyeti vs. hepsinin adaylığını veto ederim” dedi. Bunu kimseden gizli kapaklı değil, kamuoyunun önünde söyledi. Böylece orada da fiili durum yarattılar.

Sunucu: Peki Avrupa Birliği bu şantajın, bu sorunu hangi noktaya getirdiğini ve Türkiye’nin Avrupa Birliği müzakerelerini adeta tutsak almış olduğunu kabul ediyor mu?

Onur Öymen: Avrupa Birliği’nde şöyle bir kural vardır. Bu yazılı olmayan bir kuraldır ve buna “Lüksembourg kuralı” derler. Üye olan bir ülke ile üye olmayan bir ülke arasındaki ihtilafta Avrupa Birliği, üye ülke ne kadar haksız olursa olsun onu destekler. Bunun istisnasını ben hiç duymadım. Bu yüzden sürekli olarak Yunanistan’ı desteklemişlerdir. Yunanistan’ın 1980 yılında Avrupa Birliği’ne üye olduktan sonra yaptığı ilk iş, Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki Dördüncü Mali Protokol’ü veto etmek olmuştur. AB’den 600 milyon Euro alacaktık, Yunanistan veto etti ve bugüne kadar hala alamadık. Kardak Krizi’ni bahane etti, Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki Gümrük Birliği’nin gereği olan çok büyük miktardaki bir mali katkıyı veto etti, o parayı da alamadık. Yani  Yunanistan sürekli olarak Avrupa Birliği’ni Türkiye’ye karşı kullanmıştır ve AB de Türkiye ve Yunanistan arasında tarafsız bir güç olma hüviyetini hiçbir zaman kazanamamıştır. Zaten beklenmiyor da. Peki olumlu gelişmeler olmadı mı?  Oldu, bu Hükümetten önce, Ecevit Hükümeti zamanında iki tane olumlu gelişme oldu. Bunlardan biri Yunan Vatandaşlık Yasası’nın 19. maddesiyle ilgili olanıdır. Bu yasayla uzun süre yurtdışında bulunan ve Helen asıllı olmayan, Türk soylu Yunan vatandaşlarını vatandaşlıktan çıkarabiliyorlardı. Bu kanunu değiştirdiler. Artık yurtdışında uzun süre tahsile giden veya sağlık nedeniyle tedavi için giden insanları vatandaşlıktan çıkarmıyorlar ama önceden çıkardıkları 60 bin kişiyi de bir daha geri almadılar. Yani kısmi bir iyileşme sağlandı.

Sunucu : Peki bu Avrupa Birliği’nin kriterlerine, standartlarına uyuyor mu?

Onur Öymen: Uymuyor tabii. Biz bunu yıllarca söyledik ama yıllarca Yunanistan AB ülkesi olmasına rağmen hiçbir AB kararında Yunanistan’ın bu kanunun eleştirildiğine rastlamadık. İkinci iyileşme ise şu: Biliyorsunuz II. Dünya Savaşı’nın sonlarından itibaren bilhassa Yunanistan’ın kuzeyinde solcularla kral yanlıları arasında bir iç harp yaşanmıştı. O dönemden itibaren Kuzey Yunanistan’da Batı Trakya Bölgesi’nin önemli bir bölümünü yasak bölge ilan etmişlerdi, Türklerin yaşadığı bölge, orada 40 bin Türk vatandaşı yaşıyor. Yaklaşık 50 yıldır bu bölgeye hiçbir vatandaşın girmesine izin vermiyorlardı. Batı Trakya’da Gümülcüne’de görev yaptığımda ben giremedim, büyükelçimiz giremedi. Artık bunu kaldırdılar. 1-2 sene önce Batı Trakya’ya gittiğimde o bölgeyi ziyaret edebildim örneğin. Olumlu gelişmelerden bahsetmek gerekirse işte bunlar iki tane olumlu gelişmedir. Ama bunun dışındaki konularda bu katı tutumlarını o kadar aşırıya götürülüyor ki, şaşarsınız.

Mesela bir milletvekili heyetiyle İskeçe ilinin Yenice bucağına gittiğimizde 17. asırdan kalma bir Osmanlı camiini ziyaret ettik. Yıkık, dökük, harap bir camii. Türkler bu camiinin onarımını üstlenmek istiyorlar, izin verilmiyor. Belediye Başkanı’yla görüştüğümüzde bize hak verdi. Sosyalist bir belediye başkanı, kendisine kalsa hemen yarın izin vereceğini fakat bu konuda karar verecek olanın Atina olduğunu söyledi. Atina’da Dışişleri Bakanı’yla ve diğer yetkililerle konuştuk ve izin alamadık. Zamanı gelince kendilerinin yapacağını söylediler.

Sunucu: Ama şu anda Ruhban Okulu için bastırıp duruyorlar.

Onur Öymen: Tek taraflı baskı yaparak, Avrupa Birliği’nin baskısını bir manivela gibi kullanarak Türkiye’den istediklerini elde etmeye çalışıyorlar. Ruhban Okulu konusunda da öyle; o kadar katı gidiyorlar ki şaşarsınız. Diyoruz ki “Siz Ortodoks din adamlarını eğitmek mi istiyorsunuz? Biz razıyız, hazırız.” Peki nasıl yapacağız? Bizim Anayasamıza göre özel nitelikte dini ve askeri yüksek okul kurulamıyor. “O zaman Heybeli Ada’daki okulu İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ne bağlı olarak Ortodoks din adamlarını yetiştirecek bir okul haline getirelim” diyoruz. Kabul etmiyorlar.

Sunucu: Aslında bu anayasal kural laiklik ilkesinin bir gereği, değil mi?

Onur Öymen: Bunlara izin verdiğiniz takdirde yarın bir başkası çıkıp aşırı İslami veya kökten dinci bir yüksek okul açmak istediğinde nasıl engel olacaksınız? Bu durum emsal teşkil edecektir. Bu konularda Türkiye üzerinde o kadar baskı var ki, Hükümet bu gibi baskılara ne kadar dayanabilir? Milli Eğitim Bakanı’nın demeci var; “ Bana kalsa yarın açarım” diyor, taviz vermeye hazır. Bereket ona kalmıyor.

Daha insancıl konular da var. Örneğin Rodos Adası’nda bizim 3000 vatandaşımız ya da soydaşımız yaşıyor. Bunların arasında çocuklar var, yakın zamana kadar bu çocuklar için 7 tane ilkokul varmış, hepsini kapatmışlar. Türk çocukları orada anaokuluna, ilkokula gitmesin diye. Rodos Adası’na gidip oradaki soydaşlarımızla görüştüm. Bu kadar basit bir insancıl talebi bile yerine getirmiyorlar. Bunlar şunu ortaya koyuyor; Türk- Yunan ilişkilerinde özde bir sıkıntı var. Bir uzlaşma nasıl olur? İki taraf da adım atmayı kabul eder, iki taraf da kısmi tavizler verir ve ortak bir zeminde anlaşılır, çözüm bulunur. Ama taraflardan biri hiçbir koşul altında uzlaşmak istemiyorsa ve hatta söz konusu meselelerin varlığını kabul etmiyorsa nasıl çözüm getirilecek?

Bu konuda geçtiğimiz günlerde Amerika’ da bir kitap yayınlandı. İlk defa Amerika’da bu kadar dürüstçe hareket edildi bu konuda, ilginçtir. Çeşitli konulara değiniyor, biri de Türk- Yunan ihtilafı. Bir Yunanlıya yazdırmışlar. “Türk-Yunan ihtilafını nasıl görüyorsunuz ve sizce çözüm yolu nedir” diye, bir de Türk’e. Türk olarak hasbelkader benden istemişlerdi, ben yazdım. “Regional Ethnic Conflicts” diye bir kitap. Ayrıca Kıbrıs’la ilgili bir bölüm var; bir kısmını bir Rum yazıyor, bir kısmını bizim eski Kıbrıs Türk Dışişleri Bakanı Kenan Atakol yazmış. Tarafsız bir insan sadece o bölümleri okuyup bu ihtilafı gayet net anlayabilir.

Bir de olumlu bir şey söylemek isterim, böyle karanlık bir tablo çizmemek için, iyi dönemlerde neler olabildiğini göstermek adına. Atatürk-Venizelos zamanında öyle bir dostluk ilişkisi gelişmiş ki Venizelos Atatürk’ü Nobel Barış Ödülü’ne aday göstermiştir. Atatürk’ü Ankara’da ziyaret ettiğinde de ondan çok etkilenmiştir. Ayrıca Avrupa Birliği fikrinin babası sayılan, Macar asıllı Kont Kalergi Avrupa’nın bütünleşmesi fikrinin öncülüğünü yapan bir kişidir. Kalergi Yunanistan’ı da bu sisteme dahil etmek istiyor. Venizelos onunla bu konuda konuşurken, ancak Türkiye’nin de üye olması halinde Yunanistan’ın Avrupa Birliği’ne üye olacağını söylüyor. Başbakan diyor ya, “Nereden nereye geldik” diye, işte oradan buraya geldik.

Sunucu: Sayın Öymen, Ege kıta sahanlığında Türkiye’nin ilan ettiği bir casus belli olgusu var. Bu casus belli şu anda fiilen yürürlükte mi? Türkiye’nin casus belli’den vazgeçme lüksü var mı?

Onur Öymen: Casus belli savaş ilanına hazırlıklı olmak anlamına gelir. Türkiye bunu durup dururken söylememiştir. Yunanistan 1970’li yıllarda defalarca tek taraflı olarak deniz sahasını genişletebileceğini söylemiştir. Bu gerçekleşseydi Ege Denizi, bir Yunan gölü olurdu. O kadar ki, bir Türk gemisinin Kuzey Ege’den Güney Ege’ye Yunanistan sularından geçmeden  ulaşması, neredeyse mümkün olamayacaktı. Türkiye bunu kabul edemezdi. Dolayısıyla fiilen böyle bir durum yaratılırsa bunun savaş sebebi sayılacağını söyledi.

Sunucu: Şu anda yürürlükte mi peki bu?

Onur Öymen: Bu kararın geri alındığına dair hiçbir işaret yoktur. Hiçbir hükümet  “Biz bundan vazgeçtik” demedi. Hatta geçmiş bir tarihte Yunan Meclis Başkanı Türkiye’yi ziyaret etmek üzere davet edildiği zaman, ancak bu karar geri alınırsa geleceğini söyledi, karar geri alınmadığı için de ziyaret edemedi. Bugünkü durumda fiilen bir statükonun dondurulmasından bahsedilebilir. Sayın Demirel 1997 yılında Simitis’le Madrid’de görüşmüştü ve o zaman da bugünkü fiili durumun sürdürülmesi konusunda genel bir mutabakata varılmıştı ve o tarihten sonra genişlemeye dair bir şey söylenmedi.

Sunucu: Bu fiili durumu tanımlayabilir miyiz?

Onur Öymen: Şu anda her iki tarafın da 6 millik karasuyu var. Bunun dışındaki deniz sahası da tarafsız bölge veya açık deniz statüsünde tabir ediliyor.
 
Ayrıca, Kıbrıs ve Yunanistan bağlantılı olarak çok önemli bir nokta vardır ki, Türkiye’den Kıbrıs konusunda taviz almak için Avrupa Birliği silahının bir manivela olarak kullanılmasıdır. Türkiye–AB ilişkilerinde, müzakere sürecinde eğer Rumların istediği tavizler verilmezse müzakerelerin ilerletilmeyeceğini söylüyorlar. O kadar ki, 35 tane müzakere başlığından sekizinin müzakeresini başlamadan durdurdular. Ve diğer bütün maddelerin müzakeresini, madde başlıklarının sonuçlandırılmasını bile Kıbrıs konusundaki çözüme bağladıklarını söylediler.

Sunucu: Sayın Öymen, bu ne Maastricht kriterlerine ne Kopenhag kriterlerine uymayan bir durum, Türkiye neden bu konuda sesini çıkartmıyor?

Onur Öymen: Bu soru güzel bir soru, biz de aynısını soruyoruz. Gayet tabii ki sesimizi çıkarmamız gerekiyor. Avrupa Birliği-Türkiye ilişkileriyle Kıbrıs sorunu arasında nasıl bir bağ, nasıl bir alaka olabilir ki? Kıbrıs sorunun çözüm yeri Birleşmiş Milletler’dir. Bir de yaptığımız bir uluslararası antlaşma var, hukuki temeli budur. Garantör deseniz, 3 ayrı devletin garantörlüğü söz konusudur. Avrupa Birliği’nin burada yasal hiçbir yetkisi yok. Kıbrıslı Rumları anlaşmalara aykırı olarak üye yaptılar. Bunu da yapamazlardı. Kıbrıs Devleti’ni kuran anlaşmaların içindeki bir hükmünde Kıbrıs’ın, Türkiye ve Yunanistan’ın aynı zamanda üye olmadıkları bir uluslararası birliğe katılamayacağı belirtilmesine rağmen Simitis’in baskına boyun eğip Rumları üye yaptılar. Şimdi Türkiye’nin Rumları tatmin edecek bir çözüm bulmasını istiyorlar. Ek Protokol’ü uygulayıp Güney Kıbrıs’la ilişkileri normalleştirip Güney Kıbrıs’ı onların yaptığı gibi Kıbrıs Devleti olarak tanımamızı istiyorlar. Tüm bunlar gerçekleştirilmezse üyelik sürecinin tehlikeye gireceğini söylüyorlar. Bir an için istenilenleri gerçekleştirdiğimizi düşünelim ve Kıbrıs’a tek taraflı bir taviz verdiğimizi varsayalım. O zaman üye olacak mıyız, bunu söyleyen yok. Kıbrıs’ın üyeliğine karşı çıktığını ilan eden Fransa Cumhurbaşkanı başta olmak üzere Avrupa Birliği yetkililerinin hiçbiri bugüne kadar Kıbrıs meselesinin çözümü halinde Türkiye’nin üyeliğine karşı olan tutumlarını değiştireceklerini açıklamadılar.

Sunucu: Sayın Öymen, ara verdiğimiz sırada Kardak’ ilgili olarak çok önemli bir şey söylediniz. Lütfen tekrar eder misiniz?

Onur Öymen: Önceden de bahsettiğim gibi, karasuları Yunanistan’ın istediği gibi genişletilirse, Türk gemilerinin, özellikle savaş gemilerinin Ege’nin güneyinden kuzeyine sadece Türk karasularından gitmesi mümkün olamaz. Kardak’ın bir özelliği Türkiye’ye çok yakın olmasıdır. Bir an için buranın Yunan adası olduğunu düşünün. Kardak’la Türk toprakları arasındaki mesafenin yarısını alırsanız ki genel olarak deniz sahası böyle tespit ediliyor, o yarısından Türkiye’ye kadar olan saha ve deniz dibinin sığlığı da dikkate alındığında, özellikle kötü havalarda Türk savaş gemilerinin kuzeyden, o bölgeden geçerek güneye gitmesi mümkün değildir. Bu derece önemlidir bu konular. “Küçücük bir kara parçası, ne önemi var” diyenler var. Başkan Clinton bu kadar küçücük bir ada yüzünden böyle bir ihtilaf çıkmasından şaşkınlık duyduğunu söylemiş. Bu ihtilafın stratejik açıdan aslında çok büyük yansımaları var. Bunu söylemiştim.

Kıbrıs konusuna dönersek, bazı insanlar kuşkusuz iyi niyetle bu meselenin artık çözülmesini talep ediyorlar. Uluslararası ilişkilerde bir mesele üç şekilde çözülebilir: Birincisi, bir savaşın kaybedilmesi durumda, karşı tarafın toprağın kendilerine verilmesini dikte etmesidir. Savaştan sonra Saar Bölgesi’nin Almanya’dan Fransa’ya geçmesi gibi. İkincisi ise, makul bir çözüm bulunmasıdır. İki taraf oturup müzakere ederek her iki tarafın da az çok içine sindirebileceği, menfaatlerini makul ölçüde karşılayacak bir çözüm bulunur. Üçüncü çözüm de, çözümün zamana bırakılmasıdır. Örneğin, İngiltere’yle İspanya arasında Cebelitarık bölgesi ile ilgili olarak mevcut bulunan ihtilaf 300 yıldan beri sürmekte ve çözümlenememektedir. İki taraf ortak bir zeminde anlaşamadığından 300 yıldan beri sürüyor ve bu ihtilafla yaşıyorlar. Peki, dördüncü bir seçenek var mı? Var. Bir savaşta fiilen galip gelseniz de üzerinize öyle baskılar yapılır ki, kazandığınız bir savaşı masada kaybedersiniz. Girit bunun örneğidir. 1897 Savaşı’nı Osmanlılar kazanıyor fakat öyle bir baskı yapılıyor ki, neticede Girit Adası feda ediliyor. Kıbrıs’ta işte bu duruma düşmemek lazım. Türkiye artık o kadar güçlü, her açıdan o kadar ağırlığı olan bir ülkedir ki, teslim olması beklenemez. Biz “bir çözüm olsun da ne olursa olsun, her şeyi vermeye hazırız” diyecek noktada değiliz. O zaman yapılması gereken makul bir çözüm aramaktır. Makul çözüm de ancak iki tarafın rızasıyla gerçekleşir.

Sunucu: Sizce de bahsettiğiniz dördüncü çözüme benzer bir durumda değil miyiz? Avrupa Birliği Türkiye’ye sürekli olarak baskı yapıyor. Bakıyorsunuz, Adalet Bakanımız, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’yla ilgili kanun tasarısını ve Yargı Reformu Kanun Tasarısı adını verdiği tasarıyı Türk kamuoyundan ve Türk yargı organından önce Olli Rehn’e sunuyor. Böyle bir noktada, Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri adeta bir dayatma noktasına varmışken Kıbrıs konusunda da aynı noktaya gelmeyecek midir?

Onur Öymen: Dediğiniz doğrudur. Bu Hükümet maalesef, görev yaptığım dönemde karşılaştığım durumlara göre mukayese edersek,  yabancıların baskılarına, tazyiklerine en çok boyun eğen Hükümettir. Bundan daha fazla yabancılara boyun eğen bir Hükümet dönemi yaşamadım. Ama Kıbrıs o kadar millete mal olmuş bir davadır ki, bu Hükümet bile fazla ileri gidemiyor. Örneğin Ek Protokol’ün imzalanması konusunda baskı yapıldı. Bu Hükümet baskı altında 29 Temmuz 2005 tarihinde bu protokolü imzaladı ama bugüne kadar onay için Meclis’e getiremedi. Halkta öyle bir tepki var ki, Hükümet de bir noktadan sonra daha ileri gidemeyeceğini biliyor. Mutlak çoğunluğuna rağmen getirememesinin sebebi bunun millete mal olmuş bir dava olmasıdır. Kıbrıs’ı teslim etmek anlamına gelecek bir adım atamıyorlar. Karşı taraf yanaşırsa makul müzakere olur ama bugünkü tablo Kofi Annan Planı’nı dahi reddedip masadan kalkmış bir tarafın, Kofi Annan Planı’na nazaran daha iyi bir çözümü kabul etmeyecek olmasıdır. Bu akla aykırıdır. O zaman biz ne ümit ediyoruz? Kofi Annan Planı’ndan daha kötüsünü bile getirseler kabul edebiliriz mesajını veriyoruz.

Sunucu: Siz kozlarınızı, daha masaya otururken açık ederseniz oradan başarıyla kalkmanız mümkün mü?

Onur Öymen: Değil, işin bütün inceliği işte orada. Siz karşı tarafı tatmin edecek bir tavizi verebileceğiniz izlenimini verirseniz, karşı tarafın taleplerinin sonu gelmez ve hiçbir zaman teslimiyetin dışında bir çözüme varamazsınız. Bu durumda yapılacak olan şey, bir noktada durmaktır. “Acaba şu tavizi de versem karşı taraf yanaşır mı, bu tavizi de versem yanaşır mı?” diye düşünerek böyle müzakere olmaz. Böyle yaparsanız, devletimizin hakları, hukuku bir yana, haysiyetini feda edersiniz. “Avrupa Birliği baskı yapıyor” diyorlar. Şu Avrupa Birliği’nden baskı yapanlardan bir kişi  bugüne kadar çıkıp da “eğer Kıbrıs meselesi çözülür ve bu tavizleri verirseniz biz sizi üye yaparız” demiş midir? O zaman biz nasıl kendi kendimize “Kıbrıs konusunda tavizleri verelim, kurtulalım da AB’ye üye olalım” diyebiliriz? Bizim büyük özel sektör kuruluşları, başlangıçta ısrarla şu taleplerde bulundular: “AB üyeliği kapıda, Kıbrıs konusunda lütfen ısrar etmeyin, verin ne vereceksek, Avrupa Birliği’ne üye olalım.” Şimdi bakın, sesleri çıkmıyor. Bugün neden aynı şeyleri söylemiyorsunuz? Çünkü siz de gördünüz ki mesele Denktaş’la ilgili değil. Denktaş gitti, yine çözüm yok.Papadopulos gitti, yine çözüm yok. Demek ki mesele bu şekilde çözülemez. Bu yüzden bugünlerde hiç seslerini çıkartmıyorlar, çünkü anladılar ki söyledikleri yanlıştı. Yani “Kıbrıs’ı ver, Avrupa Birliği’ne gir”. Yok böyle bir denklem.

Sunucu: Peki şunu söyleyebilir miyiz; acaba Avrupa Birliği’nin Türkiye’yi içine almak istemeyen üyeleri Yunanistan ve Kıbrıs üzerinden Türkiye’yi adeta bir bahaneyi kullanarak dışlamak imkânını mı kullanıyorlar?

Onur Öymen: Tabii, artık bu o kadar aşikâr hale geldi ki bunu bile söyleyemiyorlar. Çünkü biz onlara şunu sorduğumuzda: “Peki biz Kıbrıs konusunda bütün tavizleri versek, Türkiye’yi alıyor musunuz?” dediğimizde, “alıyoruz” diyemiyorlar. Bütün mesele yabancılarla gözlerinin içine baka baka cesaretle konuşabilmektedir.

Belli ki Türkiye’yi dışlamak istiyorlar. Fransa Cumhurbaşkanı beş müzakere başlığını bloke etti. Kıbrıs haricinde, beş müzakere başlığı Türkiye’de açılamaz. Neden açılamaz? Fransa dedi ki; “çünkü bunlar Türkiye’yi üyeliğe götürür”. Böylece açıkça diyor ki, “senin üyeliğine engel olacağım, senin üyelik yolunu açabilecek konuların görüşülmesine bile izin vermiyorum”. Peki bizim Hükümetimiz buna ne tepki gösterdi? “Böyle şeyleri lütfen kamuoyu önünde söylemeyin, herkes duymasın” dediler. Buna bir tepki gösterin. Deyin ki, “Biz bunu kesinlikle kabul edemeyiz, Türkiye Avrupa Konseyi’nin üyesi olduğunda bizim coğrafyamızın farkında değil miydiniz, o zaman Müslüman değildik de başka bir dine mi mensuptuk?” Bu kadarını bile diyemiyorlar. Hükümetin –bu kapatma davası sırasında da ortaya çıktığı gibi- Avrupa’nın ve Amerika’nın desteğine o kadar fazla ihtiyaçları var ki, Türkiye’nin en haklı olduğu konuda bile onlara direnemiyorlar, karşı çıkamıyorlar tepki gösteremiyorlar.

Sunucu: Peki Sayın Öymen, Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye ihtiyacı yok mu? Avrupa Birliği Türkiye’yi böylesine itip kakarak ve dışında tutmaya devam ederek acaba kendi çıkarlarını da zedelemiyor mu?

Onur Öymen: Avrupa Birliği’nin içinde farklı görüşler var. Herkesi Türkiye’ye karşı olumsuz görüş içindeymiş gibi takdim edersek yanlış bir iş yapmış oluruz. Mesela İngiltere’de
hem iktidar hem de muhalefet Türkiye’nin üyeliğini destekliyor. İsveç’te yedi tane siyasi parti var, yedisi de Türkiye’nin üyeliğini destekliyor. Portekiz, İspanya, İtalya destekliyor. Böyle bir tablo varken yine de endişe ediyoruz, çünkü AB’ye üye olabilmek için bütün ülkelerin oybirliği şartı aranıyor. Bir tanesi bile “hayır” derse üye olamıyoruz. Bu yüzden tedirginiz ve herkesi ikna ederek ancak üye olabiliriz. Önümüze çeşitli bahaneler çıkararak – insan hakları, Kürt sorunu, Ermeni Soykırımı vs.- sonu olmayan çıkmazlar çıkarıyorlar. İnsan haklarını iyeleştiriyorsunuz, Kürt sorunu diyorlar, onu da düzeltiyorsunuz, şimdi Kıbrıs diyorlar. Bunun sonu yok. Ama bunların hepsi olursa üye yapacak mısınız, onu da diyemiyorlar.

Sunucu: Sayın Öymen, bir seçimden sonra diyelim ki CHP seçimden birinci parti olarak çıktı, Hükümeti kuruyorsunuz ve siz de Dışişleri Bakanısınız. Bu meseleleri nasıl çözersiniz?

Onur Öymen:  Bu meselelerin çözümü çok basittir aslında. Türkiye geçmişte buna benzer çok mesele çözmüştür. Bütün mesele haklarınızı, çıkarlarınızı kararlılıkla koruyabiliyor musunuz ve sizin menfaatinize zarar vermeye çalışanlara karşı manivela ve koz kullanabiliyor musunuz.. Bunu yapacak cesaretiniz yoksa zaten hiçbir şey  yapamazsınız. En basit bir konuyu bile çözemezsiniz. Bütün mesele haklı olduğunuz konuda size haksızlık yapanlara karşı elinizdeki kozları kullanabilmektir. Türkiye o kadar büyük, güçlü, önemli ve o kadar çok imkanı olan bir ülke ki yapamayacağınız yoktur. Biz bunu çok yaptık. Size bir örnek vereyim; En başta Fransa olmak üzere yurtdışında görev yapan diplomatlarımız Ermeni teröristler tarafından öldürülüyordu. Bu sırada Fransa Türkiye’ye 1 Milyar dolarlık nükleer santral projesi önerisini sundu. O zaman gerçekten çok yüksek bir meblağ anlamına gelen bu projenin şartları da çok uygundu. Dönemin Dışişleri Bakanı Vahit Halefoğlu öncelikle çok uygun bir proje olduğunu belirterek, Fransa’nın Ermeni teröristleri kollaması üzerine projeyi geri çevirmiştir. On beş gün sonra Fransa Cumhurbaşkanı Mitterand Türkiye’ye özel bir temsilci göndererek Fransa’nın Türkiye’ye karşı hata yaptığını kabul ederek politikalarını değiştireceklerini ve Ermeni terörüne karşı gerekli her türlü tedbiri alacaklarını ve hiçbir Türk diplomatına karşı bir daha saldırı olmayacağının garantisini vermiştir. Hakikaten o günden sonra bir daha saldırı olmamış ve Türkiye- Fransa ilişkileri düzelmiştir.

Buna benzer başka örneklerimiz de vardır. Önemli olan bunu söyleyecek cesarete sahip devlet adamlarımızın olmasıdır. Bu yoksa, elinizdeki kozların hiçbirini kullanamazsınız. Varsa, karşı taraf sizin menfaatinize zarar vermeden önce iki kere düşünür. Biz CHP olarak iktidar olduğumuzda birileriyle savaşmak veya kavga etmek niyetiyle yola çıkmayız. Atatürk döneminde ve İsmet Paşa döneminde, Ecevit döneminde olduğu gibi Türkiye’nin çıkarlarını ve menfaatlerini öyle bir şekilde koruruz ki, karşı taraf bizi böyle konularda suçlamaya cesaret bile edemez. Bugün Türkiye’ye ve Türk yargısına söyledikleri sözleri, ağızlarına almaya cesaret bile edemezler. Eğer bir ülke kendine saygı duyuyorsa ve kendi gücüne, iktidarına sahipse, cesareti varsa, kararlıysa hiç kimse o ülkeye hakaret edemez. Hiç kimse o ülkeyi ikinci sınıf bir ülke gibi göremez. Görürse de bedel öder. Bunun başka ülkelerle ilgili o kadar çok örneği vardır ki.. Bunu anlatmaya zaman da yetmez ama bizim tecrübemiz odur ki; diplomasi alanında milli çıkarlarını korumasını bilen devletler daima kazanır. Küçük bir devlet gibi gözükse bile sonunda daima kazanır. Atatürk böyle kazandı. Atatürk yola çıktığında ne silahı, ne parası ne de güçlü büyük bir ordusu vardı. Ama çok büyük bir iradesi ve milli çıkarları sonuna kadar koruma azmi vardı. O sayede kazandı.

Sunucu: Çok teşekkür ederim Sayın Öymen.

Onur Öymen: Ben teşekkür ederim.


Bu belge Görsel Basın arşivinde bulunmaktadır.