Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- (Türkçe) SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- (Türkçe) ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- (Türkçe) 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- (Türkçe) CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- (Türkçe) GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- (Türkçe) Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- (Türkçe) ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- (Türkçe) Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- (Türkçe) Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

Halk TV – Ergenekon Operasyonu Hakkında
CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in Halk TV “Bakış” Programına Verdiği Mülakat
4 Temmuz 2008
Sunucu: Sayın Öymen, programımıza hoş geldiniz efendim.
Onur Öymen: Hoş bulduk efendim.
Sunucu: Onur Bey, Türkiye birkaç gündür şok gözaltına alınmalarla çalkalanıyor ve bunların yankıları hala sürüyor. Hala adliyede olan, Emniyette olan ve ifade veren bazı önemli kişiler var. Ergenekon Operasyonu şeklinde adlandırılan süreç sizce darbecileri tasfiye etmeye yönelik, demokrasiyi sağlamlaştıracak bir süreç midir?
Onur Öymen: Bu konuyu değerlendirirken belli ölçülerimiz olmalıdır. Öncelikle hukuk devleti ölçüsü olmalıdır. Hukuk devletinin ölçüleri, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarıdır. Bu Sözleşmeye ve kararlara baktığımız zaman bu yapılan işlemlerin Türkiye’nin de taraf olduğu uluslararası hukuk normlarına ve Avrupa’nın normlarına uygun olmadığını görüyoruz. Ayrıca dünyadaki tatbikata da uygun değildir. İktidar Partisi her zaman Türkiye’ye Avrupa’yı örnek gösterirken, başkaları Hükümeti eleştirdiği zaman, onlar Avrupa’yı örnek gösterip kendilerini örnek bir demokrasi yönetimi gibi takdim ediyorlar, kendileri aleyhine açılan davaları da demokrasi adına reddedip geçersiz kılmaya çalışıyorlar. Fakat dünyanın demokratik ülkelerine baktığımızda oralarda rastlamadığımız durumlarla karşı karşıya kalıyoruz. Avrupa’da elleri kelepçelenerek gözaltına alınan son gazeteci kimdir ve acaba ne zaman gözaltına alınmıştır?
İşin hazin tarafı şudur ki; kendilerinin himaye etmek istedikleri bir yazar aleyhine bir dava bile açıldığında daha ortada tutuklanan, gözaltına alınan veya kelepçelenen yokken dünyayı ayağa kaldırırlar. Oysa Türkiye’de böyle durumlar yaşandığı zaman, ünlü gazeteciler gözaltına alınıp ellerine kelepçe vurulduğu zaman hiçbir tepki göstermiyorlar. Avrupalıların tepkileri yok denecek kadar az olan son derece cılız tepkilerdir. Acaba neden? Bütün bunları çok iyi düşünmemiz lazım.
Avrupa’nın normları ya vardır ya da yoktur. Yapılan işlemler Avrupa hukukuna, Türk hukukuna, Anayasal sistemine, Ceza Muhakemeleri Kanununa uygunsa durum başkadır. Ancak hiçbirine uygun olmayıp dünyadaki tatbikata da uygun değilse o zaman son derece düşündürücüdür. Peki ne yapılmak isteniyor? Tarafsız bir yargılama olursa herkesin boynu kıldan incedir. Kimse bir şey diyemez. Gayet tabi ki hukuk devletinde yargıçlar serbestçe çalışacak, savcılar bağımsız olarak çalışacak ama bunu yaparken siyasetçiler onların işine karışmamalıdır. Sayın Başbakan, bu davanın başından sonuna kadar çeşitli vesilelerle devreye girip “Bu davada şöyle yapılacak, şu tarihte iddianame yayınlanacak, sonuna kadar gideceğiz” gibi laflar ediyorsa sanki iddianamenin veya Savcının bir unsuru gibi çalışıyor demektir. Hani Türkiye’de kuvvetler ayrımı vardı? Hani Yargı Hükümetten tamamen bağımsızdı?
Başbakan, sanki büyük bir operasyonun parçasıymış gibi, Danıştay saldırısını Ergenekon Davasıyla bağdaştırmaya çalıştı. Ama daha sonra bu durumun öyle olmadığı ortaya çıktı ve Başbakanın sözleri havada kaldı. Buna benzer kaç defa bu konunun içine girdiyse hem kendini güç durumda bıraktı, hem de Yargıya müdahale etmekte olan bir Hükümet görünümü sergiledi. İşte bunlar, bir hukuk devletinde olmaması gereken şeylerdir.
Avrupa ülkelerinde çeşitli davalar oluyor. Orada Başbakanların o davalarla ilgili olarak davanın bir tarafı gibi veya savcı gibi konuştuklarını hiç gördünüz mü? İşin bu boyutuna bakmak lazım. Diğer bir başka önemli olan da, Yargıya düşen görevdir. Yürütülmekte olan bir davanın içeriği hakkında konuşmamalıyız ama dışarıdan bakıldığında genel tabloyu değerlendirebiliriz. Nedir genel tablo? Toplumda saygın olan insanlar bir anda gözaltına alınmışlardır. Buna benzer olan olaylar savaştan önce Almanya’da Hitler döneminde olmuştur. Seçimle iktidara gelmiş ve – tesadüf bu ya – yüzde 47 oy almış bir parti – ve yine tesadüf bu ya – 1934 yılının 30 Haziran’ı 1 Temmuz’a bağlayan gecesinde kendi muhaliflerini kitlesel olarak gözaltına almış, hatta bir çoğunu öldürmüştür. Yine buna benzer olaylar 1937-1938 yıllarında Stalin’in Rusya’sında ve Amerika’da McCarthy döneminde görülmüştür. Seçimle iş başına gelmiş bir Hükümet, bir Başkan ve demokratik kurumlar olmasına rağmen McCarthy gibi bir senatör çıkmış ve herkesi komünistlikle damgalamaya çalışmıştır. İnsanlar işlerini kaybetmişler, gözaltına alınmışlar, yargılanmışlar, mahkum olmuşlar, yabancı uyrukluysa sınır dışı edilmişlerdir. Bugün Amerikalılar McCarthy dönemini utanarak hatırlıyorlar.
Dünyada insanların iddianame olmadan uzun süre gözaltına alındıklarının örnekleri var mıdır? Maalesef bazı yerlerde var. Mesela Guantanamo Üssü’nde var. Orada bazı terör sanıklarını çok uzun süre yargılanmadan tutuyorlar ve bütün dünya ayağa kalkıyor. Guantanamo’da olup bitenleri normal, meşru ya da hukuki olarak karşılayan bir aydın ya da siyasetçi var mı dünyada? Herkes eleştiriyor. Yani bu dönemde bu muameleler gerçekten ağır terör suçu işleyenlere yapılıyor. O zaman dahi çok ciddi tepkiler uyanıyor. Aslında Amerika’nın da ayrı bir özelliği var. Amerika, bizim dahil olduğumuz Avrupa hukuk sisteminin dışındadır ve orada idam cezası hala uygulanıyor. Bütün dünyanın aydın ve çağdaş insanları Amerika’daki bu uygulamaları eleştiriyor.
Avrupa sistemi öyle değildir. Avrupa sisteminde, İnsan Hakları Mahkemesinin kararlarına göre, gözaltına alınan bir insana derhal hangi suçtan suçlandığının söylenmesi gerekir. Yani insanları bir belirsizlik içinde gözaltında tutamazsınız, tutuklayamazsınız. Bir suçu olacak ki ona bu muameleyi yapacaksınız. Bazılarını bir yılı geçkin bir süredir ortada iddianame olmadığı halde hapishanede tutuyorlar. Bunlar Türkiye gibi çağdaş ülkelerde olmaması gereken durumlardır. İddianamenizi vaktinde hazırlayacaksınız, makul bir süre içinde insanlara duyuracaksınız, onlar kendilerini savunacaklar, bir an önce de davayı başlatacaksınız. Gerçekten suçluysa, kanıtları varsa mahkum edilir, eğer değilse, masumsa beraat eder ve insanlar toplum hayatına tekrar dönerler.
Bakıyoruz, bugünkü gazetelerde yürekler acısı bir manzara var. Bir işadamı gayet sağlıklıyken tutuklanıyor, serbest bırakıldığında ise bilincini kaybetmiş, ölüm döşeğinde. İşleri bu noktaya getirmemek lazım. Bu tutuklama süreci bir önleyici tedbir olabilir, bir ceza olamaz. İnsanlar, ceza olsun diye tutuklanamaz . Daha iddianamesi olmayan insanlar, onların hayatını tehdit edecek bir ceza haline dönüştürülen bir tutuklama sürecine maruz bırakılırlarsa toplum vicdanı rahatsız olur. Bakın bugün o insanı bırakmışlar fakat karısı “ Keşke bırakmasalardı. Şimdi hastane masraflarını ödeyecek halimiz yok” diyor. İnsanları bu hale düşürmemek lazım. Tutuklandığında bu insan sağlıklı bir işadamı iken şu anda düştüğü duruma bakın. Bunlar Türkiye’de yaşanmaması gereken olaylardır. İşin hukuki tarafı bir yana bir de vicdani tarafı var. Toplum vicdanını zedelemeyeceksiniz.
Ayrıca öyle insanlardan bahsediliyor ki, onlar bu toplumda yıllardan beri saygın insanlar olarak tanınıyorlar. Kendi mesleklerinde çok üst düzeye çıkmışlar, devlete çok uzun yıllar subay olarak, gazeteci olarak, işadamı olarak hizmet etmişlerdir. Şimdi siz bu insanları halkın gözünde potansiyel terörist gibi gösteriyorsunuz. Yani bunlara çok dikkat etmek lazım. Bir toplumda insanların kişiliğini, haysiyetini, kimliğini zedelemeyeceksiniz. Bakın Hükümet yanlısı basın daha ortada iddianame bile yokken bunlara yaftayı yapıştırmış, “Bunlar suçludur” diyor. Daha iddianame bile hazırlanmamışken, iddianamede olduğu iddia edilen bazı hususlar Hükümet yanlısı basında yer alıyor. Nasıl oluyor bunlar? Kim sızdırıyor bu bilgileri? Yani Türkiye’de öyle şeyler oluyor ki anlamak çok zor. Daha bu son tutuklama furyası olmadan önce İstanbul’da, Malatya’da darbeye karşıyız diye belli insanlara mitingler düzenletiyorlar. Önce bir kamuoyu oluşturuyorlar. Bu durum da, halkta bu sanki bilinçli bir projenin parçasıymış düşüncesi uyandırıyor.
Aynı şey başka yerde olmuş mu dünyada? Benim son çıkan “Çıkış Yolu” adlı kitabımda da anlatıyorum. Aynı şeyi İran’da Musaddık’a nasıl yapmışlar? Musaddık o sırada Başbakanken İngiliz Petrol Şirketinin elindeki petrolleri millileştirdi diye ülkedeki muhaliflerin de desteğiyle yabancılar Musaddık’ı devirmeye karar veriyorlar ve orada büyük bir operasyon düzenliyorlar. İlk yaptıkları iş halkı ona karşı ayaklandırmak oluyor. Milyonlarca dolar harcayarak, ajanlar tutarak halkı Başbakana karşı kışkırtıyorlar. Çünkü hedef, muhalefet ya da eleştiren insanlar değil, iktidarda olan insanlardır. Çünkü İran’da petrolü millileştiren Musaddık liderliğindeki iktidardır. Önce Başbakanın itibarını kıracak halk gösterileri düzenliyorlar, aleyhine yayınlar yaptırıyorlar. Bütün bunların büyük bir komplo olduğu anlaşılsa da sonunda Başbakanı görevinden düşürüyorlar. Evinden gözaltına alıp hapsediyorlar.
İşte dünyada da buna benzer yaşanmış olan çok acı dramlar var. Bir tek Türkiye’de değil başka ülkelerde de buna benzer şeyler olmuş ama bu ülkeler hep demokratik olmayan ülkelerdir. Demokratik ülkeyle demokratik olmayan ülkelerin farkı, demokratik ülkelerde insanların kendilerini güvencede hissetmesidir. Yani yarına güvenle bakarlar. Suçu olmayan, masum, toplumda saygınlığı olan insanlar geleceklerinden hiç kaygı duymazlar. Sayın Demirel’in de söylemiş olduğu gibi “ Demokratik ülkelerde insan, sabah erkenden kapı çalınınca , sütçünün geldiğini bilir.” Fakat Türkiye’de sabah erkenden kapı çalınınca kimin geldiğini bilemiyorsunuz. En kötüsü toplumda bir travma, bir yara, bir korku yaratıyorsunuz. Demokratik Türkiye Cumhuriyetini bir korku imparatorluğu haline getiriyorsunuz. Dolayısıyla insanlar, aydınlar Hükümeti eleştirirken acaba benim de başıma böyle şeyler gelebilir mi korkusu içine giriyor. İşte bu olayları bu davanın içeriğinden bağımsız olarak çok iyi değerlendirmemiz gerekir.
Sunucu: Önceki gözaltılar sabah 5’teydi, şimdi ise saat 7’de gerçekleşti. Toplumun gözü önündeki insanların evleri basıldı. Bugünkü gazetelerde kaçmaları ihtimali olduğu, kaçacakları yazıldı. Bu insanlar kaçarlar mıydı yoksa bu Ergenekon soruşturması kapsamında hukuki süreç doğru işlemiyor mu?
Onur Öymen: Bunlar toplumda saygın insanlardır, kaçma ihtimalleri insanın aklına bile gelemez. Yani siz savcı olarak Mustafa Balbay’a telefon etseniz, “Gelip sizin ifadenizi alacağız veya siz ifade vermeye gelir misiniz?” deseniz o ilk uçakla Türkiye’den mi kaçacak? Mustafa Balbay öyle bir insan mıdır? Şener Eruygur, Hurşit Tolon veya Sinan Aygün böyle insanlar olarak mı tanınıyor bu toplumda? İnsanları sanki koluna girmeseniz fırlayıp kaçacakmış gibi koluna girerek götürüyorsunuz. İnsanlara bu muameleyi yapmak küçültücüdür, haysiyet kırıcıdır. Biz yaşadığımız toplumdaki insanların haysiyetine saygı göstermek zorundayız. Siz, devlet erki elinizdedir diye insanların saygınlığına gölge düşüremezsiniz.
Şimdi basına da büyük görev düşüyor. Basın meslek kuruluşları var. Bu kuruluşların da biraz sesini çıkartması lazım. Basının yaptığı gibi böyle ulu orta insanları daha yargılanmadan, suçlayan ifadeler kullanmak, meslek ahlakıyla bağdaşıyor mu? İnsanları düpedüz terörist gibi ilan ediyorlar. Daha ortada iddianame yok, delil yok. Delil olarak ilk gün bulunan el bombaları var fakat dün öğreniyoruz ki bu bombalar imha edilmiş. Niye imha ediyorsunuz? Delil imha edilir mi? “Efendim biz elimizde tutamazdık, patlardı.” O zaman silahlı kuvvetlere verirsiniz, polise verirsiniz. Herhalde on tane, yirmi tane bombayı emin bir şekilde stok edecek bir güvenlik kuruluşu vardır Türkiye’de. Yani illa ki bu bombaları savcılığın bir kitap rafında saklamak zorunda değilsiniz. Bunları güvenli bir yere emin olarak bırakırsınız ve dava sırasında kullanırsınız. Ama davanın en önemli delilleri imha edilir mi? İşte bunlar, bizim çok yadırgadığımız durumlardır.
Geçmişte, darbe dönemlerinde Türkiye olarak ve parti olarak çok acı olaylar yaşadık. Partimizin Genel Başkanları gözaltına alındı, aylarca hapiste yattılar, tevkif edildiler, yargılandılar. Genel olarak çok büyük sıkıntılar çekildi Türkiye’de. Sonra Barış Derneği Davasını hatırlayın. Türkiye’nin en güzide insanları, yazarları, çizerleri -Ali Sirmen gibi değerli bir gazeteci mesela- yıllarca hapis yattı. “Efendim işte askeri dönemlerde oluyor bunlar”, ama işte bu dönemlerde olmaması lazım.
Bu dönemde yani sivil dönemde ve demokratik koşullarda yaşadığımız dönemde, AKP iktidarı döneminde Van Üniversitesi Rektörü Yücel Aşkın’ın başına gelenlere bakın. Hükümeti eleştiren bazı demeçleri ile tanınıyordu o zamanlar. Apar topar gözaltına aldılar, tevkif ettiler, hapse attılar, aylarca hapiste yattı, sağlığı bozuldu, kalbinden ciddi sıkıntılar çekti, yanındaki üniversite Genel Sekreteri o koşulları haysiyet kırıcı bulduğu için intihar etti. Adamın dişi ağrıyor, apse yapmış ,dişçiye gidecek “Gitmem ben” diyor. Neden? “Gidersem çıkarken kelepçe takarlar, gururuma yediremem” diyor. Başka bir hastalık daha geçiriyor ve yine bu yüzden doktora gitmiyor. Peki sonra ne oluyor? Yücel Aşkın hakkında 2500 yıl hapis cezası istiyorlar. Peki ne için mahkum edildi? Hiçbir şey için. Bütün suçlardan beraat etti. Demek ki ciddi bir iddia değilmiş. En son davada da mahkeme görevsizlik kararı vermiş. Peki bu insana yapılan bu eziyetin, haysiyetine yapılan bu saldırıların bedelini kim ödeyecek?
Şemdinli Davasına bakın. Davayla hiç ilişkisi olmayan o zamanki Kara Kuvvetler Komutanı, şimdiki Genel Kurmay Başkanı bu davaya karıştırılmak isteniyor. Meclis Adalet Komisyonunda bir takım insanlara ifadeler verdiriliyor. O davayla bağlantısı olmayan bir şekilde, o zamanki Kara Kuvvetleri Komutanı bu davanın sanığı yapılmak isteniyor. Sonra tabi artık insan vicdanı buna tahammül etmiyor ve bu davanın bu şekle girmesine engel olunuyor. Savcı hakkında da soruşturma yapılıyor. Bu genel tabloya baktığımız zaman dikkat çeken unsurlardan en önemlisi olayların siyasallaştırılmak istenmesidir.
Tüm bunlara rağmen iktidar partisi sözcüleri millete hukuk dersi vermeye çalışıyorlar. AKP Genel Başkan Yardımcısı, “Ayrımcılık yapılamaz, kim olursa olsun kanun karşısında eşittir, herkese eşit muamele yapılır” diyor. Fakat kendilerinin yaptığına bakın. 301. maddeyi değiştirirken Adalet Bakanına yetki verdiler. Ancak Adalet Bakanı izin verirse bir insan hakkında soruşturma yapılacak 301 den, verilmezse yapılmayacak. Ne demek oluyor bu? İstediğiniz insan hakkında soruşturma yaptıracaksınız, istemediğiniz hakkında yaptırmayacaksınız. Bunun izahını da AKP sözcüsü Bozdağ yapıyor Mecliste. “Dünyaca meşhur Orhan Pamuk gibi insanlar hiç yargılanır mı? Bu Türkiye’nin itibarına zarar verir. Adalet Bakanına böyle yetki verilmesinin sebebi budur” diyor. Düşünebiliyor musunuz ki siz kendi ağzınızdan diyeceksiniz ki “yargılamada insanlar arasında ayrım yapılır”. “Adalet Bakanının istediği insan yargılanır, istemediği yargılanmaz”. Sonra da bugün bu davayla ilgili çıkacaksınız diyeceksiniz ki “İnsanlar arasında hiçbir fark olmaz , herkes eşittir, sıfatı ne olursa olsun herkes eşit şekilde yargılanır” . Biz sizin hangi sözünüze inanalım şimdi? Yani hukuka bu kadar karşı olan, bu kadar hukuk tanınmaz niteliğiyle ortaya çıkmış bir iktidar şimdi kalkmış millete hukuk dersi veriyor. Şaşılacak bir durumdur.
Sunucu: Biraz önce tek delil olarak ifade edilen bombaların, belki de en önemli delillerin patlatıldığına, imha edildiğine dikkati çektiniz. Ne suçlamayla gözaltıların yapıldığı belli değil. Ancak hükümete yakın olarak bilinen bazı basın organlarında bu gözaltılar başladığından beri yapılan yayınlarda ciddi bazı iddialar var. Bu son gözaltlılarla ele geçirildiği iddia edilen bazı belgeler yayınlandı. Orgeneral Şener Eruygur’un ofisinde Hükümete yönelik kanlı bir eylem planı bulunduğu iddia edildi. Henüz avukatların bile haberi yokken bu medya organlarının bu iddiaları gündeme getirmesini nasıl yorumluyorsunuz ya da böyle bir senaryoyu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Onur Öymen: Bu belli ki bir karalama, bir sindirme kampanyasının parçasıdır. İddianame yayınlanmamışken siz bunu nereden biliyorsunuz? Bunları size kim verdi? Bugün büyük bir gazetenin önemli bir köşe yazarı diyor ki “Ben bu davanın içindeki insanlarla konuştum, hiç böyle planlar, belgeler yokmuş” diyor. Eğer aslı yoksa bunları kim uyduruyor? Bu uyduran insanlar hakkında basın kuruluşları bir öz denetim çerçevesinde bir işlem yapacaklar mı yoksa yanlarına kar mı kalacak? Yani basın bu şekilde tetikçilik yapan bir kuruluş haline mi gelecek? Siyasi iktidarın tetikçisi mi olacak bazı yayın organları? Fikren iktidarı destekleyebilirsiniz, bu ayrı bir şey. “Bu iktidarın ekonomi politikasını benimsiyorum, dış politikasına bayılıyorum, alt yapı yatırımları konusunda başarılı buluyorum” diyebilirsiniz. Bu başka, iktidara destek olmak için iktidar muhaliflerini bu şekilde asılsız bilgilerle karalamak başkadır. Bunun adı gazetecilik değil tetikçiliktir. Gazeteleri tetikçilik için kullanıyorsanız buna öncelikle basın kuruluşları tepki göstermelidir. Basın kuruluşlarından çok ciddi bir tepki görmedik bugüne kadar. Sonra iddialara bakın, objektif olarak düşünün.
Gene dünyadan örnekler veriyoruz çünkü biz bu dünyada yalnız yaşamıyoruz. Şimdi dünyanın bir ülkesinde mesela öyle bir darbe olmuş ki emekli subaylar, gazeteciler ve işadamlarının ortaklığıyla bir darbe olmuş. Hangi ülkede olmuş böyle bir darbe? Var mı bir örneği? Elinde silah yok, elinde güç yok, elinde ordu yok, elinde hiçbir şey yok ihtilal yapıyor adam. Dünyanın neresinde böyle bir şey olmuş mesela? Yani bilinen bir örnek varsa biz de öğrenelim. Bazen böyle belli düşünceleri yayarak, yerleştirerek ve tekrarlayarak milletin kafasında olabilirmiş gibi bir izlenim uyandırmaya çalışıyorlar.
Şimdi sizin iddianız nedir, yani basını kastediyorum. İddianız bir darbe girişimi olduğu mudur?. Tabi iddianameyi bilmediğimiz için bu davanın içeriği hakkında zaten bir şey söyleyecek durumda değiliz, biz basının yaptığı yayınlardan bahsediyoruz. Basın diyor ki “Bir takım emekli subaylar, gazeteciler, bazı profesörler ve işadamlarıyla bir oldular ve bir darbe hazırlamaya çalıştılar”. Şimdi normal bir insanın aklı bunu alır mı? Yani böyle bir şey olabilir mi? Eğer olabilecekse o zaman bunun kanıtı olmalıdır. İddianamesi olacak ve diyeceksiniz ki şu adam şu gün şu silahı aldı, şuradan şuraya götürdü, böyle bir örgüt kurdu, o örgüt şu eylemi yaptı, bu cinayeti işledi gibi.
Avrupalıları da etkilemişler. İlginçtir ki 21 Mayıs’ta Avrupa Parlamentosu’nun yayınladığı bir Türkiye raporu var. Bizim basının gözünden kaçtı bunlar, biraz böyle atlıyorlar. En önemli şeylerden ya bir satırla bahsediyorlar ya da hiç bahsetmiyorlar. Orada açıkça şöyle yazıyor, “Türk hükümetini teşvik ediyoruz ki bu Ergenekon Cinayet Şebekesi tasfiye edilsin”. Ergenekon’un bir cinayet şebekesi olduğunu biliyor Avrupalılar. Nereden biliyorlar acaba, daha iddianame yok, iddianamede böyle mi yazıyor? Bunların öldürdüğü insanlar mı var? Böyle bir cinayet mi işlenmiş? Cinayet hazırlığı yaparken suçüstü mü yakalanmışlar? Aynı kararda yine diyor ki, “…devletin içine sızmışlardır bu örgütten insanlar”. Bunu resmi karara koymuş. “Cesaretle bunları yakalayın, bulundukları yerden çıkarın ve mahkemeye verin” diyor. Peki bunları Avrupa Parlamentosu üyeleri nereden biliyor da bunlara böyle bir karar çıkartıyorlar? Kim size bunları söylüyor?
Sunucu: Savcı Zekeriya Öz değil herhalde?
Onur Öymen: Herhalde değil. Peki kim? Avrupalılar nasıl bu kadar kolay inanıyorlar bu iddialara? Türkiye’deki siyasi gelişmeler bağlamında böyle kararlar çıkması kimin işine yarar? AKP iktidarını desteklemek için hukukun prensiplerini bir tarafa bırakarak Türkiye aleyhine böyle yayınlar mı yaptırıyorsunuz? Türkiye’de ismini, ne yaptığını, kimliğini bilmediğiniz insanlar için böyle suçlamalar nasıl yaparsınız? Ama oluyor. İşte Ergenekon bölümünü açın okuyun 21 Mayıs 2008 tarihli Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye raporunun 23. paragrafını. Aynen size söylediklerim yazılıdır. Daha üzerinden bir buçuk ay geçti daha iddianame yok. Bir buçuk ay önce onlar biliyor ne olduğunu.
Sunucu: Avrupa Birliği Türkiye’de her zaman insan hakları, demokrasi, hukuk çiğneniyor diye açıklama yaparken hukuk dışı işleyen bu süreç karşısında hiçbir açıklama yapmadı. Tam aksine Avrupa Parlamentosu’nun operasyondan bir buçuk ay önce kabul edilen bu kararında Ergenekon’la ilgili daha iddianame ortada yokken bir cinayet şebekesi olduğundan bahsediliyor ve üzerine gidilmesi konusunda hükümeti destekliyor. Ancak henüz iddianame yokken bu konunun bu şekilde Avrupa’da dillendirilmesi ve bu şekilde bir kararın çıkmasının sağlanması bir çifte standart uygulaması ve bir projenin ayağıdır diyorsunuz.
Onur Öymen: Evet, öyle söylüyorum. Bir de şunu ekleyeyim ki; AKP yetkilileri bize diyorlar ki “Siz onların avukatı mısınız?” Avukatlık ne zamandan beri utanılacak bir meslek oldu? Bir insan yargılanıyorsa, gözaltına alınmışsa, hele Türkiye’de olan koşullarda bu cereyan etmişse onlara avukatlık yapmak hepimizin görevidir. Gayet tabi ki hukuku savunacağız. Bu anlamda Yücel Aşkın’a avukatlık yapmadık mı? O böyle yargılanırken, durumu yerinde görmek için Genel Başkanımız bizzat Van’a kadar gitti. Bir anlamda onun avukatlığını yaptı. Yanlış mı yaptı? İşte gerçekler şimdi ortaya çıktı. O insanın çektiği sıkıntılar ve orada hayatını kaybeden insanın uğradığı zulüm unutuldu mu? Biz onlara sahip çıkarak yanlış bir iş mi yaptık? Şimdi de gerek bu davada olsun, gerekse başka bir davada olsun savunma ihtiyacı bulunan insanları savunmak yalnız Ana Muhalefet Partisi olarak bizim değil , bütün toplumun görevidir.
İlerleyen günlerde bu dava sonuçlanacak, gerçekler ortaya çıkacak, belki bir sürü insanın masum olduğu ortaya çıkacak. Serbest bırakılacaklar, beraat edecekler ve işte o zaman kamuoyu, halkın vicdanı “ O dönemde siz ne yapıyordunuz?” diye sorduğunda biz hesabımızı verecek durumdayız. Birinci günden itibaren yapılması gerekeni cesaretle yapıyoruz. Herkes hesabını verebilecek durumda olur mu bilemem ama biz hesabımızı vereceğiz. Çünkü biz hak, hukuk, demokrasi, insan hakları ve Avrupa’nın temel değerlerinden yanayız. Bu yüzden biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak başka türlü hareket edemez ve sessiz kalamazdık. Öyle olsaydı işte o zaman biz de sindirme kampanyasına boyun eğmiş olurduk. Ama boyun eğmiyoruz. Bu milleti sindirmeye kimse muvaffak olamayacaktır. Hükümetin bir takım siyasi beyanlarıyla, Başbakanın sözleriyle milleti sindiremezsiniz. Türk milletini sindirmeye gücünüz yetmez. Kendi başınıza düşen sıkıntılarla uğraşırken bir taraftan da başkalarını sizin düştüğünüz duruma sürüklemeye kalkışmayın. Başaramazsınız, Türkiye demokratik bir ülke olarak varlığını sürdürecektir. Sizinle ilgili kapatma davasının sonucu ne olursa olsun Türkiye’de insanlar demokrasi içinde yaşayacaklardır. Bu dönemde olup bitenlerin de muhasebesi bir gün yapılacak, demokrasi ve insan hakları galip gelecektir. Atatürk ilkeleri, Cumhuriyetin değerleri ve laiklik Türkiye’de mutlaka galip gelecektir. Kimsenin kuşkusu olmasın. Türkiye’yi sizin istediğiniz Ortaçağ’ın karanlıklarına götürmeyi başaramayacaksınız.
Ergenekon Operasyonu’nun bir proje olduğundan bahsederken kastettiğim , operasyonun içeriği değildir. Kastettiğim şey, bu iktidarın operasyonla ilgili beyanları ve iktidar yanlısı basının yayınlarıdır. Bu operasyon ve dava sonucunda belki de bazı kişiler suçlu bulunacaktır. Belki de bazılarının gerçekten yasadışı işler yaptığı ortaya çıkacaktır. Suçlu olan varsa gayet tabi ki yakalanacak ve cezalandırılacaktır. Sorun, iktidarın böyle bir davayı bahane ederek birçok insanı tedirgin etmesi ve suçlamasıdır. En önemlisi de iktidar yanlısı basının ,toplum içinde saygınlık kazanmış insanları gerçekten mahkum olmuş insanlar gibi, katil veya terörist gibi teşhir etmesidir. Daha sorgusu yapılmamış gazetecilere kelepçe takılmasıdır. Bizim itiraz ettiğimiz noktalar işte bunlardır. Gayet tabi ki davanın sonunda gerçekler anlaşılacaktır. Biz Türkiye’deki yargıçlara inanıyoruz ve Yargıya saygı gösteriyoruz. Yargıya düşen görev de, Avrupa standartlarını dikkate alarak insan haklarına saygılı bir şekilde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararları doğrultusunda hareket etmektir.
Sunucu: Ergenekon Operasyonu, basın yayın organlarında ve sadece Türkiye’de değil yurtdışında da tartışılıyor ve bu operasyonun ,Hükümetin Yargıyı ve siyasi muhalifleri korkutmak ve susturmak amacıyla yapıldığı yönünde bazı değerlendirmeler yapılıyor. Ancak yurtdışında daha da ileriye götürülerek rejimin temellerine yönelik bir operasyonun parçası olduğu söyleniyor. Öyle değerlendirmeler vardı ki CHP Genel Başkanı Sayın Baykal da bu değerlendirmeleri gündeme getirdi. “AKP ve demokratlar, Cumhuriyetle hesaplaşıyorlar ve Cumhuriyetin savunucularını tasfiye ediyorlar” gibi değerlendirmeler yapıldı. Siz bu değerlendirmelere katılıyor musunuz?
Onur Öymen: AKP’nin gönlünden bunun geçtiği kuşkusuzdur. AKP’nin savaştığı güçlere bakın: Bundan önceki Cumhurbaşkanımız Sayın Ahmet Necdet Sezer’i hedef aldılar. Türk Silahlı Kuvvetleri’ni hedef aldılar. Muhalefet her gün hedefte. Bir tek gün bile geçmiyor ki Başbakan ilgili ilgisiz her konuda en ağır ifadelerle muhalefete saldırmasın. Yargıyı, üniversiteleri, sendikaları hedef aldılar. Bunun dışında kimler kaldı? Herkes hedef oldu. Niçin? Çünkü bu insanlar ve bu kitleler Cumhuriyete ve Atatürk düşüncesine , çağdaşlığa ve gerçek anlamda Avrupa’nın temel değerlerine sahip çıkıyorlar ve Türkiye’nin çıkarlarını koruyorlar. Bu yüzden iktidarın bu kurumlara tahammülü yok. Bunlar onların projesini engelliyor.
Kendi açıkladıkları metinlere bakacak olursanız bizim bir şey söylememize gerek kalmaz. Bundan önceki Başbakanlık Müsteşarı’nın yazdığı makalelere bakın. “Bize iktidar olmak yetmez, laikliğin artık dönemi geçmiştir” diyor. Yani Türkiye’yi adım adım bir din devletine götürmek istiyorlar. Böyle bir proje sahibi bir iktidarsanız demokrasi, çağdaşlık, laiklik ve insan haklarından yana olan çevreleri ve kuruluşları gayet tabi ki hasım gibi görürsünüz. Bunlar, hasım gibi de değil düşman gibi görüyorlar. Toplumu geren ve toplum içinde huzursuzluk yaratanlar bunlardır. Amaçlarında din devleti kurmak varsa tabi ki Atatürkçülerden ve çağdaş laik insanlardan rahatsız olurlar. Türkiye’nin yaşadığı dram budur. Daha fazlasını söylemek istemiyoruz. Çünkü şu anda yürütülmekte olan bir kapatma davası var. O davanın içeriğine karışmak istemiyoruz. Bizim tüm söylediklerimiz onların son günlerde yaptıkları beyanlarla ve sergiledikleri tutumla ilgilidir.
İnanılır gibi değil. Bütün bu olaylar hiç olmamış gibi, sanki böyle bir davaları yokmuş gibi uluslararası alanda örneği neredeyse hiç görülmemiş imtiyazlar da vererek İslam Gençlik Forumu diye bir örgüt kuruyorlar. Bu örgüt dünyadan istediği kadar para getirecek, Türkiye’de istediğine dağıtacak ve Hükümetin hiçbir denetleme hakkı olmayacak. Söz gelimi El Kadı’dan 500 milyon dolar alsa ve Türkiye’deki bu aşırı dinci gruplara dağıtsa kimse bunu engelleyemeyecek. Çünkü Hükümetin buna yetkisi yok. Yaptıkları anlaşmaya göre Hükümetin tek yetkisi bunlara tavsiyede bulunmak. Yani kendi ülkenizde şube açacak bir yabancı İslam Örgütüne o kadar geniş imtiyazlar tanıyorsunuz ki bu konuda kendi Hükümetinizi yetkisiz kılıyorsunuz.
Yaşadığımız dönemde işte bunlarla karşı karşıya kalıyoruz. Sonra da millete hukuk dersi, demokrasi dersi ve Avrupa dersi veriyorlar. Ne hazindir ki Türkiye’de aydın insan olarak tanınan, yıllardır medyada ve akademik çevrelerde çağdaş olarak bilinen bazı kimseler de bunlara alkış tutuyor ve tüm bu yaptıklarını demokrasi adına savunuyorlar. Demokrasi bu mudur? Eğer demokrasi buysa, demokrasi bir ülkeyi çağın gerisine götürmekse biz demokrasiyi yanlış öğrenmişiz. Demokrasi, bir toplumu yükseltmek ve ileriye götürmek için kurulmuş bir sistemdir. Demokrasi insan hak ve özgürlüklerine dayanır. Siz böyle yöntemlerle böyle icraatlar yapacaksınız ve bazıları da demokrasi adına sizi alkışlayacaklar. Doğrusunu isterseniz bazı insanları anlamakta çok zorlanıyoruz.
Bunların hedefi de Cumhuriyet Halk Partisidir. Çünkü Cumhuriyetçilik, çağdaşlık, laiklik ve gerçek demokrasiyi savunuyoruz. Bu yüzden onların gözünde bizden kötüsü yoktur. Her gün halka bizi kötülüyorlar. Biz sosyal demokrat değilmişiz, biz demokrat da değilmişiz. Peki biz neymişiz? Biz ne istiyoruz? Biz Türkiye’nin eli kırbaçlı ve totaliter bir devlet olmasını mı istiyoruz? Cumhuriyet Halk Partisi bunun için mi çalışıyor? İşte bu kadar ileri gidiyorlar ve halkı bu kadar cahil ve idraksiz zannediyorlar. Sanki millet farkına varamayacak. Bu kadar haksızlık olamaz. İktidarın tüm bu yaptıkları ortadayken bir de CHP’nin kimliğini, demokratik hedeflerini, sosyal demokrat niteliğini sorguluyorlar. Bu kadar olmaz ki.
Sunucu: AKP’nin CHP’yi Sosyalist Enternasyonal’e şikayet etmesini ve ondan sonraki süreci siz en yakından takip eden kişisiniz. Bu konuda neler söyleyebilirsiniz?
Onur Öymen: Bu durum son derece ilginçtir. Biz CHP olarak otuz yıldan beri Sosyalist Enternasyonal’in üyesiyiz. İktidar son zamanlarda tüm diğer uluslararası örgütleri nasıl Yargıya baskı yapmak için kullanmaya çalışıyorsa, nasıl kendi istediği doğrultuda yabancı kuruluşları yönlendirmeye gayret ediyorsa şimdiki hedefleri de Sosyalist Enternasyonal’dir. Sosyalist Enternasyonal’i de istismar edecekler ve ellerinden gelse “AKP’nin yargılanması demokrasiye aykırıdır” diye orada da bir karar çıkartacaklar ve onları da kendi istedikleri doğrultuda yönlendirecekler. Ama biz oradayken bunu yapamazlar. CHP bu kadar köklü bir partiyken ve yıllardır Sosyalist Enternasyonal’in üyesiyken bunu yapamıyorlar. O zaman ne yapıyorlar? “CHP oradan uzaklaştırılsın” diyerek bunun için çalışıyorlar.
Başbakan bizzat kendisi hiç sıkılmadan ve hiç çekinmeden televizyonlarda ve çeşitli toplantılarda “CHP Sosyalist Enternasyonal’den atılmalıdır ve atılacaklar listesindedir” diyor. Nereden biliyorsunuz? İçinde misiniz ya da içeride köstebeğiniz mi var? Kaldı ki son toplantıda da açıklandı ki böyle bir şey yok. Bildiride CHP aleyhine olan tek bir cümle bile yok. Hevesiniz kursağınızda kaldı. Bunun için çalıştılar ama başarılı olamadılar.
Bir AKP Milletvekili sırf CHP’yi kötülemek ve CHP’nin atılması için Sosyalist Enternasyonal’e dokuz sayfalık mektup yazıyor. Kendisini İkinci Cumhuriyetçi olarak tanımlayan AKP yandaşı bir akademisyen “CHP’den daha gerici bir parti yoktur” diye Sosyalist Enternasyonal’e mektup yazıyor. Bakınız tuhaftır ama aynı zamanda mektup yazan başka bir grup daha var: Almanya’daki bir etnik federasyona bağlı 29 tane dernek, tamamen aynı çizgide ve aynı doğrultuda Sosyalist Enternasyonal’e mektup yazdılar. Yani Başbakan ve İktidar Partisiyle aynı çizgiye düşmüş oldular. İşte biz bu oyunları bozduk. Sosyalist Enternasyonal daha başlamadan ben Genel Başkanımızın talimatıyla Atina’ya gittim, Sosyalist Enternasyonal Başkanı Papandreou ile görüştüm, bütün bu konularda görüş alış verişi yaptık. Türkiye’den gelen bu girişimlere onlar da şaşırdılar. Biz de onlardan aldığımız bilgilere şaşırdık ve nasıl bir oyun oynandığını gördük. Neticede de toplantıya katılmayarak bir tavır koyduk ve bu oyunları bozduk. Bildiride CHP ve daha önemlisi Türkiye aleyhine bir tek cümle bile çıkmadı. Hevesleri kursaklarında kaldı.
Oynanan oyunları düşünebiliyor musunuz? Kendi ülkesinin siyasi partilerinin aleyhine yabancıları kışkırtıyorlar. Brüksel’de, Avrupa Birliği’nde ve Amerika’da da bunu yapıyorlar. Bu çok ayıp bir şeydir. Bizim siyasi geleneklerimize aykırıdır. Çünkü Türkiye’nin siyasi geleneklerine göre biz iç politikayı yurt dışına taşımayız. Biz yıllardan beri yurt dışına çıktığımız andan itibaren sadece Türkiye’nin menfaatini savunuruz. Son zamanlara kadar AKP’lilerle beraber katıldığımız uluslararası toplantılarda da biz daima Türkiye’nin çıkarlarını savunduk. İktidara yönelik haksız bir eleştiri olduğunda da ona biz göğüs gerdik ve tepki gösterdik. Mesela, iktidarı işkence yapanları himaye etmekle eleştirdiklerinde önce biz karşı çıktık. “ Böyle iddialarınız varsa delil çıkartacaksınız. Somut deliller göstermeden bir Hükümeti böyle eleştiremezsiniz” diyerek iktidarı biz savunduk. Meğerse biz bunu yaparken altımızı oyuyorlarmış, arkamızdan Avrupalılara bizi suçluyorlarmış.
Sunucu: CHP Brüksel’de ve Washington’da bazı bürolar açmaya karar verdi. Bu anlattığınız çerçevede bu büroları açma kararınız Türkiye’de yaşananları, yurt dışında doğru aksettirmek için midir? Bu konudaki son gelişmeleri aktarabilir misiniz?
Onur Öymen: Merkez Yönetim Kurulu’nun kararı üzerine dün yapılan Parti Meclisi Toplantımızda da kararlaştırdık. Brüksel’de bir büro açmaya karar verdik ve tecrübeli bir arkadaşımızı orada görevlendireceğiz. Birkaç güne kadar görevine başlayacak ve orada CHP’nin çeşitli konulardaki görüşlerini Avrupalılara anlatacak, belgelerimizi dağıtacak, oradaki görüşleri bize yansıtacak, çeşitli toplantılar düzenleyecek. Avrupalılarla yüz yüze bütün bunları konuşmak için Genel Başkanımız veya bizler oraya gideceğiz. Zaten sürekli temas ihtiyacı var. Biz sık sık Avrupa’ya gidiyoruz, onlar da geliyorlar, böylece görüşmelerimiz oluyor ama orada her an birisinin bulunmasında fayda var. Her gün bir olay oluyor, her gün gitmemiz mümkün olmuyor. Örneğin bugün olan bir olay ve gelişme hakkında ne düşündüğümüzü işte sizinle paylaştık. Bu düşüncelerimizi anında yabancı dillere tercüme edip Avrupalı politikacılara, kamuoyuna ve basına dağıtacak ve herkes gerçekleri bizim ağzımızdan duyacak. Kimse bizim hakkımızda konuşmayacak, bizimle konuşacak. Zira en kötü durum birisinin onunla konuşmak yerine, onun hakkında konuşmasıdır.
Neticede bunların girişimleri o kadar sakıncalı sonuçlar verdi ki, Avrupa Konseyi’nde biri Türkiye ve demokrasi, diğeri de Gökçeada ve Bozcaada hakkında olmak üzere iki karar çıkarttılar. Çıkan kararların özü de şu; “AKP aleyhine kapatma kararı çıkarsa Avrupa Konseyi Türkiye’yi yeniden gözetim altına alır.” Bu da Türkiye’yi tam demokratik bir ülke olarak görmedikleri anlamına geliyor. Bu kararın çıkarılmasını maalesef iktidar partisi yönlendirdi. Bu kadar olumsuz olan kararın altında karara karşı oy kullananların arasında bir tane bile AKP’li yok. Kendi ülkesinin aleyhine çıkan bir karara red oyu veremiyorlar. Bunların Heyet Başkanı da bir televizyon programında diyor ki: “Bir tek Türkiye’yi gözetim altına alma maddesi olumsuzdur, geri kalanlar olumludur.” Yani o maddenin olumsuz olduğunu kendisi de kabul ediyor ama aleyhinde oy kullanmıyor. Peki gerisi olumludur dediğinin içinde ne var? Kendi telkinleriyle yazdırdıklarının belli olduğu bir madde var ki içeriğinde “Siyasi partiler laik olmaz” şeklinde bir ibare geçiyor. Madde de şu anlama geliyor; Bir siyasi parti Hükümet üyesiyse ve Anayasayı ihlal etmişse verilecek ceza o partiye yönelik olmamalıdır, alınan karara yönelik olmalıdır. Mantığa bakınız ki, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin hangi maddesinde “Siyasi partiler laik olamaz” diye nerede yazıyor acaba? Böyle bir karar çıkarıyorlar işte. Siz ki Mecliste siyasi partilerin laik olması gerektiği , bir din esasına göre çalışamayacakları yolunda hükümler bulunan Anayasaya yemin etmişsiniz ve Avrupa Konseyi’nin kararındaki ifadeyi olumlu olarak değerlendiriyorsunuz. Yani Anayasanızdaki temel hükümleri hiçe sayıyorsunuz. Bunlar olacak şeyler değildir. Ama ne yazık ki oluyor. Bozcaada ve Gökçeada hakkında olan kararda Türkiye’yi çok rahatsız edecek hükümler olmasına rağmen buna bile tepki göstermediler. Olacak şey değildir.
Sunucu: CHP, telefon dinlemeleri ve benzer dinlemelerle ilgili Meclise Başbakan ve İç işleri Bakanı hakkında soruşturma önergeleri sundu. Ancak dün bu önergeler görüşüldü ve reddedildi. Bu konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Onur Öymen: Meclisi, denetim görevini yapamaz hale getirdiler. Biz bu konu da dahil olmak üzere Meclise hangi konuda bir önerge verecek olsak hepsini gözü kapalı olarak oy çokluğuna dayanarak reddediyorlar. Bu durum Meclisin itibarını da sarsıyor. TBMM o hale geldi ki demokrasi ve insan haklarına en aykırı olan bunun gibi durumları bile denetleyemez bir Meclis oldu.
Benzer bir olay 2004 yılında Yunanistan’da da oldu. Orada da böyle usulsüz dinlemeler tespit edildi. Yabancı bir şirket, cihazlara konulan bir takım eklemelerle bazı politikacıların dinlendiğini tespit etti. Sonra bir Bakan görevinden alındı, yüksek bürokrat olan 40 kişi hakkında dava açıldı, Telekomünükasyon İdaresinin bir üst düzey görevlisi de intihar etti. İşte bakınız başka ülkelerde bunlar oluyor. Bizde ne oluyor? Bizde tüm olup bitenler bir şekilde aklanıyor. Bunların da hepsinin hesabı sorulacak.
Bazıları, bugünkü yapının ve oy çoğunluğunun, iktidar partisinin her istediğini yaptıracak durumunun ilelebet devam edeceğini zannediyor. Bunlar ömür boyu hiç kimseye hesap vermeyeceklerini sanıyorlar. Demokrasi hesap verme rejimidir. Gün gelecek siz de demokrasi içinde, seçimde halka hesap vereceksiniz. Eğer suç işlemişseniz de Yargıda hesap vereceksiniz. Dokunulmazlık zırhına ebediyen sahip olamazsınız. Bir gün siz de sade vatandaş olacaksınız ve bugün yapılan kanunsuz veya yasaya aykırı işler varsa bunların hepsinin hesabını vereceksiniz. Demokrasi hesap verme rejimidir.
Sunucu: Çok teşekkürler Sayın Öymen.
Onur Öymen: Ben teşekkür ederim.
Bu belge Görsel Basın arşivinde bulunmaktadır.