TRT INT – Bosna’daki Soykırımın 13. Yılı Nedeniyle Yapılan Mülakat

CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in Bosna’daki Soykırımın 13. Yıldönümü Dolayısıyla TRT INT  “Mavi Kelebeğin İzinde” Programına Verdiği Mülakat
11 Temmuz 2008

 

Sunucu: Stüdyomuzda bugün, her zaman dış politikadaki görüşleriyle bizlere farklı kapılar açmış, çok değerli bir bürokrat ve siyasetçi, değerli milletvekilimiz Onur Öymen bizlerle. Hoş geldiniz efendim.

Onur Öymen: Hoş bulduk efendim.

Sunucu: Uzun zamandır bu konuyu ele almaya çalışıyoruz, önce sizin genel bir değerlendirmenizi rica edeceğim, ardından uluslararası hukuk açısından görüşlerinize başlayacağız

Onur Öymen: Çok teşekkür ediyorum, bazen bunun gibi önemli konular tartışılırken işin özü gözden kaçırılıyor. İşin özü şuydu: Yugoslavya dağılma sürecine girdiği zaman uluslararası toplum nasıl bir tavır izleyeceğini tartıştı. Ben o sırada Almanya Büyükelçisiydim. Bu konuda Berlin’de Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı Bakanlar Toplantısı yapıldı. Bu toplantıda şuna karar verildi ki; “ Biz Yugoslavya’nın içinden geçtiği bu sürecin demokratik biçimde ve barış içinde gerçekleşmesine katkıda bulunalım ve hiçbir şekilde parçalanmayı, bölünmeyi teşvik etmeyelim. Yugoslavya kendi demokratik yapısı içinde kendi meselelerine çözüm arasın”. Bu konuda bir de bildiri yayınlandı. Bu bildiri yayınlandıktan kısa bir süre sonra Hırvatistan ve Slovenya’ da bazı direniş hareketleri başlamıştı. Bu bildiri yayınlandıktan tam iki hafta sonra baktık ki Almanya, Slovenya ve Hırvatistan’ın bağımsızlığını tanıdı. Nasıl oldu bu?

Sunucu: Nasıl oluyor efendim, siz dış ilişkilerin çok içindesiniz, her şeyini bize anlatır mısınız, söz verip de nasıl bu söze uyulmuyor?

Onur Öymen: Evet, işin tuhaf tarafları bunlar. Bir Badinter Raporu vardı, bu raporda göreceğiniz gibi, Slovenya, Hırvatistan, Bosna ve Makedonya, hepsi eşit düzeyde ve birlikte düşünülüyordu. Fakat bir de baktık ki, Almanya sadece iki devlete öncelik verdi ve onları tanıma yoluna gitti. Herkes şaşırdı, nasıl oluyor bu, ne oluyor? Biraz araştırdık, bize söylenenler ilginçtir, o sıralarda olanları ve işin aslını tarihçiler yazacak tabi , fakat Yugoslavya’daki bu iki devletçiğin ortak özellikleri,  her ikisinin de Katolik oluşuydu ve Katolik Kilisesinin de Almanya’nın Bavyera bölgesinde özel temsilciliği olmasıydı. Bu yüzden, bu dağılma süreci başlamadan çok daha önce yakın ilişkiler içinde olmuşlardı.

Sırbistan malum Ortodoks bir ülkedir, Makedonya da aynı şekilde. Ama Slovenya ve Hırvatistan ise Katolik ülkelerdir. Bize o zaman dediler ki; “Eğer bu iki ülke tanınırsa, buradaki savaşları ve çatışmaları  unutacaksınız, bu savaş Bosna’ya sıçrarsa bunun nelere mal olacağını bugünden tahmin bile edemezsiniz”. Biz de hem kendi Hükümetimizi hem de diğer yabancı ülkeleri uyardık, Türkiye olarak bu savaşın durdurulması için kapsamlı bir yaklaşım benimsenmesini savunduk. Fakat maalesef bu görüşlere fazla itibar edilmedi. Devletlerin özel tercihleri, özel ilişkileri var. Daha önce de belirttiğim gibi Almanya, herkesten önce Hırvatistan ve Slovenya’yı tanıdı.

Daha sonra savaş Bosna’ya sıçrayınca bunun ne kadar ciddi dramlara ve felakete yol açacağı hemen anlaşıldı ve bu çatışmalara diplomatik yoldan bir çözüm bulma arayışına girildi. Eski İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Owen görevlendirildi. Çeşitli temaslar yaptı, gittiler geldiler derken, çatışmalar gittikçe vahim bir hal almaya başladı. Bir rivayete göre o sırada, bu üst düzey temsilcilerinden biri Kanada’ya gitmiş.  Kanadalılar dehşet içinde bu savaşı nasıl bitiririz diye çözüm ararlarken Avrupa’dan gidenler de demişler ki, “Savaşı bitirmeyi istediğimizi size kim söyledi?” Düşünebiliyor musunuz? İşte bu kadar gaddar olabiliyor uluslararası ilişkiler.

Türkiye ne yaptı?  Biz hemen başında NATO’ya müracaat ettik ve NATO’nun derhal sınırlı hava harekâtı yapmasını ve böylelikle Sırp saldırganları durdurmasını, kontrol altına alıp bertaraf etmesini istedik. Maalesef Türkiye’nin bu görüşü kabul edilmedi. NATO sonunda bir askeri müdahale yaptı, bizim istediğimiz gibi hava müdahalesi yaptı ama bunu iki sene gecikerek yaptı. Ve bunun sonucunda yaklaşık iki yüz bin kişi hayatını kaybetti.

Sunucu: Çok özür dileyerek araya giriyorum ama bu uluslararası birliklerde; NATO, AB, BM… Artık adı her neyse, buna benzer varolan olaylar tespit edilip başvuru yapıldıktan sonra, kişisel kararlar mı veriliyor? Nasıl işliyor bu sistemler? Biz onlara güveniyoruz, Avrupa Birliği diyoruz, nasıldır bunların etkinliği?

Onur Öymen: Devletlerin kendi politikaları, menfaatleri, tercihleri ve öncelikleri vardır. Türkiye, birinci derecede ilgili, halkı Müslüman olan bir NATO ülkesidir. Orada da Boşnaklar var. Buna rağmen, savaş başladıktan sonra Bosna ile ilgili çözüm arayışlarına bir türlü Türkiye’yi dahil etmek istemediler. Türkiye’yi temas grubuna almak istemediler. Biz sonunda bu çalışmalara sadece İslam Ülkeleri’ni temsilen gidebildik.

Sunucu: Bir konferans oldu galiba, değil mi?

Onur Öymen: Evet, ben o sırada Dışişleri Müsteşarı idim. Tahran’da yapılan bir İslam Ülkeleri toplantısında, Türkiye’nin İslam Ülkelerini temsil etmesini kararlaştırdık. Bundan bazıları çok da rahatsız oldular doğrusunu isterseniz, ama Türkiye doğrudan doğruya aktif bir şekilde devreye girdi. O dönemki Cumhurbaşkanımız Sayın Demirel,  son derece yakın bir ilgi gösterdi. Daha savaş devam ederken biz Sayın Demirel’le birlikte, Türk Birliğinin olduğu Zenitsa’ya gittik.

Sunucu: Kaç yıllarıydı efendim?

Onur Öymen: Efendim 1995–96 yıllarıydı, çok acı günlerin yaşandığı, gerçekten çok acı çarpışmaların cereyan ettiği yıllar.  Özel bir helikopterle bizi oraya götürdüler, o kadar ki, helikopterin iki penceresi var, ikisinde de birer makineli tüfek, başlarında birer asker var. Yani aşağıdan her an helikoptere bir saldırı olabilir. Bu şartlar altında gittik. Sonra  IFOR denilen bir örgütlenme yapıldı ve bizim de bir tabur civarında birliğimiz vardı orada. Bütün taraflara eşit davrandığı için, en yüksek itibarı olan birlik Türk Birliği idi. Orada bir şey daha tespit ettik; mesele sadece Sırpların saldırıları değil, Hırvatların da burada bazı beklentileri var, askeri harekâtı var. Hırvatları da ikna etmek gerekiyordu. Onun üzerine Sayın Demirel’le Hırvatistan’a gittik. Hırvatistan Cumhurbaşkanı Tudjman’ı ikna etmekte Sayın Demirel çok etkili oldu. Ve zannediyorum ki, o ziyaretten sonra Hırvatistan tutumunu biraz daha makul ve yumuşak hale getirdi. Çünkü bir taraftan Sırp saldırıları var, bir taraftan bazı yerlerde de Hırvatların saldırıları var.

Mesela Mostar’da, Mostar nehrinin bir tarafında Hırvatlar, bir tarafında Boşnaklar var. Biliyorsunuz Osmanlıların yaptığı köprü yıkıldı, tarih yıkıldı. Ve taraflar arasında müthiş bir güvensizlik ve çatışma ortamı çıktı. Burada Hırvatların saldırılarının durdurulmasında Türkiye çok etkili bir rol oynadı.

Sunucu: Çok özür dileyerek araya girmek istiyorum; Srebrenitsa, BM Güvenlik Bölgesi ilan edildikten sonra orada görev yapmak üzere ülkelere davet çıkarıldığında, ülkelerin kolay kolay oraya gitmek istemedikleri söyleniyor. Bu doğru mu?  İlk olarak Kanada gelmiş galiba.

Onur Öymen: Hollanda.

Sunucu: Hollanda’dan, önce sanki küçük bir grup girmiş.

Onur Öymen: Önce Kanada, sonra Hollanda…

Sunucu: Bizim gitmemiz, o zaman için öngörülen ülkeler arasından mı seçiliyor? Ben onu öğrenmek istiyorum. Biz niye mesela önce gitmedik?

Onur Öymen: Bu durum o sırada gündeme gelmedi. Yalnız, daha sonraki yıllarda defalarca gittik; Sayın Çiller’le de gittik, başka vesilelerle de gittik. Daha sonra Saray Bosna’ya gittik, İzzetbegoviç’le ve diğer yetkililerle görüştük. Gördüğümüz manzara şuydu;  Bosna’da savaşın o kadar ağır bir etkisi olmuş ki, bir tarafta iki yüz bin insan ölmüş ve karşılıklı güven tamamen tahrip olmuş. Yani Boşnaklarla Sırplar arasında, hatta kısmen Hırvatlar arasında hiç güven kalmamıştı. Güven ortamını yaratmak çok zordu. Biz oradaki köylere gittik , insanlar bize diyorlardı ki; ‘Eğer IFOR yani Uluslararası Barış Gücü buradan çekilirse, bir gün kalmayız, göç ederiz’. Yani o kadar büyük bir güvensizlik ortamı vardı ki insanlar yarınından emin değillerdi.

Sunucu: Bakın hala emin değiller.

Konuk: Boşnaklar ‘Bizde bir kötülük yaşandı. Biz bunu hiç yaşanmamış gibi düşünmek, algılamak istiyoruz ancak yaşandı. Biz şimdi bunca acının yaşanmış olmasına rağmen nasıl yine bu insanlarla yan yana yaşarız, bunu hala üzerimizden atamadık.’ diyorlar.

Onur Öymen: Ben NATO’da büyükelçiyken, biz NATO Konseyi olarak da gittik. Birkaç defa Bosna’ya, her tarafa gittik, Srebrenitsa’ya da, o büyük dramın yaşandığı yere de gittik. O kadar  felaket bir durum var ki orada, insanın içi parçalanır. Sırp tarafındaki yerlere de gittik, oradaki insanların durumu da çok acınacak bir durumdur. Orada savaşta, kimsesiz kalmış, yoksul kalmış insanları yerleştirdikleri binalara gittik, bu kadar büyük bir felaket, bu kadar kötü şartlarda yaşayan insanları belki hiç görmemişsinizdir. Şimdi neticede Dayton Antlaşması yapıldı. Dayton sürecinde Türkiye yoktu, Dayton’da yapılan müzakerelerde Türkiye devre dışındaydı. Hâlbuki Türkiye doğrudan doğruya ilgili, doğrudan katılımda olmalıydı.

Sunucu:  Sayın Bakan az önce ‘Alt yapısını oluşturduk  ama tabii direk içinde bulunmadık’ dedi.

Onur Öymen: Tabi ama içinde bulunmak gerekirdi.  Dick Holbrooke bu işe öncülük etti,  bütün bu işlerin nasıl olup bittiğine dair olan bir de kitap yazdı. Neticede  orada şöyle bir sistem kuruldu; devlet yönetime ayrıldı, bir tarafta Sırplar, bir tarafta Boşnaklar bir tarafta da Hırvatlar var. Üç ayrı birlik tek bir Başkanlık Divanında buluşuyor, sekizer aylık süreyle dönüşümlü olarak Başkanlık yapıyorlar. Bir de bu temas gurubunun tayin ettiği bir uluslararası temsilci var. Bu uluslararası temsilci ne derse o oluyor, başlangıçta kurulan sistem böyle idi.

Sunucu: Peki, başlangıçta nasıl kuruldu yani?

Onur Öymen:  Mesela seçim oluyor, seçim sonuçlarını reddediyor, kabul etmiyor ve o seçim yapılmamış sayılıyor.

Konuk: Cumhurbaşkanını bile görevden alabiliyor.

Onur Öymen: Cumhurbaşkanını görevden alabiliyor, istediği insanı istediği yere tayin edebiliyor, istediği kurumu feshedebiliyor, yani diktatör gibi.  Bu sistem tabii çok rahatsızlık verici oldu ve neticede zaman içinde biraz yumuşama oldu.

Orada NATO olarak bizim en büyük çabamız şuydu; acaba çeşitli etnik guruplara mensup insanlardan oluşan  guruplar-üstü siyasi partiler oluşturulabilir mi? Şimdi bir-iki parti oluşturuldu fakat yeterince güçlü olamadı. Orada sıkıntılar zaman içinde biraz hafifledi fakat yine de yeterince güvenlik ortamı oluşturulamadı. Bosna-Hersek hala bugün bile diğer devletlere benzer bir devlet niteliğine henüz kavuşamadı. İşte şimdi bunun yansımaları Kosova’da da görüldü.

Sunucu: Kosova’yı hiç konuşamadık, bağımsızlığıyla birlikte yeni yeni alevler çıkmaya başladı.

Onur Öymen: Olayların oraya ilginç yansıması şu; uluslararası toplum her şeye rağmen Bosna’dan bir tecrübe edindi . Orada, 20. yüzyılın sonunda Avrupa’nın ortasında; böyle çok feci katliamlar, cinayetler olacak, iki yüz bin insan hayatını kaybedecek bir milyondan fazla insan göç edecek… Ve işin ilginç tarafı, bütün bu katliamların sorumlusu olan iki kişi vardı: Karadziç ve Mladiç. İkisi de hala yakalanamadı.

Sunucu: Bunu da ilk defa söylüyoruz. Bir daha söyleyelim efendim.

Onur Öymen: Sırp tarafından olan Karadziç ve Mladic, Sırpların bütün bu katliamlarından sorumlu yetkilileri bir türlü yakalanamıyor. Şimdi biz NATO’da Türkiye olarak, bunun çok üzerine gittik.

Sunucu: Çok haklısınız, çünkü kitap çıkardı değil mi?

Onur Öymen:  Şimdi size ilginç bir şey söyleyeyim; defalarca yakalanacak gibi oldu, yakalanamadı falan. Biz NATO da bunun üzerine gittik, yani dedik ki; ‘Bunları yakalamak için bir projemiz var mı, bir planımız var mı, bir girişimimiz var mı?’ Bize bir belge getirdiler, belgede diyor ki; “Karadziç ve Mladiç, eğer bir yerde görülürse yakalanacaktır.”  Böyle bir arama olur mu? Belki sonra biraz daha ciddiye aldılar  ama ilk başlarda bu yakalama işi çok gevşek tutuldu. Tabi bu konu hakkında konuşulacak çok şey var, fakat bunun Kosova’ya yansıması çok önemlidir. Uluslararası toplum Bosna’dan çok acı bir ders aldı. Ve neticede Kosova’da Sırp saldırıları başlayınca , uluslararası toplum daha fazla bekleme yoluna gitmedi, Bosna’daki kadar zaman kaybedilmedi. Orada da fil baki on bin insan hayatını kaybetti, ama onun üzerine NATO hemen bir hava harekâtına girişti. Türkiye de dahil olmak üzere bazı NATO ülkelerine mensup uçaklarla bu saldırıyı durdurduk. Ve dünya tarihinde ilk defa bu, sadece hava kuvveti kullanılarak ve bir tek zayiat verilmeden kazanılmış bir savaştır.

Sırbistan’ın hedefleri vuruldu, oradaki stratejik hedefler vuruldu ama NATO uçakları, NATO pilotları hiç kayıp vermedi. Hava operasyonu ile bunu sağlama imkânımız oldu ve oradaki insanları kurtarmış olduk. Ama şunu da bilelim ki; ne Bosna’da ne Kosova’da, bilhassa Kosova’, durum sükûnet kazanmış sayılamaz. Ben birkaç defa Kosova’ya  gittim , oradaki durumu gördüm. Mitroviça diye bir şehir var kuzeyde; nehrin bir tarafında Müslümanlar-Arnavutlar yaşarken diğer tarafında Sırplar var, arada dikenli teller, tanklar,  KFOR dedikleri uluslararası barış gücünün birlikleri konuşlanmış durumda. Dolayısıyla oradaki hayat yaşanılır bir hayat değil, yani sadece bağımsızlığı ilan etmekle Kosova’nın huzura kavuştuğunu söyleyemeyiz. Uluslararası toplum, Kosova’da belki bir parça daha başarılı oldu ama Bosna’da gerçekten başarısız olmuştur. Çok başarısız olmuştur ve bulunan çözüm belki savaşı durdurmuştur ama tam anlamıyla barışı getirmemiştir . Savaşı kazandık, ama barışı kazanamadık.
Konuk: Şöyle bir sonuca varabilir miyiz? Uluslararası toplum, Bosna Hersek’te süren savaşı imkân yetersizliğinden değil, isteksizlikten dolayı durduramadı.

Onur Öymen: İrade eksikliğinden. Ve Türkiye çok uğraştı, çok çalıştı, NATO’yu da devreye soktuk fakat maalesef orada istediğimiz kadar başarılı olamadık.

Sunucu: Peki, çok teşekkür ediyorum efendim, çok kısa bir süre zarfında engin tecrübelerinizle bizi aydınlattınız. İnşallah başka programlarda tekrar birlikte oluruz.

Onur Öymen: Ben teşekkür ederim.


Bu belge Görsel Basın arşivinde bulunmaktadır.