Bursa Basın Toplantısı

CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in Bursa Basın Açıklaması
28 Ağustos 2009
Çok değerli arkadaşlar, ülkemizde önemli gelişmelerin yaşandığı bir dönemde sizinle tekrar bir araya geldik. Bu gelişmeler hakkındaki görüşlerimizi sizinle paylaşmak istiyoruz. Hükümetin bir süre önce başlattığı, adını tam olarak koyamadığı, içeriğini de bir türlü tespit edemediği açılım, Türkiye’de ciddi gerginliklere yol açtı. Bunu büyük bir üzüntüyle karşılıyoruz.

Cumhuriyet Halk Partisi’nin bu konudaki görüşleri, 1989 yılında yayınladığımız Kürt raporundan itibaren çok iyi bilinmektedir. Bu görüşleri daha sonra 2008 yılının sonunda kabul ettiğimiz Parti Programımıza da koyduk. Parti Programımızda hem etnik konulara, hem bölge kalkınmasına, hem de terörle mücadeleye değindik. Genel Başkanımız da defalarca görüşlerimizi açıkladı. En son geçen hafta düzenlediği basın toplantısında bu görüşlerimizi tekrar dile getirdi. Dolayısıyla hiç kimse “Cumhuriyet Halk Partisi görüşlerini açıklamıyor, bu konuda hiçbir şey söylemiyor” diyemez. Biz görüşlerimizi açıkladık ama görüşlerini açıklamayan aslında İktidar partisidir. Bir açılım sözü ediliyor fakat açılımın ne olduğu bir türlü söylenemiyor. Bir gün böyle deniliyor, ertesi gün öyle deniliyor. Başka bir gün Anayasa değişikliği deniliyor, ertesi gün Anayasa çerçevesi tanımı yapılacağı söyleniyor. Etnik konuları da birbirine karıştırıyorlar.

İşin özü şudur ki Hükümet, bu işin temelini teşkil eden mesele hakkında tek bir kelime bile etmiyor. Esas mesele, terörle kararlı bir şekilde mücadele ederek terörü etkisiz kılmaktır. Onun yanı sıra, insanlarımızın etnik kökenleri dolayısıyla herhangi bir baskıya maruz bırakılmamalarıdır. Ayrıca esas mesele, milli kimliğin korunması kaydıyla etnik alt kimliklere özgürlük tanınması, bölgenin kalkındırılması, devletin bölgeye yatırım yapmasıdır. Bölge, başta eğitim olmak üzere sosyal ve sağlık alanlarında perişan durumdadır. Öncelikle bu konulara çözüm bulunması gerekmektedir. Bunların hiçbirine değinmeden “Biz bir açılım başlatıyoruz, gelin bize destek olun” demenin hiçbir anlamı yoktur. İçeriği boş bir açılımı desteklememiz düşünülemez.

Basında her gün farklı haberler yazılıyor ama işin özü söylenmiyor. Biz de işin özüne ilişkin sorularımıza Hükümetten hala cevap alabilmiş değiliz. “Analar ağlamasın” deniliyor; kim buna karşı çıkabilir? “Akan kan dursun” deniliyor; kim buna durmasın diyebilir? Peki, bunlar nasıl olacak? Böyle bir temennide bulunmak iyi de, bunu nasıl sağlayacaksınız? Terörü nasıl durduracaksınız? Sayın Cumhurbaşkanı “Bunu kendimiz yapacağız” diyor. Kuzey Irak’taki terörü kendi başınıza nasıl durduracaksınız? Meclisten yetki aldınız. Madem kendiniz yapacaksınız o halde neden yapmıyorsunuz?

Başbakan dünkü konuşmasında bu işin diplomatik yönü olduğunu söyledi. Doğrudur. Bu işin diplomatik bir yönü vardır ve Hükümet bu diplomatik yönde tam bir başarısızlığa uğramıştır. Irak Anayasasının 7. maddesine göre Irak Hükümetinin, ülkesinde terör örgütü bulundurmama yükümlülüğü vardır. Hükümet, Irak Hükümetini bu konuda ikna edememiştir ve yaptığı tüm diplomatik girişimler başarısız olmuştur. Hükümet, Irak’taki bütün terör örgütleriyle mücadele eden Amerika’yı da PKK ile mücadele etmesi için ikna edememiştir. Bunlar son derece yanlış tutumlardır ve dış politikada, diğer konularda olduğu gibi bu alanda da gerçekten ciddi bir başarısızlık ortadadır.

Onları ikna edemiyorsanız bari siz yapın. Yedi yıllık iktidarları döneminde sadece tek bir kez kara operasyonu yapabildiler, o da bir hafta sürdü. Bu operasyonun üçüncü gününde Amerikan Savunma Bakanı “Derhal askerlerinizi çekin, yoksa size istihbarat yardımını keseriz” dedi ve o tarihten sonra bir daha kara operasyonu yapamadık. Türk Silahlı Kuvvetleri hava operasyonlarını başarıyla gerçekleştiriyor. Ancak terörün sadece hava operasyonları ile sona erdirildiği, bugüne kadar duyulmuş bir şey değildir.

Tüm bu gerçekler ortadayken ve Hükümetin de bu konudaki tavrı net değilken, Muhalefeti suçlamak son derece haksız ve insafsız bir yaklaşımdır. Özetle Hükümetin bir yol haritası yoktur. Peki, hiç mi yol haritası yoktur? Var. Ülkemizde kamuoyuna da ulaşan bir yol haritası var ama bu yol haritası yurt dışında hazırlanmıştır. American Atlantic Council adlı bir örgütün araştırmacısı David Phillips tarafından hazırlanan bir yol haritası vardır. David Phillips, biri 2007 yılında, diğeri de 2009’da olmak üzere iki tane rapor hazırlamıştır. Bu raporlarda Türkiye’nin terörle mücadeleden vazgeçmesi,  milli kimlik ve “Türklük” kavramlarının Anayasadan çıkarılması, teröristlere af ilan edilmesi vb. gibi öneriler sıralanmıştır. Raporda ayrıca Öcalan’la görüşülemezse bari DTP ile görüşülmesi de öneriliyor. Hükümetin yaptığı da bundan ibarettir.

Değerli arkadaşlarım, bu rapor herhangi bir sivil toplum örgütünün raporu olsaydı bu önerilerin o insanların kişisel görüşü olduğunu ve herkesin görüşlerini istediği şekilde açıklayabileceğini söyleyebilirdik. Ancak bu, öyle değildir. Sayın Genel Başkanımız, yaptığı basın toplantısında bu raporlara değindi. Bunun üzerine Dışişleri Bakanlığı, hiç alışılmadık bir tepki gösterdi ve hiç yetkisi olmadığı halde ölçüsünü aşarak Genel Başkanımızı sorumluluğa davet etti. Bakanlık, hiçbir dış kuruluştan etkilenmeyeceklerini ve onlarla hiçbir temasları bulunmadığını açıkladı.

Daha sonra benim sözcülüğümde düzenlediğimiz basın toplantısında ben, Genel Başkanımızın sözlerinin doğrudan doğruya rapordan alındığını söyledim. Raporda  “Yazar (David Phillips) siyasetçiler, istihbarat örgütleri ve güvenlik güçleriyle temaslarını organize ettiği için Türk Dışişleri Bakanlığı’na teşekkür eder” deniliyor. Sadece bundan ibaret de değildir. Raporda, bunun finansörünün Norveç Hükümeti olduğu yazılıyor. 13–15 Nisan’da Washington’da yapılan toplantıya kimler katılmıştır? Norveç’in Washington Büyükelçisi, Ankara’daki bundan önceki Amerikan Büyükelçisi, bir önceki İngiliz Büyükelçisi, bir general, George Soros’un örgütünün temsilcileri ve Türkiye ile Irak’tan 14 kişi bu toplantıya katılmış. Bu kişiler kimlerdir? Belli değil.

Ben bu konuda Başbakana bir soru önergesi verdim. Hükümetin, Anayasanın temel maddelerinden birinin değiştirilmesini öngören raporun hazırlanmasında doğrudan doğruya katkıda bulunan Norveç’e hangi tepkide bulunduğunu sorduğumuzda ise herhangi bir cevap alamadık. Başbakana bu toplantıya katılan kişilerin kimler olduğunu da sordum. Cevap yok. Hükümete sorduğumuz benzer sorulardan hiçbirine cevap alamadık. Demek ki bu işin sadece bir sivil toplum örgütünün işi olmadığı anlaşılmaktadır. Bu, doğrudan doğruya bazı dış hükümetlerin de desteğiyle Türkiye’yi yönlendirmek için hazırlanan bir yol haritasıdır.

Amerikan Büyükelçiliği yaptığı açıklamada bunun bir Amerikan planı değil, Türk planı olduğunu dile getirdi. İyi, güzel de biz de şu soruyu soruyoruz; Amerika, David Phillips’ in sözünü ettiğimiz raporundaki görüşlerden hangisine karşı çıkmaktadır ya da hangi görüşü reddetmektedir? Önce bunu bilmek gerekir.

Ayrıca Türk Hükümetinin attığı adımların, bu rapordaki önerilerle bire bir örtüşmesi acaba bir tesadüf müdür? Başbakana bunu da sordum. Şimdiye kadar DTP ile görüşmeyeceğini dile getiren Hükümet, raporda da önerildiği üzere DTP ile masaya oturdu ve görüştü. Ancak DTP ile görüşmelerinin raporla bir ilgisinin olmadığını söylüyorlar. Buna benzer pek çok benzerlik ve örtüşmeler var.

Yeni bir bilgi daha var; Bu raporu hazırlayan kişi,  aynı zamanda Türkiye ile Ermenistan arasındaki Uzlaştırma Komisyonu Başkanlığı yapmıştır. Daha önce Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nda çalışmış ve sonra Amerika’nın isteği üzerine kurulan Uzlaştırma Komisyonu Başkanlığına getirilmiş. Bu komisyon her iki taraftan da katılımcıların katıldığı bir komisyondur. Bu katılımcıların isimleri de bellidir. Komisyonun toplantılarına katılanlardan bazıları; rahmetli Gündüz Aktan, emekli general Şadi Ergüvenç ve Dışişleri eski Genel Sekreteri Özlem Sanberk’tir. Bu kişiler, işin nereye gittiğini gördükleri için Haziran 2003’te istifa etmişler ve onların yerine başkaları katılmıştır.

Komisyonun başkanı olan zat, Türk ve Ermeni Hükümetlerine birtakım önerilerde bulunmuştur. Ancak bu öneriler gizlidir, açıklanmamıştır ve ne oldukları konusunda herhangi bir fikrimiz yoktur. Ermeni kaynaklarına göre, bunların arasında Türkiye’nin Ermenistan sınırını koşulsuz olarak açmasının önerildiği söyleniyor.  Düşünebiliyor musunuz? Bu Komisyon aynı zamanda, New York’ta yerleşik başka bir İnsan Hakları Komitesine, Türklerin soykırım yapıp yapmadıkları konusunu araştıran bir görev vermiştir. Yine bazı Ermeni kaynaklarına göre bu İnsan Hakları Komitesi, sözünü ettiğim Komisyona verdiği raporda, Türklerin 1915 yılında Ermenilere soykırım yaptığını ve bunda bir tereddüdün olmadığını bildirmiştir. Düşünebiliyor musunuz?  Komisyonun, verilen raporu resmen benimsediğine dair bir işaret yoktur ama böyle bir çalışma yaptırdıkları ve bu raporu istedikleri ortadadır. Yani Türkiye’den uzmanların katılmadığı, arşivlerin açılmadığı bir ortamda tek taraflı olarak bir çalışma yapılmış ve öyle bir komiteye görev verilmiş ki o komite, Türklerin Ermenilere soykırım yaptığına dair rapor hazırlamıştır.
Bu çalışma 2004 yılında sona erdirilmiştir. Sonrasında Türkiye ile Ermenistan arasında yapılan gizli görüşmeler sonucunda bir yol haritası belirlenmiş ve çerçeve anlaşması hazırlanmıştır. Bu anlaşmayı paraf ettiklerini, Başbakan kendisi söyledi. O dönemde İktidar partisine mensup milletvekilleri ve İktidar yanlısı bazı gazeteciler de sınırların açılmasını savundular.

Sonra Azerbaycan bu çalışmalardan haberdar olunca Azerbaycan Cumhurbaşkanı buna kuvvetli bir tepki gösterdi. Başbakan da tüm bu çalışmaları bir tarafa bırakıp Bakü’ ye kadar gitti. Azerbaycan Parlamentosu’nda yaptığı konuşmada Azerilere söz verdi ve Yukarı Karabağ sorunu çözülmeden Ermenistan sınırını açmayacaklarını söyledi. Fakat süreç, o raporun öngördüğü doğrultuda, yani sınırın koşulsuz açılması doğrultusunda ilerliyor. Bu konudaki yayınlarda, yapılan görüşmelerde Türkiye’nin, sınırın belli koşullarda açılması konusunda ısrarcı olmadığı yazılıyor. Düşünebiliyor musunuz?

İşte, bütün bu çalışmaların arkasındaki kişi aynı kişidir. İşte, yol haritaları böyle hazırlanır. Hükümetler kendilerine yakın insanlara görev verirler ve kendilerinin açıkça söylemek istemedikleri hususları onlara söyletirler. İlgili ülkedeki bazı düşünce kuruluşlarından veya o ülkede adı bilinen insanlardan bu çalışmalara destek sağlarlar ve onları toplantılarına davet ederler. Hem Kürt meselesinde, hem de Ermeni meselesinde aynı işi yapmışlardır. Her ikisinin ortak özelliği, iki çalışmayı da aynı kişiye, kendilerine yakın bir kişiye yaptırmalarıdır. Sonra da bakıyoruz ki başka hükümetler gibi Türk Hükümeti de o yol haritasında ne deniliyorsa aynı doğrultuda adımlar atmaya başlamıştır.

Başkan Obama, Mecliste yaptığı konuşmada iki şeyden bahsetti; Bunlardan biri terördü, diğeri de Ermenistan’la ilişkilerin normalleştirilmesi idi. Obama, Irak’ta biri El Kaide, diğeri PKK olmak üzere iki tane terör örgütü olduğunu ve her ikisinin de kendilerini tehdit ettiğini söyledi. El Kaide ile mücadele etmek için onu yerinden sökeceklerini, tahrip edip yıkacaklarını ve yeneceklerini ifade ederken PKK ile mücadelede Türkiye’nin Kuzey Irak’taki Yerel Hükümet ile görüşmesini ve Türkiye’deki Kürtlerin haklarını, özellikle eğitim haklarını iyileştirmesini önerdi.  Bu sözleri dile getirdiği yer ise Türk Parlamentosudur.

Bu söylediklerimizi alt alta yazarsak şöyle bir sonuç çıkar: Amerika, kendi Hükümetindeki birtakım insanlara bir yol haritası hazırlatmış ve bu hazırlıklarda ordudan bazı yetkililere ve büyükelçilere görevler vermiştir. Daha sonra Türkiye ile Irak’tan birtakım insanları da bu sistemin içine dâhil ederek, 1 Haziran’dan itibaren hazırlanan bu yol haritasını Hükümetin önüne koymuşlardır. Bizim devlet adamlarımız da, birden gökten vahiy inmişçesine, büyük bir fırsat penceresinin açıldığını, şu an çok iyimser bir tablonun karşılarına çıktığını belirten demeçler vermişler ve tam da o yol haritasında öngörülen şeyleri yapmaya başlamışlardır.

Birileri bunları söylediğinde Başbakan olağanüstü tepkiler gösterdi. Fakat biz bu raporu ortaya çıkartınca ve Genel Başkanımız da bu konuda bir açıklama yapınca herhangi bir söz söyleyemediler. Sus pus oldular. Ancak dikkatimizi çeken bir şey var; televizyonlar bu açıklamalarımıza yer veriyor fakat yazılı basında açıklamalarımıza dair tek bir satıra bile rastlayamıyoruz. Umarım, yarın Bursa gazeteleri, TMSF’nin yönetiminde olsun veya olmasın, bu söylediklerimizi yazmak cesaretinde bulunurlar. Çünkü bu gelişmeler son derece önemlidir. Bunlar Türkiye’nin en temel meseleleridir.

Bu konularda söylenecek çok sözümüz var ama dikkatimizi çeken bir nokta daha var. Onu sizinle paylaşmak istiyorum. Son MGK bildirisinde, “terörle kararlılıkla mücadele edilecektir” lafı yer almamıştır. Daha önceki Milli Güvenlik Kurulu kararlarında terörle kararlılıkla mücadele edileceği ifadesi yer almasına rağmen bu ifade son MGK bildirisinde yer almamaktadır. Ancak ondan birkaç gün sonra Genelkurmay Başkanının yaptığı açıklamada, terörle kararlılıkla mücadele edileceği tekrarlanıyor ve teyit ediliyor. Hükümetin ve Sayın Başbakanın son zamanlardaki konuşmalarında terörle kararlılıkla mücadele edileceği veya terörün yenileceği hakkında bir söz söylediğini hiç duydunuz mu? Ben duymadım. Demek ki burada ciddi bir sorun var. Siz terörü sona erdirmeyi, hedef olarak muhafaza ediyor musunuz? Bunun için mi yola çıktınız, yoksa terörle mücadeleden vazgeçerek, terörle yan yana yaşayarak mı bu işi yürüteceksiniz?

Kısa bir süre önce AKP Genel Başkan Yardımcılığı yapmış olan Mir Dengir Fırat, Milliyet gazetesine verdiği demeçte PKK’lıların silahlarıyla Türkiye’den Kuzey Irak’taki cephelerine geçmelerini ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin de bunlara dokunmamasını söylüyor. Hükümetten de buna hiçbir tepki gelmedi. Hayret edilecek bir durumdur.

Değerli arkadaşlar, bizim hassasiyetle üzerinde durduğumuz bazı noktalar vardır. Bunlardan birincisi, milli kimliğimizi tartışma konusu yapmamaktır. Yani dini, etnik kökeni, mezhebi ne olursa olsun bütün vatandaşlarımız Türk milletinin bir parçasıdır. Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren oluşturduğumuz ulus devletin temel felsefesi budur ve 1924 Anayasamızdan beri bütün Anayasalarda bu ilkeler yer almaktadır. Bazı çevreler bu maddeyi (66. madde) Anayasamızdan çıkarmak istiyorlar.

İkincisi, Türkiye’nin eğitim dili Türkçe’dir. Bu da Cumhuriyet ile birlikte kabul edilen Tevhid-i Tedrisat, Eğitim Birliği Yasasının bir gereğidir. Anayasamızın 42. maddesinde yer alan bu ilkeye göre Türkiye’de eğitim dili Türkçe’dir. Şimdi bunu değiştirerek bazı etnik dilleri eğitim dili yapmak istiyorlar. İşte biz buna karşıyız. Çünkü bu, Türkiye’yi bütünleştirici değil, ayrıştırıcı ve bölücü bir etki yapar.

Başbakan okullarda Türkçe’den başka bir dil öğretilmeyeceğini ve eğitim dilinin Türkçe kalacağını söyleyebiliyor mu? Biz söylediğini duymadık. Başbakanın sözlerini hararetle alkışlayan çevrelere, bu soruların cevabını bilerek mi, yoksa bilmeden mi Başbakana destek verdiklerini sormak istiyoruz. Terörden bıkıp usandıklarını,  şehit analarının artık ağlamasını istemediklerini ve kanın durmasını söylüyorlar. Biz de aynı şeyleri istiyoruz. Ama bunun bedeli terörle mücadeleden ve Anayasamızdaki temel değerlerden vazgeçmek ve bunları feda etmek mi olacaktır? İşte buna cevap veremiyorlar. Bizlerin üzerinde durduğu can alıcı noktalar bunlardır ve bunlara dikkat etmek lazımdır.

Uluslararası alanda Türkiye’yi izleyenler sadece bu konuları değil, başka konuları da izliyorlar. Bunlardan bir tanesi de hukukun durumudur. Sayın Adalet Bakanı, yaptığı açıklamada, yargı reformu çerçevesinde Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun statüsünü değiştireceklerini söyledi. Gerekçe olarak da Avrupa Birliği’nin kendilerinden bunu talep ettiğini ifade etti. Hayır, Avrupa Birliği sizden bunu talep etmiyor. Avrupa Birliği’nin İlerleme Raporlarında çok açık bir şekilde “Adalet Bakanı ve Müsteşarı, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulundan çıkarılsın” deniliyor. Ama Hükümetin bunu yapacağına dair en küçük bir işaret yoktur. Bu yüzden Türkiye’de hukuk, Hükümetin baskısı altındadır ve yargı bağımsızlığı büyük ölçüde zedelenmiştir. Yargı bağımsızlığının tahrip olduğu bir ülkede demokrasiden söz edilemez. Demokrasinin teminatı, hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığıdır. Ancak şu an yaptıkları şey, yargı bağımsızlığını tahrip etmektir.

Bunu sadece biz mi söylüyoruz? Hayır. Yabancılar da bu konuyla ilgilenmeye başladılar, çok ilginç tahliller ve değerlendirmeler yapılıyor. Bunlardan biri de Ağustos 2009’da, yani bu ay yayınlanan 83 sayfalık bir rapordur. Bu rapor, Amerika’daki John Hopkins Üniversitesi ile İsveç’teki Güvenlik ve Kalkınma Akademisi’nin birlikte hazırlattıkları ve tanınmış gazeteci Gareth Jenkins’e yazdırılan bir rapordur. Bu rapor Türkiye’deki çeşitli konular arasında özellikle hukukun durumunu, Ergenekon davasını inceliyor, Deniz Feneri’nden, basına yapılan baskılardan, boykot çağrılarından bahsediyor ve son derece ciddi eleştirilerde bulunuyor. Ergenekon davası ile ilgili ilk defa bu kadar ciddi uluslararası bir rapor yayınlanmıştır. Basında bu konudan çok az bahsedilmesine rağmen bu raporu okumanızı ve buradan alacağınız bilgileri halka da duyurmanızı tavsiye ediyorum. Bu gerçekleri öğrenmek, halkımızın hakkıdır.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye’de işte bu gelişmeler oluyor. Bu gelişmelerin sonucunda da ülkemiz maalesef kan kaybediyor. Biz isterdik ki Hükümet, bu konularda öncelikle Muhalefetin görüşlerine kulak versin ve böyle muğlak açıklamalar yapacağına, Anayasamızın temel ilkelerine, hukuka saygılı olarak, bölgede yaşayan insanlarımızın kalkınması, bireysel haklarının ve eğitim haklarının geliştirilmesi için çaba göstersin. Hükümet bunu yapmış olsaydı, en büyük desteği bizden görecekti ve bizim kapımız kendilerine ardına kadar açık olacaktı. Bizim onlara söylediğimiz şudur; Bizi kendi muğlak, karanlık, müphem çalışmalarınıza ortak etmeye çalışmayın ve sisler bulvarında sizinle kol kola yürümemizi istemeyin. Ancak şu ana kadar Hükümet ne düşündüğünü, ne istediğini ve ne planladığını hala açıklamış değildir.

Değerli arkadaşlarım, yine buna bağlı olarak, Sayın Cumhurbaşkanımız Doğu Anadolu’ya yaptığı bir ziyaret sırasında, Güroymak ilçemizden geçerken oranın eski adını kullanmıştır. Bu davranış, Cumhurbaşkanına yakışan bir davranış değildir. Bunlar, Cumhuriyetin kuruluş döneminde devletin yetkili kuruluşlarının kararıyla verilmiş isimlerdir. Cumhuriyet döneminde, on iki bin yerleşim yerine isim verilmiştir ve o yerlerin resmi isimleri bunlardır. Cumhurbaşkanı olsanız bile devletin yetkili kurumlarının verdiği isimleri değiştirmeye ve bunlara eski adlarını vermeye hakkınız yoktur. Yunanistan Cumhurbaşkanının, Türkçe adı Gümülcine, Yunanca adı Komotini olan yere giderek oraya Gümülcine diyeceğini düşünebiliyor musunuz? Veya Yunanlıların Xanthi dediği yere giderek İskeçeliler diye hitap edeceğini tasavvur edebiliyor musunuz? İşte bize yapılan budur. Bizim temennimiz, inşallah Sayın Cumhurbaşkanımız bugünlerde Bursa’nın Mustafa Kemal Paşa ilçesini ziyaret etmez.  Buraya gelip de Kirmasti diye hitap ederse çok üzülür ve rencide oluruz. Bütün Bursalılar çok rencide olur. Dolayısıyla hiç kimse “Şimdi Bursa’nın eski adını kullanıyoruz” gibi laflar etmesin. Bursa’da öyle ilçeler var ki eski adını söylediğinizde insanların tüyleri diken diken olur. Hükümete,  Cumhuriyetin koyduğu isimlerle hoş geçinmeye çalışmalarını tavsiye ediyoruz.

Değerli arkadaşlarım, bu gelişmelere paralel olarak basında son derece ilginç, hayret ve dehşet verici bazı önerilere rastlıyoruz. Demokrasilerde her türlü özgürlük vardır. Bunlardan biri de saçmalama özgürlüğüdür. Fakat her özgürlüğün makul ölçüler içerisinde ifade edilmesi daha doğru olur. Mesela Bursa’da devletin kontrolünde olan bir gazetede Şeyh Said’in mezarının yeniden onarılması ve itibarının iade edilmesi ile itibarına sahip çıkılması yönünde bir yazı yazılmıştır. Değerli arkadaşlar,  Şeyh Said, Cumhuriyetimize baş kaldıran bir eşkıyadır ve çok sayıda insanın ölümüne yol açan bir ayaklanma başlatmıştır. Bunu yabancıların desteği ile yaptığına dair çok kuvvetli emareler vardır. Bu ayaklanma, tam da Türkiye ile Irak arasındaki sınırın tespit edileceği sırada, İngilizler ile Türkler ihtilaf halindeyken ve konu Milletler Cemiyeti’ne havale edilmişken ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla bu insan, bütün tarihimizde lanetle anılmıştır. Ve siz bu insanın itibarının iade edilmesini öneriyorsunuz? Yani halka, Cumhuriyete ve devlete başkaldıran insanlara, siz sahip çıkıyorsunuz. Nerede? Sahibinin devlet olduğu bir yayın organında ve Atatürk’ün en sevdiği illerden biri olan Bursa’da. Bunu büyük bir üzüntüyle karşıladık ve Bursa basınına yakıştıramadık. Bu konuyu Meclise getireceğimizden kuşkunuz olmasın. Bu yayın organı ile ilgili birkaç konuyu daha önce de Meclise getirmiştik. Bu yayın organının sahibi olan TMSF’ye, bunlardan haberdar olup olmadığını ve bu konuda ne işlem yaptığını, Mecliste soracağız.

Değerli arkadaşlarım,  Bursa’da bir katı atık tesisi kurulmasına yönelik bir yatırım projesi var. Cumhuriyet Halk Partisi olarak biz, Bursa’da böyle bir tesisin kurulmasını kuvvetle destekliyoruz. Çünkü katı atık sorunu Bursa’nın çok ciddi bir sorunudur. Bu sorunu mutlaka çözmek gerekir ve bunu gerçekleştirecek firmalara ve girişimcilere destek vermeye biz de hazırız. Ancak böyle bir tesis Bursa’nın verimli, sulak topraklarına kurulmamalıdır. Eğer verimli tarım arazilerine değil de uygun bölgelere kurulur ve bunun yanı sıra uluslararası standartlara uygun bir tesis kurulursa bizden de destek alırsınız.

Değerli arkadaşlarım, kısa bir süre önce İl Başkanımız ve diğer arkadaşlarımızla birlikte Uludağ’a çıktık ve oradaki durumun perişanlığını tekrar gördük. Bir önceki basın toplantımızda Uludağ’ın durumu ile ilgili kaygımızı sizlere anlatmıştık ama o, dağa çıkmadan önce idi, çünkü az söylemişiz. Uludağ’daki bazı dinlenme bölgelerinde ormanı parsellemişler, ormanı tesettüre sokmuşlar. İnsanlar iki-iki buçuk metre yüksekliğindeki brandalarla kendi çadırlarının, karavanlarının etrafına özel bahçeler kurmuşlar. Yani ormanı tesettüre sokmuşlar. İnsanları tesettüre soktuklarını biliyorduk da ormanı tesettüre soktuklarını ilk defa gördük. Uludağ’ın hangi mevkiine gittiysek her yerde bunu yaptıklarını gördük. Ben bunun üzerine Orman Bakanına bir soru önergesi verdim ve ormanlarımızın bu şekilde parsellenmesinin yasalarımıza uygun olup olmadığını sordum. Halen cevap vermesini bekliyorum ve  bunun takipçisi olacağım.

Siz bir yandan taassuba prim veren ve Türkiye’yi geriye götürecek yaklaşımları destekleyip onları himaye ederken çağdaşlığa set çekmek için her türlü gayreti gösteriyorsunuz. Örnek; Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin burs verdiği on beş bin çocuğumuzu, gencimizi soruşturmaya tabi tutuyorsunuz. Bunu nasıl yaparsınız? On beş bin çocuğun soruşturmaya tabi tutulduğu, dünyanın neresinde görülmüştür? Sizin irticaya tahammülünüz var ancak çağdaşlığa tahammülünüz yok. Anayasa Mahkemesi, bu partiyi Anayasaya aykırı eylemlerin odağı olmakla boşuna mahkûm etmedi. İşte bu yüzden mahkûm etti. Faaliyetler bunlardır, bilginiz olsun istedim.

Ayrıca Zafer Mutlu’nun sahip çıktığı, yönettiği ve eğitim hizmeti verdiği bir okulun yıkılmasını üzüntüyle karşılıyoruz. Pek çok yasa dışı inşaat varken, yıkacak yer olarak bir okulu buldular. Çünkü orada çağdaş eğitim veriliyordu. Yasa dışı eğitim veren kurumlara dokunmazlarken çağdaş eğitim veren kurumlara tahammül edemiyorlar. Bu vesileyle tüm bunları sizlerle paylaşmak istedim. Bu konuda başka söyleyeceklerimiz de var. Zaman içinde haberler olgunlaştıkça söyleyeceğiz.

Bursa ile ilgili son bir şey daha söylemek isterim. Eski Tekel binasının onarımından burnumuza kötü kokular geliyor, haberiniz olsun. Oraya on dokuz trilyonluk harcama yapıldı, yeni bir bina yapılsaydı belki daha ucuza çıkacağı ifade ediliyor. Bu ihalede de bazı usulsüzlükler yapıldığına dair bilgiler geliyor. Bunun da üzerine gidiyoruz, haberiniz olsun.

Bursa’da tek bir usulsüzlüğün, yolsuzluğun, kanunsuzluğun yapılmasına hem biz parti olarak, hem il genel meclisi üyesi arkadaşlarımız olarak hem de belediye meclisi üyesi arkadaşlarımız olarak izin vermeyeceğiz, bütün bu konuların takipçisi olacağız. Bursa, kanunsuzların at oynatacakları bir il olmaktan çıkarılacaktır. Birazdan arkadaşlarımızla birlikte yangın çıkan Şevket Yılmaz Hastanesine gideceğiz ve oradaki durumu yerinde göreceğiz. Gelen arkadaşlarımız olursa, bazı durumları orada yerinde size anlatacağız. O hastanede yaşanan dram, gerçekten hiçbir zaman unutmayacağımız bir dramdır. Onun da üstüne gitmeye devam edeceğiz. Çok teşekkür ediyorum. Sorusu olan var mı?
Gazeteci: Efendim,  hastane konusu sadece öneri olarak kaldı sanırım?

Onur Öymen: Hayır, kalmayacak. Orada dokuz vatandaşımız canını kaybetti ve hala otopsi raporu çıkmadı. Dün Sağlık Bakanını gördüm, kendisiyle uçakta karşılaştık. Kendisine üç aydan beri otopsi raporunun neden hala çıkmadığını sordum. Rapor sonuçlarına göre bu vatandaşlarımızın neden öldüğü tespit edilecek. Bu insanlarımız yangından dolayı mı öldü, yoksa onları hayatta tutan portatif cihazlar çıkarıldığı için mi öldüler? Bu insanlarımız niçin öldüler? Bakan konuyla ilgilendiklerini falan söyledi. Ben de kendilerine yazılı soru önergesi verdiğimi ve yaklaşık üç aydan beri cevap beklediğimi söyledim. Meclis iç tüzüğüne göre, on beş gün içinde cevap vermeleri gerekiyor ama üç aydır cevap vermiyorlar. Bunlarınki  keyfi yönetim. Demokrasiden bahsediyorlar fakat demokrasi ile hiçbir alakaları yoktur. Hastane atıkları konusunda da soru önergesi verdik ama ona da cevap gelmedi.

Yani Hükümet, Muhalefeti tamamen yok farz ediyor, denetimden kaçıyor. Sonra da sorunları demokrasi yoluyla çözeceklerini ve Muhalefet ile işbirliği yapacaklarını söylüyorlar. İsmet Paşa, bu gibi durumlarda “Hadi canım sen de” derdi. Biz de öyle diyoruz.

Gazeteci: Sayın Öymen, son gelişmelere baktığımızda PKK’nın daha da siyasallaştığını gözlemliyoruz. Bütün bunları sindirebilecek miyiz? Asıl meselelerden biri bu değil midir?

Onur Öymen: Toplum bu gelişmelere tepkilidir. Şunu da açıkça ifade edeyim ki bu konuda en büyük görev basına düşüyor. Bizim kamuoyuna verdiğimiz bilgiler ve dile getirdiğimiz görüşler halka ulaşmazsa, halk bunlardan haberdar olmazsa buna nasıl tepki gösterecektir?

Hükümet, 2006 yılında Terörle Mücadele Yasasında birtakım değişiklikler yaptı. Açın bakalım, Hükümetin Meclise sunduğu tasarının altıncı maddesi ne diyor? Bu maddenin gerekçesinde “bir terör örgütünün kurucusu bir defaya mahsus olmak üzere Pişmanlık Yasasından yararlanabilir” deniliyor. Düşünebiliyor musunuz? Hükümet, Meclise sunduğu yasa ile Öcalan’a resmen af getiriyor. Biz bunu bulup ortaya çıkardığımızda ise öyle değildir de böyledir şeklinde ifadeler kullandılar ve bu maddeyi Meclise çıkaramadılar, geri çektiler. Ama niyet bellidir. Hükümet, bu meseleyi terörle mücadele ederek değil teröristleri teskin ederek, yatıştırarak çözmek istiyor. Terörle mücadele etmeden terörü yenen ülke hangisidir?

Sayın Cumhurbaşkanı, medeni ülkeler bu meseleyi nasıl çözdülerse bizim de öyle çözeceğimizi söylüyor. Peki, Amerika medeni bir ülke midir? Amerika’nın terörle nasıl mücadele ettiğini görmüyor musunuz? İspanya medeni bir ülke değil midir? Peki, İspanya terörle nasıl mücadele etmiştir? Sayın Cumhurbaşkanına İspanya’daki GAL Örgütünü biraz araştırmasını ve bu örgütün İspanya’da neler yaptığına bakmasını tavsiye ediyoruz.  İspanya’da kurulan GAL örgütünde yer alan polis, jandarma ve istihbarat elemanları, Fransa’ya kaçan ve Fransa’nın iade etmediği yirmi bir terör liderini birer birer öldürmüşlerdir. Bu örgüt mensupları daha sonra yargılanmış olsa da, örgütün yasadışı olduğu karara bağlansa da sonuç olarak İspanya, terörle mücadelede böyle bir yöntem uygulamıştır. Fransa bu eylemlerden sonra teröristleri iade etmeye başlamıştır. İşte, dünyada böyle gelişmeler oluyor. Tabi ki biz bunları önermiyoruz.

Hukuk içinde, çağdaş düşünceye uygun mücadelenizi yapmalı ve bundan geri adım atmamalısınız. Terörle mücadele yerine teröristle müzakere yoluna gider ve terörü önlemek için terör liderlerinden medet umarsanız o zaman bu işi başarıyla sonuçlandırma şansınız yoktur. Hükümetin, yandaş basın ve medyanın yarattığı hava ile herkes İmralı’dan gelecek yol haritasını bekliyor. Türkiye’nin düştüğü duruma bakınız. Müebbet hapse mahkûm bir terör lideri, bizim terörle mücadelemize ışık tutacak. Terörle böyle mi mücadele edeceksiniz? İşte bu yüzden Hükümet, itibar kaybediyor, halkın desteğini kaybediyor ve bu destek hızla iniyor. Zaten herkes de bunu görüyor.

Gazeteci: Parti içinde, Osmangazi ilçe teşkilatı ile ilgili alınan bazı kararların ardından tartışmalar başladı. Bugün gazetelerde de yer aldı. Daha önce CHP’nin üst düzeylerinde görev yapmış bazı isimler, ağır bir deklarasyon yayınlayarak aralarında sizin de bulunduğunuz milletvekillerini, Parti Meclisi üyesini, il yönetimini suçluyorlar. Bu konuda neler söyleyebilirsiniz?

Onur Öymen: Cumhuriyet Halk Partililer birbirleri ile konuşurlar, birbirleri hakkında konuşmazlar. Basın aracılığıyla konuşmak bizim âdetimiz değildir. Siyasi parti mensupları her konuyu Partinin organlarında özgürce tartışırlar ama basın aracılığıyla parti dedikodusu ve parti tartışması yapmazlar. Partinin herhangi bir eylemine, icraatına karşı itirazınız varsa hukuk yolu açıktır. Hukuk yoluna müracaat edersiniz ve hukuk yoluyla hakkınızı ararsınız. Ancak bu şekilde, bu gibi basın açıklamalarıyla partiyi yıpratmaya çalışmak, bizim partimizin geleneklerine ve etik anlayışına uymamaktadır. Biz basın aracılığıyla partililerimizle tartışacak değiliz. Dolayısıyla bizi maruz görünüz.

Basının bu gibi açıklamalara itibar edeceğine ihtimal vermiyorum. CHP’nin icraatlarının hangi yollarla denetleneceği bellidir. İlçe kongrelerimiz, il kongrelerimiz, Kurultayımız vardır. Herkes gelir, bu kurumlarda istediğini söyler, söylemesine de kimse mani olamaz. Sonunda parti kurullarının çoğunluğunun kararı ile partinin politikaları ve yönetimleri onaylanır veya onaylanmaz. Süreç böyle işler. Ama siz seçilmiş meşru kurulları, basın aracılığı ile yıpratmaya çalışırsanız, bu bizim partinin geleneklerine uymaz.

Gazeteci: AKP, bir demokratikleşme paketi öneriyor. Bunun için de kendi görüşlerine yakın ya da karşı, bütün sivil toplum kuruluşlarıyla görüşerek ülkede barış ve demokrasi için güzel şeyler üretiyor. Avrupa ve Amerika açısından baktığımızda, ya da Türkiye’de liberalizmi savunan kişiler için bu sorunun çözümü artık şart oldu. AKP burada kendisini çok doğru bir yere koydu. Kendilerinin bu sorunu çözmek istediklerini belirten ifadelere yer veriyorlar. Karşı taraftaki MHP ise bu açılım meselesine çok sert ve hırçın bir politika anlayışı ile yaklaşıyor. Fakat Cumhuriyet Halk Partisi henüz net bir tavır sergilemiyor. Yani sürece ne evet ne de hayır diyor. Bu politik bir biçim değildir. CHP açısından durum neden böyledir?

Onur Öymen: Ben bu gibi eleştirileri anlamakta güçlük çekiyorum. Çünkü birisi bize Hükümetin bu açılımını neden desteklemediğimizi sorduğunda biz de ona “hangi açılımı?” diye soruyoruz. Bir Hükümet ki neyi, nasıl yapacağını söylemeyecek ama Muhalefetten destek bekleyecek ve Hükümetin neyi istediğini bilmeyen Muhalefet onu gözü kapalı destekleyecek. Böyle bir şey olabilir mi? Dünyada bunun başka bir örneği var mı?

Hükümet, söyleyeceğini söyleyemiyor. Ya cesaret edemiyor ya da söylemeye çekiniyor. Söylediği laflar, yabancıların “palis gerçeği” dedikleri cinsten laflardır. Yani aksi hiçbir zaman söylenemeyecek sözlerdir. Mesela, “Çarşambadan sonra Perşembe gelir” diyen birisine, hiç kimse “Çarşambadan sonra Cuma gelir” demez. Hükümet “kan dursun” diyor. Kim bunun aksini söyleyebilir ki? Kim kanın durmasına karşı ki zaten? “Analar ağlamasın”; Kim analar ağlasın der ki? Siz, bunları nasıl yapacağınızı söylemelisiniz. Kanı nasıl durduracaksınız? Terörü nasıl önleyeceksiniz? Ama bunu söyleyemiyorlar. Peki, bunu söylemeden size destek vermemizi nasıl bekliyorsunuz?

Cumhuriyet Halk Partisi, 1989 yılında, o zamanki SHP zamanında, bugünkü Genel Başkanımız Sayın Baykal’ın başkanlığındaki bir komisyon tarafından bu raporu hazırlamıştır. Biz bunun arkasında duruyoruz. Bu raporun desteklendiğini, bugün de geçerli olduğunu, biz 2008 yılının sonunda çıkardığımız Parti Programımıza koyduk. Sonra da defalarda açıkladık, biraz önce tekrar açıkladık. Bize hala “CHP neden görüş bildirmiyor?” diyorlar. Nasıl bir görüş bildirmemizi istiyorsunuz? Yani biz “teröristlerle masaya oturalım ve müzakere edelim” demedikçe bir görüş söylememiş mi olacağız?

Bizim görüşümüz şudur; bir taraftan terörle mücadele edilmelidir, diğer taraftan da bölge insanlarının etnik özgürlüğü tanınmalıdır. Diğer ülkeler nasıl tanımışsa bireysel ve etnik özgürlükler, Türkiye’de de tanınmalıdır. Ancak bunu yaparken Cumhuriyetin kuruluşundan beri Anayasamızın temellerinden biri olan milli kimliğimiz feda edilmemelidir. Yani “hangi etnik kökenden gelirse gelsin Türk vatandaşlarına Türk denir ve hepsi Türk milletinin parçasıdır” görüşü feda edilmemelidir. Cumhuriyetin kuruluşundan beri savunduğumuz  “eğitim dili Türkçe’dir” ilkesi feda edilmemelidir. Bölge kalkındırılmalı, yatırımlar yapılmalı, en iyi okullar orada kurulmalıdır, sağlık hizmeti götürülmeli, aile bazında istihdam yaratılmalıdır.

İşte, biz bunları defalarca söylüyoruz. Daha dün bir televizyon programında biri, CHP’nin hiçbir görüş belirtmediğini söylüyor. Bu kadar insafsızlık olur mu? Bunlar görüş değil mi? Sizin görüş olarak kabul ettikleriniz İmralı’dakinin yol haritasını benimsemek midir? Yani biz bunu benimsemediğimiz sürece bir görüş belirtmemiş mi olacağız?

Önceleri, terörü kınamadıkça DTP ile asla görüşmeyeceğinizi söylüyordunuz. Ne değişti de şimdi görüşüyorsunuz? DTP’yi Türkiye’de yaşayan tüm Kürt asıllıların temsilcisi olarak mı görüyorsunuz? Kandil Dağı’ndaki terör lideri “Ya bizimle görüşün, ya İmralı ile ya da DTP ile görüşün, fark etmez” diyor. Az önce sözünü ettiğim Amerikalı sivil toplum örgütünün raporunda Türk Hükümetinin DTP ile görüşmesi tavsiye ediliyor. Siz de DTP ile masaya oturuyorsunuz. Sonra da DTP’liler bu görüşmeden son derece memnun olduklarını ve Hükümetin açılımını desteklediklerini söylüyorlar. İçeriğini bilip bilmediklerini bilemeyiz. Açılımın içeriğini bize söylemedikleri muhakkak ama DTP’liler belki de biliyorlardır. Genelkurmay Başkanının açıklamasından sonra İktidar sözcüleri de Genelkurmay ile aynı görüşte olduklarına dair açıklama yaptılar. Bu sefer de DTP’liler bundan memnun olmayarak Hükümetin yeni hiçbir şey söylemediğini ve sadece eski sözleri allayıp pulladığını, bu yüzden bu açılımın hiçbir kıymeti olmadığını söylediler.

Hükümet, halkta hayal kırıklığı yaratıyor. Bir hükümetin bir görüşü varsa bu görüşü halka açıklamalıdır. Bu tarz ifadelerle her kesimde umut yaratırsanız, hem en radikal militanlar ve teröristler umutlanacak, hem teröre karşı olanlar umutlanacak, hem şehit anaları umutlanacak. Yani herkese umut dağıtıyorlar. Buna “nabza göre şerbet vermek” derler. Nabza göre şerbet vereceksiniz, sonra da bu laflarınızın arkasında duramayacaksınız. Bu sefer herkesi hayal kırıklığına uğratacak ve her şeyi bugünkünden daha kötü bir duruma götüreceksiniz. İşte o zaman çekişme ve bölünme riskleri artar.

Açık bir görüşünüz varsa cesaretle çıkın ortaya ve söyleyin. O zaman biz sizinle görüşürüz. Niçin görüşmeyelim ki? Bizim Hükümetle hiçbir konuyu görüşmemek gibi bir politikamız yok ki. Gelin söyleyin; “Anayasamızdaki milli kimlik ve eğitim dilinin Türkçe olması ilkelerine sadık kalacağız, bireysel etnik özgürlükleri tanıyacağız, kalkınma projeleri yapacağız ve eğitime destek vereceğiz” deyin ve size en büyük desteği biz verelim. Ancak bunları söyleyemiyorlar. Hükümet hiçbir şey söylemeden, ağzı kapalı konuşuyor. Sonra da herkes alkışlama yarışına giriyor. Bazıları Hükümetin açılımını şiddetle desteklediklerini belirten bildiriler yayınlıyorlar. Onlardan bir tanesine sorun bakalım; bu açılım neymiş? İçeriğini bilmeden bir açılımı desteklemek ne kadar ayıp bir şeydir. Sonra da bizi bu meselenin çözümüne karşı olan parti olarak nitelendiriyorlar.

Bunu her zaman yapıyorlar. Avrupa Birliği’nin yapılmasını istediği reformları yapamıyorlar ve sonra Başbakan Brüksel’e gidip “Biz bunları yapacaktık ama Muhalefet bizi engelliyor” diye konuşuyor. Kıbrıs konusunu ve Ermeni meselesini de çözemiyorlar sonra da Muhalefetin bu çözümü engellediğini söylüyorlar. Muhalefetin kaç milletvekili vardır da sizi engelleyebilir? Patrikhane’nin açılmasını istediği Heybeli Ada Ruhban Okulunu açacaklarına dair demeç üzerine demeç veriyorlar, beceremiyorlar sonra da Muhalefetin kendilerini engellediğini söylüyorlar. Şimdi de “Kürt açılımı yapacaktık ama Muhalefet bizi engelliyor” diyorlar. Bu kadar gayri ciddi bir politika olamaz.

Bizim bu konudaki söylediklerimizi anlamayanlar olduğunda biz hayret ediyoruz ama onları da mazur görüyoruz. Çünkü bu söylediklerimiz basında yazılmıyor. Televizyonlarda anlatıyoruz ama bilhassa yazılı basında ya hiç yazılmıyor ya da üç satırla yazılıp geçiliyor ve okuyan insanlar hiçbir şey anlayamıyor.

Az önce de anlattığım gibi Genel Başkanımızın açıklamasından sonra Dışişleri Bakanlığı alışılmadık derecede ölçüsüz bir açıklama yaptı. Bu açıklama tüm gazetelerde geniş bir şekilde, satır satır yer aldı. Ertesi gün biz bu açıklamaya tepki gösterdik fakat buna dair gazetelerde tek bir satır bile yok. Vatandaş “demek ki Muhalefet bunu yaladı, yuttu” demez mi? Böyle gazetecilik olur mu? Birkaç gazetenin genel yayın müdürü ile görüştüm ve bu açıklamadan haberleri olmadığını söylediler. Bu nasıl olur? Bu açıklamaları 460 tane köşe yazarına gönderiyoruz, Anadolu Ajansı’na veriyoruz, Ankara’daki bütün muhabirlere veriyoruz ama kimsenin haberi yok. Daha ne yapalım? Fransızların “bir atı zorla suyun başına götüremezsiniz” diye bir sözü vardır. Biz de kimseye zorla su içiremeyiz.

Teşekkür ederim.


Bu belge Basın Bültenleri arşivinde bulunmaktadır.