Bursa Basın Toplantısı

CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in

3 Mayıs 2008 tarihli Bursa Basın Toplantısı

 

 

 

       Çok değerli arkadaşlar, öncelikle 1 Mayıs olayları dolayısıyla duyduğumuz büyük üzüntüyü ve tepkiyi dile getirmek istiyorum. Dünyanın pek çok ülkesinde, Avrupa’nın hemen hemen bütün ülkelerinde bir işçi bayramı olarak kutlanılan 1 Mayıs’ın Türkiye’de işçi bayramı yapılmasına iktidar izin vermemiştir. Sıkıntı buradan başlıyor. Bunun maliyetinin yüksek olacağı söylenmiştir. Birtakım doğru dürüst hesaplanmamış rakamlar ileri sürülmüştür. Ama işin esası şudur ki, işçiye bayram çok görülmüştür. Geçmişte çok sık gördük. Bu Hükümet zamanında bile başka bir bayram salı veya perşembe gününe rastladığında, Hükümet’in bunu cuma, cumartesi ve pazara kadar uzatıp altı-yedi gün bayram ilan ettiğini gördük. Bu defa bir tek günün bayram yapılması çok görülmüştür. Bunu çok derin bir üzüntüyle karşılıyoruz.

 

       1 Mayıs Bayramı’nın İstanbul’da, Taksim Meydanı’nda yapılmasına niçin karşı çıkılmıştır? Bunun esası halkın gözünün önünde, halkın yoğun bir biçimde yaşadığı yerde işçilerin hükümete gösterebileceği tepkilerin, hoşnutsuzluğun duyulmasının büyük ölçüde önlenmesidir. Varoşlardaki meydanlarda yapacaksınız, orada halkın yoğunluğu bulunmayacak, kendi yandaşınız olan basında bu haberlerin mümkün olduğunca ayrı yazılmasını sağlayacaksınız ama Taksim Meydanı’nda bunu yapamayacaksınız. Bunu biliyorlardı. Yoksa bunun hiçbir mantığı yoktur. Orada yılbaşı eğlencelerinin yapılmasına izin veriyorsunuz. O zaman sorun çıkmıyor mu? Her yılbaşında ne olaylar oluyor, bunu biliyoruz. Mesele o değil. Mesele işçiyi Taksim’e çıkartmamak ve bunda inat etmektir. İşin bir yönü budur ve çok hazin bir boyutudur.

 

       Türk işçisi, diğer dünya işçileri gibi 1 Mayıs’ta bayram yapmak, tatil yapmak hakkına sahip olmalıdır. Cumhuriyet Halk Partisi’nin iktidarında hiç kuşkunuz olmasın ki, 1 Mayıs işçi bayramı olacaktır ve 1 Mayıs’ta işçilerimiz serbestçe, özgürce Taksim’de de, Türkiye’nin bütün meydanlarında da gösteri yapabileceklerdir ve görüşlerini özgürce dile getirebileceklerdir.

 

        Değerli arkadaşlarım, 1 Mayıs’ta cereyan eden olaylar gerçekten utanç vericidir ve bu Hükümet’in gerçek anlamda demokrasiye inanmadığının, özgürlüklere inanmadığının, Avrupalılık kisvesinin sadece göstermelik bir durum olduğunun kanıtını oluşturmuştur. Daha hiçbir gösteri yapmamış insanlara, bir sendika merkezinde saldırılmıştır. İçinde milletvekillerinin de bulunduğu sırada binaya biber gazı atılmıştır. Bu son derece vahim bir durumdur ve tek bir Avrupa ülkesinde bunun örneğini gösteremezsiniz. Avrupa ülkelerinde de bazen çok sert eylemler olduğunda, camı çerçeveyi kıracak, mala, mülke, insanlara zarar verecek aşırı eylemler olduğu zaman polisin sertlik kullandığının örnekleri vardır. Ama bir binanın içinde, hele de bir sendika binasının içinde bulunan insanlara bu şekilde saldırıda bulunulması Avrupa’da örneği hiç görülmemiş bir olaydır.

 

       Bakınız, bu yaklaşımın ne kadar tehlikeli olduğunu anlatmak bakımından size bir örnek vereyim: bütün dünyada bu biber gazına karşı çok büyük bir tepki vardır. Amerika’da Los Angeles Times gazetesinin verdiği bilgiye göre, 1990 yılından itibaren biber gazının kullanılması sonucunda tam 61 kişi hayatını kaybetmiştir. Bu gazı kullanmak, işte bu kadar tehlikeli bir iştir. Göz altında tutulan bazı insanlara veya taşkınlık gösteren bazı tutuklulara biber gazı kullanılması sonucunda sadece California’da 27 kişi hayatını kaybetmiştir. FBI’ın Amerika’da yaptığı bir araştırmaya göre bu gazın kullanılması son derece sakıncalıdır.

 

       Değerli arkadaşlar, doktorların verdiği bilgiye göre, özellikle bir insan, bir kereden daha fazla bu gaza maruz kaldığı takdirde kalp damar hastalıklarına, solunum hastalıklarına yakalanabiliyor. Hatta bu gazın kanserojen bir etkisi olduğu da ifade ediliyor. Şimdi böyle bir gazı, yasadışı hiçbir eyleme girişmemiş bir sendikanın merkezinde kullanıyorlar. Ne cesaretle? Hangi cesaretle? Kimden yetki alarak? Kimdir bunun sorumlusu? İşte bütün bunların hesabını soracağız. Önümüzdeki hafta Mecliste bu konuyu getireceğiz ve hükümetten mutlaka bunun hesabını soracağız. Bu kabul edilemez bir durumdur.

 

       Ne yazık ki, Avrupa’da, Türkiye’deki kendi yandaşlarıyla ilgili en küçük bir olay olduğunda kıyameti koparan insanlar, bu iktidarı himaye etmek istediklerinden bu kadar insanlık dışı, bu kadar demokrasi karşıtı, bu kadar insan hakları karşıtı, bu kadar sert eylemler karşısında bunu anlamakta zorluk çektik gibi beyanlarda bulunuyorlar. Değerli arkadaşlar, biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak bunun peşini bırakmayacağız ve bu insanlık dışı uygulamada bulunan güvenlik güçlerinden mutlaka hesap soracağız. Bundan hiç şüpheniz olmasın. Bu konuyu Meclis’e taşıyarak bunların dışındaki Hükümet yetkililerinden mutlaka hesap soracağız. Önümüzdeki günlerde neler yapacağımızı göreceksiniz ama bu işin peşini bırakmayacağız.

 

       Bu son olay, 1 Mayıs olayı, maalesef Hükümet’in hukuk tanımaz yaklaşımının yeni bir göstergesini oluşturmaktadır. Bu olaylar, Türkiye’de Hükümet’in hukukun üstünlüğüne ve insan haklarına saygı göstermediğinin yeni bir delilini oluşturmaktadır. Onun için bizim buna tepkimiz aynı oranda olacaktır. Kendilerini Avrupalı, çağdaş, demokrat, insan haklarına saygılı (maalesef tutucu, insan haklarına kapalı) gibi göstermeye çalışanların gerçek yüzü 1 Mayıs’ta ortaya çıkmıştır.  Hiçbir savunulacak tarafları yoktur. Suçu sendikalara yükleyerek bu hususun altından çıkamazlar, sıyrılamazlar. Sendikacılara tekrar geçmiş olsun diyoruz. DİSK ve KESK başta olmak üzere sendikalar gerçekten büyük bir zulme uğramışlardır. Bu zulüm aslında belki Türkiye’de gerçeklerin halk tarafından ve dünya tarafından anlaşılmasına vesile teşkil edecektir.

 

         Değerli arkadaşlar, size bu konudaki görüşlerimizi ifade etmek istedim. İkinci olarak, AKP’nin kapatılması davasına ilişkin yurtdışından gelen tepkiler her türlü ölçüyü aşmıştır. Türk yargısını baskı altına alarak mahkeme kararlarını etkilemek isteyenlerin hiçbir şansı yoktur. Çünkü Türk yargıçları herhangi bir iç baskı veya dış baskı altında karar verecek kadar yüreksiz insanlar değildir. Onların ölçüsü hukuk ve Anayasa’dır. Bu bakımdan biz bütün bu iç ve dış baskıların tamamen anlamsız olduğunu, hiçbir etki yapmayacağını, hiçbir sonuç vermeyeceğini daha önce de söyledik, bir kere daha tekrarlıyoruz. Türk yargıçlarının serbestçe karar vermesine hiç kimse müdahale etmeye kalkışmamalıdır. Yargıçlar kararlarını özgürce vermelidirler. Biz Anayasamızın 138. maddesini dikkate alarak hiçbir şekilde bu yargı sürecinin içeriği ile ilgili görüş ifade etmedik. Ama başkaları maalesef bunu yapmadılar. Hem Başsavcıyı, hem de Anayasa Mahkemesi’ni bir hedef tahtası haline getirmeye çalıştılar. Bunu bizim kabul etmemiz mümkün değildir. Maalesef Türkiye, böyle bir dönemden geçiyor. Hukukun üstünlüğüne saygıyı vurgulayan bir zihniyet Türkiye’de yargıyı böyle bir simge haline getirmekten çekinmemiştir ve daha da kötüsü yabancılara şikâyet etmekten çekinmemiştir.

 

       İşte basında da yer alan bilgilere göre Sayın Başbakan, Amerikan Başkan Yardımcısı Dick Cheney ile yaptığı görüşmede bunu dile getirmiştir. Yani Türk yargıçlarına karşı baskı yapmaları için yabancılardan medet umuyorlar. Aynı şekilde Avrupa Birliği’nin genişlemeden sorumlu komiserine bu konunun şikâyet konusu yapıldığını basından okuduk. Bu konudaki bilgileri teyit eden pek çok çevre var. Yani hem Avrupalılara hem Amerikalılara şikâyet edeceksiniz, onların Türkiye’ye baskı yapmasını isteyeceksiniz sonra da bu baskıların etkisiyle bu yargı sürecinden kurtulmaya çalışacaksınız. Bunlar beyhude gayretlerdir. Son olarak bildiğiniz gibi, Avrupa Konseyi’ndeki Türk heyeti başkanının Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Asamblesi Başkanı’na da bir girişimde bulunarak onun da tepki göstermesini istediği bizzat Avrupa Konseyi yetkilileri tarafından açıklanmıştır ve bunu da televizyon muhabirleri tespit etmişlerdir.

 

         Değerli arkadaşlarım, bir ülkede bazı siyasetçiler sıkıntıya düşebilirler. Bazı siyasetçiler mahkemede hesap sormak zorunda kalabilirler. Ama insanlar böyle bir duruma maruz kaldıkları zaman gidip yabancılardan destek istemezler, medet ummazlar. Bakınız geçmişte kapatılan partiler oldu,  bizim partimiz de kapatıldı. Hapse atılan siyasi liderler oldu. Bizim liderlerimiz de oldu. O zamanki başkanımız Sayın Ecevit defalarca hapse atıldı. Bugünkü Genel Başkanımız Deniz Baykal, gözaltına alındı. Demirel, Erbakan, Türkeş gözaltına alındılar. Bunların hiçbiri yabancılardan şefaat istemediler, yabancıların desteğiyle o durumdan kurtulmaya çalışmadılar. Hepsi şerefli bir mücadele verdiler, hapiste yatmayı göze aldılar ama ne kendilerinin ne de ülkelerinin gururunu kırdılar. Bunlar gerçekten bu yaptıkları dolayısıyla bugün saygıyla hatırladığımız insanlardır. Yani dışarıdan destek beklemeden Türkiye içinde mücadelelerini sürdürdükleri için.

 

       Şimdi ise bunun tam tersini görüyoruz. Dış destekle ve dış parayla ayakta durmaya çalışıyorlar. Yabancı basında yazılan bazı yazıları okuyoruz. Eski Ankara Büyükelçisi diyor ki; “Amerika mutlaka AKP’yi kurtarmak için perde arkasından müdahale etmelidir. Bu olmazsa açıkça müdahale etmelidir.” Yani Türk yargısına müdahale etmek için çağrıda bulunuyor. Bunlar olacak şeyler midir? Başka yabancı gazetelerde de, Almanya’da Türkiye ile ilgili araştırmalar yapan bir Enstitünün başındaki bir kişinin aynı şekilde “Türkiye’ye baskı yapılsın da bu iktidar kurtarılsın” diye açıklamalar yaptığını okuyoruz. Bazı Avrupa Parlamentosu üyeleri de açılan kapatma davasını bir hukuk darbesi olarak değerlendiriyorlar. Ne hakla, hangi yetkiyle? Sizin bütün yapabileceğiniz şey, Avrupa hukukunun, Avrupa Birliği’nin normlarının yasalarının Türkiye’de uygulanmasını talep etmektir. Bunun ötesinde hiçbir yetkiniz yoktur. Siz Türkiye’nin iç politikasında bir oyuncu veya taraf değilsiniz. Siz televizyonlarda veya basının önünde çıkıp beyanatlarda bulunamazsınız. Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinin tarihinde böyle olaylar olmamıştır. İlk defa oluyor. Biri kalkıyor, iktidarı göklere çıkarıyor, ana muhalefet partisi için söylediğini bırakmıyor, buna hakkınız yok. Bunun da peşinden gideceğiz. Önümüzdeki haftadan itibaren Meclis’te bu konuyla ilgili gerekli girişimlerde bulunacağız.

 

       Hele böyle, Türkiye Avrupa Birliği Karma Parlamento Komisyonu Eş Başkanlığı gibi görevlerde bulunan insanların Türkiye’de iç politikayla ilgili söz söylemeye hiç hakları yoktur. Bunun bir örneği de yoktur. Hiçbir ülkede yabancılar, iç politika hakkında çeşitli partileri suçlayıcı, onları aşağılayıcı beyanlarda bulunamazlar. Bu Avrupa kültürüne de aykırıdır, Avrupa’nın temel değerlerine de aykırıdır. Bunun peşini bırakmayacağız. Bunu yapan insanlar tarafsızlıklarını yitirmişlerdir. Bizim gözümüzde en küçük bir saygınlıkları kalmamıştır. Siz Türkiye’de bir siyasi partinin goygoyculuğunu yapamazsınız. Bir siyasi partinin destekçiliğini yapamazsınız. Bir siyasi partiyi içinde bulunduğu durumdan kurtarmak için bunun karşısındaki partileri aşağılayıcı beyanda bulunamazsınız. Buna hiç hakkınız yoktur ve hiçbir Avrupa Birliği belgesi size bu hakkı vermez. Sizin yapabileceğiniz bir tek şey vardır; demin de ifade ettiğim gibi, Türkiye’nin AB normlarına uymasını istemek. Zaten sizin bunu söylemenize gerek bile yoktur. Avrupa normlarının neler olduğunu biliyoruz ve bunlara uymak için yıllardan beri de her türlü gayreti gösteriyoruz. Ama bunun ötesine geçerek Türkiye’de iç politikayı istediğiniz gibi yönlendireceğinizi sanıyorsanız çok yanılıyorsunuz.  Size ilk tepkiyi Türk halkı verecektir. Siz eğer bizim partimize değil de AKP’ye karşı buna benzer bir söz söylemiş olsaydınız ilk biz karşı çıkardık. Bizim iç politikamıza karışmayın derdik. Ama bakıyoruz ki, muhalefet partilerine karşı bu gibi suçlamalar olduğunda iktidardan hiçbir ses yok. Kendi ülkenizdeki siyasi partilere, yargı organlarına dışarıdan böyle müdahaleler, saldırılar olacak ve siz suskun kalacaksınız. İşte bu olmaz. İktidar gerçekten Türk halkının gözünde çok büyük bir puan kaybetmiştir. Size düşecek olay şudur ki, “bırakınız, bizim davamız yargı ile bizim aramızdadır. Bizim siyasi mücadelemiz bizim partimiz ile Türkiye’deki diğer partiler arasındadır. Ama hiçbir şekilde sizi bu işlere karıştırmayız, siz bizim işlerimize karışmayınız. Siz Avrupa Birliği ve Türkiye ilişkilerindeki normlarla ilgili konuşun. Onun dışında hiçbir sözünüzü kabul etmiyoruz” diyeceksiniz. Nerede bunu diyecek iktidar? Sizi temin ederim ki, Cumhuriyet Halk Partisi iktidar olsaydı bunu söyleyecekti. Ama maalesef bu insanlar her türlü ölçüyü aşarak Türkiye’nin iç politikasına müdahale ediyorlar, Türk yargısına müdahale ediyorlar, Hükümetten ses çıkmıyor tam tersine bunları teşvik edici tavırlar içine giriyorlar. İşte Türkiye’nin geldiği nokta burasıdır, hazin olan nokta da budur.

 

       Değerli arkadaşlar, müsaadenizle size birkaç noktayı daha iletmek istiyorum. Bunlardan bir tanesi şudur; bu çok olumsuz siyasi gelişmeler karşısında Hükümet’in gösterdiği aşırı asabiyet, hırçınlık ve aşırı tepki biraz da işlerin kötüye gitmesinden kaynaklanmaktadır. Türkiye’de ekonomi gerçekten kötü bir noktaya gelmiştir. Açıklanan enflasyon rakamları bunun boyutunu ortaya koyuyor. Üretici fiyat endeksi yıllık ortalaması yüzde 14’ ün üzerine çıkmış, yüzde 15’e yaklaşmıştır. Bu Avrupa ülkelerinde örneği görülmemiş bir durumdur ve Avrupa Birliği ortalamasının dört katından fazladır. Bu gerçekten çok endişe vericidir, bu durumun önümüzdeki aylarda tüketici fiyatlarına da yansımaması mümkün değildir. Zaten tüketici fiyat endeksi de beklenenden çok yüksek çıkmıştır. Ama üretici fiyat endeksindeki bu kadar yüksek rakamlar önümüzdeki aylarda bu enflasyon yükünün halkın sırtına yükleneceğinin çok açık bir işaretidir. Cari açık 40 milyar doları aşacaktır. Şimdiden 50 milyar dolardan bahsedenler var. Bunun örneği yoktur. Türkiye’nin konumunda olan 43 ülke arasından, temel göstergelerde cari açık, faiz hadlerinin yüksek olması, dış ticaret açığı, işsizlik gibi göstergelerde Türkiye, en sondaki üç dört ülkeden biri konumundadır. Bazı rakamlarda, faiz hadlerinde ve cari açıkta mesela, Türkiye sonuncu sıradadır. Bizden daha kötüsü yoktur. Yani bu kadar kötü bir tablo karşısında Hükümet hala pembe ufuklardan bahsetmektedir. Sanki her şeyin çok iyi olduğunu söylemektedir. Gidin esnafa sorun, kaç tane esnafın iflas ettiğini sorun. Gidin Bursa çarşısını dolaşın. Esnaf perişandır, işçiler perişandır. Resmi rakamlara göre bile işsizlikte büyük artış var. Ve bu tablo karşısında Hükümet gerçekten aciz duruma düşmüştür. Dünyada petrol fiyatlarındaki artış ve mortgage krizi gibi gelişmeler, Türkiye’deki bu durumu izah etmeye yetmiyor. Çünkü dünyada bir tek Türkiye yaşamıyor. Amerika’daki kriz bizi etkiliyor da neden diğer ülkeleri bizim kadar etkilemiyor? Neden diğer ülkelerde de bizim kadar fiyat artışı olmuyor? Neden bizim kadar işsizlik olmuyor? Demek ki herkes ekonomisini bizden daha iyi yönetiyor da onun için. Neden bizimki kadar cari açık olmuyor? Demek ki sadece dış faktörlerle bunu izah etmek mümkün değildir. Onu da size bu vesileyle söylemiş olayım.

 

       Değerli arkadaşlarım, size Bursa’yla ilgili de önemli bir bilgi vermek istiyorum. Bildiğiniz gibi kamuoyuna Cargill problemi olarak yansıyan bir durum var. Yabancı bir şirket Bursa’da birinci sınıf tarım arazisi üzerine bir sanayi tesisi yapmış. Buna karşılık çeşitli girişimciler, barolar, sivil toplum kuruluşları mahkemeye müracaat ederek bu fabrikanın üretiminin durdurulması yönünde hâkimden karar almışlardır. Hükümet mahkemenin bu kararının geçersiz kılınması için Meclis’ten kanun çıkarmış, kanun eski Cumhurbaşkanımız Sayın Sezer tarafından veto edilince yeni bir kanun daha çıkarmışlardır. Anayasa Mahkemesi’nin yürütmeyi durdurma kararı, Danıştay’ın ve Bölge İdare Mahkemesi’nin kararlarına rağmen her defasında yeni bir karar çıkararak mahkemelerin kararlarını geçersiz kılıyorlar. Bu, hukuka karşı son derece saygısızca bir davranıştır. Son olarak bizim bütün itirazımıza rağmen bu firma ve buna benzer kanun dışı yatırım yapan firmalar için bir kere daha böyle bir yasa çıkarttılar. Biz onun üzerine tekrar Anayasa Mahkemesi’ne başvurduk. Ümit ediyoruz ki Anayasa Mahkemesi, bu defa da iptal kararı verecektir. Sonra ne yapacaklar merak ediyoruz. Sırf bir firmayı kurtarmak için acaba bu defa da Anayasayı mı değiştirmeye kalkacaklar?

 

       Değerli arkadaşlarım bu, hukuk tanımazlığın çok açık bir göstergesidir. Beş tane mahkeme kararı var. Bu kararların hepsini geçersiz kılmak için kanun çıkarıyorlar. Bunu Meclise kim öneriyor? Bir Bursa milletvekili. Hangi Bursa milletvekili? Bir süre önce aynı yatırımın mutlaka durdurulması gerektiği konusunda Mecliste konuşma yapan Bursa milletvekili. Böyle bir şey olur mu arkadaşlar? Elimizde zabıtları mevcuttur. Daha önce Mecliste derhal bu yatırım durdurulmasını dile getirirken şimdi ise bu yatırımın ve benzeri yasadışı yatırımların meşrulaştırılması için yasa teklifi veriyor ve iktidar partisi bunu kabul ediyor. Bu olacak iş değildir. Biz inanıyoruz ki, Anayasa Mahkemesinde bu değerlendirilecektir ve gerekli kararlar alınacaktır.

 

       Bunun dışında tabii söylenecek çok sözümüz var ama son olarak şunu da söyleyebilirim ki; değerli arkadaşlar, demokrasiye saygı öncelikle basın hürriyetine saygıyla başlar. Bütün ülkelerde böyledir. Türkiye’de maalesef bazen çeşitli sebeplerle, bir devlet kuruluşu olan TMSF, basın yayın organlarına el koyuyor ve TMSF’nin el koyduğu basın yayın organları derhal Hükümetin sözcüsü haline geliyorlar. Orada dürüstçe görevini yapmaya çalışan gazeteciler üzerinde büyük baskı kuruluyor. Bazen o gazeteciler işlerinden oluyorlar. Bazı gazetelerin köşe yazarları değiştiriliyor, başyazarları değiştiriliyor. İlla ki yeni kadrolar Hükümeti destekleyen yayın yapsınlar diye. Bunun çok övündüğümüz Avrupalılığımızla bir alakası var mı? Bir Avrupa ülkesinde devletin sahip olduğu böyle kurumlar var mı? Devletin el koyduğu basın yayın kurumları var mı? Devletin bu şekilde Hükümet yanlısı yayın yapmaya zorladığı gazeteciler var mı? Hem Avrupalıyız diyeceksiniz hem de Avrupa’da yapılanların tam tersini yapacaksınız. 1 Mayıs’ta yaptığınız gibi, TMSF uygulamalarında yaptığınız gibi.

 

       Biz bu konuyu da önümüzdeki hafta Meclise taşıyacağız. TMSF’nin el koyduğu basın yayın kuruluşlarının durumunu ve bunların tarafsızlıklarını bir tarafa bırakarak Hükümet yanlısı yayın yapmalarını sağlamak için neler yaptıklarını teker teker ortaya çıkaracağız ve bunu Meclis’in gündemine getireceğiz. Hiç merak etmeyin, Türkiye sahipsiz değildir. Cumhuriyet Halk Partisi, Türkiye’nin gerçek bir demokrasi ülkesi olarak varlığını sürdürmesi için her şeyi yapacaktır. Hele ki böyle Avrupalı olmayı kimseye bırakmayan, Avrupa’nın şampiyonluğunu elinde tuttuğunu iddia eden insanların bu duruma düşmesi son derece hazindir. Hem basın üzerindeki baskılar açısından hem de 1 Mayıs’taki uygulamalar açısından artık gerçekler herkes tarafından görülmektedir. Ekonomi perişandır, özgürlükler rafa kaldırılmıştır, Türkiye hiç hak etmediği bir yolda sürüklenmektedir. Bir diyoruz ki; bu gidiş uzun sürmeyecektir ve Türkiye’de gerçekten demokrasi, çağdaşlık, gerçek özgürlük ve insan hakları yeniden egemen olacaktır.


Bu belge Basın Bültenleri arşivinde bulunmaktadır.