Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- (Türkçe) SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- (Türkçe) ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- (Türkçe) 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- (Türkçe) CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- (Türkçe) GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- (Türkçe) Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- (Türkçe) ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- (Türkçe) Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- (Türkçe) Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

Aydın AY TV – Hükümetin 3 Yıllık Politikasının Değerlendirilmesi
CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur ÖYMEN’in AY TV’de ‘Mercek’ Programına verdiği mülakat
27 Ocak 2006
Spiker: Hükümetin 3 yıllık politikasını değerlendirir misiniz?
Onur ÖYMEN: Bizim Muhalefet Partisi olarak görevimiz; Hükümetin icraatındaki eksiklikleri bulmak, uyarmak, yapıcı eleştirilerde bulunmak ve Hükümetin başarısına yardımcı olmaktır. Çünkü; Hükümetin başarısı Türkiye’nin başarısıdır. Biz muhalefet olsak dahi Hükümetin başarısız olmasını istemeyiz. Çünkü Hükümetin başarısız geçirdiği her yıl Türkiye için bir kayıp olacaktır. Onun için biz başından itibaren yapıcı bir zihniyetle yola çıktık. Hükümetin başarısız olacağı durumlarda eleştirme yoluna gittik. Şimdi şunu tespit etmek lazım önce;Adalet ve Kalkınma Partisi yeni bir partidir. O bakımdan uzun bir siyasi tecrübesi yoktur. Siyasi tecrübesi olmayan bir siyasi partinin tek başına iktidar sorumluluğunu yüklendiği zaman tecrübe eksikliğinden kaynaklanan bazı hataları doğal karşılamak lazımdır. Bu hiç değilse başlangıç için söz konusudur. O bakımdan biz başlangıçta Hükümetin bazı eksikliklerini gördüğümüz zaman bunun çoğunlukla eksik tecrübeden kaynaklandığını düşündük, özellikle dış politika anlamında. Fakat daha sonra gördük ki mesele biraz daha farklı bir boyut kazanıyor. Uzun dönemler Türkiye’yi değişik Hükümetler yönetmiştir. Bunların içerisinde başarılı olanlar olmuştur, yeterince başarılı olamayanlar olmuştur. Fakat bu Hükümet döneminde biz gördük ki bu Hükümetin rejim ile ilgili bir sorunu var. Yani başarısız Hükümetler dahi bir rejim tartışmasına yol açmamışlardır. Bu
Hükümet döneminde bir rejim tartışmasının ortaya çıktığını görüyoruz. Tek başına iktidar olmuşsunuz, Meclis’te yeterince çoğunluğunuz var, Hükümette ortağınız yok. Bu büyük bir şans. O zaman rejimi tartışmayı bir tarafa bırakıp bu rejimlerin kapsamında ülkeye hangi hizmetleri yapabilirsiniz buna bakmak lazım. Şimdi bunu göremiyoruz. Hukukla sorunları olduğunu görüyoruz. Başından itibaren yargı organı ile sürtüşme içine girdiler. Tarafsız yargı organlarının başkanlarıyla her vesile ile yaptıkları konuşmalarda hep birlikte görüyoruz.Ekonomi alanında çok ciddi sıkıntılarımız var. IMF ile yapılan anlaşmaların aşırı derecede uzatılması ülkeyi ekonomik açıdan bir dar boğaza sokuyor. IMF aynen bir itfaiye gibidir. Eviniz yanarsa itfaiye çağırırsınız itfaiye gelir su sıkar, sonrasında evinizi söndürür ama sürekli olarak evinize su sıkarsa o evde bir daha oturamazsınız. Şimdi IMF sürekli olarak bir yönlendirme durumunda. Bu Hükümetin bir politikası olarak kriz geçtikten sonra yıllardan beri Türkiye IMF’nin yönlendirdiği neredeyse otomatik pilota bağlı bir ekonomi gibi. Bunun sonucunda ne oluyor? IMF’nin nasıl bir politika izlediğini en iyi eski başkan Clinton’un Ekonomi Başdanışmanı Stiglis anlatmış. Kendisi diyor ki “IMF’nin girdiği her ülkede iç dengeler bozulur. Zenginler daha zengin olur. Fakirler daha fakir olur. Sosyal sistem büyük sıkıntıya uğrar.” Şimdi biz Türkiye’de bunu görüyoruz. Bu iktidar geldiğinden beri bakıyoruz gelir dağılımında çok ciddi sıkıntılar
var zenginler daha zengin oluyor fakirler giderek fakirleşiyor. IMF’nin politikalarının sonucunda tarım kesimi çok ciddi zarar görüyor, dar gelirliler, emekliler, işsizler, işçiler, memurlar, çok sıkıntıya düşüyor. Bunlara yönelik harcama yapamıyor Hükümet çünkü IMF’nin koyduğu kurallar çerçevesinde bütçenizde her yıl %6.5 oranında faiz dışı fazla vermek durumundasınız. Bu demektir ki Hükümetin yatırımlara veya sosyal transferlere, eğitime, sağlığa ayıracağı paraların büyük bölümü faiz dışı fazla adı altında borç ödemeye ayrılıyor. Güzel. Borcumuzu ödeyeceğiz fakat borcumuz ödeyeceğiz derken bir de bakıyoruz ki bu Hükümet iş başına geldiğinden beri Türkiye’nin toplam borçlarında yaklaşık 105 milyar dolarlık
artış olmuş. Bakıyoruz dünyada başka ülkelerde de bu iş böyle mi oluyor? IMF her ülkeden %6.5 faiz dışı fazla vermesini fakat bakıyoruz ki diğer ülkeler pazarlık yapmışlar, daha iyi müzakere etmişler ve bizim kadar faiz dışı fazla veren ülkeyi biz bilmiyoruz rastlamadık. Çok daha az bir oranda bunu yapıyorlar. Artan parayı demin de ifade ettiğimiz gibi eğitime, sağlığa ayırıyorlar. Bazı ülkeler Rusya, Arjantin gibi ülkeler IMF ile anlaşmalarını vaktinden önce sona erdiriyorlar. Bırakınız bizim gibi uzatmayı vaktinden önce sona erdiriyorlar ve böylelikle Hükümetin elini kolunu
serbest bırakıyorlar. Peki sonucu ne oluyor? Mesela size bir örnek vereyim 2005 yılından. 2005 yılında devrettiğimiz cari açık rekor düzeye yükseldi. Yaklaşık 22 milyar dolar cari açık oldu. Bu demektir ki devletin toplam gelirleri ile döviz gelirleri ile döviz giderleri arasında bu kadar bir fark oluştu. Bunu nasıl kapatacaksınız? Bunu kapatan para;sıcak para dediğimiz paradır. Sıcak para ekonomiyi, borsalar vasıtası ile yabancı ülkelerden gelen ekonomik duruma göre belli bir kar sağladıktan sonra geri çekilen paradır. Bu para çekildiği anda, bir anda ekonomiler krize girer onun için
hiçbir ülke sıcak para ile açığını kapatmak istemez . İşte Türkiye’nin yaşadığı koşullar bunlar.
Tarımda çok ciddi sıkıntımız var. Hükümetin icraatları derken bir bütün olarak bakmak lazım. Ben birkaç gün önce Mersin’deydim orada tarım sektöründeki
arkadaşlarımız vatandaşlarımız büyük sıkıntı içindeler. Narenciye üreticileri
ürünlerini dal da bırakmış, ağaçta bırakmış. Üretim maliyetleri satışı karşılayamıyor. Şimdi devletten ne beklersiniz? Biz bu durumda çiftçiye destek olmasını bekleriz. Devlet ne yapıyor? Bundan 3-4 yıl önce mesela limona 100$ prim verirken tohum başına ihracatta bunu 50$’ a indirmişler. Portakala 80$ verirken 40$’a yani vatandaşa neredeyse tarımdan çekilin mesajını veriyor.
Spiker: AB’nin dayatmaları sonucunda mı oluyor?
Onur ÖYMEN: AB’nin ve IMF’nin politikaları, dayatmaları, Hükümetin politikalarına yön veriyor. Hükümet gerçek anlamda bir ekonomik bağımsızlık anlayışını yürütemiyor.Bunun bedelini vatandaş ödüyor.
Spiker: Son 3 yılda 90 milyar dolar iç borç 10 milyar dolar dış borç artmış. Kişi
başına yaklaşık 1500$ vatandaş borçlanmış. Peki ne yapıldı bu 3 yılda? Hangi
yatırımlar yapıldı? Neden bu kadar borçlanıldı efendim?
Onur ÖYMEN: Bu paralarla borç ödedi. 2.si de yatırımları büyük ölçüde kıstı. Bunun sonucunda işsizlik arttı. Devletin resmi rakamları son aylarda işsizliğin daha da arttığını gösteriyor.12 milyon civarında işsiz var. Bu işsizler ne yer ne içer bunu düşünmek lazım. Bazı Avrupa ülkelerinde de işsizlik var ama bu işsizliğe karşı sosyal güvenlik sistemi var.Türkiye’de bu sistem çok sınırlıdır. Böyle ramazan aylarında çadırlar kurarak, yemek vermekle bu insanların sıkıntısına çare bulamıyorsunuz.Size bir rakam vereyim devletimizin resmi rakamlarına göre 985 000 vatandaşımız neredeyse 1000 000 vatandaşımız açlık sınırının altında yaşıyor. Yani akşamları
yatağına aç giriyor. Bu bizim büyük bir ayıbımızdır. Küçük bir ilçemizde belediye 2800 eve ekmek gönderiyormuş. Vatandaşın ekmek yiyecek parası yok. Şimdi bu açlığı Hükümet hissediyor mu? Hissedip buna bir çare arıyor mu? Bunu bilmiyoruz. Vatandaş gerçekten çok sıkıntı içindedir. Bizim görüştüğümüz yalnız tarım kesiminde değil işçi kesiminde, memur kesiminde çok büyük sıkıntı var. Gençler en önemlisi.Türkiye’de işsizlik % 10’un üzerindedir.10,1 diyorlar. Tabii bu resmi rakam. Gerçek rakam daha fazla fakat Avrupa Birliği raporlarında görüyoruz gençler arasında işsizlik %20.5. Yani her 10 gencimizden 2’si işsiz. Çok büyük bir sıkınıdır bu bir dramdır. Geleceğe umutla bakması gereken bu arkadaşlarımız umutsuzluğa sevk
ediliyor. Gençlerimiz üniversiteye gidiyorlar bir meslek sahibi oluyor fakat iş bulamıyor. Ülkede iş sahası yok. Hızla kalkınıyoruz diyorlar. Kalkınan ülkelerde işsizlik azalır, artmaz. Biz de kalkınma rakamları yüksek gösteriliyor fakat işsizlik artıyor.
Yani bir bütün olarak bakarsak olaya; dış politikaya birazdan değineceğiz orada da bir badire geçirdik bu Hükümet döneminde Türkiye neredeyse savaşa giriyordu Irak’ta. Onu CHP’nin öncülüğünde önleme imkanımız oldu.Ama Kıbrıs,AB ve Irak konusunda hükümetin dış politika da çok büyük hatalar yaptığını gördük.Ekonomide demin anlattım, tüm bunlar yetmiyormuş gibi hükümet bir de;kimlik tartışması açtı. Hiç bizim yapmamamız gereken şeylerdir bunlar. Açıkça Türk Milleti tabirini kullanmaktan çok çekiniyorlar. Yani Atatürk’ün her vesile ile dile getirdiği söylediği övünç ile bahsettiği Türk Milleti kavramı bu Hükümetin ağzından hemen hemen hiç çıkmıyor. Atatürk’ün zamanında anayasa yok muydu? Atatürk bilmiyor muydu anayasal vatandaşlık diye bir şey olabileceğini? Niçin O öyle dememiştir de Türk Milleti demiştir? “Etnik kökeni, dini ne olursa olsun bu ülkede yaşayan tüm vatandaşlar Türk Milleti’nin bir mensubudur” demiş. İşte tüm bu kavramları Hükümet tartışmaya açıyor. Bunlar son derece sakıncalı gelişmelerdir. Biz bu konular da Hükümeti uyarıyoruz. Ne yazık ki bu 3.5 yılı aşkın zamandan beri gelen uygulamaların sonunda şunu görüyoruz ki Hükümetin bizden gelen kamuoyundan gelen uyarılara karşı duyarlı olduğu izlenimini almıyoruz.
Spiker: Efendim bu zamana kadar bizi idare eden Hükümetler neden uzun vadeli
politikalar uygulayamadı?
Onur ÖYMEN: Bugüne kadar deyince bunu nereden başlatmak lazım. Şimdi
bakıyorsunuz Atatürk devriminden başlattığınız zaman Atatürk döneminde Türk
Hükümetleri son derece başarılı olmuştur. O kadar başarılı olmuştur ki o devirde ABD’nin Ankara Büyükelçiliği’ni yapan MC.Grove denilen bir zat var. O anılarında şunu yazıyor:’’Hiçbir komplekse kapılmadan söyleyebilirim ki; bugün kendi hükümetim dahil dünya da en başarılı hükümet Türk Hükümeti’dir’’ diyor. Böyle bir şeyi bugün söyleyecek bir insan çıkar mı dünyada? Aklı başında bir insan bunu söyleyebilir mi? O zaman Türkiye Hükümeti o yoksulluk ve eğitimsizlik içinde en başarılı Hükümeti kurabilmiş. Bakıyorsunuz ki Atatürk’ün dönemindeki hükümetlerin ekonomi rakamlarına, dış ticaret açığı hiç yok. Dış ticaret fazlası var. Kalkınma
hızına bakıyorsunuz her yıl % 10,%12 gayet yüksek kalkınma rakamlarımız var.
Bir taraftan Osmanlı borçlarını ödüyor, bir taraftan da hızlı bir kalkınma sağlıyor. Ne zaman? Bütün dünyanın ekonomik buhrana girdiği 1929 buhranına girilen bir dönemde Türk Hükümeti son derece başarılı oluyor ve bunu dış borç almadan yapıyor. Biz bazen geçmişe atıfta bulunduğumuz zaman canım geçmişte de bu işler iyi değildi falan diyoruz doğru değil. Ülkeyi demir ağlarla örüyor, her tarafa demir yolları götürüyor. O devirde ki demiryolları politikası maalesef daha sonraki yıllarda sona erdirildi ama en önemlisi borç almadan yapılıyor. Çünkü Lozan’da Türkiye başka ülkelerin başta İngilizler olmak üzere baskılarla karşılaştığı zaman direnmiş ve temel çıkarlarını korumak anlamında çok başarılı bir sınav vermiş. Lord Curzon,
İngiltere Dışişleri Bakanı, İsmet Paşa’yı çağırıyor diyor ki:’’Paşa senden hiç memnun değiliz ne desek reddediyorsun, ulusal çıkarlar diyorsun, ulusal menfaatler diyorsun ne desek reddediyorsun. Bütün reddettiklerini cebime koyuyorum. Yarın öbür gün ülkeniz fakirdir, borca, paraya ihtiyacınız olacak. Bu para bir ben de var bir de Amerikalıda. Gelip önümüzde diz çöküp bizden borç isteyeceksiniz, borç istediğiniz zaman işte şimdi cebimize koyduğumuz tavizleri birer birer önünüze çıkartacağız. Bu tavizleri sizden geri alacağız’ ’diyor. İsmet Paşa da diyor ki ’’Eğer bir gün gelir de önünüz de diz çökersem o zaman istersiniz. Şimdi bizim dediğimizi yapın ‘’diyor. Ondan sonra diyor ki hatıralarında “Ben bu tecrübeden sonra bütün siyasi yaşamım boyunca dış borç almamaya büyük özen gösterdim’’ diyor. Hakikaten bakıyorsunuz, Atatürk devrinde, İsmet Paşa devrinde Türkiye’nin dış borçları yok denecek kadar az. En sıkıntılı döneminde bile iyi bir yönetimin sonucunda çok güzel yatırımlar yapılmış. Ondan sonra ne görüyoruz? Demokrat Parti zamanında çok hızlı bir borçlanma siyaseti görüyor Türkiye. Sonrasında o kadar borçlanıyor ki Türkiye, bugün dünyanın en borçlu 5 ülkesinden biri haline geliyor. Bu utanç verici bir tablo bizim için. Bu borçları alıyorsunuz da ne yapıyorsunuz? Benim en son çıkan kitabıma göz atabilirseniz göreceksiniz ’’Ulusal Çıkarlar’’ adlı bu kitapta alınan borçların listesi var. Hayretler içerisinde kalırsınız. Yani aldığımız milyonlarca dolarlık borcun büyük bir
bölümünü toprağa gömmüşüz. Hiçbir sonuç vermeyen yatırımlara harcamışız. Ankara –İstanbul hızlı tren yolu demişiz, Sincan tüneli kazacağız demişiz, belki 1 milyar $ harcamışız ve sonucunda projeyi rafa kaldırmışız. Bu proje verimli olmayacaktır, anladık. Deprem fay hattından geçiyor diye kapatmışız. İncelemeden başlanmış, havaalanı var mesela Gazipaşa Havaalanı gibi. Sonra denmiş ki teknik açıdan oraya uçak inmesi doğru değil Toros Dağları’ndan ötürü. Bir kısmını ticari sebepten, bir kısmı teknik hatalar yüzünden Türkiye’nin yüz milyonlarca dolarlık parası yani dışardan aldığımız borç batık yatırımlara harcanmış .Bunun sebebi 2
kelimedir: kötü yönetim.
Bundan önceki Hükümetler zamanında da bu hataları gördük fakat bu Hükümet zamanında fazlası ile görüyoruz. Şimdi burada başka bir şey daha yapıyor Hükümet daha önceki hükümetlerin yapmadığı; cumhuriyetin kazanımlarını teker teker elden
çıkartıyorlar. Ekonomimizin amiral gemisi olan büyük yatırımları Erdemir ve
Tüpraş gibi yanlış özelleştirme politikası ile bunları elden çıkartıyorlar. İşte bunlar vahim hatalar. Çünkü bunları geri almak çok zor. Bir Hükümetin başarısını veya başarısızlığını ölçerken önemli ölçeklerimizden biri şudur; bu Hükümetin yaptığı hataları ilerde telafi etmek kabil mi? Öyle yanlışlar yaparsınız ki ilerde daha iyi bir Hükümet gelir bunları telafi eder. Ama öyle hatalar yaparsız ki bir daha feri dönmek imkansızdır. Şimdi bu yapılıyor. Özelleştirme politikasını diğer ülkelerle kıyasladığınız zaman görüyorsunuz son derece yanlış bir politikadır. Başka ülkelerde de özelleştirmeler var. Doğu Almanya ve Batı Almaya birleştiği zaman bir
özelleştirme kuruluşu kurdular. Bunu başına da çok becerikli bir hanımı getirdiler. Bunlar öyle ilkeler koydular ki mesela dediler ki:’’Biz bu tesisleri satacağız ama kurallarımız var. Bunu alacak insanlar yerli olsun yabancı olsun buraya yeni sermaye getirecek, 2.si yeni teknoloji getirecek, istihdamı muhafaza edecek. Bunları yapmayı taahhüt ederseniz bunları size satarız.Yoksa satmayız veya sattıysak ve bunları yapmazsanız geri alırız.’’ Türkiye de ne görüyoruz? Sadece devletin borcunu telafi etmek. Bunları satıyoruz ondan sonra da işletme kapatılıyor mu, işçiler çıkartılıyor mu, yeni sermaye getiriliyor mu, yeni yatırım var mı, yeni teknoloji var mı?Bunlara hiç bakan yok.
Bakın ben geçenlerde Sinop’taydım. Orada bir cam fabrikamız var. Özelleştirmişiz ve alan firma işletememiş. 500 işçi sokakta. Oradan Kastamonu’ya gittik. Orada sigara kağıdı fabrikası var. Bütün Ortadoğu’da bundan başka fabrika yok bir tane. Bu fabrikayı özelleştirmişiz. Alan firma işletememiş ve işçilerin çoğunu 400 işçiyi işten
çıkartmış. Şimdi orada okul defteri imal ediliyor. Yazık günah değil mi? Pek
çok tesisimiz bu durumda yok pahasına satıyorsunuz ondan sonra bunların çoğu
işletilemiyor. İşçiler sokakta, bizi görüp geldiler ve dediler ki:’’Efendim biz perişan olduk. Bize 3 kuruş tazminat verdiler o da bitti. Açız. Burada başka yatırım yok. Başka fabrika yok. Çoluğumuzu çocuğumuzu besleyemiyoruz’’ dediler. İşte bunlar yanlış özelleştirme politikaları. Fransa’nın da var özelleştirme politikası ama böyle yapmıyorlar. İngiltere’de de var ama böyle yapmıyorlar. Bakın size 1-2 örnek vereyim. İngiltere’de petrol şirketi BP var, British Petrol İngiltere’nin devletine ait bir şirkettir. Şimdi bunun bir kısmını özelleştirelim demişler. Kuveyt bunların %20’sine talip olmuş. İngiltere ayağa kalktı vermediler, satmadılar. Sonrasında %12 sini vermeye razı oldular. Amerika’da California’da bir petrol şirketine Çinliler talip oldu 8 milyar $ verip şirketi alacaklardı. ABD ayağa kalktı “katiyen biz böylesine kritik bir sektörde yabancılara satmayız” dediler. Sonrasında 7 milyar $’ a ABDli bir firmaya 1 milyar zarar etmeyi göze alarak sattılar. Her ülke ulusal çıkarlarını böyle koruyor. Özelleştirme yapılacağı zaman dikkatli davranıyorlar.Türkiye’ye gelince Türkiye’de fütursuzca ben aldığım paraya bakarım, yabancıya tamamını satarım hiçbir mahsuru yok. Ha Türk ha yabancı almış. Hiçbir ülkenin dünyada yapmadığını bizimkiler yapıyor. Ulusal çıkarları dikkate almadan, küreselleşme bunu gerektirir diye, böyle bir uygulama içindeler.
Spiker: Siz iktidara gelirseniz IMF masaya oturacak mısınız? Projeleriniz nelerdir?
Onur ÖYMEN: Biz bugün Kuşadası’ndaydık oradaki arkadaşlarımızla da görüştük.
Bu Kuşadası limanının özelleştirilmesinin yabancılara satışının peşini bırakmayacağız. Orada bize bu işin nasıl cereyan ettiğini anlattılar basına yansıyandan çok farklı boyutları var. Orada ki vatandaşlarımız 1000’i aşkın
vatandaşımız bir araya gelmişler, şirket kurmuşlar, limanın idaresini almak
için üstlenmek için özelleştirmeden bunun için de bankalardan kaynak
sağlamaya çalışmışlar. Bankalar da başlangıçta çok sıcak bakmış ve bu kaynağı
sağlayacaklarını söylemişler ve ihaleye girmiş bizim firmalarımız. Yüksek bir
teklifte vermişler bu yabancı firmadan daha yüksek teklif vermişler fakat daha sonra görülmüş ki; bu şirketi destekleyeceğini söyleyen bankalar birer birer cayıyor, adeta altın tepsi içinde bu limanın idaresini bu yabancı firmaya başlangıçta devletin öngördüğü bedelin altında teklif verdiği için ihaleden dışlanan firmaya altın tepsi içinde teslim etmişler. Bu çok hazin bir tablodur. Devlet Denetleme Kurulu’nun da bu konuda yazığı bir rapor olduğunu bize söylediler. Bu ihalenin usulsüz olduğuna ilişkin bu da dikkate alınmamış. Biz bunların üzerine gideceğiz. Burada devam eden davalar var. Siz ne yapacaksınız diye sorarsanız ? Bizim yapacağımız şey şudur: 2 şey yapacağız. Ana hatları ile size söyleyeyim: 1. dürüst devlet örneği vereceğiz. Böyle kaytarmacılıkla, kayırmacılıkla,yolsuzluklarla, eşe dosta devlet mallarını peşkeş çekerek ülkeyi yönetmeyeceğiz. Bir kere bu konuda kimsenin kuşkusu olmasın. 2.si çağdaş bir yaklaşım benimseyeceğiz. Atatürk’ün yaptıklarını hatırlayınız. Atatürk devrinde ne yapmışız? Dünyanın en çağdaş, en ileri ülkelerinin mevzuatı neyse ondan yararlanmışız. O ülkelerin yaptığı reformlardan yararlanmışız. Türkiye’ye bir anda çağ atlatmışız. Biz de aynı yaklaşımla yola çıkacağız. Bunu yolu ne? Devlette bu işi yapacak kadroları, üst düzey bürokratları, yöneticileri, o işi en iyi yapacak insanlar içerisinden seçeceksiniz. Bu Hükümet ne yaptı? Bu hükümet başından beri bir kadrolaşma politikası yürüttü. Başbakan diyor ki “benim vücut dilimden
anlayacak adamla çalışırım” diyor. Senin vücut dilinden anlayacak adamla
çalışmayacaksın. O işi en iyi bilen adamla çalışacaksın. Ben size bunu üzülerek söylüyorum. Söylemek istemezdim. Fakat çok sayıda üst düzey devlet görevlisi bizim meclis komisyonuna geliyorlar çeşitli vesilelerle, benim de üye olduğum komisyonlara geliyorlar izahat istiyoruz. Bazı istisnalar var tabii ama çoğunluğu itibari ile hazin bir tablodur.Türkiye bunu hak etmiyor. Türkiye, gerçekten vatandaşlarımıza açık yüreklilikle söylüyorum, Türkiye bu kadar kötü bir yönetimi hak etmiyor. Yani diğer ülkelerde bizim hayatımız geçti oralarda da çalıştık orada da devleti yöneten insanlarla konuştuk. Arada fark yok arada uçurum var. Türkiye’de her işi mükemmel yapacak insanlar var. İyi yetişmiş iyi okullardan mezun olmuş, başarılı performans
göstermiş meslek hayatında çok sayıda insan var. Niçin bu insanları getirmiyorsunuz da kendinize siyasi açıdan yakın gördüğünüz ama mesleğini görevini en başarı ile yapacak insanlardan olmayan kimseleri seçiyorsunuz? Tüm bu hataları yapmayacağız. Biz iktidara geldiğimizde devlet bürokrasisine en yetenekli, o görevi en iyi yapacak insanları getireceğiz. Devlet kuruluşları böyle Hükümetin siyasi tercihlerine yönelik iş yapmayacağız.
Tarım alanında bakınız ben size bir örnek vereyim, elimizde bir rapor var. 9 Kasım tarihinde yazılmış AB’nin ilerleme raporu. Bu raporu okuduğunuz zaman bazı maddeleri var ki işte Kıbrıs’la ilgili, sivil asker ilişkileri, patrikhane ile ilgili vb. bunları
bir tarafa bırakın raporun geri kalan bölümünde 100’ü aşkın konuda Hükümete
çok ciddi eleştiriler var. Mesela, tarım alanında diyor ki Tarım Bakanlığı baştan aşağı yeniden düzenlenmelidir. Tarımı kuvvetle eleştiriyor. Halk sağlığı ile ilgili, gıda güvenliği ile ilgili konularda Hükümeti kuvvetle eleştiriyor. Bunları yapmayacağız. En çağdaş tarım yöntemi neyse onu yapacağız. Verimliliği arttıracağız. Elimizde bir liste var Avrupa Birliği ülkelerinde ki verimlilik oranlarını sıralıyor. AB ortalaması 100 ise Türkiye 40 bütün AB ülkelerinde en son sırada geliyoruz verimlilikte. O yüzden tarımda da alacağınız ürünün fazlasını alamıyorsunuz. Hayvancılıkta da
alamıyorsunuz. Hizmetler sektöründe de alamıyorsunuz. Bu demek ki harcadığınız para ile yaptığınız yatırımla alabileceğiniz sonucun en iyisini alamıyorsunuz. Çok düşük verimlilik. İşte bu verimliliği yükselteceğiz. Bunun çağdaş yöntemleri var. Bakınız başka AB ülkelerinde devlet reformu projeleri var. Fransa’da Devlet Reformu Bakanlığı var. Başbakanın bakanlığında bakanlardan oluşan bir devlet reformu komitesi var. Bunlar devlet işleyişine bakıyorlar, bürokrasiye yasalara bakıyorlar, uygulamalara bakıyorlar. Nerede ne aksıyor bunları hemen düzeltiyorlar. Mesela 1 yılda 300’ü aşkın formaliteyi iptal etmişler. İngiltere’de ne yapmışlar? Tony Blair
iktidara geldi ve 12 temel yasa çıkarttı. 12 temel yasa devlet reformu niteliğinde. Yani memurun işe alınışından başlayınız en önemli makamlara en yetenekli memurları özel sektörün verdiği maaşı vererek, bunları nasıl başarılı yaparız. Bunu yapmışlar. Her sene bir kamu kuruluşuna yıllık hedef koyuyor. Meteoroloji de kaç günlük tahmin yapıyorsunuz 4 günlük. Gelecek sene 5 gün yapacaksın diyor. Üretimde de işletmede de böyle hedefler koyuyor. Biz ne yapacağımızı bir belge halinde çıkarttık 12 maddelik temel sorunlar ve temel çözümler diye. Adalet reformundan başlayarak, eğitimde, sağlıkta, dış politika da, neler yapacağımızı teker teker yazdık. Şimdi bunun
ayrıntılarını da saptıyoruz. Her konuda projelerle halkın önüne çıkacağız. Mesela üniversiteye çocuğunu gönderecek. Bakıyoruz neredeyse 1 milyon gencimiz her sene üniversite kapısından dönüyor. Avrupa’da da böyle mi? Onlar nasıl çare bulmuş? Biz şimdi bir komite kurduk bu komite bu çareyi arıyor kapıdan çocuğu çevirmeyecek üniversiteye giriş sistemi kuracağız. Bu sistemi değiştireceğiz.
Spiker: Kadrolaşmanın önüne nasıl geçebiliriz ?
Onur ÖYMEN: Bunun cevabı çok basit. Ben size bir yurt dışından bir de yurt
içinden örnek vereceğim. De Gaulle Cumhurbaşkanı olduğu zaman Korsika
kaymakamlıkmış. Demişler ki “efendim Korsika’da bir kaymakamlık var ve kaymakamı sosyalist. Bizim zihniyetimize uymayan bir adam. Onun için bu adamı görevden almayı düşünüyoruz. Ne dersiniz?” De Gaulle de demiş ki: “katiyen yapmayın. Eğer baş arılı ise sosyalistte olsa bırakın yerinde kalsın görevini başarı ile
yapsın. Başarısızsa De Gaullecü‘de olsa görevinden alın başarılısını getirin.” Yurt dışında örnek bu. Türkiye’de ise liyakat esasına göre insanların tayin edildiği bir müessesemiz hiç mi yok ? Yani her yerde mi böyle insanlar siyasi tercihlerine göre tercih ediliyor? Hayır. Çok güzel bir örnek var. Bu da Dışişleri Bakanlığı’dır. Dışişleri Bakanlığı’nın sınavına girmek için belli yeterlilikler gerekiyor. Siyasal Bilgiler ve Hukuk Fakültesi mezunu olma gibi koşul arıyor. Sonra ne oluyor belli konularda yazılı bir sınav yapılıyor ama o sınava kimin katıldığını kimse bilmiyor çünkü sınav
kağıdında katılan adayların sınav kağıtlarında isimlerinin yazılı olduğu kısım kapalı. Yani sınav kağıdını okuyanlar kimin kağıdını okuduklarını bilmiyorlar. Ondan sonra eğer kişi başarıya ulaşmışsa 10 kişilik bir jüri var deneyimli. Büyükelçilerden oluşan, yüksek memurlardan oluşan 10 kişinin önünde sözlü sınav veriyor. Orada torpil vb. yapmak söz konusu değil. Netice de tarafsız olarak en iyi kişileri seçiyorlar. Neticede ehliyetli insanların üst makamlara getiriyorlar. Peki biz bunu Dışişleri Bakanlığında yapıyoruz da neden Bayındırlık Bakanlığı’nda yapamayalım? Neden M.E.B’de yapamayalım? İşte bunun ölçüsü var. Neden bu başarılı örneği Hükümetler başka tarafa nakil etmek istemiyorlar? Çünkü o zaman eşini, dostunu, tayin etme imkanından mahrum olacak. Ben istediğim insanla çalışırım. Çalışamazsın. Sen orada ehliyetli insanla çalışırsın. Bakın İngiltere’de Hükümetler değişince devlet
kadroları değişiyor mu? Değişmiyor. Ancak liyakat esasına göre başarısız olduğu kanıtlanırsa değişiyor. Onun dışında İngiltere’de Hükümet değiştiği zaman Başbakan’ın değiştirebileceği bir insan vardır; o da kendi özel kalem müdürü. Onun dışında kimseyi değiştiremez.
Spiker: AB’de geldiğimiz süreç nedir efendim? Nasıl tanımlıyorsunuz?
Onur ÖYMEN: Bunun kökenine inecek olursak, Türkiye AB kurulduktan hemen
sonra; AB’ye katılmak için çalışmalara başlıyor.1963 yılında o zamanki Başbakan CHP Genel Başbakanı İsmet İNÖNÜ zamanında bir anlaşma imzalıyoruz AB ile; Türkiye AB ortaklık anlaşması. Bu ortaklık anlaşmasının bir hükmü var 28. madde diyor ki “bu anlaşmanın hedefi Türkiye’nin tam üyeliğidir.” Yani AB Türkiye’nin AB’ye üyeliğini 1963’te kabul etmiş. O dönemde TC’nin AB üyeliğini kimse tartışmamış. Fransa’da, Almanya’da Avrupa’nın en önemli liderleri, iktidardayken Türkiye’yi tam üyeliğe taşıyacak bir anlaşmanın altına imza atıyorlar. O devirde şunu da unutmayınız T.C. AB Konseyine kurucu üye olarak kabul ediliyor. Avrupa’da demokrasi ile yönetilen Batı Avrupa ülkelerinin üye olduğu konseye Türkiye üye olarak kabul ediliyor. Kurucu üye olarak 1949’da hemen üye oluyor Türkiye. Avrupa Ekonomik Kalkınma Teşkilatı kuruluyor. Türkiye üye oluyor. Batı Avrupa ülkeleri ile Kuzey Amerika ülkelerini birleştiren NATO kuruluyor. Türkiye 1952’de üye yapılıyor. O devirde kimsenin aklından geçmiyor “Türkler Asyalı mıdır? Yoksa Avrupalı
mıdır?” Bunu şimdi söylüyorlar. Yani şimdi Avrupa’nın bugünkü liderleri, 2.
dünya savaşından sonra vizyon sahibi, ileri görüşlü Avrupalı liderlerinden maalesef daha farklı. Bir çoğu bugünkü AB liderlerinin Türkiye’yi AB sürecine engelleyici, AB’nin çıkarlarına zarar verici bir ülke olarak görüyorlar. Bunu nereden anlıyoruz ? Mesela eski Fransa Cumhurbaşkanı var. Bu Avrupa anayasasını hazırlamakla görevli
konvansiyonun başkanlığını da yaptı diyor ki;’’ Türkiye’nin üye olacağı gün
Avrupa Birliği’nin son günü olacaktır.” Düşünebiliyor musunuz? Türkiye’nin
üyeliğini AB’yi tahrip edici bir unsur olarak görüyor. İşte bugünkü Alman Başbakanı Angela Merkel “kesinlikle Türkiye üye yapılmamalıdır. Türkiye’ye ancak 2.sınıf bir statü bir özel statü verebiliriz” diyor. Fransa’da Cumhurbaşkanlığına aday olan, bugünkü İçişleri Bakanı Sarkozy aynı şeyi söylüyor. Avusturya Başbakanı aynı şeyi söylüyor. Avrupa’da bazı siyasi liderler, şunu çok iyi bilelim ki, Türkiye’nin üye olmasını istemiyorlar ama hepsi böyle değil. Bazıları da Türkiye’nin üyeliğini destekliyor. İngiltere Başbakanı Tony Blair, İspanya’da iktidar ve muhalefet partileri, Portekiz’deki, İtalya’daki, Belçika’daki, İsveç’teki bir çok Avrupa ülkesinin partileri de bizi destekliyor fakat yetiyor mu? Yetmiyor. Niçin? Çünkü AB’ye üye olmamız için, bütün AB üyelerinin onayı lazım. 1 ülke Hayır derse üye olamıyorsunuz. Hangi ülkeler AB’ye üye ise onlarının hepsinin onayı olacak ki Türkiye üye olsun. Bu da yetmiyor tabii Avrupa Parlamentosunun çoğunluğu da onaylayacak. Bu da yetmiyor. Şimdi maalesef Türkiye’nin dost bildiği Fransız’lar bir anayasa değişikliği yaptılar. Chirac’ın önerisi üzerine bu yeni anayasaya metnine göre Türkiye gibi üye olmak isteyen ülkeler için bir de Fransız halkının onaylaması lazım. Siz bütün engelleri aştınız bütün tavizleri verdiniz, her şey bitti sonrasında halk onayına sunulacak, halkın %51’i derse ki biz Türkiye’nin üyeliğine karşıyız o zaman Türkiye üye olamayacak. Avusturya’da
aynı şeyi söylüyor biz de referandum yapacağız diye. Peki bugün yapılsa bu referandum ne olacak?Hiç kuşkumuz olmasın referandumların sonucu ‘’hayır’’çıkacak. Yapılan bir araştırma gösteriyor ki Avrupa halklarının %31’i Türkiye’nin üyeliğine taraftardır. %52 si karşıdır. Gerisi kararsızdır.
Telefon Bağlantısı: Ülkemizi neden bölmek isteyen bir takım güçler var ?
Onur ÖYMEN: Avrupa’da bazı siyaset adamları, bazı hükümetler, bazı siyasi
partiler,Türkiye’ye tam üyelik vermek istemiyorlar. Bunu biliyoruz. Fakat hepsi böyle değil. Demin de dediğim gibi her üyenin oyu gerekiyor. Fransa ve Avusturya’da halk oyu gerekiyor. Bu durumda Türkiye ne yapmalı? 2 yolumuz var; biri “siz bizi istemiyorsanız biz de sizi istemiyoruz” diye sırtımızı dönüp gitmek var Avrupa’ya ve başka alternatifler aramak. 2. yol da mücadeleyi sonuna kadar sürdürmek. Çünkü, Türkiye’nin hakkı AB’ye üye olmak. 2 koşul var: Avrupa Birliği’ni kuran temel anlaşmalara göre 1. Avrupalı olacaksınız 2.si de demokrat olacaksınız. Bir de Kopenhag Kriterleri var. Onları da zaten yerine getirmişsiniz. Bizim üyeliğimize karşı çıkanların hukuki ve siyasi dayanağı yok. Bizim önümüzdeki seçeneklerden bir tanesi bunlara boyun eğmemek. Mademki siz bizi istemiyorsunuz biz de vazgeçelim AB sevdasından demek. 2. yolda demin de söylediğim gibi bunun mücadelesini vermek. Bunun örneği var mı geçmişte? Var. Mesela; İngiltere aday olduğu zaman Türkiye
gibi o zaman Fransa’da iktidarda De Gaulle var Fransa Cumhurbaşkanı. Fransa
İngiltere’nin üyeliğini veto ediyor. “Biz sizi AB’de istemiyoruz” diyorlar. “Çünkü siz burada ABD’nin bir ‘’Truva Atı’’ olacaksınız” diyorlar. “Amerikan menfaatlerini savunacaksınız” diyorlar ve ondan sonra da İngiltere ertesi sene tekrar aday oluyor ve tekrar veto ediliyor. İngiltere ne diyor? “Siz bizi istemiyorsanız biz de sırtımızı AB’ye dönelim ve ABD ile beraber mi olalım” diyor? Demiyor. İngiltere AB’nin Hayır sözünü bir cevap olarak kabul etmiyoruz diyor. Mücadeleyi devam ettiriyor. Sonunda de Gaulle gidiyor ve Fransa’nın politikası değişiyor ve İngiltere üye oluyor. Ben
İspanya’da Diplomat olarak görev yaparken; İspanya adaydı Türkiye’nin bugünkü durumundaki gibi AB üyeliğine, 4 ülke engellemeye çalıştı. İspanya hepsi ile mücadele etti ve hepsini aştılar. Bize bugün Kıbrıs meselesini dayatıyorlar. Onlara da Cebelitarık meselesini dayatıyorlardı. 300 yıldan beri İspanya ile İngiltere arasında Cebelitarık ihtilafı var. “Bunu halletmezseniz ve İngiltere’nin istediğini yapmazsanız. Sizi üye yapmayız” diyorlardı. Sonunda ne oldu, İspanya direndi, İngiltere’nin istediklerini kabul etmedi,Cebelitarık meselesi çözülmedi ama İspanya’da üye oldu. Bizim diplomasi de bir adetimiz var; biz baskılara boyun eğmeğiz. Diplomasi bir
mücadele sanatıdır. Silahsız bir savaştır. Onun için bizim parti olarak önerdiğimiz, mademki Türkiye milli bir dava olarak benimsemiştir AB üyeliğini biz sonuna kadar mücadele edeceğiz. Haksızlıklar yapan olmayacak mı? Olacak. Bugün de oluyor her gün oluyor. Onlarla mücadele edeceksiniz çünkü biz haklı tarafız. Bizim argümanlarımız çok sağlam. Bunu yapacak Hükümet lazım. Bizim gördüğümüz şu ki; Hükümet bu mücadeleyi yeterince veremiyor. Türkiye’ye yönelik haksızlıklar karşısında zayıf kalıyor. Gerekli tepkileri gösteremiyor. Adam çıkıyor devlet dairelerinden Atatürk’ün resimlerini indirin diyor. Kemalist milliyetçilikten vazgeçmezseniz AB’ye üye olamazsınız diyor. Ne tepki çıkıyor Hükümetten? Hiçbir tepki çıkmıyor. Buna tepkiyi biz gösteriyoruz. Bizden sonra Hükümet gayet zayıf içeriksiz bir cevapla yetiniyor. Kıbrıs konusunda da böyle yapılıyor. 6 Ekim 2004 tarihinde AB ilerleme raporu hazırladı. Bunun içinde bizim için pek çok yenilir yutulur
olmayan laf var. “Patrikhaneye ‘evrensellik’ sıfatı verin” diyor. “Kürtlere, Alevilere azınlık hakkı tanıyın” diyor. “Öcalan’ı tekrar yargılamak için kanunlarınızı değiştirin” diyor. “Dicle ve Fırat gibi sularınızı uluslar arası yönetime sokabilir” diyor. Heybeliada Ruhban Okulunu tekrar açın” diyor. Buna benzer pek çok haksız teklif yer alıyor. Siz ne diyorsunuz? Bu rapor 147 sayfa ve yayınlandıktan 2 saat sonra Sayın Başbakan çıkıyor ve diyor ki:’’ Bu son derece olumlu ve dengeli bir rapor.’’ İçinde bu kadar eleştiriler var size karşı, Hükümetinize karşı, siz bunu inceleme fırsatınızı
bulamıyorsunuz. Diplomasi hata kaldırmaz. Diplomasi de hiç hata yapmayacaksınız eğer hata yaparsanız geri dönemezsiniz. Onun için biz çok Hükümetin buna benzer hatalar yaptığını görüyoruz ve hatalara karşı yaptığımız uyarıları da dikkate almıyorlar. Hata yapmaktan daha kötüsü var maalesef bu Hükümet hata yaptığının farkına dahi varmıyor. 17 Aralık 2004 tarihinde AB zirvesi sırasında Türkiye’ye çok dayatmalar yaptılar. Sayın Genel Başkanımız Deniz Baykal bir basın toplantısı düzenledi “aman bunları kabul etmeyin. Bunlar bizi üyeliğe götürmez 2.sınıf bir ülke durumuna düşürür Avrupa’da .Çünkü ‘insanların serbest dolaşımına kısıtlama
getirebiliriz’ diyor. ‘Tarıma kısıtlama getirebiliriz’ diyor. Bunları kabul etmeyin” dedik. “Ayrıca, Kıbrıs’ta dahil olmak üzere yeni üyelerle bir ek protokol imzalayalım” diyor. Bizim tüm uyarılarımıza rağmen gitti Dışişleri Bakanı 29 Mayıs tarihinde bu ek protokolü imzaladı. Şimdi diyorlar ki “imza yetmez onay için Meclise getirin.” İmzalarken tabii bizim de eleştirilerimizin de etkisiyle orada dedi ki “ben bunu imzalıyorum ama Güney Kıbrıs’ı da tanımıyorum.” Hemen AB tepkisini gösterdi “nasıl tanımazsın” diyor? “Bu deklarasyonun hiçbir kıymeti yok. Kimseyi bağlamaz.Tanımak
zorundasın. Bunu onaylayacaksın” diyor.Yani Rum gemilerini limanlarınıza
alacaksın, Rum uçaklarına hava alanlarınızı açacaksın. Şimdi ne beklenirdi
Türkiye’den? “Bu devlet meşru değil. Kıbrıs devletini kuran anlaşmaları imha
ederek Türkleri devletten dışlayarak kurulmuş gayri meşru bir yönetimdir. Ben onları meşru sayamam” diyemiyorsunuz. Ne diyor Hükümetin son açıklaması? “Tamam Rum gemilerini alacağım, Rum uçaklarını da alacağım bunları da kabul ediyorum. Ama onlarda ambargoları kaldırsın.” Yani ambargoların kaldırılması koşulu ile Rum yönetimini meşru saymaya hazırım diyor.
Spiker: Bundan önce yapılan anlaşmalarla her şeyi kabul etmişiz. Bundan sonra
bizim önerilerimizi Rumlar kabul eder mi?
Onur ÖYMEN: Gösteri olarak yapıyorlar. Zaman kazanmak için yapıyorlar. Size “bu
protokolü onaylayacaksınız ve uygulayacaksınız. Bu gemileri ve uçakları alacaksınız” diyorlar. Bu da yetmez. 21 Eylül deklarasyonunu açın okuyun. “Biz AB üyesi devletleri Rum yönetimini Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanıyoruz” diyorlar. Şimdi bunları bizimkiler sineye çekiyor ve tepki gösteremiyor. “Benden bunları isteyemezsiniz bunlar gayri meşrudur.Türkleri katlederek, evlerinden, yurtlarından kovarak bu devleti kurdular. Bu Kıbrıs Rum Yönetimi Kıbrıs Devleti değildir” diyemiyor. Buna dili varmıyor. Kofi Annan Planı diye bir plan çıkardılar biliyorsunuz. Biz bunun eksiklerini
ortaya koyduk “aman” dedik “bunu bu haliyle kabul edemezsiniz.” Niye? Çünkü Kıbrıs Türklerin elinden çok büyük topraklar alıyor. Yetmiyor Kıbrıslı Türklerin içine 80 000 Rum sokuyor yani Türk kesimine.Türk-Rum bir karma devlet olacak. Bu da yetmiyor Kıbrıs Türk devletini koruyacak sınırı da ortadan kaldırıyor. Orada ki Türk askerlerini de 650 ye indiriyor. Böyle bir plana Evet dediler. Bu çok vahim bir hataydı bir tavizdi. Tek taraflı bir tavizdi. Bundan sonra ne oldu? Türkler büyük taviz verdi ama Rumlar reddetti. Ne beklersiniz? Demek ki Türkleri mükafatlandıracaklar ve Rumları
cezalandıracaklar değil mi? Tam tersi oldu. Rumları mükafatlandırdılar,Türkleri cezalandırdılar. Rumları AB üyesi yaptılar Türkleri cezalandırdılar ve o haksız ambargoları sürdürdüler. Hiçbir gerekçe olmadan bu haksız ambargoları kaldırmaları gerekiyordu,ama kaldırmadılar. Siz bu Kofi Annan dayatmasını kabul ettiniz o
zaman da kaldırmadılar.
Spiker: Sizce de Kıbrıs’ta Sayın Denktaş’a yapılan uygulamada tam bir trajedi değil mi?
Onur ÖYMEN: Sayın Denktaş hastayken Kofi Annan bir mektup gönderiyor
Denktaş’a ve bir plan gönderiyor ve diyor ki “Bunu bir hafta içerisinde kabul
edeceksiniz. Bu madde 1.madde. 2 Bu konuda halkınıza hiçbir bilgi vermeyeceksiniz” deniyor Sayın Denktaş’a. Bir devlet adamına bu kadar büyük
bir ızdırap verdirilebilir mi? Denktaş tabii ki bunu reddetti. Biz beklerdik ki ilk ret Türk Hükümetinden gelsin. Ne yazık ki Türk Hükümeti şunu yaptı efendim dedi ki ’’30 yıldan beri sürdürülen Kıbrıs Politikası yanlıştır. Denktaş’ın izlediği politika yanlıştır” dedi ve “biz doğrusunu yapacağız” dedi. İşte doğrusunu yaptıkları bu taviz üzerine taviz verdiler. En son marifeti Kuzey Kıbrıs’ta evvelce yaşamış olan Rumların bıraktıkları gayri menkulleri ve menkulleri tazmin etmek için bir yasa çıkarttılar. Türk Hükümeti avukat ve hukukçular yolladı ve sonrasında Kuzey Kıbrıs’tan bazı
partilileri Ankara’ya davet edip kabul ettirdiler bu yasayı. Bu çok hazin verici bir tablodur. Çünkü uzun yıllardır izlediğimiz politikanın iflası anlamına geliyor bu izlenen politika. Çünkü Türklerin de Güney Kıbrıs’ta bıraktığı mallar var. Onların da tazmin edilmesi lazım .
Spiker: ABD Irak’ı niçin işgal etti? Sizce umduğunu bulabildi mi?
Onur ÖYMEN: Bunun cevabı 1 kelimedir. Gerçekleri halka açıkça söylemek
gerekir. Cevap petroldür. ABD’nin petrol rezervleri tükeniyor, azalıyor onun
için ABD kendi iç petrol üretimini günde 1 milyon varil azalttı.Tüketim artıyor ve giderek başka kaynaklara bağımlı hale geliyor. Dünyada en çok petrol üreten 1.ülke Sudi Arabistan ve 2. ülke Irak’tır. O bakımdan Irak’ın petrollerine ABD’nin çok ihtiyacı var. ABD’nin stratejisi Carter döneminden beri enerji üreten ülkeler üzerinde askeri açıdan etkili olmaktır.Bunun için Carter zamanında merkezi komutanlık adı altında özel bir komutanlık kurulmuştur Florida’da. Bunların 1 tek görevi vardır petrol üreten ülkeler ve civarında ABD’nin güvenliğini sağlamak petrolün üretim ve taşınma yollarını güvenlik altına almak. Bu petrolün ABD’ye hasım ülkelerde bulunması ABD’yi çok rahatsız ediyor. Yoksa kitle tahrip silahları olmadığı da anlaşıldı. Saddam bir diktatördür güzel başka diktatörler de var dünyada. Biz diktatörleri istemeyiz her yere demokrasinin gelmesini isteriz . Fakat bir ülkede demokrasi yok diye oraya askeri bir müdahale mi yapacağız? O zaman demokrasi ile yönetilmeyen tüm ülkelere askeri bir müdahale yapalım. Yapıyor musunuz? Yapmıyorsunuz. Farkı ne? Farkı şu; orada petrol var. Kuzey Irak’ta pek çok gelişme var. Kerkük bölgesinde, Kürt sayısı arttırılıyor demografik yapısı değiştiriliyor vb. Kürtlerle ABD’nin çok yakın ilişkileri var .Niçin? Çünkü Irak petrollerinin %40’ı Kerkük bölgesinden çıkıyor onun
için. Orayı kendilerine yakın etnik bir grubun etki alanı içine sokmak istiyorlar. Aynı bölge de teröristler var. Teröristlerle mücadele etmiyor. O teröristlerle TC’nin mücadele etmesine de izin vermiyor. Orada ki etnik gruplar da mücadele etmiyor. O teröristleri serbestçe bırakıyorsunuz. Dünyanın başka hiçbir yerinde 1 terör örgütü güvenlik güçlerinin takibatından yoksun olarak yaşamıyor bir tek orada var. Bütün bunları dikkate alarak Türk Hükümeti kırmızı çizgiler ilan etmişti. Irak’ın toprak bütünlüğü ile ilgili olarak Türkmenlerin hakları ile ilgili olarak vb. Şimdi bakıyoruz
ki bu kırmızı çizgilerin hepsi birer birer silindi. Şimdi ne diyorlar “efendim
yeni şartlara uymalıyız.” Orada 3 milyon Türkmen yaşıyor, bizdeki bilgiye göre resmi nüfus sayımı yapılınca gerçek rakamı göreceğiz, ama 3 milyon Türkmen yaşıyor. Bunlar son seçimlere katıldılar ve Türkmenlerin bir Türkmen cephesi var onları birleştirecek. Bu Türkmen cephesini Türkiye de destekliyor. Bir de baktık ki seçim sonuçlarına 256 kişilik parlamentoya Türkmen Cephesi 1 kişi sokabilmiş. Nasıl oldu? Biz başka milletlerin iç işlerine karışmayız ama her ülke Irak’a yön vermek için gayret sarf ediyor. Siz yönlendirmeyin ama orada ki soydaşlarınızın hakkını koruyun. 1 kişi
sokabiliyor bu olacak iş değil. Yani Kürtlerin soktuğu vekil sayısı 40’tan
fazla Türkmen cephesi 1 kişi. Kürtler Türklerin 40 misli mi? İmkan var mı buna? Demek ki orada demokrasi ile bağdaşmayan bazı gelişmeler oluyor. Siz ne
yapıyorsunuz ? Oturmuş seyirci koltuğuna izliyorsunuz. Sünnilerin seçime katılması için çaba sarf ettik . Bravo! Başka ne yaptınız? Başka bir şey yapamadık. Böyle devlet idaresi olamaz. Türkiye bu bölgede seyirci olamaz. Bölgede gelişmelere herkes yön verecek ama Türkiye’nin sesi çıkmayacak. Biz kimsenin iç işlerine karışmayız başka ülkelerin de bizim iç işlerimize karışmasına izin vermeyiz. Fakat orada ki tüm dengeler altüst olacak ve Türkiye’nin hiç sesi çıkmayacak.
Peki yarın İran’da ne olacak? Belli değil. İran belli ki önemli bir hedeftir. Daha 2 gün önce Ahfazda İranlıların iddiasına göre yabancıların desteklediği gruplar patlamalara yol açtı insanlar öldü vb . Belki öbür gün başka bir yerde olacak ondan sonra ne
olacak ? Siz o işin içerisinde olan ülkelere destek vereceksiniz belki. Irak’ta yaptığınız gibi. O ülkenin insanını kendinize düşman edeceksiniz.
Spiker: Peki son günlerde CIA temsilcilerinin ve bizden bazı yetkililerin ABD’ye gitmelerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Onur ÖYMEN: NATO ülkeleri arasında ,istihbarat örgütlerinin temas etmesi, ilişki kurması olağan üstü bir şey değildir. Bu her zaman olabilir ama bu basına verilmez. Bunu basına vermenin ne manası var? Yani Avrupa ülkelerinin CIA konusunda kuşkular beslediği. CIA uçaklarının bazı terör zanlılarını taşıdığı, bazı Avrupa ülkelerinde usulsüz sorgulandığı bir dönemde Türkiye CIA ile ilişki kurduğunu basına ilan ediyor. Peki bölge ülkeleri bunu nasıl algılar? Türkiye uzun yıllardır bir dantel dokur gibi samimi itimada dayanan ilişkilerimizi tahrip etmez mi? Bölge ülkeleri size inanır mı bir daha? İnanmaz. Kendinizi bazı terör örgütlerinin hedefi haline getirisiniz. Bunları göremiyorlar. İleri görüşlülükten yoksun bir dış politika ile karşı karşıyayız. Devlet idare etmek demek ileriyi görmek demektir. Bunların maalesef ileriyi görme kabiliyetleri yok denecek kadar azdır. Ondan sonra ne oluyor? MGK Genel Sekreterimiz ABD’ye ziyarete giderken “ABD’den patriot füzeleri isteyeceğiz “diyor. Ne işe yarar patriot füzeleri? Başka ülkelerden size gelen füzeleri havada engellemek
için. Füze savar füze bunlar. Niye ihtiyacımız var bizim? Ne zaman aldık? 2
kere aldık geçici olarak. 1.si Körfez Savaşı sırasında Irak Türkiye’ye saldırırsa diye. 2. olarak da 2. Körfez Savaşı sırasında gene Irak Türkiye’ye saldırırsa diye geçici olarak Hollanda’dan, Almanya’dan falan aldık. Savaş bitince geri yolladık. Şimdi neden istiyoruz Iran bize saldırır diye mi? Irak niçin durduk yere bize saldırsın? Demek siz Iran’a bir şeyler yapılmasına yardımcı olacaksınız İran da bana karşı bir füze saldırısında bulunur mu diye bir tedbir alma ihtiyacı duyuyorsunuz? Profesyonel insanlar bunu böyle anlarlar. Şimdiye kadar biz defalarca söyledik “patriot füzelerini
Hükümet satın alsın” dedik. “Devletimizin envanterinde bulunsun” dedik. Hiç kulak asmadılar. Şimdi neden istiyorsunuz ? Füze tehdidi mi var? Gelin Meclis’te
anlatın. Yani durup dururken İran Türkiye’ye mi saldıracak. Neden saldıracak? Biz İran’ın nükleer programına tabii ki karşıyız. Biz hiçbir ülkenin bölgede nükleer silah sahibi olmasını istemeyiz. Fakat bölge ülkelere karşı hasmane bir politika izlemek cumhuriyeti kurduğumuzdan beri takip ettiğimiz politikalarla bağdaşmamaktır.
Spiker: Türkiye’nin güneyinde ve Kuzey Irak’ta cereyan eden olayları nasıl ilişkilendiriyorsunuz?
Onur ÖYMEN: Kürt kökenli vatandaşlarımız bu ülkenin asli unsurlarıdır. Devletimizin, Cumhuriyetimizin kuruluşunda çok büyük emekleri vardır. En büyük savaşlarımızda çok büyük fedakarlıkları vardır. Onun için biz bu vatandaşlarımızı 1.sınıf vatandaş sayarız. 2.si etnik grupları birbirlerinden bıçakla ayırmak mümkün değildir. Türkiye bir mozaik gibidir. Ülkemizde gerçekten çağdaş bir devletin esas unsurları etrafında
farklı etnik gruplar uzun yıllar barış ve kardeşlik içinde yaşamışlardır. Bu insanları hasım gibi göstereceksiniz. Oynanan politikalar bunlar. Türkiye uzun yıllar bu oyunlara gelmedi bugün de gelmeyecek. Buna inanıyoruz ama buna çalışanlar var. Şimdi Kuzey Irak ile bağlantısı ne? Kuzey Irak’taki durum şudur: Irak etnik grupların ve mezheplerin koalisyonu şeklinde yönetemezsiniz. Demokrasilerde 1 insan 1 oy demektir. Şimdi orada bir etnik yapılaşma var ve etnik esasa dayalı bir devlet nüvesi oluşturma çabaları görüyoruz biz. Bununla yetinmiyorlar. Türkiye’ye yönelikte hoşlanmadığımız beyanlarda bulunuyorlar. Mesela oradaki aşiret liderlerinden birisi
Türkiye’ye bir gazeteye verdiği demeçte diyor ki:’’Türkiye’deki Kürtler ayrı bir millettir.’’ Bunun üzerine ben bir soru önergesi verdim Başbakan’a buna ne tepki gösterdiniz diye. 2 ay geçti cevap yok. 15 gün içerisinde cevap vermeleri lazım. Cevap veremiyorlar. Tepki göstermemişler belli. Yani sizin etnik unsurlarınızı ayrı bir millet olarak gören bir zihniyete tepki göstermemişler. Başka iddialar var Kuzey Irak’ta onları eğitiyorlar gibi Güney Doğudaki gençlere burslar veriyorlar. Bu tür durumlarda Türkiye’nin çok duyarlı olması lazım. Devletimizin, Milletimizin birliği ve bütünlüğü konusunda iktidarda olalım, muhalefette olalım, basında olalım hepimizin duyarlılık içinde olmamız lazım. Gereken duyarlılığı Hükümette de göremiyoruz ve maalesef basında da göremiyoruz. Akademik çevrelerde de göremiyoruz. Yani Türkiye’yi eleştirmek söz konusu olunca yabancılarla kol kola giren pek çok insanımız var. Basına bu konuda çok büyük görev düşüyor. Fakat ne yazık ki; küreselleşme budur. Bazı çevreler cumhuriyetimizin temel değerlerinin aşındırılmasını bilerek ya da bilmeyerek alet oluyorlar. Biz CHP olarak buna karşı
çıkıyoruz. Cumhuriyetimizin temel değerlerini korumak bizim partimizin asli
görevidir. Biz Atatürk’ün kurduğu partiyiz. Biz bu gibi durumlarda Türkiye’nin
ulusal çıkarlarını egemenlik haklarını, birliğini, bütünlüğünü sonuna kadar koruyoruz. Türkiye’nin en güçlü kalesi CHP’dir. Bunu bir siyasi parti propagandası olarak söylemiyorum. Bir milli dava da oynadığımız rolü anlatmak için söylüyorum. Keşke diyebilseydik ki “AKP’de bizim kadar hassastır. Aynı konularda bizim kadar duyarlıdır” diye. “Bizimle kol kola giriyor” diyebilseydik. Biz bundan çok mutlu olurduk. Fakat iktidar da bunu göremiyoruz.
Türkiye’yi bir cemaat gibi görme eğilimi var. Her vesile ile bir konu gündeme gelse bir cemaat refleksi ile konular gündeme alınıyor. Kuş gribi oluyor efendim hocalar namlarda vatandaşı bilgilendirsin. Peki Müslüman olmayan vatandaşlarımız ne olsun? Onlar ölsün. Onlar Cuma namazına gitmiyor. Böyle bir şey olabilir mi ? Bütün vatandaşlarınıza ileteceksiniz hükümet, din ve mezhep farkı gözetmeden, etnik fark gözetmeden hizmet etmelidir. Ama ne yazık ki daima böyle bir refleksle çıkıyor Hükümet . Sanki biz bir millet değil de bir cemaatmişiz gibi , bir tavırla ortaya çıkıyor Hükümet. Bu bizi, devletimizi, anayasamızın temel ilkelerini son derece rahatsız
ediyor. Hükümetin önce şunu içine sindirmesi lazım: Siz Türk Milletinin hükümetisiniz, Türk milleti dini ve etnik kökeni ne olursa olsun bütün vatandaşlarımızın milletidir. Bunu açıklıkla hükümetin içine sindirmesi lazım. Her önüne gelen konuyu dini bir mesele gibi halka anlatmaması lazım. Dine hepimizin çok büyük saygısı var. Hiç kimse başkasından daha dindar olduğunu iddia edemez. Bunu bir Allah bir de kul bilir.
Spiker: Efendim Cumhuriyetin kurulduğu dönemde büyük fedakarlıklar göstermiştir Türk milleti, değil mi?
Onur ÖYMEN: Biz en güç şartlarda bile zorlukları yenmiş bir milletiz. Çok uzun
ve köklü bir geçmişimiz var. Çok büyük olanaklarımız ve yetişmiş insan gücümüz
var .Bu millet konuştuğumuz konuların üstesinden gelecek güçtedir. Demokratik
bir devletimiz var. Bu devlette son söz halkındır. Halk tüm bu meselelere çaresini bulmasını bilecektir. Biz hiçbir zaman bu olumsuzluklara bakarak halkımızın kötümser olmasını istemeyiz. Halk daima ileriye umutla bakacaktır. Atatürk ne demiş? “Ufukları görüyoruz.’’ demiş. Bizim halkımız da ufukların ötesini görecektir. Ve görecektir ki Türkiye bu meseleleri mutlaka ilerde çözecektir. Türk milletine layık olduğu yaşam düzeyini sağlayacaktır. Biz bu inançtayız ve bunun için çalışıyoruz.
Bu belge Görsel Basın arşivinde bulunmaktadır.