Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- (Türkçe) SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- (Türkçe) ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- (Türkçe) 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- (Türkçe) CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- (Türkçe) GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- (Türkçe) Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- (Türkçe) ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- (Türkçe) Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- (Türkçe) Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

ATA TV – Anayasa Mahkemesinin Türban Düzenlemesini İptal Kararı Hakkında
CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in ATA TV “Siyaset Ekseni” Programına Verdiği Mülakat
10 Haziran 2008
Sunucu: Anayasa Mahkemesi’nin türbanla ilgili son kararından hemen sonra Türkiye’de zaten var olan gerilim ortamı tırmanışa geçti. Bugün Başbakan Erdoğan’ın Meclis’teki grup toplantısında yapacağı konuşmada bu gerilimi düşürmek için harekete geçeceği bekleniyordu fakat bunu yapabildiğini söyleyebilen bir hayli az insan var. Neden? Çünkü Başbakan, grup konuşmasında yargıyı ve CHP’yi karşısına aldı, ikisinin arasına bir eşit işareti koydu, oligarşik bürokrasiden bahsetti ve devletin milletle karşı karşıya getirildiğini savundu. Yani gerilimi azaltacak değil, aksine tırmandıracak söylemlerde bulundu. Peki Türkiye, bu “biz” ve “onlar” ayrımı noktasına nasıl geldi? Devlet ve millet ayrımına nasıl geldi? Bu işin çözümü nerede ve bu gerilimi ortadan kaldıracak önlemler nelerdir? Bu akşam “Siyaset Ekseni”nde işte bunları konuşacağız. Sayın Öymen, Türkiye’nin bugünlerde içinde bulunduğu tabloyu siz nasıl değerlendiriyorsunuz?
Onur Öymen: Aslında Türkiye’nin bugün her alanda çok büyük bir sıkıntı içinde olduğu doğrudur. Ekonomide, işsizlikte, tarımda, esnafın durumunda ve siyasi alanda çok ciddi bir istikrarsızlık , geleceğe güvensizlik ve büyük bir memnuniyetsizlik olduğu doğrudur. Yabancı bir kuruluşun yaptığı kamuoyu araştırmasına göre bugün, Türkiye’de halkın büyük bir çoğunluğu gelecekten umutsuzdur. Hem ülke hesabına hem de kendi şahsı ve ailesi hesabına umutsuzların oranı hızla artmaktadır. Bu araştırma geçtiğimiz üç yıl içinde belli aralıklarla yapılmış ve şu andaki istatistiklere göre umutsuzların ve geleceğe güven duymayanların oranında çok büyük bir artış vardır.
Objektif olarak bakıldığında ve serin kanlı düşünüldüğünde bunun tam tersi olması gerekir. Türk insanının bugün çok mutlu olması ve refah içinde yaşaması için bütün koşullar aşağı yukarı vardır. Siyasi açıdan düşünürsek bugün Türkiye, halkı Müslüman olan 54 ülke içinde gerçek anlamda demokrasiye sahip tek ülkedir. Bunun sebebi de bir tek Türkiye’de laikliğin olmasıdır. “Neden sık sık laikliği gündeme getiriyorsunuz?” diye soranlar oluyor. Bunun sebebi şudur ki; laiklik işin can damarıdır. Laiklik yoksa demokrasi de yoktur, bu kadar basit. Niçin diğer Müslüman ülkelerde demokrasi yoktur? Çünkü hiçbirinde laiklik yoktur. Bunu deneyenler olmuş ancak başarısızlığa uğramışlardır. Öncelikle işin bu boyutunu saptamak gerekir.
İkinci olarak sorulması gereken de, niçin Türkiye’nin istikrar içinde olması gerekir? Tek başına iktidar olmuş bir Hükümet var, koalisyon ortağı yok. Meclis’te diledikleri kanunu çıkaracak kadar çoğunlukları var ama bu onlara yetmiyor ve bundan rahatsızlık duyuyorlar. Çünkü onların rejimle sıkıntısı var , bu rejimden mutlu değiller ve rahatsızlar. Düşününüz ki bir Hükümetin Bakanı gidiyor ve Türkiye’yi yabancılara şikayet ediyor. “Türkiye’de Müslümanların din özgürlüğü yoktur ve Müslümanlar büyük sıkıntı içindedir” diyor. Yani kendi ülkesini böyle görüyor. Müslümanların ne eksiği vardır bu ülkede? Hangi dinin hangi gereğini yerine getiremiyorlar? Niçin böyle söylüyorsunuz? Belli ki Türkiye’deki rejimin sınırları sizi zorluyor ve rahatsız ediyor. Kendinizi bu rejim içinde huzurlu hissetmiyorsunuz ve bu rejimi değiştirmek istiyorsunuz. Bütün bu çabaların özünde bunlar yatıyor.
Rejimin teminatı olan kurumlar da bu Hükümeti çok rahatsız ediyor. Kim bunlar? Meclis, muhalefet, yargı, üniversiteler, sendikalar. Düşünebiliyor musunuz ki Hükümet bütün bu kurumlarla kavgalıdır. Devletin temel direklerinden olan bir tek kurum gösterin ki Türkiye’de Hükümet kavgalı olmasın. Niçin bu böyledir? Çünkü bu kurumlar bu devletin ve rejimin bekçiliğini yapıyorlar ve devletin temel direklerinin iktidar tarafından tahrip edilmesine izin vermiyorlar. İşte bundan büyük rahatsızlık duyuyorlar ve tek sığındıkları nokta var: “Biz halkın çoğunluğunun oyunu aldık. Demokrasilerde halkın çoğunluğunun oyunu alan parti istediğini yapar.” Yapamaz. Demokrasi demek, aslında hukuk devletinin, Anayasanın çerçevesi içinde halkın iradesiyle sahip olunan bir yetkinin kullanılması demektir. “Sadece halkın iradesine dayanarak sadece halktan aldığım oya bakarım, onun dışında hiçbir sınır tanımam” derseniz bu demokrasi olmaz.
Bakınız, aynı tartışmalar başka ülkelerde de vardır. Demokratik olan ülke sadece Türkiye değildir ki. Size bir örnek vereyim. Almanya, demokratik bir ülke midir yoksa değil midir? Demokratik bir ülkedir. Alman Anayasası’nın 79. maddesi, Almanya’da hükümetlerin aldığı yetkinin hangi sınırlar içinde kullanılacağını belirler ve Alman Anayasası’nın hangi maddelerinin değiştirilemeyeceğini söyler. Hani Almanya özgürlük ve demokrasi ülkesiydi? Neden değiştiremesin? “ Madem ki halktan oy almış, demek ki değiştirir.” diyebilir misiniz? Değiştiremez. Peki Hükümet orada Anayasa değişikliği için Meclis’e öneride bulunamaz mı? Bulunabilir. Peki Anayasa değiştirilemez mi? Değiştirilebilir. Ama bir şartla değiştirebilir: Almanya’da Anayasa değişiklikleri bile Anayasa Mahkemesi’nin denetimine tabidir. Açınız 79. maddeyi, orada çok açık bir şekilde göreceksiniz ki Alman Anayasası’nda Meclis tarafından yapılacak değişiklikler bile Alman Anayasa Mahkemesi’nin denetimine tabidir. Niçin? Çünkü diyorlar ki; “Demokrasi olmak için oy almak yetmez, milletin iradesine dayanmak da yetmez. Devletin temel değerlerini, temel sistemini korumak zorundasınız.” 1. – 20. maddelerinin değiştirilmesi bile teklif edilemez. Alman Anayasası’na göre, Almanya’nın eyalet hudutlarını, ülke sınırını değiştiremezsiniz. Bu yasaktır ve bunu yapmaya çalışanların cezası 10 yıl hapistir. Almanya’nın genel sınırlarını değiştirmek için çalışanların cezası müebbet hapistir.
Sunucu: Yani Nazizm deneyiminden sonra Almanya kendisini korumaya almış, değil mi?
Onur Öymen: Tabi, her türlü kendisini koruyor. Başka bir örnek verecek olursak, Amerikan Anayasası’nda da değiştirilmesi bile teklif edilemeyecek maddeler vardır. Mesela Amerikan Eyaletlerinin her biri Senatoya ikişer üye gönderir. “Benim çoğunluğum var, Cumhurbaşkanı bizden, Meclis çoğunluğu, Senato çoğunluğu bizde. Bir yasa değişikliği yapalım ve büyük eyaletlerin daha fazla, küçük eyaletlerin daha az sayıda Senatör göndermesini sağlayalım.” denilirse bu yasaktır ve böyle bir değişikliği teklif bile edemezsiniz. Bunlar demokratik ülkeler değil mi?
Her ülkede böyle sınırlar olacak, Türkiye’de olmayacak. Onlar kendi rejimlerini, demokrasilerini korumak için önlemler alacaklar ama Türkiye Cumhuriyeti’nde hiç kimse devletin temel değerlerini, Türkiye’yi bir demokrasi yapan laikliği korumak için sınırlama koyamayacak. Anayasamızın bu değiştirilemez maddelerinin anlamı ne olacak o zaman? Madem ki “Biz halktan aldığımız yetkiyle her istediğimizi yaparız” diyorsunuz o zaman Anayasanın değiştirilemez denilen, değiştirilmesi teklif bile edilemeyecek maddelerini de değiştirebilirsiniz. Tek ölçütünüz halktan aldığınız oy ise yapamayacağınız hiçbir şey yoktur. Bundan önceki dönemdeki Meclis Başkanı ne dedi? Dedi ki; “Meclisin yapamayacağı bir tek iş vardır. Biz kadını erkek, erkeği kadın yapamayız. Onun dışında her şeyi yapabiliriz.” Zihniyet bu. Dünya görüşü bu. O zaman ne laiklik kalır, ne de başka bir şey.
Sayın Başbakan evvelce dememiş miydi “Halk isterse gayet tabi ki laiklik gider” diye. Ama siz bu Anayasaya yemin etmişsiniz, bu Anayasanın içinde laiklik var, devletin temel değerleri var, Cumhuriyetin temel değerleri var. Siz onları koruyacağız diye yemin etmişsiniz. Sonra diyorsunuz ki “Biz bu sistemden rahatsızız, bu sistemde Müslümanlar özgürlüğe sahip değil”. Dışişleri Bakanı bunu söylüyor, Başbakan da onu destekliyor. İşte yaşadığımız sıkıntının temelinde tamamen bunlar yatıyor. Hukukla araları iyi değil ve güçlük de buradan kaynaklanıyor. Türkiye’nin bir hukuk devleti olduğunu içlerine sindiremiyorlar. Madem ki benim çoğunluğum var Anayasa Mahkemesi benim çıkarttığım bir kanunu, bir Anayasa değişikliğini değiştiremez ve iptal edemez. Ederse benim halktan aldığım yetkiye tecavüz etmiş olur ve yetkisini aşmış olur. Anayasada böyle bir yetki yoktur. Yani Anayasa Mahkemesi’nin çok değerli üyeleri Anayasamıza göre hangi konular kendi yetkisi içinde hangisi yetkisi dışında, bunu bilmiyor.
Başbakan gibi ,derin bir hukuk eğitimi gördüğüne dair bilgi sahibi olmadığımız bir politikacı Anayasa Mahkemesi’nin yetkilerinin nerede başlayıp nerede bittiğini biliyor ama Anayasa Mahkemesi üyeleri bilmiyor. Anayasayı açıp dikkatle okuduğunuz zaman görürsünüz ki, kilit maddesi olan 4. madde der ki: “İlk üç maddenin değiştirilmesi teklif bile edilemez.” Bu ne demektir? Bu şekil kuralı demektir. İsterse yüzde yüz oyla ortaya çıksın hiçbir zaman Meclis, bu Anayasanın değiştirilemez maddelerini değiştiremez, bunu teklif bile edemez demektir. Peki diyelim ki Meclis bunu yaptı, o zaman kim denetleyecek? Anayasa Mahkemesi, bu 4. maddedeki temel şekil kuralını gözetmezse, Türkiye’de hangi makam bir Meclisin Anayasanın değiştirilemez maddelerini değiştirici, zedeleyici, törpüleyici girişimde bulunmasını önleyecektir? İşte sıkıntılar buradan kaynaklanıyor. Yani Anayasa Mahkemesi’nin yetkilerini ve görevlerini içimize sindirmemiz gerekir. Bu Anayasa Mahkemesi yargının kararlarını denetleyebilir ve gerektiğinde de kanunları iptal edebilir.
Burada şunu da unutmamak gerekir ki, dünyada 67 demokratik ülkede Anayasa Mahkemesi vardır ve bunların hepsi böyle bir yetkiye sahiptir. Türkiye dünyada tek ülke değildir ki. Bütün Anayasa Mahkemeleri’nin Meclislerin aldığı Anayasaya aykırı kanunları denetleyip iptal etme yetkisi vardır. Bu Hükümet aslında bunu içine sindiremiyor. Gerek Anayasa Mahkemesi olsun gerekse diğer yargı organları olsun eğer Hükümetin istemediği doğrultuda bir karar almışlarsa şunu yapıyorlar: “Bu kararı saygıyla karşılıyoruz ve bu karara uyacağız “ demek yerine o kararın temelini teşkil eden Anayasa maddesini veya yasa maddesini değiştiriyorlar.
Son bir örnek vereyim size; Bir yabancı şirket Türkiye’de yasalara aykırı bir biçimde, birinci sınıf tarım arazisi üzerine bir fabrika kurmuş. Mahkemeye gidiyorlar ve mahkeme bunu yasalara aykırı bularak fabrikanın işletilmesini durdurma kararı almış. Hükümet durdurulmasının engelleyerek, fabrikanın tekrar çalıştırılmasını sağlayacak bir kanun çıkarma yoluna gitmiş. Bu sefer Danıştay’a gidiyorlar, Danıştay da durdurma kararı çıkarıyor. Hükümet onu da tanımıyor, bir kanun daha çıkarıyor. Anayasa Mahkemesi’ne gidiyorlar, Mahkeme yürütmeyi durdurma kararı alıyor, onu da tanımıyorlar, bir kanun daha çıkarıyorlar. Beş defa kanun çıkarıyorlar. Niçin? Yargının kararına uyma yükümlülüğünden kendisini kurtarmak için. “Sen yargıysan ben de Meclisim, senin aldığın kararlar beni bağlamaz. Ben senin aldığın kararları geçersiz kılarım.” diyor. Anayasa Mahkemesi, beğenirsiniz ya da beğenmezsiniz bir karar almış, diyor ki “ Cumhurbaşkanı seçmek için 367 milletvekili hazır bulunacak”. Karar budur. Hükümet ne yapıyor? “ Ben o kanaatte değilim ama madem ki Anayasa Mahkemesi böyle bir karar verdi, başımla beraber ben de saygı gösteririm” demek yerine tam tersi “Sen misin böyle bir karar alan? Ben senin aldığın kararı geçersiz kılarım. Bir Anayasa değişikliği yaparak, Cumhurbaşkanlığı seçimleri için 184 milletvekilinin bulunması yeterlidir hükmü koyarım. O zaman 367 ile ilgili olan karar geçersiz hale gelir.” diyor. Nitekim onu yaptılar. Düşünebiliyor musunuz? Şimdi Hükümet bu yola gidince ne olmuş oluyor? “Yargı, yasamanın görev alanına giriyor “ deniliyor. Aslında ise yasama, yargının görev alanına giriyor. Hükümet yargının aldığı kararları geçersiz kılacak şekilde, yargının çalışma alanına tecavüz ediyor. İşin can alıcı tarafı burasıdır.
Sunucu: Yani Türkiye’de şu anda içinde bulunduğumuz gerilimin, nerdeyse kaos durumunun nedeni AKP Hükümeti’nin yargı kararlarını hiçe sayması mıdır?
Onur Öymen: Tabi, bundan kuşkunuz olmasın. Bunu yaparken de çelişkiden çelişkiye düşüyorlar. Mesela “ Kararın gerekçesini ortaya koymadan, Anayasa Mahkemesi kararları açıklanamaz.” diyorlar. Peki. Aynı Anayasa Mahkemesi 5 Temmuz’da referandumla ilgili bir karar almış ve gerekçesini de çok daha sonra açıklamış. Peki o zaman Başbakan bu konuda verdiği demeçte aynı şeyi söylemiş mi? “Anayasa Mahkemesi gerekçelerini ortaya koymadan kararlarını açıklayamaz “ demiş midir? Hayır, dememiş. Neden, çünkü öylesi işine geliyor. Ancak işine gelen Anayasa Mahkemesi kararlarında usulle ilgili tartışmalar söz konusu olmazken , onu sıkıntıya sokacak kararlar olduğunda ,onun için o zaman Anayasa Mahkemesi’nin dünyada yeri yok.
Sunucu: Sayın Öymen, bu “biz – onlar” ve “devlet –millet” ayrımı sizce neden sürekli gündemde?
Onur Öymen: Bu ayrım hem yanlıştır hem de çok haksızdır. Onlar dediği kimlerdir? Cumhuriyeti kuranları mı yoksa Lozan’ı yapanları mı kastediyorsunuz? Türkiye’yi, yıkılmakta olan bir İmparatorluğun küllerinden çıkarıp çağdaş bir devlet haline getirenlerden mi şikayet ediyorsunuz? Bütün Osmanlı borçlarını üstlendiği halde en yüksek kalkınma hızını gerçekleştiren, hiçbir dış ticaret açığı yaşamadan Türkiye’ye cari açık yaşatmadan, kalkınma hızını % 11’lerde, %12’lerde gerçekleştirenlerden mi şikayet ediyorsunuz? Ekonomisi sıfır düzeyinde olan bir ülkeyi demir ağlarla örenlerden mi şikayet ediyorsunuz? Kimden şikayet ediyorsunuz? Borç almadan, yabancılara teslim olmadan bu ekonomiyi kendi ayakları üzerine kaldıranlardan mı şikayet ediyorsunuz? Kimdir sizi rahatsız eden? Dış politikada yapılanlardan mı rahatsızsınız? Türkiye bütün dünyanın baskılarına direnerek ve II. Dünya Savaşı’na girmeyerek milyonlarca insanın hayatını kurtarmıştır. Onlardan mı şikayet ediyorsunuz, yoksa Türkiye’yi İsmet Paşa Dönemi’nde çok partili demokrasiye geçirenlerden mi şikayet ediyorsunuz? Onlar olmasaydı siz de yoktunuz. Türkiye 1946’da çok partili rejime geçirilmeseydi , siz yoktunuz. Böyle bir parti yoktu, çok partili demokrasi yoktu. Siz bunları halka kötü örnek olarak anlatıyorsunuz ve sürekli olarak “Biz başarılıyız, bizden önceki herkes başarısızdı” ayrımını neye dayanarak yapıyorsunuz? Siz kimsiniz, siz neyi temsil ediyorsunuz? Siz Cumhuriyetin değerlerinden farklı bir anlayışı mı temsil ediyorsunuz? Öyle anlaşılıyor . Cumhuriyetin temel değerleri ve tüm kurumlarıyla kavgalı olmak ne demektir? “ Biz bu rejimin içinde rahatsızız” mesajını veriyorsunuz .
Bunları en çok rahatsız eden de laikliktir. Türkiye buraya kolay gelmemiştir. Daha 1908’de II. Meşrutiyet ilan edildiğinde bile aşırı dinciler çıkıp İstanbul’da insanları sokakta öldürdüler. Askerler bu yıkıcı propagandaların etkisinde kalıp kendi subaylarını öldürdüler. Milletvekillerini öldürdüler. Sizin belki de özlemini çektiğiniz rejimin o zamanki başı olan Padişah, bunları yapanları balkondan selamladı. Siz o devri mi özlüyorsunuz? Irak sınırını çizeceğimiz sırada halkı o bölgede şeriat özlemiyle ayaklandıranları mı özlüyorsunuz?
Kubilay Olayı, Menemen Olayı’nı hatırlayınız. Türkiye oralardan buraya gelmiştir. Laiklik sadece içi boş bir kavram değildir. Laiklik bu devletin hamurunda olan en değerli varlık ve hazinedir. O yoksa biz de yokuz. Laiklik yoksa demokrasi de Cumhuriyet de yoktur, siz de yoksunuz. Şimdi siz kalkıp da “Bir insan hem laik hem de Müslüman olamaz” diyorsunuz. Müslümanlık, Allah ve kul arasında çok kutsal bir bağdır. Bunu bu işe karıştırmayın. Laiklik dinle devlet işlerinin, dinle hukukun, dinle eğitimin birbirinden ayrılmasıdır. Türkiye işte bunu başarmıştır . Ne kadar büyük bir başarı, ne kadar övünç kaynağı aslında. Bizden başka beceren yok.
Bangladeş, devletini kurarken bunu denemiş, Türkiye gibi laik olmayı denemiş ancak aşırı dincilerin baskısına beş sene dayanabilmişlerdir. Şimdi siz Türkiye’yi bir din devleti mi yapmak istiyorsunuz? Yani laiklik sizi bunun için mi rahatsız ediyor? Nedir sizi tedirgin eden?
Bakınız size bir örnek vereyim: Anayasa Mahkemesi geçen dönemde bu iktidarın çıkarttığı kırktan fazla yasayı ya iptal etti ya da yürütmesini durdurdu. Hiçbirine bu kadar tepki gösterilmedi. Şu üniversitelerde türban yasağının sürdürülmesini öngören karar kadar Anayasa Mahkemesi’nin hiçbir kararına tepki göstermediniz. Nedir sizi rahatsız eden? Yani bu rejimi kendi istediğiniz çerçeveye sokma çabalarını Anayasa Mahkemesi durdurduğu için mi bu kadar olağanüstü tepki gösteriyorsunuz? O zaman neden Anayasa Mahkemesi’nin yetkisini aştığını söylemediniz de şimdi söylüyorsunuz? Çünkü burada sizin rejimi kendi gönlünüzdeki hedefe göre değiştirme çabanızın engellendiğini hissediyorsunuz?
Sunucu: Peki bu % 47 – %53 ayrımı sizce laik- anti laik kesimi mi temsil ediyor?
Onur Öymen: Türk halkının laiklikten yana bir sıkıntısı hiçbir zaman olmamıştır. Hiç kimse “Padişahlığı, Halifeliği geri getirelim” dememiştir. Türkiye’de böyle bir kavram yoktur. Türkiye’de laiklikten şikayet eden bu iktidarın yönetim kadrosu dışında halktan, tabandan gelen bir tepki veya rahatsızlık var mı? Üstelik siz bunu da siyasi amaçlı yaptığınızı itiraf etmiştiniz. Üniversitelerde türban için “Velev ki siyasi amaçla bile kullanılmış olsa” diyorsunuz. Bunun siyasi bir simge olabileceğini söylüyorsunuz. Demek ki siz bu işleri siyasi amaçlarınız için yapıyorsunuz. Bu konuda yürütülmekte olan bir dava var ve konu üzerinde daha fazla ayrıntıya girmek istemiyoruz. Ama şurası muhakkak ki Anayasa Mahkemesi’nin bu kararı, bu iktidarı çileden çıkartmıştır. Ne söyleyeceklerini bilemiyorlar. Biri diyor ki: “Anayasa Mahkemesi’nin kararlarını Meclis’te askıya alalım”. Düşünebiliyor musunuz? Böyle bir hukuk devleti anlayışı olabilir mi? Herhangi demokratik bir ülkede birisi kalkıp böyle bir laf edebilir mi? Bunu söyleyen insan da Adalet Komisyonu Başkanı. Olacak iş değildir. Siz ne yapmak istiyorsunuz? Türkiye’yi ne hale getirmek istiyorsunuz?
Biz halkın büyük bir çoğunluğunun laikliği benimsediğine inanıyoruz. Çünkü halk biliyor ki, laiklik yoksa demokrasi de yoktur. Halk demokrasiyi vazgeçilmez bir hayat biçimi olarak benimsemiştir. Kalkıp seçimlerde diyorsunuz ki, “Dindar olduğu için bir adamı Cumhurbaşkanı seçtirmediler”. Bütün seçim propagandasını buna bina ettiniz Yani onun dışındaki adayların hepsi dinsiz mi? Ona gelene kadar bütün Cumhurbaşkanlarımız dinsiz miydi? Ne demek istiyorsunuz? Yani sizin adayınızın ayrımcı tek özelliği dindar olması mı? Onun dışındaki insanların en az o kadar dindar olmadığını siz nereden biliyorsunuz? Bunu bir tek Allah bilir. İşte bunu siyasi propaganda malzemesi yapıyorsunuz. Bütün seçimler boyunca bunu söylediniz.Yani demek ki sizin dünya görüşünüz, temel anlayışınız bu Anayasa ile örtüşmüyor. Türkiye Devleti’ni kuran insanların dünya görüşüyle, yarattıkları eserle siz kavgalısınız. Sıkıntı buradan kaynaklanıyor.
Şimdi şu gün söylediği laflara bakın: Cumhuriyet Halk Partisi, demokrasiye karşıymış; Demokrasiyi biz kurduk, çok partili rejimi biz getirdik. Hukuka karşıymış; hukuku biz savunuyoruz. Siyasetimiz ülkeyi tahrip ediyormuş. Bunlar ciddi laflar mıdır? Bir muhalefet partisi sizin Mecliste çıkarabileceğiniz hangi yasanıza engel olabilir? Sayısal çoğunluğu olmadığı için engel olamaz. Yani siz nasıl muhalefeti suçlayarak kendinizi temize çıkartmaya çalışabilirsiniz? Bu söylenenler akla aykırıdır. CHP bu gibi sözleri tabi ki ciddiye almıyor. Bunlar ciddiye alınacak sözler değildir ki. Bu bir anlamda bir zihni perişanlığın ifadesidir.
Kime saldıracağını bilemiyorlar. Anayasa Mahkemesi’nin kararına kızmışlar, kime saldıracağını bilemiyorlar. Muhalefete, Meclise, yargıya herkese saldırıyorlar. Türkiye için tehlikeli olan, bu dünya görüşüdür. Yoksa, çoğunluğu almışsınız, Türkiye büyük ve güçlü bir ülke, halkı Müslüman olanlar arasında tek demokrasi olan ülke. Daha ne istiyorsunuz? Yetmiyor. Kendi Başbakanlık Müsteşarları’nın çok açık yazıları var. “Laiklikten uzaklaşıp bir din devletine doğru gidelim” diyor. Siz de onu taltif ederek Mecliste milletvekili yapıyorsunuz. Bu zihniyet Türkiye’nin karşısındaki en büyük sorundur. Özetle söylemek gerekirse, bu olay –iktidarın Anayasa Mahkemesi’nin aldığı karara gösterdiği tepki- aslında Türkiye’nin bütün gerçeklerini ve Türkiye’nin karşılaştığı bu istikrarsızlığın, sıkıntıların, güçlüklerin temel sebeplerini ortaya koyuyor. Bunlar rejimle barışık değiller. Sıkıntı buradan kaynaklanıyor.
Sunucu: Sayın Öymen, sizce bu durumun çözümü nedir?
Onur Öymen: Çözüm çok basittir. Çözüm uzlaşıdan geçer. Ama uzlaşı, iktidarla rejimin uzlaşması demektir. İktidarın rejimle ve Anayasa ile uzlaşması demektir. Anayasa Mahkemesi’ne saygı göstermesi demektir. Anayasa Mahkemesi’nin kararlarını itirazsız kabul etmesi demektir. Uzlaşma demek, iktidarın parlamenter dokunulmazlığını kaldırmayı kabul etmesi demektir. İktidarın yapması gereken iş, köklü reformları hızlandırarak Türkiye’nin Avrupa Birliği sürecini rayına oturtmaktır. İktidarın yapması gereken şey devletin kaynaklarını halkın çıkarlarına ayırmaktır. İktidarın yapması gereken şey, rüşveti, kayırmacılığı, kadroculuğu, suistimalleri sona erdirmektir.
Türkiye bugün, dünya ülkeleri arasında yolsuzlukta 64. sıradadır. 63 ülkede bizden daha az yolsuzluk var. Bu, bir utanç vesilesidir. Bunu önleyeceksiniz. Eğitimde, sağlıkta, altyapıda Türkiye’nin düştüğü sıkıntılı durumu önleyeceksiniz. Hiçbir çağdaş ülkede halkın %13 ünün okuma yazma bilmediğinin örneği yoktur. Bir tek bizde var. Bütün bunları düzelteceksiniz, değiştireceksiniz. Kaynakları ihtiyaca tahsis edeceksiniz. GAP projesini bitireceksiniz. Orada yaşayan susuz, topraksız insanları su ve toprak sahibi yapacaksınız. Üretimi arttıracaksınız, kaynaklarınızı halkın en çok ihtiyaç duyduğu alanlara yönlendireceksiniz. Gelir dağılımı adaletsizliğini ve bölgeler arası adaletsizliği düzelteceksiniz.
Siz bütün bunları bir tarafa bırakıp da sadece rejimle ve Anayasa ile kavganızı ön plana çıkarırsanız ve sürekli olarak ülkenin gündemini bunlarla meşgul ederseniz diğer konulara eğilemezsiniz. Teslimiyetçi dış politika izlemeyeceksiniz. Başka ülkelerin çıkarını düşünerek veya onların telkinleri doğrultusunda politikalar oluşturursanız Türkiye’ye fayda sağlamazsınız, aksine zarar verirsiniz. Türkiye’nin çıkarlarını savunmasını öğreneceksiniz. Bütün bunları yaptığınız takdirde Türkiye gibi çok büyük bir birikimi ve gücü olan ve gerçekten tarihi, kültürel ve ekonomik boyutuyla örnek olabilecek bir ülke bir anda ayağa kalkar ve şahlanır. Ama siz bütün bunları bir tarafa bırakıp da sırf kendi ideolojinizin esiri olduğunuz için Türkiye’de başta Anayasa olmak üzere, yargı ve tüm kurumlarla, üniversitelerle, Meclisle, muhalefetle, herkesle kavga ederseniz bunların hiçbirini yapamazsınız. Ortaya çıkan tablo da bugünkü perişan tablodur.
Bu iktidarın CHP’yi suçladığı her durumda bileceksiniz ki esas hedef CHP değildir. Esas hedef, CHP’nin temsil ettiği çağdaş, demokratik, laik Türkiye’deki Atatürk düşüncesidir. Türkiye’yi bu hale getiren, Türkiye’yi yoktan var ederek çağdaş, demokratik, laik bir ülke haline getiren düşüncedir. Onunla kavgalılar. CHP onlar için bu işin sembolüdür. Bizim vermeye çalıştığımız mesaj budur. Keşke CHP’nin ideolojisini, dünya görüşünü ve Atatürk’ten kaynaklanan hedeflerini benimseyebilseler.
Sunucu: Çok teşekkürler Sayın Öymen değerlendirmeleriniz için.
Onur Öymen: Ben teşekkür ederim.
Bu belge Görsel Basın arşivinde bulunmaktadır.