Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- (Türkçe) SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- (Türkçe) ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- (Türkçe) 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- (Türkçe) CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- (Türkçe) GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- (Türkçe) Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- (Türkçe) ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- (Türkçe) Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- (Türkçe) Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

ART – Terörizm ve Ek Protokol Hakkında
CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur ÖYMEN’in ARTV’ye verdiği mülakat
15 Ağustos 2005
UYUM POROTOKOLÜ’NÜN İMZALANMASI VE KIBRIS MESELESİ
Şimdi deklarasyonun anlamını anlatırız fakat işin bir boyutu var ki üzerinde önemle durmak gerekiyor. Türkiye bu protokolü imzalamak zorunda mıydı? Önce bu soruya cevap vermek lazım. 17 Aralık zirve toplantısı sırasında Başbakan üzerinde illa müzakereler başlamadan bu protokolü imzalayacaksınız diye çok baskı yaptılar. Başbakan ne yazık ki çok fazla direnemedi ve bir yazılı taahhütte bulundular biz bu protokolü imzalayacağız diye o zaman orada bulunan Beşir Atalay imzasıyla. Niçin imzalamak zorunda değil di? Çünkü AB’nin hukukunda böyle bir kural yok. böyle bir kayıt yok. bakın on yıl önce AB’ye üye olan ülkeler var. İsveç, Finlandiya ve Avusturya gibi. Bu ülkelerle on yıldan beri bu protokolü imzalamadık. O bakımdan niçin bize kimse baskı yapmadı da dayatmadı da şimdi istiyorlar? Bir tek sebebi var. Kıbrıslı Rumlar bundan bir siyasi avantaj sağlamak istiyorlar. Bunun başka izahı yok. İşin bu boyutunu bir kere görmek lazım. o zaman ne yapacaktınız? Diyorsunuz ki “biz Kıbrıs’ı tanımıyoruz.” Güzel. O zaman diyecektiniz ki 17 Aralık Zirve toplantısı sırasında “biz bu protokolü yeni üye olan ülkelerle imzalıyoruz ama Kıbrıs meselesi çözümlenmeden bu protokolün Kıbrıs’a geçerli olmasını kabul etmiyoruz. Güney Kıbrıs’ı Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanımıyoruz. O zaman böyle bir kayıt koyacaktınız. Koymadılar. Şimdi sıkıntı buradan başlıyor. Bu defa imzalarken koyabilirlerdi ama koymadılar. Bir rezerv koymayı teşebbüs etmiş bizim Hükümetimiz fakat AB “rezerv koyamazsınız” diye itiraz etmiş. Onun üzerine tek taraflı bir deklarasyon yayınladılar. Şimdi bu deklarasyon kimi bağlar? Kimseyi bağlamaz. Hukuken bir rezerv gibi anlaşmanın içine koyduğunuz “ben bu anlaşmayı ancak bu şartla imzalıyorum” diye koyduğunuz bir rezerv gibi değil. bir deklarasyon bir beyanname. Bir niyet beyanı. Ama bu niyet beyanı Hukuku değiştirmiyor. Çünkü uluslar arası hukuk diyor ki “tanımadığınız bir devletle bir anlaşma imzaladığınız zaman bu fiili tanıma anlamına gelir”tanıma vardır diyor. İki türlü tanıma var; bir hukuki tanıma. Tanımadığınız bir devlete bir nota gönderiyorsunuz. Bu hukuki tanıma. Birde fiili tanıma var. O da bu. yani tanımadığınız bir devletle bir anlaşma imzalarsanız, bir protokol imzalarsınız bunun adı fiili tanıma. “efendim ben hem imzalarım hem de fiilen tanımış olmam” derseniz hukuka uygun bir davranışta bulunmuş olmazsınız. Siz öyle dediniz diye hukuk kitapları değişecek değil. hukuk ilkeleri ve ölçüleri değişecek değil. o bakımdan bu işte maalesef başından beri yanlış yapılmıştır. Şuanda geldiğimiz nokta Türkiye’yi çok sıkıntıya sokacak bir noktadır çünkü fiilen tanıdığınız Hükümet kırk yıldan beri bütün Türk Hükümetlerinin gayri meşru saydığı bir ülkeydi. Şimdi tanıyıp tanımama tartışması yapılıyor bundan daha önemlisi var biz bunları gayri meşru sayıyoruz. Niçin? Çünkü Kıbrıs Devletini kuran 1960 tarihli Londra ve Zürich Anlaşmalarına göre Kıbrıs’ta böyle bir Hükümet olamazda onun için. Kıbrıs’taki bütün hükümetlerin parlamentolu yargının belli ölçüler içinde iki toplumdan oluşması gerekiyor. Kıbrıs Devleti böyle kurulmuş. Bunlara Türklere saldırdılar, bir çok soydaşımız katlettiler 63 sonunda sonra da fiilen Türkleri Devlet yönetiminden ayrılmak zorunda bıraktılar. Şimdi bir tane Türk yok bunların hükümetinde. Bir tane parlamentosunda Türk Parlamenter yok. O zaman bu Hükümet meşru değil bizim için. Şimdi siz bunları fiilen tanırsanız o zaman onları meşrulaştırmış oluyorsunuz. Yani fiili tanımanın bir sonucu onları meşrulaştırmak. Onların da istediği bu. Onun için dayattılar. Onun için bize baskı yaptılar illa bunu imzalayın diye. Ama şu kadarını da söyleyeyim ki bu protokolün imzalanması yerine aslında hiç bir şey olmuş değil. Çünkü TBMM tarafından onaylanmadığı sürece bu sadece protokolün imzalanmasının bir kıymeti yok. Şimdi Meclise gelecek. Meclise Hükümet onay için sunacak. O zaman göreceğiz. Adalet ve Kalkınma Partisi üyesi milletvekilleri şimdiye kadar Kıbrıs konusunda izledikleri çizgiyi sürdürecekler mi? 2003 yılında altına imza attıkları Meclisin ortak kararını koruyacaklar mı? Yoksa bununla hiç bağdaşmayan bunun tam tersi olan bu protokole evet mi diyecekler? İşte direnirlerse o zaman gerçekten TBMM 1 Mart teskeresinden sonra yeniden bir tarih yazmış olacak. Ve dış baskılara, zorlamalara, dayatmalara Türk halkının temsilcilerinin boyun eğmediğini bütün dünyaya kanıtlayacağız. İşte biz bunu ümit ediyoruz. Bunu yaptığımız taktirde gerçekten bu protokolde imzalamış olmasının hiçbir kıymeti kalmayacaktır.
Niçin dedik Meclisi geçen sene Temmuz’da tatile sokmadınız da bu sene sokuyorsunuz? Bu kadar kritik meselelerimiz var. Kıbrıs’ta bu gelişme var. Terör azmış. Bütün bunları görüşmemiz gerekmez miydi? Niçin Meclisi şimdi tatile sokuyorsunuz? Bizim de izahımız budur. Bu Kıbrıs’taki gelişmeler olurken milletvekilleri Ankara’da olmasın ve tepkilerini ortaya koymasınlar diye. Bakın biz ondan kısa bir süre önce Mecliste bu konuda genel görüşme önergesi verdik. Reddettiler. Meclisin devreye girmesinden büyük rahatsızlık duyuyorlar. Halbuki Meclisin onayı olmadan bu konuda hiçbir şey yapmak kabil değil. Hiç.
Meclise ne zaman getireceklerini göreceğiz. Fakat 3 Ekime kadar başka gelişmeler bekleniyor. Fransız Başbakanı çok açıkça beyan etti. “Türkiye müzakereler başlamadan hukuken de tanımalıdır” diyor. Ve Fransa’da anayasaları gereğince dış politikada esas söz sahibi olan Cumhurbaşkanı Chirac’ta bunu teyit etti. Bu görüşle karşımıza çıkarlarsa 3 Ekimden önce hukukende tanıyın diye Türkiye’ye dayatabilirler. Buna karşı Hükümet ne yapacak? Daha uyum protokolü Meclise gelmeden bu mesele karşımıza gelecek. Buna ne yapacaksınız? Bunlara hiç tepki çıkmıyor. Türkiye’den çok cılız sesler çıkıyor. Hiç tepki çıkmıyor. Yani öyle bir konuma getirdiler ki Türkiye’yi bu 3 Ekim’i böyle bir havuç gibi göstererek bu havuca ulaşmak uğruna Türkiye’den her türlü tavizi alacaklar. Strateji budur. Bazıları da diyorlar ki “ Türkiye hayır derse ve müzakereleri başlatmazsak o zaman Kıbrıs’ta ümit ettiğimiz tavizleri alamayız.” İşte bu Kofi Annan Planın hazırlayıcılarından David Henney bu söyledi. Almanlar filan aman Türkiye’ye müzakere tarihi sakın vermeyelim dedikleri zaman sakın yapmayın diyor. Bunu yaparsanız biz Kıbrıs’ta alacağımız tavizleri alamayız Türkiye’den. Yani önümüze gerçekten bu 3 Ekimde müzakerelere başlama işini bir havuç gibi koyuyorlar ve buna karşılık da Türkiye’den ne kadar taviz mümkünse alıyorlar. Peki bu tavizleri biz vereceğiz karşılığında tam üyelik sürecine Türkiye’yi oturtacak mısınız? Hayır bunun garantisi yok ve orda da Türkiye’ye özel statü versek sözleri yükselmeye başladı. Son olarak Danimarka Başbakanı Rasmussen’de bunu söyledi. Almanya’da zaten Hıristiyan Demokratlar bunu savunuyor. Fransa’da iktidar partisi başkanı Sarcosi bunu savunuyor. Avusturya zaten böyle. Giderek Türkiye’ye tam üyelik müzakeresi değil özle statü verilmesi için bir çalışma yürütülüyor. Müzakerelerin bu esasa göre başlaması ön görülüyor. İşte biz bütün bunları sakıncalı görüyoruz. Hükümetin böyle bir rüzgara kapılmış gibi gittiğini görüyoruz. Ve bunu gerçekten endişe verici olarak kabul ediyoruz. Hem Kıbrıs meselesi açısından hem Türkiye AB ilişkilerinin geleceği açısından bütün bunlardan daha da önemlisi Türkiye’nin itibarı açısından. Yani Türkiye itibarını kaybetmemelidir. Bu oyunlar karşısında çaresiz ne yapacağını bilemeyen bir ülke durumuna düşürmemelidir. Onun için biz Hükümete diyoruz ki bunlar milli meselelerdir. Cesaretli olun, direnin, dayanın. Bunu yaparsanız biz de sizi destekleriz. Mecliste destekler. Halkta destekler. Türkiye’nin gücünü de dünyaya kanıtlarız ama siz her esen rüzgara boynunuzu eğerseniz o zaman tabii bundan çok şey kaybederiz.
Burada kamuoyuna duyurulmayan ve söylenmeyen bir gelişme oldu. Her nedense bizim Hükümet bazı şeyleri kamuoyunun pek fazla bilmesini istemediği için bazı belgeleri tercüme etmiyor ve basına vermiyor. 25 Nisan tarihinde Türkiye- AB ortaklık konseyi toplandı. Bu ortaklık konseyine AB tarafı bir ortak tutum belgesi sundu. Bu belgede çok açık bir şekilde deniliyor ki Türkiye’nin Rum gemilerine limanlarını ve Rum uçaklarına havaalanlarını açması Gümrük Birliğinin gereğidir. Bu konuda adalet divanının kararları vardır. Az önce sözüne ettiğiniz Papadopulos’un görüşleri buna dayanıyor.
Aslında AB’nin yazılı olamayan bir kuralı var. Daha doğrusu buna vaktiyle Lüksembourg kuralı diyorlardı şimdi fiilen ‘eğer bir konu veto hakkını gerektirmeyecek bir konuysa bile diğer ülkelerden birinin ulusal çıkarlarını ilgilendiriyorsa her ülke sanki o ülkenin veto hakkı varmış gibi hareket ediyor’. Buna Lüksembourg kuralı diyorlardı. Netice itibarı ile AB üyesi bir ülkeyle üye olmayan bir ülke arası itilafta AB’nin ne kadar haklı görürse görsün üye olmayan ülkeden yana tavır aldığının örneğini hiç görmedim ve duymadım bu güne kadar. O bakımdan hiç kuşkunuz olmasın bazı taktik sözler beyanlar bir yana işin özünde hiç kimse Türkiye ile olan bir ihtilafta Kıbrıslı Rumları karşılarına alıp Türkiye’nin lehine tavır almazlar. Taktik demeçlerde bulunurlar ama işin özü budur.
Bizden ne istiyorlar? Bizden istedikleri; limanları açın diyorlar. Şimdi bu Türk yanlısı bir davranış mı? Hava alanlarınızı Rum uçaklarına açın. Peki karşılığında Rumlar da Kıbrıs Türk gemilerine limanlarını açacak mı? Hayır açmayacaklar. Kıbrıs Türk uçaklarına havaalanlarını açacaklar mı? Hayır açmayacaklar. Bu tek taraflı bir taviz olarak istiyorsunuz.
Kıbrıs’taki gelişmelere gelince şunu hissediyoruz ki Kıbrıslı Türkler bundan çok ciddi bir derecede endişe duymaya başladılar. Bu protokolden bilhassa bu gemilerin kabulü filan şunu hissediyorlar ki bir anda Kuzey Kıbrıs ikinci sınıf bir devlet haline düşe bilir. Çok da haklılar şunun için; çünkü Güney Kıbrıs demiyor ki “ben sadece Kıbrıs’ın güneyinde egemenlik hakkı olan bir devletim.” “Ben” diyor “Kıbrıs’ın tamamında egemenlik hakkına sahibim.” Yani Kuzey Kıbrıs da benim egemenlik alanım. AB’de bunu kabul ediyor. Şuan için Kuzey Kıbrıs’ta bu egemenlik haklarını kullanamadığını söylüyor ama AB’de Kıbrıs yeşil hattın güneyindeki araziden oluşur demiyor. O bakımdan sizin Güney Kıbrıs’ı meşrulaştırmanız ve fiilen tanımanız ve hukuki tanımaya doğru gitmeniz netice itibarı ile Kuzey Kıbrıs’ı tanımanızı anlamsız hale getiriyor. Bakın size bir örnek vereceğim. Birkaç ay önce Devlet Bakanı Abdüllatif Şener Kuzey Kıbrıs’la bir Gümrük Birliği çerçeve anlaşması imzaladı. Ondan sonra dediler ki “bir takım protokoller yapacağız ve bunu yürürlüğe sokacağız.” Ben bu konuyla ilgili Dışişleri Bakanlığına yazılı bir soru önergesi verdim çünkü birde baktık ki 6 Ekim tarihli AB Komisyonu İlerleme Raporunda diyor ki “Türkiye her ne kadar böyle bir çerçeve anlaşması imzaladıysa da bunu bize uygulamayacağını söyledi” diyor. Şimdi ben soru sordum resmen. Dedim “böyle bir şey var mı? Siz bunlara bildirdiniz mi uygulamayacağız” diye? O zaman niye imzalıyorsunuz? İşte biraz muğlak bir cevap “ Tabii biz bunu imzaladık ama bu doğrudan yürürlüğe girmez. Tabii ki AB ile olan ilişkilerimizi düşünmek zorundayız.” Yani belli ki yürürlüğe sokamayacaklar. Öyle bir durum çıktı ki ortaya bizim Güney Kıbrıs’la Gümrük Birliğimiz olacak ama Kuzey Kıbrıs’la olmayacak. Düşünebiliyor musunuz? Böyle bir durum düşünebilir misiniz? Gittiğimiz nokta bu noktadır ve bunu da inkar edemiyorlar. Açıkça rapor yazmış bize söz verdiler diyor. Bu çerçeve anlaşmasını imzaladılar ama uygulamayacaklar diyor. Peki o zaman niçin imzalıyorsunuz? Kimi kandırıyorsunuz? Kıbrıslı Türkleri mi? Türk vatandaşlarını mı? Türkiye’yi mi? Kimi kandırıyorsunuz? Niçin imzaladınız bunu? Öyle bir durum çıktı ki ortaya netice de sayın Özdağ’ın dediği gibi, bizim Kuzey Kıbrıs’la ekonomik işbirliğimiz zaman içinde Güney Kıbrıs üzerinden geçiyor hale gelebilir. Çünkü siz bunu şimdi imzaladıktan sonra diyecekler ki “Gümrük Birliğinin kuralları var.” Öyle Gümrük Birliği anlaşmasını imzaladım ve bildiğimi okurum diyemezsiniz. Gümrük Birliğinin kuralları var. Nedir bu kurallar? Bu kurallar diyecekler Brüksel’de tespit ediliyor. Bugün Türkiye AB ile Gümrük Birliği içindedir. Ama Gümrük Birliği ile ilgili kararların alındığı toplantılara katılamamaktadır. Dünyanın her hangi bir ülkesi ile AB çerçevesinde bir Gümrük ilişkiniz olduğunda hangi tarifleri uygulayacaksınız? Ne yapacaksınız? Ne edeceksiniz? Bunun kuralı Brüksel’de tespit edilir. Yarın size diyecekler ki “Brüksel’de biz bunu tespit ettik. Siz Kuzey Kıbrıs’la şunu yapamazsınız. Bu ticareti yapamazsınız.” Kıbrıslı Türklerde şöyle bir izlenim uyanacak diye korkuyoruz ki diyecekler ki “Türkiye sırf müzakerelere başlayabilmek için bizi feda etti ve bizim çıkarlarımızı korumaktan vazgeçti.” Biz bunu Kıbrıs’ta yalnız bu Hükümete karşı olan muhalefette görmüyoruz. Bu Hükümetin içindeki politikacılarda da bu endişeyi görüyoruz. Yani Türkiye acaba kendi çıkarı için bizi feda mı ediyor? Orada da bu rahatsızlık var. Yarın öbür gün diyebilirler ki eğer Mecliste bu onaylanırsa “Türkiye bizi feda etti. Bize seçenek bırakmadı. Ne yapalım. O zaman biz de Rumlarla birlikte AB’nin içine katılmak zorundayız” diyenler çıkabilir.
Askerlerde bir söz vardır. Derler ki “yığınakta yapılan hata savaşın sonuna kadar devam eder.” Bu Hükümet Kıbrıs meselesinde yığınakta başından beri hata yapmıştır. Bir kere en önemlisi Güney Kıbrıs’ın AB’ye üyeliğine itiraz etmemiştir. Bundan önceki bütün Hükümetler bu konuda büyük mücadele verdiler ve dediler ki “Kıbrıs Devletini kuran Anlaşmaya göre Kıbrıs Türkiye ve Yunanistan’ın aynı zamanda üye olmadığı bir uluslararası kuruluşa giremez.” Bu konuda uluslar arası hukukçular raporlar aldı bundan önceki Hükümetler ve büyük bir mücadele verdiler. Fakat bu hükümet nedense Güney Kıbrıs’ın üyeliğine karşı hiçbir mücadele vermedi. Oradan başladı hata. Bunu çok büyük bir mesele haline getireceksiniz. Devletin bütün ağırlığını koyacaksınız. “Efendim bir şey yapabilir miydik? Elimizden ne gelirdi?” S 300 füzelerinin Güney Kıbrıs’ta konuşlanmasına nasıl mani olduk biz? Savaş mı açtık? Bir mermi atmadık. Ama ne yaptık? Devletimizin ağırlığını öyle koyduk ki cesaret edemediler. Bunu yapacaktınız ve diyecektiniz ki “Güney Kıbrıs eğer hukuka rağmen, antlaşmalara rağmen, Türkiye’ye rağmen bizden önce üye yapılırsa bunun bedelini ödersiniz.” Türkiye’nin elinde çok bedel ödetecek kozlar vardır. Koz kullanacaksınız. Diplomasi yapıyorsanız koz kullanacaksınız. Rica ederek diplomasi yapılmaz. “Sizden çok rica etsek acaba şunu şöyle yapar mısınız” derseniz adama gülerler. Ama şu izlenimi verirseniz “bakın siz benim menfaatimi ağır bir şekilde ihlal edecek şu adımı atarsanız yarın bende sizin menfaatinizi ihlal ederim. Yarın benden çok önemli bir konuda bir talepte bulunduğunuz zaman bunu kabul ettiremezsiniz bana.” Bunu dediğiniz anada, bunu deyebilecek durumda olduğunuzu hissettirdiğiniz anda iki kere düşünürler. Ama bakarlarsa ki “biz ne yaparsak yapalım bu Türk Hükümetin hiç bir şey yapacağı yok. Boyun eğmeye mahkum” o zaman sizden her şeyi ve size bir şey vermezler. Şimdi biz bu noktaya getirdik işi. Baştan ağırlığınızı koyacaktınız. Az önce söylediğim gibi Aralık ayında bu belgeyi imzalamayacaktınız. “Uyum protokolünü 3 Ekimden önce imzalayacağız” diye böyle bir taahhütte bulunmayacaktınız. İlla bulunmak zorundaydık. Şart koyacaktınız hemen. Bunların hiç birini yapamadılar. Şimdi bunun bedelini ödüyorlar. Bunun bedelini ödemenin kendilerine yüklediği büyük siyasi yükün farkına varmaya başladılar. Biraz da Hükümetin sinirliliğini biz buna bağlıyoruz. Gündemi değiştirmek istiyorlar. Anayasa değişikliği diyorlar. Ama bunun altında yatan bu Kıbrıs’ta gerçekten Türkiye’nin kendi kendine açmaza sokmuş olmasıdır.
Buradan çıkış yolu var mı? Bizim görevimiz halka gerçekleri anlatmak ama amacımız böyle kötümserlik yaymak da değil. Muhalefet demek böyle kötümserlik propagandası yapmak değil. bizim görevimiz yol göstermek. Bunun çaresi var. Nedir çaresi? Çaresi bu protokolü Mecliste reddetmektir. Mecliste bunu reddettiğimiz zaman bütün bu oyunları bozacağız. Ondan sonra sıfır noktasına getireceğiz işi. Bir kere daha görüşeceğiz. “Efendim bizi masaya oturtmazlarsa?”Bir kere masaya oturtmalarının ön koşullarından biri bu protokolü imzalamanız değildir. Bunu halka çok iyi anlatmak lazım ve Avrupalılara da anlatmak lazım. nedir koşulları? Şudur; 1993 tarihli Kopenhag Kriterlerini sadece siyasi bölümünü yerine getirmek masaya oturmak için yeterlidir. Nedir onlar? İnsan Hakları, demokrasi ve azınlık haklarında Avrupa standartlarını tutturmak. Bunu yapacaksınız. Bunu yapan ülkelerle masaya oturdular şimdiye kadar. Siz de bunları yaptığınız için masaya oturacaksınız. Bunu direteceksiniz. Bunu söyleyeceksiniz. gücünüzü ağırlığınızı hissettireceksiniz. Türkiye böyle başkalarının her dediğine evet diyecek bir ülke değil ve hiç olmadık biz. Her zaman milli çıkarlarımızı koruduk. Haysiyetimizi koruduk. Prestijimizi koruduk. Böyle önüne gelenin istediği gibi Türkiye’ye yaptırdığı bir dönem olmadı. Şimdi biz bunu yaşıyoruz. Bizi üzen budur. Orada diyeceksiniz ki “bu yaptığınız hukuka aykırı. Bu yaptığınız sizin kararlarınıza aykırı.” Bakınız şimdi Türkiye’ye çifte standart uyguluyorlar. “Siz farklısınız. Size farklı muamele uygulamamız lazım.” Bizden gık çıkmıyor. “Efendim adamlar haklı” diyorlar. “Biz kocaman ülkeyiz. Gayet tabii bize farklı muamele yapacaklar” diyorlar. AB’nin kararına aykırı bu. 1993 Aralığındaki Helsinki Zirvesinde karar var. “Türkiye’ye diğer adaylarla eşit kriterler uygulayacağız” diyor. “Farklılık yapacağız” demiyor. “Eşitlik yapacağız” diyor. Şimdi diyor ki “efendim siz büyük devletsiniz. Öbürleri küçük devlet.” Polonya ile Güney Kıbrıs aynı zamanda üye oldu. Nüfus açısından bakarsanız Polonya onlardan 40 misli büyük. Farklı muamele mi yaptılar? Yani onlara bir türlü öbürlerine başka türlü mü davrandılar? Hayır. Şimdi bunları söyleyeceksiniz.
Biz çok derin üzüntü duyuyoruz. Herkese aydın sıfatını vermek moda oldu Türkiye’de. Aydın kimdir, kim değildir. Onu tam bilemeyeceğim ama şu kadarını biliyorum ki aydın önce ulusun çıkarlarını düşünen, ulusun haysiyetini koruyan adamdır. Yani aydın entelektüel bilgi birikimi olan belli konularda uzmanlığı olan fakat bütün bunlardan daha da önemlisi kendi ülkesinin çıkarına sahip çıkan adam demektir. Her konuda kendinizi eleştirirseniz, her konuda “yabancılar haklıdır. Biz haksızız. Onlar ne derse yapalım” derseniz o zaman bizim milli mücadeledeki mandacılara dönersiniz. O bakımdan şimdi bizim aydınımızdan beklediğimiz her şeyden önce siyasi kanadı ne olursa olsun, sağcı olsun solcu olsun, inançları ne olursa olsun önce ülkenizin çıkarını koruyacaksınız. Ülkenizin çıkarını korumak ne demek? Haksızlıklara direnmek. İşte bizim bu Hükümette göremediğimizde budur. Haksızlıklara direnemiyorlar. Çifte standartlara direnemiyorlar. ‘Hayır’ diyemiyorlar. Ve ne yazık ki Türkiye’de bir kesim de bu konuda onlara destek ve yardımcı oluyor. “Aman” diyorlar “bu tavizi vermek bizim için iyidir. Aman sakın itiraz etmeyin. Muhalefetin itirazlarını dikkate almayın. Onlar tutucudur.” Yani sosyal demokrat bir partiyi tutucu olarak vasıflandırıyorlar.
Neticede, bu kavram kargaşası Türkiye’ye çok şey kaybettiriyor. Kıbrıs’a dönersek şunu söyleyeceğim; eğer biz bu noktada bu mevzide duramazsak gerçekten bundan sonra gireceğimiz mevzi belki de Kıbrıs’ı feda edeceğimiz bir mevzi olabilir. Şöyle bir söz var, derler ki geçmişte “Türkler savaş meydanında kazanır. Müzakere masasında kaybeder.” Osmanlı döneminde böyle olmuş. En son olarak 1897 savaşını Yunanistan’a karşı kazanmışız bu savaşın sonucunda Girit’i kaybetmişiz masada. Batılılar baskı yapmışlar, Yunanlılar ayaklanma yapmışlar, baş edememişiz ve kaybetmişiz. Kıbrıs’ta bunu yaşamamalıyız. Kıbrıs’ta sanki savaşı kaybeden bir ülkenin insanları durumuna Türkiye’yi düşürmek istiyorlar. Savaşı sanki biz Kıbrıs’ta kaybettik, kaybeden taraf biz olduk da şimdi bunun bedelini ödeyeceğiz. Öyle değil. savaşı onlar kaybetti şimdi müzakere masasında onlar kazancı çıkıyor. Buna izin veremeyiz. Yani biz savaşın ganimetini toplamaya çalışmıyoruz ama orada haklı bir müdahale yaptık ve başarılı bir sonuç aldık. Türklerin yakın tarihlerinde ilk defa yüzyıldan beri özgür bir insan olarak bağımsız bir ülkede yaşama şansına kavuşturduk şimdi buradan geri adım atın diyorlar bize. Bu yanlış. “Çözümsüzlük çözüm değildir.” Bunlar içi boş laflar. Çözüm bir hedef değildir. Diplomasi de hiç kimse size çözümün bir hedef olduğunu söyleyemez. “Nasıl bir çözüm” diye sorarlar adama. Teslimiyette bir çözümdür. Gidip teslim olursanız karşı tarafa bir çözüme ulaşmış olursunuz. Her şeyi vermiş olursunuz. Girit’te de biz çözüme ulaştık Girit’i verdik. Şerefli, adil ve kalıcı bir çözüm lazım. Kıbrıslı Türkleri Rumlarla eşit duruma getirecek bir çözüm ve adil bir çözüm istiyoruz. Çözümü istiyoruz derken biz bunları istiyoruz. Yoksa “çözümsüzlük çözüm değildir. Biz çözümden yanayız.” Bunlar boş laf. Bu laflarla diplomasi yapamazsınız. Bu lafları söyleyene diplomasi okulunda birinci sınıfta çaktırırlar.
O bakımdan, biz bir kere daha kamuoyuna çağrıda bulunuyoruz. Türk ve Kıbrıslı Türklere Kıbrıs meselesinde çok kritik bir aşamasındayız ve burada ulusal çıkarlarımızdan fedakarlıkta bulunabileceğimiz imkanımız kalmamıştır. Bu noktada sıkı duracağız ve tek dayanağımız TBMM’dir. Biz CHP’li olarak bu uyarıyı yapmayı görev sayıyoruz.
Türkiye bu Uyum Protokolünü imzaladıktan ve deklarasyon yayınladıktan bir saat sonra İngiltere bir açıklama yaptı ve bütün AB ülkelerinin Güney Kıbrıs’ı Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanıdığını söyledi. Bunun bir tek izahı var. Diyor ki “sizin deklarasyonunuzun hiçbir kıymeti yoktur. Bizi bağlamaz. Biz sizden farklı düşünüyoruz ve farklı düşünmeye devam edeceğiz. Siz istediğiniz kadar Rumları Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanımıyoruz deyin. Biz tanıyoruz” diyor. Şimdi bundan sonra da bu çizgiyi sürdüreceklerdir. Siz tahmin ediyor musunuz yarın herhangi bir toplantıda 18’inde, 3 Eylülde, başka bir toplantıda AB diyecek ki “Türkler haklıymış. Biz de artık Kıbrıslı Rumları Kıbrıssın temsilcisi olarak tanımamaya karara verdik.” Böyle bir şey olabilir mi? Bunu düşünen varsa Türkiye’de kendini avutuyor demektir. Böyle bir şey olabilir mi? Bunlar Kıbrıs’ı resmen Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanımaya devam edecekler. Bu büyük bir haksızlıktır. Rumlar çünkü gayri meşru bir şekilde iktidarı ele geçirmiş olan bir Hükümeti meşrulaştırmakla gerçekten son derece haksız bir iş yapmışlardır. Hukuka aykırı bir iş yapmışlardır. Antlaşmaları ihlal etmişlerdir o tarihten beri. Türkiye olarak biz buna direndik. Tek başımıza kaldık ama sonuna kadar direndik. Bu iktidara gelene kadar direndik. Şimdi bakıyoruz gayrı meşru saydığımız bir ülkenin Cumhurbaşkanıyla Başbakan gidiyor Moskova’da bir araya geliyor oturuyor. Bunların siyasi partilerini Ankara’ya davet ediyor. Sonra bunları fiilen tanıma anlamına gelen protokol imzalıyor. Şimdi bunlar çok yanlış şeyler ve Türkiye’yi hiç istemediğimiz bir noktaya sürükleyebilir bunlar. Yarın öbür gün size derler ki “işte sizin bu yaptığınız tanımadır. Onun için buradan geri adım atamazsınız. Siz artık bunları meşrulaştırdınız. Sizin muhatabınız bunlardır. Bunu yapmadığınız taktirde işte müzakerelerde başlamaz.” Fransa söylüyor zaten.
Şimdi öyle bir noktaya geldik ki, deminde dediğim gibi, bu noktada eğer hatadan dönemezse Hükümet gerçekten bundan sonrası çorap söküğü gibi gidecek ve maalesef Hükümetin görünümünü yokuş aşağı inen freni patlamış bir kamyona benziyor. Yani fren tutmuyor. Nerede duracaklarını bilemiyorlar ve duramıyorlar. İşte burada bunları durduracak olan halktır ve halkın tepkisi ancak bunları belli bir çizgide durmak zorunda bırakacaktır diye düşünüyoruz ve onun için halka çağrıda bulunuyoruz. “Bu milli davaya sahip çıkın. Türk milleti 40 yıldır sahip çıkıyor. Şehitler verdik.” Bir milli dava kolay oluşmuyor. Bir milli davayı böyle bedavaya harcamak hiçbir hükümetin haddi değildir. Buna hakları yok. İşte buna karşı bir tepki göstermek Türk halkının hem hakkıdır hem görevidir diye düşünüyoruz.
TERÖR VE PKK SORUNU
Türkiye’de çok yaygın bir kavram kargaşası var. Öyle bir izlenim uyandırılıyor ki; eğer Türkiye’de terör varsa bu bazı demokratik hakların, insan haklarının, kültürel haklarının eksikliğinden kaynaklanıyor. O haklar tam olarak sağlansa terör diye bir şey kalmayacak. Şimdi yanıltıcı nokta burası. Bu iki işi birbirinden ayırt etmek lazım. önce insan hakları, demokratik haklar, kültürel haklar konusunda Türkiye gerçekten çok büyük reformlar yapmıştır ama bu reformlar terörü bitirmeye yetmemiştir. Çünkü terörün hedefi daha çok demokrasi, daha çok insan hakkı olamaz. Dünyanın neresinde demokrasi için terör yapılmıştır. Dünyanın hangi ülkesinde demokrasi terör sayesinde gerçekleştirilmiştir. Böyle bir şey olabilir mi? Terörün gündemi, hedefi, politikası ve amaçları başkadır. Ve bunun demokrasiyi geliştirme gibi bir boyutu yoktur. Bunu çok iyi anlayalım. Bunun dışında, yani terör bağlamının dışında, demokrasi, insan ve kültürel hakların geliştirilmesi gerekmez midir? Kuşkusuz gerekir. Ama bu terörü önlemek için değil. O insanlar bütün insanlarımız. Hangi etnik kökenden gelirse gelsin bu insanlarımız daha çok demokrasiye, daha çok insan haklarına laik olduğu için ve bu da bireysel haklar düzeyinde olmalı. Yani etnik kökene dayanarak devleti idare edemezsiniz. Etnik politikalarla demokratik bir ülkeyi yönlendiremezsiniz. Biz Kürt kökenlerinden gelen vatandaşlarımıza gerçekten birinci sınıf vatandaş gözüyle bakıyoruz. Onların eğer bir eksiği varsa bunu çok ciddi bir mesele olarak ele alıp bunu çözümlemek içinde gayret sarf ediyoruz. İlk Kürt Raporunu biz CHP olarak hazırladık. Yalnız terörle bunu karıştırmamak lazım. bu işin birinci boyutu. İkinci boyutu şu; demokrasinin tam olarak yerleştiği ülkelere de bakıyoruz, terör bitmiyor. Şimdi İspanya’da ETA Terörü devam ediyorsa İspanya’da demokrasi olmadığı için mi devam ediyor? İspanya’ya demokrasi mi getirmek istiyor bunlar? İspanya’da demokrasi yok. bunlar adam öldürerek terör yoluyla demokrasi getirecekler. Böyle bir şey var mı? Vaktiyle Bayder Mainhof bu terör çetesi çıktığında Almanya’da demokrasi olmadığı için mi çıktı? AKSİYON GİRET Fransa’da demokrasi olmadığı için mi çıktı? Bu iki işi karıştırmamak lazım. bazen insanlarımızda böyle bir izlenim uyandırıyor “canım bu insanlar silaha başvuruyorlarsa yeterince demokrasi yok orada.” İşte bu yanlış bir izlenim. Bir kere bundan sıyrılmak lazım. işte Başbakan bir demeç verdi biliyorsunuz, öyle bir izlenim uyandı ki yani bu demeçten sonra artık terör felan duracak. Ertesi gün Elazığ Valimize çok ciddi bir terörist saldırısı oldu. Yani böyle demeçlerle bunu önlemek kabil değil. dünyada eğer demeçle terör önlene bilinecek olsaydı hiç terör kalmazdı.
Şimdi terörün iç ve dış boyutunu çok iyi değerlendirmek lazım. ve dünya ülkeleri terörle nasıl mücadele ediyorsa sizde öyle edeceksiniz. Demeçle mücadele etmek mümkün olsaydı Almanlar GSG 9 örgütünü kurar mıydı? Başına bir generali getirirler miydi? Yani terörle mücadele her ülkede belli yaptırımlarla, belli yöntemlerle yürütülür. Başka yolu da yoktur. Açıkça bunu söyleyelim yoksa böyle iyi niyetlerle bu işin olması mümkün değil. İkincisi terörün dış boyutu. Ne yazık ki terör bazı ülkeler tarafından bir politik araç olarak kullanılıyor. Bunun gizli kalmış bir tarafı yoktur. Unutmayınız ki Türkiye’ye yönelik en büyük terör örgütünün başı bir NATO ülkesinin büyükelçiliğinde yakalandı. Cebinde de Kıbrıs Rum Pasaportu vardı. Şimdi bu boyutunu bizim görmememiz kabil mi? Niçin acaba Türkiye’ye yönelik uluslararası terörist faaliyetler Kıbrıs Harekatından sonra başlamıştır? 1937 ile 75 arasında tek bir uluslar arası terör faaliyeti yok. bir tek Los Angeles Başkonsolosumuzu münferit bir olay sonucunda bir Ermeni tarafından öldürülmesi dışında tek bir terörist faaliyeti yok. niçin Kıbrıs Harekatından sonra başlıyor? Çünkü Kıbrıs Harekatından sonra terörü Türkiye karşı bir baskı unsuru olarak kullanmaya çalıştılar. Bizim bunu görmememiz için çok cahil olmamız lazım. Atina’da dernek kurdular. Küçük Asya Halkları Kurtuluş Derneği diye Kürt, Rum ve Ermeni derneği diye. Ortak amaçları Türkiye’ye karşı terör yoluyla ve şiddet yoluyla baskı yapmak. 40’dan fazla diplomatımızı öldürdüler. ASALE Terörü bitti ertesi gün PKK Terörü başladı. Bunlar tesadüf mü? Atina’dan Parlamento heyetleri gönderdiler Öcalan’a. Suriye’de resimleri var.
Bütün bunları bizim çok iyi görmemiz lazım. Buna karşı sayın Başbakan ne diyor? Muhalefeti suçluyor. “Efendim kan üzerinden rant elde etmek siyaset yapmak filan….bunlar gerçekten çok üzücü sözlerdir. Türkiye’de bırakın bizim partimizi hiçbir siyasi parti kan üzerinden politika yapmaz. Terör ortak devamızdır. Terör bizim bir milli meselemizdir. O bakımdan kalkıp ta siyasi bir partiye “fırsat bu fırsattır. Mademki bu teröristler bu Hükümeti güç durumda bırakıyor, biz de bundan istifa edelim” demesi mümkün değildir. Eğer Başbakanın kafasında böyle bir düşünce varsa bu Türk siyasetini hiç anlamadığını gösterir. Ben yalnız kendi partim için söylemiyorum. Ben hiçbir siyasi partinin böyle kanlı terörü ve şiddeti siyasi istismar meselesi yapabileceğini ihtimal bile vermiyorum. Ama ne diyor Başbakan? İki şey söylüyor. Bir; “geçmişte hata yaptık”. İşte terörle mücadelede hiç söylemeyeceğiniz laf budur. Çünkü o zaman bu şu anlama gelir “yani demek ki teröristlerinde haklı sebepleri varmış. Hükümetler yanlış iş yaptığına göre demek ki teröristler silaha sarılmakla o kadar haksız değilmiş.” Buna ne diyeceksiniz? Neyi kast ediyorsanız açık söyleyeceksiniz. yani terörle mücadeleye yeterince para ayıramadık. Bunu mu diyorsunuz? Bu başka iş. Veya daha fazla kaynak ayırmalıydık. Bunu mu söylüyordunuz? Hayır onu demiyorsunuz. Geçmişte hata yapılmış dır. Ne hatası yaptık? Yani saldırıya uğrayan Türkiye. Terörün kurbanı olan Türkiye. Devlet olarak, millet olarak ne hatası yapmışız da bu terörün sebebi olmuşuz? O bakımdan, bunlara çok dikkat etmek lazım. İkincisi “inşallah İrlanda gibi çözeriz.” Kuzey İrlanda olduğu anlaşılıyor. Siz Kuzey İrlanda’yla ilgili herhangi bir şey okudunuz mu? Bir uzmanla konuştunuz mu? Meclise gelip de birisiyle konuştunuz mu? Kuzey İrlanda modelini biliyor musunuz? Belfast Deklarasyonunu okudunuz mu? İngiltere’nin Kuzey İrlanda’yla ilgili çıkarttığı yasayı okudunuz mu? Bu yasada halkın çoğunluğu isterse demokratik oylan Kuzey İrlanda’nın İngiltere’den alınıp İrlanda Cumhuriyetine verilmesinin öngörüldüğünü biliyor musunuz? Bunu mu öneriyorsunuz Türkiye için? Bunu önermiyorsanız niçin İrlanda’dan bahsediyorsunuz? Niçin İspanya Başbakanı İrlanda modeline göre BASK terörünü çözmeye kalkışmıyor da siz kalkışıyorsunuz? Yani gazetelerde böyle demeçler çıkıyor. Eminim ki Başbakanın haberi bile yok. farkında bile değil Kuzey İrlanda işinin ne olduğundan nasıl olduğundan. Bilmiyorsanız söylemeyin. Biliyorsanız ne söylediğinizi onu mu kast ediyorsunuz? Yani bir oylama yöntemi ile Türkiye’nin bir bölümünün başka bir ülkeye verilmesini hangi Türk Başbakanı kabul eder? Ama bu kadar bilgisizce konuşursanız bu kadar işin esasını incelemeden…İngiltere’ye gidiyorsunuz. Muhtemelen Başbakan Tony Blair size “biz İrlanda’da çözdük. Siz de çözün” diyor. Ondan sonra gelip ertesi gün demeç veriyorsunuz “inşallah İrlanda’daki gibi bizde çözeriz.” İnşallah İrlanda’daki gibi çözmeyiz. Yani İrlanda’daki gibi çözeriz demek gerçekte son derece ciddi ve vahim sonuçlar doğuracak bir sözdür. İşte onun için biz sayın Başbakanı bu konularda biraz daha dikkatli ve ciddi olmaya davet ediyoruz. Terör çok ciddi bir meseledir. İnsanlarımız bunu hayatıyla ödüyor. Böyle kalkıp ta bunu iç politika polemiklerine boğmak, “efendim geçmişte hata yaptık” demek, Türkiye’nin hiçbir zaman aklından geçirmeyecek modelleri sanki yapabilirmiş gibi söylemek, işte bir takım insanlarla görüşüp sanki demokratik haklara eksikliğinden bu terör çıkıyormuş gibi izlenimler uyandırmak, bunlar üst üste yapılmış çok vahim hatalardır.
Terörle mücadelede bir; çok esaslı bir istihbaratınız olacak. İki; dış boyutunu muhakkak keseceksiniz. Eğer bir yabancı ülke teröre destek oluyorsa veya müsamaha gösteriyorsa çok ciddi tepki göstereceksiniz. Bakınız Amerikan Cumhurbaşkanı 11 Eylül saldırılarından sonra bütün dünyaya taahhüdü var. Diyor ki “biz dünyanın neresinde olursa olsun bütün terör örgütlerine savaş açtık. Bu savaşı sonuna kadar devam ettireceğiz.” Ondan sonra ne diyor? “PKK terör örgütüdür” diyor ve listeye alıyor. Ondan sonra ne yapıyor? İşgal ettiği ve fiili gücü olduğu Irak’ta PKK’nın kılına dokunmuyor. Bir tane PKK’lıyı bugüne kadar yakalayıp Türkiye’ye teslim etmiş değiller. Bunu nasıl izah edeceksiniz? Devletseniz işte ağırlığınızı hissettireceksiniz. “Efendim söyledik Amerikalılara. Yapmıyorlar. Ne yapalım.” Olmaz. Yaparlar. Nasıl söylediğinize bağlı. Eğer siz devletinizin ağırlığını kullanırsanız öyle bir yaparlar ki siz de şaşarsınız. Çünkü hiçbir ülke göz göre göre “ben teröre müsamaha gösteriyorum” diyemez. Başka bir ülke kalkıp ta El Kaide için dese ki “efendim düşünüyoruz. Çeşitli yöntemler üzerinde duruyoruz. Toplantı yapıyoruz ama şuanda mücadele edemeyiz. Ülkemizde El Kaide teröristleri var ama askerlerimizi, güvenlik güçlerimizi sevk edemiyoruz onların üzerine” Amerika ne tepki gösteriri buna? Siz bunu nasıl yaparsınız? Derhal devletin ağırlığını koyacaksınız.
Kuzey Irak konusunda şöyle bir ince nokta var. Dünyada bütün devletlerin görevi sınır güvenliğini sağlamaktır. Sınırlarımızın güvenliğini sağlamak devlet olarak sizin işinizdir ve görevinizdir. Bunun istisnası Kuzey Irak. Irak devletinin Kuzey Irak sınırını koruyacak askeri gücü yok. Amerikalılar buraya güç tahsis edemiyor. Ve Kuzey Irak Türkiye ve Irak arasında öyle bir sınırdır ki sadece Türk tarafından korunuyor. Böyle sınır olmaz. Hele bizim topografyamızda hiç olmaz. 2500 m yüksekliğinde dağların üzerinden siz sınırı koruyacaksınız. Mümkün değil. bu sınırı güneydeki Irak’taki yaylalardan korumak zorundasınız. Askeri açıdan bunu yapamazsınız. Oradan teröristlerin sızmasına mani olamazsınız. İşte biz on yılı aşkın bir zamandır bu Hükümete gelinceye kadar bunu yaptık. bu Hükümet bunu yapamıyor. Meclisten yetki aldılar uygulayamıyorlar. Daha kötüsünü yaptılar Eylül 2003’te Amerikalılarla anlaşma imzalıyorlar Dubai’de. 8.5 milyarlık yardım anlaşması içine hüküm koyuyorlar “Kuzey Irak’a asker göndermeyeceğiz” diye. Böyle bir şey Cumhuriyet tarihimizde yok. yani ekonomik yardım karşılığı siyasi taviz. Hiç örneği yok. anladılar kusurlarını onaylayamadılar. Meclise getiremediler. Yürürlüğe sokamadılar. Anlaşma kalktı ortalıktan felan ama yaptıkları iş yapılmayacak işti.
Özetle, bu terörle mücadelede gerçekten bizim son derce ciddi bir yaklaşım benimsememiz lazım. Bunu ayak üstü demeçlerle derinlemesine incelemeden, diğer ülkelerin uygulamamalını görmeden söylenmiş, söylenmiş sözlerle mücadele etmek kabil değil. burada bir kanayan bir yara var. İnsanlarımız hayatıyla bunu ödüyor. O bakımdan, Hükümetin bütün iç politika polemiklerini bırak bilmediği konuları bilirmiş gibi demeç konusu yapmaktan vazgeçip ciddi bir yaklaşımla diğer ülkeler terörle nasıl mücadele ediyorlarsa aynı yaklaşımla mücadele etmesi lazım. Türkiye bu kadar sene başarılı bir mücadele verdi. Türkiye’den büyük bir ölçüde temizledik ve sonuna getirdik ve Kuzey Irak’ı da temizleyeceğiz ama mani oldular. Ve siz devlet olarak hiç bir şey yapamadınız. “Biz söyledik” diyorlar “Amerikalılara ama Amerika hiç bir şey yapmıyor.” Böyle bir devlet olabilir mi? Amerikanın tek müttefiki Türkiye olacak bölgede, Türkiye’ye yönelik terör eylemi olacak Amerika düşman saydığı İran’a yönelik Irak’tan eylem yapan halkın mücahitleri örgütünü etkisiz kılacak ama en yakın müttefiki Türkiye’ye eylem yapan PKK’nın kılına dokunmayacak. Böyle bir durum olabilir mi? Bunun kabul edilebilir bir izahı olabilir mi? Bunu yapamıyorsanız siz devlet olarak ne işe yararsınız? O bakımdan, çok ciddi bir konudur bu. hükümeti biz gerçekten bir kere daha uyarıyoruz. Böyle olur olmaz muhalefete dil uzatmak yerine görevini tam olarak yapmasını istiyoruz.
Bu belge Görsel Basın arşivinde bulunmaktadır.