Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- (Türkçe) SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- (Türkçe) ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- (Türkçe) 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- (Türkçe) CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- (Türkçe) GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- (Türkçe) Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- (Türkçe) ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- (Türkçe) Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- (Türkçe) Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

ART – Condoleezza Rice’ın Türkiye Ziyareti ve Bülent Arınç’ın 23 Nisan Konuşması Hakkında
CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in ARTV’de “Haber Masası” programına verdiği mülakat
26 Nisan 2006
Sunucu: Condoleezza Rice Ankara’ya geldi ve deyim yerindeyse rüzgar gibi geçti. Ortaya çıkan bazı sonuçlar var bizim de içeriğinde ne olduğunu merak ettiğimiz.özellikle Stratejik Vizyon Belgesi ve Amerika-Irak-Türkiye üçlü mekanizmasının PKK terörüyle daha da güçlü mücadele etmesi gerektiği yönünde. Bunların altında yatan yani Amerika Türkiye’yle yeniden sıcak ilişkilere mi giriyor, sık sık görüşmemiz gerekir gibi sonuçlar çıktı. Bu görüşmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?
Öymen: Amerika Türkiye’nin büyük bir müttefikidir, bir NATO ülkesidir. Aramızda pek çok ortak çıkar var. O yüzden Amerika Dışişleri Bakanının Türkiye’ye yaptığı ziyaretler daima önemlidir. Fakat böyle bir ziyareti değerlendirirken ölçünüz şu olacak: bu ziyaretten ne sonuç aldık? Yoksa böyle kamuoyuna hoş gözükecek birkaç nezaket cümlesine bakarak ziyareti değerlendirirsek eksik bir iş yapmış oluruz.
Ne sonuç çıktı sorusuna cevap verirken de üzerinde duracağımız nokta şu: biz ne bekliyorduk? Türkiye’nin bu ziyaretten en çok beklediği husus neydi ve o konuda ne adım atıldı veya herhangi bir sonuç alındı mı? Türkiye’nin en büyük beklentisi Kuzey Irak’tan PKK teröristlerin tasfiyesinde Amerika’nın etkili, fiili adım atması veya bunu yapamayacak ise Türkiye’nin oradaki teröristleri tasfiye etmek için atacağı adımlara yeşil ışık yakmasıdır. Şimdi bunların ikisi de olmamıştır. Çok açık bir şekilde Amerika Kuzey Irak’ta bir Askeri müdahalede bulunamayacağını ve Türkiye’nin de müdahalesine sıcak bakmadığını bildirmiştir. Ziyaretin en önemli sonucu budur ve bu Türkiye için hiç de olumlu bir sonuç değildir.
Bunun ötesinde de bu ziyaret öncesinde başak konuların konuşulduğu anlaşılıyor. Amerika’da Dışişleri Bakanı sözcüleri ve diğer yetkililer basına çeşitli açıklamalar yaptılar. New York Times’da, Herald Tribune’de ilginç yazılar yayınlandı. Bunlara baktığımız zaman görüyoruz ki Amerika bunun dışında da bazı beklentilerini ve taleplerini dile getiriyor. Nedir bu talepler? Mesela Heybeli Ada Ruhban Okulunun açılması. Basın toplantısında bu söylenmedi. Demek ki bu konuda Türkiye Amerika’nın telkinlerini şuanda yerine getirecek durumda değil. Bunu açıklamadı. Buna benzer sivil-asker işbirliği konusunda AB doğrultusunda Amerika’nın da Türkiye’nin adım atması yani askerlerin daha az etkili hale getirilmesi için önerilerde bulunduğu anlaşılıyor. En azından basına Amerika’nın sözcülerinden Brisa’nin verdiği bilgilerden bu anlaşılıyor.
Kıbrıs konusunun herhalde dile getirildiği anlaşılıyor. Orada da Amerika’nın Türkiye’den beklentisinin AB’ye verdiği sözleri yerine getirmesi yani Rum uçaklarını ve gemilerini kabul etmesi doğrultusunda olduğu anlaşılıyor. Bütün bunları nereden anlıyoruz? Ziyaretin sonunda yapılan açıklamada değil ama ziyaretin hemen bir iki gün öncesinde Amerika’da düzenlenen basın brifinglerinden anlıyoruz. Şimdi bu tabloya bakarak bizim içimizin rahat olduğunu bunu çok başarılı bir seyahat saydığımızı söylemek Türkiye açısından mümkün değil. Amerika açısından bakıldığında daha başarılı sayıla bilinir. Çünkü Amerika PKK’nın tasfiyesi konusunda en çok rahatsızlık duyabilir. Öyle anlaşılıyor ki Türk tarafından çok ciddi bir tepki görmemiştir. Çok kuvvetli bir beklenti dile getirilmemiştir. Türkiye bu konudaki taleplerini her zamanki gibi dile getirmiştir ama bunu çok ciddi bir sorun haline getirmediği şuradan belli ki toplantının sonunda sizin de dediğiniz gibi ortak bir stratejik vizyon belgesi yayınlanacağı açıklanmıştır. E şimdi siz bu kadar farklı bir görüşteyseniz sizin için en önemli konuda stratejilerin ortak olduğunu söyleyebilir misiniz? Ortak stratejik vizyondan bahsetmek için stratejilerin ortak olması lazım. Üst üste çakışması lazım. Çakışıyor mu? Şimdi buna bakmak lazım. Çakışmıyorsa hangi belgeyi hazırlayacaksınız? Mesela bu belgede terörizm maddesine ne yazacaksınız? Hangi kökenden gelirsen gelsin, hangi hedefe yönelik olursa olsun bütün terörist örgütlerle icabında kuvvet kullanarak kararlıkla mücadele edeceklerdir gibi bir cümle yazabilir misiniz? Bunu yazmayacaksanız bunun ne kıymeti var? Kıbrıs konusunda Kıbrıslı Türklere eşit ortaklık hakkı tanınmasını taraflar kabul etmektedir ve Türklerin üzerinden bütün ambargolar kaldırılmalıdır diyebilecek misiniz? Diyemeyeceksiniz. Çünkü Amerika Güney Kıbrıs’ı Kıbrıs Devleti olarak kabul ediyor.
Ortadoğu konusunda Amerika Hamas’ı düşman ilan etmiş. Hamas’la her türlü teması kesmiş ve ayrıca Filistin halkına insani yardımı da kesmiş. Şimdi bu konuda bizim görüşlerimizle Hükümetin izlediği politikalar çok farklı. Bunlar örtüşmediğine göre Ortadoğu’da ne diyeceksiniz? Böyle bir kaç tane nükleer silahların yayılması konusunda ne diyeceksiniz? Türkiye’nin ilkeli politikası bu silahların hiç ayrım yapılmadan bütün ülkelere yayılmasına önlenmesidir. Amerika’nın politikası ise Amerika’ya dost ve yakın olan ülkelerin bu silahları edinmesine pek ses çıkartmamaktır. Şu sırada Pakistan’a ve Hindistan’a fazla ses çıkartmadığı gibi hatta İsrail’in de bu silahlara sahip olduğu söyleniyor. Ona da Amerika hiç ses çıkartmıyor. Peki bu durumda ortak stratejik belgesine ne yazacaksınız? Bunun bir tek anlamı var ve dış dünyaya şu mesajı veriyorsunuz: Türkiye Amerika’nın dümen suyundadır. Türkiye Amerika’nın çizgisindedir. Genel tablo bu. O açıdan Türkiye açısından bakıldığında beklentilerimizin karşılanmadığını söyleyebiliriz. Ve bu ortak strateji belgesinin de aslında daha çok bir mesaj niteliği taşıdığını, içini doldurmanın bugünkü koşullarda hiç de kolay olmayacağını söyleyebiliriz.
İran konusunda Türkiye’nin görüşü şudur, biz öyle biliyoruz ve anlıyoruz aksi yönde Hükümet tarafından bir açıklama yapılmadıkça bunu Türkiye’nin görüşü olarak kabul edeceğiz, bir; nükleer silahların yayılmasına Türkiye karşıdır. İki; İran nükleer silahların yayılmasını önlenmesi anlaşmasına taraftır. Bu çerçevede uluslar arası atom enerjisi ajansıyla ve BM’le yakın işbirliği yapmalıdır. Madde üç; İran’ın nükleer silahlar geliştirmesine karşıyız. Bu genel çerçeve içinde Türkiye görüşlerini dile getirmiştir ama bunun ötesinde Türkiye İran’a yönelik yaptırımları destekleyeceğini söylememiştir henüz. Amerika’nın hedefi ise birkaç gün içinde İran işbirliğine yanaşmazsa ki yanaşmayacağı anlaşılıyor şimdiki göstergelerde o zaman BM yaptırımları uygulamaktır. Hatta bu olmazsa Amerikan Dışişleri Müsteşar yardımcısı Nicolas Burns’ün açıkladığı gibi Amerika’nın İran’ı tek taraflı yaptırım uygulaması söz konusudur. Bu yaptırımları uygularken Türkiye’ye de ihtiyacı olacak. Türkiye’ye diyecek ki “İran’la ticaretini kes. İran’dan doğalgaz alımını kes. Başka ülkelerin Türkiye üzerinden İran’la ticaretini kes. İran’da buna karşılık büyük ihtimalle Türk kamyonlarının İran üzerinden Orta Asya’ya gitmesini engelleyecektir ve Türkiye’yle İran arasında çok ciddi bir sıkıntı yaratacaktır bu. Şimdi Türkiye buna hazır mı? Türkiye hesabını kitabını yaparak ben bu İran’a karşı yaptırım uygularsanız sizi desteklerim dedi mi? Dediğine dair bir işaret yok. Bunun bir adım sonrası Amerika’nın İran’a askeri müdahalede bulunmasıdır. Havadan bir operasyon olabilir, örtülü operasyon olabilir, çeşitli yöntemler olabilir. Böyle bir operasyona Türkiye destek verecek mi? Mesela hava sahasını kullandıracak mı? Irak’ta yaptığı gibi lojistik destek verecek mi? Bu soruların da cevabı yok. Yani bütün bunlar müzakerelerde görüşülmüş müdür? Yoksa Amerika diyor ki şimdilik Türkiye’nin bize siyasi destek vermesi yeter. E şimdilik tek istediği bu ama sonra ne gelecek? Yani Türkiye’de hemen Amerika’nın bu talebini hissedince Dışişleri Bakanının ağzından Irak’a yönelik biraz eleştirisel beyanlarda bulunmaya başladı. Ama bunun arkası gelecek ve o zaman ne yapacaksınız? Yani Hükümet etmek ileriyi görmek demektir. İleriyi görüyor musunuz? Bundan sonraki adımınızın ölçütü ne? Bütün bunları ölçüp biçmeden biz Amerika’yla stratejik işbirliği yapacağız derseniz yanlış bir iş yaparsınız.
Bakın Amerikan Kongresinin önde gelenlerinden Tom Lantos bu Hamas liderinin davetinden sonra Başbakan’a çok ağır bir mektup yolladı. İşte bu daveti eleştiriyor. En sonunda bir cümle var. “Bir hafta önce” diyor “sizin Büyükelçiniz geldi beni ziyaret etti ve orada bana dedik ki bütün önemli milletlerarası meselelerde Türkiye Amerika’nın yanında olacaktır dedi. Siz bir hafta sonra bunun tam tersini yaptınız” diyor. burada can alıcı nokta şu: hakikaten bunu demiş midir Sayın Büyükelçimiz? Diyebilir mi? Der mi? Herhangi bir ülkenin Büyükelçisi bütün uluslararası meselelerde sizin yanınızda olacağız der mi? bu teslimiyet işaretidir. Hiçbir Türk Büyükelçisi böyle bir şey Hükümetten talimat almadıkça yapmaz. Demek ki Hükümet bu mesajı verdi. Arkadan Cüneyt Zapsu’nun söylediklerini okuyoruz. “Başbakanımızı kullanın” diyor. yani ne isterseniz yapacaktır manasında. Şimdi bu Amerika’ya çok yanlış bir mesaj veriyor. Yani bu Türkiye’ye ikinci sınıf, Amerika’nın bütün taleplerini gözü kapalı yerine getirecek bir ülke görünümünü veriyor.
İşte bizi rahatsız eden de budur. Diyeceğiniz şu “herhangi bir milletlerarası mesele çıkınca biz bakarız gayet tabii ki ittifak ilişkilerimiz dikkate alırız, NATO üyeliğimizi de dikkate alırız ama Türkiye’nin çıkarlarını öncelikle dikkate alırız. Gayet tabii ki sizinle istişare yaparız. Gayet tabii ki sizinle görüşürüz. Bunları dese bizim söyleyeceğimiz olmaz. Ama diyor ki “sizin dümen suyunuzdan gideceğiz.” Yani bu teslimiyetçi politikanın işaretidir. Böyle sözler teslimiyetçi politikanın işaretidir. Bizi rahatsız eden budur.
Bizim gördüğümüz tablo bu. Şimdi ne olması lazım? Bu gibi önemli ziyaretlerden sonra Dışişleri Bakanı gelecek Meclis kürsüsünde “işte şunu görüştük, bunu dediler, biz de şunu söyledik” diye izahat verecek. bizim geleneğimiz bu. Ama Hükümet bu geleneği uzunca bir süreden beri unutmuş gözüküyor. Meclis’e böyle bilgi verme adetleri yoktur. Dışişleri Komisyonuna da gelmiyor. O zaman biz Hükümetin bu konuda neler görüştüğünü nereden öğreneceğiz? İşte basına ne sızarsa ve basında ne yer alırsa o kadar. Şimdi bu ziyaretten önce Amerika’da yapılan basın brifinglerinden öğrendiğimize göre bu defa toplantının sonunda basına açıklananın çok daha başka şeylerinde gündeme gelmiş olması lazım. Değil mi? şimdi Kıbrıs filen hiç bir şey çıkmadı. Yani doğru dürüst bir açıklama çıkmadı. Bunlarla ne görüştünüz? İşte bunları Meclis’te Hükümetin dile getirmesi gerekiyor. Bunun yapılmaması bir eksiklik. Sayın Başbakan “hakimiyet milletindir” sözünü söylüyor ve “duvarda kalmayacaktır millete inecektir” diyor. Millete inmeden önce Meclis kürsüsüne indireceksiniz. Meclis’in kürsüsü milletin kürsüsüdür. Oraya gelip millete, milletin vekillerine izahat vereceksiniz. Yani milli egemenlik devletin bütün işlerini kapalı kapılar arkasında yürütüldüğü bir sistem değil. Demokrasi açıklık, şeffaflık rejimidir. Başbakan ağzından düşürmüyor şeffaflığı. Şeffaflığı işte siz göstereceksiniz. Hükümet olarak işiniz bu. Sizden önceki bütün Hükümetler böyle önemli temaslardan sonra gelip Meclis kürsüsünde izahat verdiler. Siz niye vermiyorsunuz? Hani milli egemenliğe çok düşkündünüz? Hani şeffaflıktan yanaydınız? İşte bütün bunlar izlenen politikaların, izlenen genel tutumun ne kadar çağdaş, gerçek bir demokrasiden uzak olduğunu, ulusal çıkarları ön planda düşünme zihniyetinin ne kadar uzağından olduklarını gösteriyor.
Sunucu: Meclis kürsüsü demişken iç politikaya geçmek istiyorum. Sayın Arınç’ın yaptığı konuşmayla ilgili genel olarak fikriniz nedir?
Öymen: Evet, Sayın Arınç’ın konuşması doğrusunu isterseniz çok şaşırtıcı oldu. Çünkü Meclis Başkanının en bariz özelliği tarafsız oluşudur. Meclis Başkanı bir partinin sözcüsü gibi konuşamaz. Bir zihniyetin, bir ideolojinin sözcüsü gibi konuşamaz. Vatandaş olarak herkesin, her görüşünü açıklamak hakkıdır ama Meclis Başkanının çok dikkatli konuşması lazım. Meclis Başkanının ağzından çıkacak söz bütün milletvekillerinin benimseyeceği temel yaklaşımlar doğrultusunda olacaktır. O bakımdan kalkıp ta böyle bazılarının bir manifesto diye nitelediği ve Türkiye’nin laik, demokratik devlet düzeniyle bizim bağdaştıramadığımız sözleri söylemesini çok yadırgadık. Meclis Başkanının anlaşılan çok ciddi sıkıntıları var. Türkiye’de her halde yeterince özgürlük olmadığını düşünüyor. Yeterince din özgürlüğü olmadığını düşünüyor. Bunu anlıyoruz ve çok yadırgıyoruz. Türkiye’de tam bir din özgürlüğü var. Vatandaşlar hangi dinden olursa olsun ibadetlerini serbestçe yapıyorlar ve kimse kimseye karışmıyor. Bazı kurumlardan şikayetçi. Hangi kurumlar olduğunu söylemiyor ama bazı kurumlar kapatılmalıymış. Hangi kurumlar kapatılmalıymış? Eğer kastettiği bu kurumlar YÖK gibi kurumlarsa veya bazı yargı organlarıysa bilemem. Bunların hepsi Anayasada yeri olan kurumalardır. Bu kurumların hangisinin kapatılmasını bu güne kadar resmen önerdiniz? Ondan sonra laiklik konusu. “Evet” diyor “Anayasanın değiştirilemeyecek maddelerindendir ama laikliği yeniden yorumlayabiliriz.” Yani madem ki değiştiremiyoruz o zaman laikliği bizim anladığımız gibi yorumlayalım ve Türkiye’yi gerçek laiklikten uzaklaştıralım. Yani laikliği siz mi tarif edeceksiniz? Dünyada bütün bilim adamalarının, uluslararası kuruluşların, ansiklopedilerinin yaptığı bütün tarifleri sileceğiz ve Sayın Meclis Başkanımızın tarifi budur diyeceğiz bundan sonra laikliği herkes böyle anlayacak. Neymiş laiklik? Din ve vicdan özgürlüğüymüş. Değildir. Laiklik din ve vicdan özgürlüğü değildir. Din ve vicdan özgürlüğü insan hakları evrensel beyannamesinde, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde açıkça yer alan din ve vicdan özgürlüğü, ifade özgürlüğü kavramı çerçevesinde yer alan bir husustur. Laiklik ise din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır. Dinin devlet işlerine müdahale etmemesidir. Fransa buna 1648’te geçti. O zaman Fransız Başbakan’ı bir din adamı olan Cardinal Richelieu bunu yaptı. Kilisenin devlet üzerindeki egemenliğine son verdi. Şimdi ise siz bunun tersini yapmak istiyorsunuz. Yani dinin devlet üzerinde egemen mi olmasını istiyorsunuz? Böyle istiyorsanız açıkça söyleyin. Laikliği böyle mi tarif edeceğiz? Laikliğin katılığı yumuşaklığı olmaz. Bakın Amerikan Cumhurbaşkanlarından Thomas Jefferson demiş ki “biz Amerikan anayasasını hazırlarken din ve devlet işleri arasında bir duvar ördük.” Thomas Jefferson çok dindar bir insan. Amerika dindar bir toplum. O zaman da öyleydi bugün de böyle. Ama diyor ki “biz din ve devlet işlerini birbirinden ayırdık. Dinin yeri başka devletin yeri başka. Dinin devlet işlerinde, hukukta, eğitimde yeri yok” diyor. siz ise bunun tam tersini yapmak istiyorsun ve bunu da özgürlük adına yaptığınızı söylüyorsunuz. Demokrasi adına yaptığınızı söylüyorsunuz. Yanlış olan bu. O bakımdan bizim Hükümete ve Meclis Başkanına tavsiyemiz böyle herkesçe bilinen bu gibi evrensel anlamaları ve kavramları zorlayarak bunlara kendi istedikleri gibi anlamlar vererek anayasanın en temel maddelerini yozlaştırmaya ve saptırmaya çalışmasınlar. Saygı göstereceksiniz. Anayasaya, hukuka ve bu çerçevede laik, demokratik cumhuriyet ilkelerine saygı göstereceksiniz. Kendi istediğiniz eğer Türkiye’de bütün bu kavramları bir tarafa bırakarak Başbakanlık Müsteşarının makalelerinde yazdığı gibi laikliğin yerine bir din devleti getirmekse Türkiye’de, dini unsurları laik cumhuriyetin kurumlarının yerine koymaksa bunu açıkça söyleyin. Millet o zaman cevabını verir. Ama böyle her anlama gelecek üstü kapalı ifadelerle o tarafa çekilecek bu tarafa çekilecek laflarla böyle halka ve millete yön vermeye çalışmanız rejime bir başkaldırı gibi anlaşılır. Yani siz bu rejimden rahatsız olduğunuzu gösteriyorsunuz. Yani kurumlar idare ediyor Türkiye’yi Hükümet ve Meclis etmiyor demek, böyle mi? efendim Milli Güvenlik Siyaset Belgesine karşıymış. Niye? Bütün ülkelerde vardır. Her ülke ulusal çıkarlarının gereği doğrultusunda uzun vadeli ulusal siyasetini tespit eder. Bazı ülkeler bunu yayınlarlar bazıları yayınlamazlar ama her ülkede böyle bir belge var. Hiçbir ülke sabah kalktığı zaman aklına estiği gibi devleti idare etmez. Devletin güvenliğinin gerektirdiği temel kurallar vardır. Tehdit değerlendirmeleri vardır. Her ülke bunu yapar. Siz bundan rahatsızsınız.
Meclis Başkanı bu sıfatından soyunduğu zaman istediği yapabilir. Ama Meclis Başkanı sıfatını taşıdığı sürece bir taraf gibi ortaya çıkarsa bu göreviyle bağdaşmayan bir durum olur. Kimse onu bunları söylediniz diye tefkür edecek değil. Ama şurası muhakkak ki bu görevinin gereğini yapmadığını gösterir. Görevinin gereği tarafsız kalmak. Siz oraya seçildiğiniz günden itibaren AKP iktidarının adamı değilsiniz. Siz bütün Meclis’in Başkanısınız. Hepimizin Başkanısınız. Kalkıp da karşımıza geçip taraflardan birinin sözcüsü gibi, ideologu gibi, manifestocusu gibi çıkarsanız o zaman o görevde bulunmanız tartışma konusu olur. “Demek ki tarafsız değilmiş” derler. Vaktiyle Celal Bayer bir tek taşıdığı bastonun üzerinde Demokrat Parti amblemi vardır diye eleştirilmişti. “Yani Cumhurbaşkanı tarafsız olur. Nasıl siz böyle bir bastonla gezersiniz” demişlerdi. Şimdi bunu görüyoruz. Meclis Başkanının tarafsızlığından söz etmek iyice zorlaşmıştır. Anayasamızın temel değerleri konusunda bu kadar kuşku duyduğunu ortaya koymuş bir başkanın şimdi tarafsız bir meclis Başkanı olduğunu biz nasıl savunacağız? O bakımdan bu konulara insan çok dikkat etmelidir. Kendi iç politika hesabın vardır, parti hesabın vardır, ilerisi için düşüncelerin vardır bunları bilemeyiz. Bunlar bizim işimiz değil.
Kimi hedef aldığınız belli değil. Yani Silahlı kuvvetlerini mi hedef alıyorsunuz? Birkaç gün önce de bu savcı konusunda beyanlarda bulunmuştu. Oradaki eleştirilerinden de anladığımız kadarıyla Sayın Meclis Başkanı o savcının iddianamesinden rahatsız değil. Halbuki Türkiye’nin en yüksek hukuk otoriterleri çok ciddi eleştirilerde bulundular. Bizzat Adalet Bakanlığı Müfettişleri bunu eleştirdiler. Hakimlerle savcıların aldığı karar ortada. Bütün bunlar niçin? İşte bu iddianame dolayısıyla. Ama siz Meclis Başkanı olarak öyle bir tavır sergilediniz ki sanki siz bunu benimsiyorsunuz da yapılan yanlıştır gibi.
Bütün bunlar Türkiye hesabına gerçekten üzüntü vericidir. Türkiye, Meclis Başkanı ne düşünürse düşünsün çağdaş, laik, demokratik, Atatürk’ün ilkelerine bağlı bir ülke olarak yaşamaya devam edecektir. Siz egemenlik adı altında Türkiye’nin bu temel değerlerini ortadan kaldırmazsınız. Sayın Başbakan’ın da beyanları ne olursa olsun Türk halkı laik, demokratik devlet düzenini bir yaşam biçimi olarak kabul etmiştir. Egemenliği Anayasamızın onaylanması sırasında açıkça ortaya koymuştur. Bugünkü Anaysa, beğenseniz de beğenmeseniz de, Türk halkının onayıyla onaylanmış bir anayasadır. Başka bir anayasa Türk halkının oyuyla onaylanmadıkça siz bu Anayasaya saygı göstereceksiniz. Halkın egemenlik anlayışını çarpıtmayacaksınız. Vaktiyle Menderes’te kalmıştı grupta bir tartışmalı oturum sırasında “siz isterseniz hilafeti de getirirsiniz” demişti. Getirebildi mi? hiç kimse buna kalkışmasın. Türkiye yolunu çizmiştir. Hilafeti daha 1924 yılında sona erdirmiş ve Türkiye bir daha din devleti olamayacaktır. Türkiye laik, demokratik bir cumhuriyet olacaktır. Bütün vatandaşların, bütün inanç sahiplerinin inançlarına saygılı olacağız, ibadet özgürlüğünü tam tanıyacağız ama aynı zamanda dinin devlet işlerine hukuka ve eğitime müdahale etmesine izin vermeyeceğiz. İşin özeti budur.
Şunu söyleyeyim. Atatürk yalnız bütün Türk milletinin değil bütün dünyanın saygı duyduğu, benimsediği ve taktir ettiği bir liderdir. Onun hatırasına saygısızlık yapmak kimsenin hattine düşmemiştir. Bir kere bunu açıkça koyalım. İkincisi, böyle çocuklara bazı çağdışı kıyafetler giydirerek, çarşaflara onları büründürerek Türkiye’de Atatürk’ün koyduğu rejime bir başkaldırı girişimine kimse kalkışmasın. Şunu çok açık söylüyorum: Türkiye Karafatmalar Cumhuriyeti olmayacaktır. Bunu herkes kafasına böyle yazsın. Biz vatandaşların özgürlüğüne saygılıyız, kıyafet özgürlüğüne de yasalar çerçevesinde saygılıyız ama hiç kimse dini giysileri bir siyaset sembolü haline getirmesin. Bunu deneyenler oldu. Hitler yaptı bunu. Hitler gençliği Kara Gömlek giyerdi. Bir giysiyi belli bir ideolojinin, o zaman faşist ideolojinin, sembolü haline getirdiler. Türkiye’de hiç kimse buna kalkışmasın. Hiçbir giysiyi, örtüyü bir siyasi partinin bayrağı haline getirmeye kalkışmasın. Bunun altında kalırlar. Demokratik ve laik bir ülkede siz halkın dini duygularını siyaset uğruna istismar etmeye kalkarsanız bunun altında kalırsınız. Herkes bunu böyle bilsin. Burası Atatürk’ün Cumhuriyetidir. Bu ülkeden Atatürk geçmiştir ve bu Atatürk’ün eserine sahip çıkacak insanlar mutlaka buna karşı çıkacak olanlardan kat ve kat fazladır. Ve biz bunu çok açık söylüyoruz biz Atatürk’ün mirasını yobazlara çiğnetmeyeceğiz.
Bu belge Görsel Basın arşivinde bulunmaktadır.