Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- (Türkçe) SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- (Türkçe) ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- (Türkçe) 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- (Türkçe) CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- (Türkçe) GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- (Türkçe) Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- (Türkçe) ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- (Türkçe) Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- (Türkçe) Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

ART – Haber Masası Programı, CHP’nin Brüksel Temasları, Türkiye’nin Ortadoğu Politikası ve Yaklaşan Yerel Seçimler Hakkında
CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in ART “Haber Masası” Programına Verdiği Mülakat
12 Şubat 2009
Sunucu: ART ekranlarından mutlu bir gün diliyoruz sevgili izleyenler. Beş yıl aradan sonra Ana Muhalefet Partisi CHP, Avrupa Birliği konusunda görüşmeler yapmak üzere Brüksel’e bir ziyaret gerçekleştirdi. Genel Başkan Deniz Baykal’ın başında bulunduğu CHP heyeti AB müzakereleri konusunda Avrupa Birliği yetkilileriyle görüş alış verişinde bulundu. Bu görüşmelerin neden beş yıl sonra yapıldığı soruları akla gelirken kimi çevreler, bu ziyaretin Başbakanın Davos çıkışından sonra gerçekleştirilmiş olmasını dikkat çekici olarak değerlendirdi. Tüm bu konuları bugün stüdyo konuğumuz olan CHP Genel Başkan Yardımcısı ve Bursa Milletvekili Sayın Onur Öymen’le konuşacağız. Sayın Öymen, yayınımıza hoş geldiniz.
Onur Öymen: Hoş bulduk efendim.
Sunucu: Sayın Öymen, dilerseniz sohbetimize Brüksel ziyaretinizle başlayalım. Siz de heyetin içindeydiniz. “Brüksel temasları için neden beş yıl beklendi?” gibi sorular sorulmaya başlandı. Siz bu sorulara ne diyorsunuz?
Onur Öymen: Bu sorular aslında çok da isabetli değil. Yani öyle bir izlenim yaratılıyor ki, sanki biz beş yıldan beri Brüksel’le hiç ilgilenmiyorduk da şimdi ilgilenmeye başladık. Bu doğru değildir. Bu beş yıl içinde Genel Başkan düzeyinde pek çok üst düzeyde temaslarda bulunduk. Geçen yıl Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı Barroso Türkiye’yi ziyaret ettiğinde Sayın Genel Başkanımızı da ziyaret etmişti. Olli Rehn de dahil olmak üzere çok sayıda üst düzey Avrupa Birliği yetkilisi Türkiye’ye geldiklerinde Genel Başkanımızla görüşüyorlardı. Bizler her vesileyle Brüksel’e gidiyorduk. Sık sık Brüksel’e gidip oradaki Avrupa Birliği yetkilileri, milletvekilleri ve Komisyon yetkilileri ile görüşüyoruz. Mesela ben önümüzdeki hafta tekrar Brüksel’e gideceğim.
CHP’nin şimdiye kadar Avrupa Birliği ile ilgilenmediğini ve şimdi ilgilemeye başladığını söylemek doğru değildir. Genel Başkanımızın gidişinin çeşitli sebepleri vardır. İngiliz İşçi Partisi, Avrupa Birliği’nde bir Türkiye Dostları Grubu kurmayı kararlaştırdı ve Sayın Genel Başkanımızı bu grubun açılış törenine onur konuğu olarak davet ettiler. Ayrıca Avrupa Politikaları Merkezi adında çok önemli bir düşünce kuruluşu vardır. Ünlü siyaset adamları bu merkezde konuşmalar yapıyor. Sayın Baykal’ı oraya konuşmacı olarak davet ettiler. Genel Başkanımızın Avrupa Sendikalar Birliği Başkanı ile görüşme imkanı oldu. Avrupa Birliği Komisyon Başkanı Barroso ve Avrupa Birliği’nin genişlemeden sorumlu Komisyon üyesi Olli Rehn’le de görüşmeler yaptı. Avrupa Parlamentosu Sosyalist Grubu Başkanı Martin Schultz’la görüşüldü. Avrupa milletvekilleriyle de bir yemekte buluşuldu. Yani çok yoğun bir program oldu. Bu ziyaret, karşı taraftan yapılan bir davet sonucunda gerçekleşmiştir. Aynı zamanda da Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerini kapsamlı olarak ele alma fırsatı vermiştir.
Sayın Baykal’ı bir kez daha davet ettiler. Haziran ayındaki Avrupa Parlamentosu seçimlerinden sonra Avrupa Parlamentosu Sosyalist Grubunda, tüm grup üyelerinin katılacağı bir toplantıda konuşmak üzere yeniden davet ettiler. Avrupa Birliği’nde CHP’ye olan ilginin giderek arttığını görüyoruz.
Sunucu: Özellikle Sayın Başbakanın Davos çıkışından sonra sizce Avrupalılar Türkiye’ye nasıl bakıyorlar? Ne tür izlenimler edindiniz?
Onur Öymen: Avrupa Birliği’nde birkaç grup var. AB Komisyonu Başkanı, genişlemeden sorumlu komiser ve Avrupa Parlamentosu’nun üyelerinin önemli bir bölümü Türkiye’nin üyeliğini destekliyorlar. Fakat karşı olanlar da var. Başta Fransa olmak üzere, Almanya’daki Hıristiyan Demokratlar ve Avusturya gibi bazı ülkeler Türkiye’nin üyeliğine karşılar. İşte bu ülkeler önümüzdeki sonbahar aylarında Türkiye’nin üyelik müzakerelerini askıya alıp alamayacakları konusunda bir arayış içindeler.
Hükümet Avrupa Birliği ile müzakerelere başlarken Kıbrıs ile ilgili bir taahhütte bulunmuştu ve Kıbrıs konusundaki ilişkilerde Ek Protokolü yürürlüğe koyacağını taahhüt etmişti. Bunu imzaladıkları halde karar onaylanamadığı için yürürlüğe koyamadılar. Bu yüzden maalesef Kıbrıs meselesi Türkiye- AB ilişkilerinde önemli bir engel olarak karşımıza çıkmıştır. Sayın Baykal o zamanlarda da Hükümeti böyle bir taahhütte bulunmaması konusunda uyararak bunun Türkiye-AB ilişkilerine zarar vereceğini söylemişti.
Kıbrıs meselesi başlı başına zor bir konudur. Türkiye-AB ilişkileri de başlı başına zordur. Her ikisini birleştirdiğinizde çözümü kolaylaştırmak yerine zorluğu arttırırsınız. İşte, o tarihte aldıkları kararda 2009 yılının sonunda Kıbrıs’taki gelişmelere paralel olarak Türkiye ile ilişkileri gözden geçireceklerine dair bir ifade vardı. Bundan hareket ederek bazıları “İşte bakın, Kıbrıs sorunu çözülemedi. O halde müzakereleri engelleyebiliriz” anlayışı içindeler. Fakat buna karşı olan da güçlü bir eğilim var.
Biz Türkiye ile müzakerelerin askıya alınmasının büyük bir hata olacağını söyledik. Sayın Genel Başkan bunu özellikle vurguladı. Türkiye’nin üyeliğinin mutlaka gerçekleştirilmesi gerektiğini ve üyelik için Türkiye’ye somut bir tarih verilmesi gerektiğini söyledi. Türkiye’nin gerekli reformları tamamlaması halinde ne zaman üye yapılacağının işaretinin verilmesi gerektiğini vurguladı. Bu arada verdiği konferansta da Türkiye’nin reformları hızla tamamladığını, Anayasa değişiklikleri yapıldığını ve Avrupa Birliği üyeliği konusunda çok çaba sarf ettiğini anlattı. Ancak 6-7 yıl öncesine nazaran Türkiye’nin bugün daha Avrupalı olmadığını, bir çok alanda ilerleme yerine gerilemeler olduğunu da ifade etti. Telefon dinlemeleri, Ergenekon Davası, yolsuzluklar, basın özgürlüğü üzerindeki baskılar vs. gibi konuları bu gerilemeye örnek göstererek Türk halkının kendini daha özgür ve daha güvenlik içinde hissetmediğini söyledi.
Bir taraftan Avrupa ile bütünleşmek için reform yaparken diğer taftan da geriye gidiliyor. Bu çelişki nereden kaynaklanıyor? Genel Başkan Türkiye’de laikliğin erozyona uğratılmasının buna yol açtığını söyledi. Mahalle ve çevre baskısının kadınları nasıl etkilediğine dair örnekler verdi. Son olarak da çıkış yolunun Avrupa’dan uzaklaşmak değil, Avrupa ile bütünleşmek, Avrupa ile tam üyelik doğrultusunda işbirliğimizi güçlendirmek olduğunu söyledi.
Görüşmelerde iki önemli konu ön plana çıktı. Bunlardan biri enerji konusudur. Türkiye doğal gaz ve petrol hatlarının Avrupa’ya ulaşım yolları üzerindedir. Bu yüzden Türkiye’nin, Avrupa’nın enerji güvenliği sorununun çözümünde önemli bir rolü vardır. Onlar da bu önemi idrak ediyorlar. Fakat çelişki şu ki, enerji konusu bir taraftan Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinde bu kadar önem taşırken, diğer taraftan da enerjiyle ilgili müzakere başlığını bir türlü müzakereye açamıyorlar. Çünkü Kıbrıslı Rumlar bu başlığın müzakereye açılmasını engelliyor. İşte, böyle bir çelişki var.
Diğer konu da sendikalar konusudur. Türkiye’de sendika özgürlüğü ile ilgili yasal bir düzenleme yapılması gerekiyor ve Avrupalılar da bunu bekliyor. Fakat öyle anlaşılıyor ki, bu konudaki teknik çalışmalar henüz bitmemiş çünkü yasa henüz Meclise gelmedi. Avrupalılar yasanın Meclise gelmesi halinde bizden destek beklediklerini söylediler. Biz de kendilerine sendikal hakların öteden beri savunduğumuz haklar olduğunu ve ILO ilkelerine uyması şartıyla bu hakları destekleyeceğimizi söyledik.
Görüşmelerde CHP’nin, Türkiye’nin AB üyeliği sürecindeki rolüne çok önem verdiklerini söylediler. İlişkileri hükümetler ve Avrupa Komisyonu arasında yürüttüklerini ama Türkiye ile ilişkilerinin bundan ibaret olmadığını, siyasi partiler, sendikalar ve sivil toplum örgütleriyle de daha yakın ilişkiler kurmak istediklerini söylediler. Yani bunu bir bütünlük içinde görüyorlar ve CHP’nin burada oynadığı role çok önem veriyorlar. Yaptığımız görüşmelerde bunu hissettik. Özellikle Avrupa Parlamentosu Sosyalist Grubu Başkanı Martin Schultz’la yaptığımız görüşmede CHP’ye verdikleri önemi kuvvetle vurguladılar. Barroso ve Olli Rehn de bunu vurguladı. Özetle Avrupa’da herkes CHP’nin üyelik konusunda çok etkin bir rol oynadığını anlıyor.
Bizim Brüksel’de bir temsilcilik açmamız çok olumlu yankılar yaratmış. Bu temsilcilik vasıtasıyla biz Avrupalılara partimizin görüşlerini ve Türkiye’deki gelişmeleri sürekli olarak duyuruyor ve aktarıyoruz.
Sendikalar Birliği Başkanı ile yapılan görüşme de gerçekten çok yararlı oldu. Türkiye’nin çalışma hayatı ile ilgili eksikliklerini hep birlikte konuştuk. Bütün bunları daha da ileriye götürmek için de CHP’nin büyük bir gayretle çaba gösterdiğini anlattık. Dolayısıyla bu ziyaret çok verimli geçti ve şimdiye kadar yapılan ziyaretlerin en verimlilerinden biri oldu.
Sunucu: Sayın Baykal’ın Ergenekon Soruşturması ile ilgili yapmış olduğu açıklamalardan bahsettiniz. Avrupa Parlamentosu da Ergenekon Soruşturması ile ilgili uyarılarda bulundu. Dış İlişkiler Komisyonundan taslak bir rapor geçti ve bu raporda, soruşturma sürecinin AKP’ye muhalif isimlerin susturulması için kullanıldığına yönelik haberlerden büyük endişe duyulduğu belirtildi ve hem Hükümetten hem de yargı makamlarından hukukun üstünlüğü ilkesine sıkı sıkıya bağlı olmaları istendi. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Onur Öymen: Avrupa’da bu gelişmeleri kaygıyla izliyorlar. Birçok kişi göz altına alınıyor, aylarca göz altında tutuluyor sonra da delil yetersizliğinden serbest bırakılıyor. Deliliniz yoksa neden bu insanları gözaltına aldınız? Gözaltına alınmalar biz ceza mekanizması haline dönüştü. İşte Avrupalılar bu olanlardan çok kaygı duyuyorlar. Bu kaygılarını bizimle de paylaştılar. Öte yandan gerçek suçlular varsa bunların da ortaya çıkarılmasını istiyorlar. Bu yüzden o kararda bir taraftan gerçek suçluların üzerine gidilmesi, diğer taraftan da usul kurallarına dikkat edilmesi ve ihlal edilmemesi isteniyor. Ayrıca kararda basınla ilgili bir hüküm de yer alıyor. Yani Türkiye’de basına yapılan baskılardan ve yolsuzluklardan rahatsızlık duyuyorlar. Daha önceki raporlarında da bunu açıkça ifade etmişlerdi.
Türkiye’nin dostu olan ve üyeliğini destekleyen Avrupalılar Türkiye’deki gelişmeleri kaygıyla izliyorlar. Avrupa’da Sayın Başbakanın Davos’taki çıkışını haklı ve isabetli bulan bir kişiye bile rastlamadık. Orada özel görüşmeler de yaptık, Ortadoğu konusunun ele alındığı resmi toplantılara da katıldık ama bu toplantıların hiçbirinde bir kişi bile “Başbakanınız çok iyi yaptı. Türkiye Hamas’ı desteklemekle olumlu bir rol oynadı” diyen olmadı. Tersini söyleyen çok oldu ama Sayın Başbakanın bu çıkışını tasvip eden birine rastlamadık.
Sunucu: Sayın Öymen, yapmış olduğunuz bu ziyaretle Başbakanın Davos çıkışının zamanlaması oldukça tartışılıyor. Başbakanın Davos çıkışından hemen sonra sizin bu ziyareti gerçekleştirmeniz kimi çevreler tarafından dikkat çekici bulunuyor. Bu zamanlamayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Onur Öymen: Genel Başkanımızın ziyareti Davos tartışmasından çok daha önce planlanmıştı. Biliyorsunuz bu tarz ziyaretler kısa süre öncesinden değil, çok daha önceden planlanıyor. Davos’taki toplantıyla yakın zamanlara denk gelmesi tamamen tesadüftür. Avrupalılar bizim de Ortadoğu konusunda ne düşündüğümüzü merak ediyorlar. Biz de Ortadoğu’da barışın sağlanması için ne yapılması gerektiği ve nasıl bir yaklaşım sergilenmesi gerektiği konusundaki görüşlerimizi dile getirdik.
Sunucu: Bu arada İsrail’de genel seçimler yapıldı ve Dışişleri Bakanı Tzipi Livni’nin Genel Başkanı olduğu Kadima Partisi bir milletvekili fark ile seçimleri kazandı. Gazze saldırıları bu seçim üzerinde nasıl bir etki yapmış olabilir? Sizce beklenen etkiyi yaratabildi mi?
Onur Öymen: Öyle anlaşılıyor ki Gazze saldırıları üzerine CHP de dahil olmak üzere Türkiye’nin ve Avrupa’nın gösterdiği tepkilerle dünya kamuoyunda yer alan tepkiler İsrail seçmenini çok fazla etkilememiş. Çünkü orada şiddet yanlısı olan unsurlar, gerek Kadima gerekse Likud güç kazandı. Bu durum düşündürücüdür. Demek ki, işin esasına biraz daha eğilmek gerekiyor.
İsrail’de bir tedirginlik olduğunu da hissediyoruz. ABD Başkanı Obama’nın bu konuya daha farklı bir yaklaşım getireceğini düşünüyoruz. Eski başkanlar döneminde olduğu gibi Obama’nın İsrail’in her dediğine körü körüne evet demeyeceği gibi bir izlenim var. Bu biraz da kaygı uyandırıyor. Orada adil bir çözüme ulaşılması gerektiği görüşü hakim. Biz de o görüşü savunuyoruz.
CHP olarak işin esasına inmek gerektiğini söylüyoruz. Yani bütün bu saldırıların, çatışmaların özünde Filistin’in gerçek anlamda ayrı bir devlet olarak ortaya çıkamaması yatmaktadır. İsrail bugüne kadar bunu hep engellemiştir ve Filistin hep İsrail’in denetimi altında bir ülke gibi kalmıştır. İşte bu yanlıştır. Bütün dünya orada iki devlet ilkesini kabul ettiğine göre o zaman Filistin Devleti’nin fiilen kurulması gerekir. Bu konuda pek çok uluslararası toplantıda alınmış kararlar vardır. Ama bu kararları bir türlü hayata geçiremiyorlar. O yüzden Filistin dünya ile bağımsız ilişki kuramıyor. Hava ulaşımı yok, deniz ulaşımı yok, dünya ile doğrudan ticaret yapamıyor. Her şeyi ile İsrail’e bağlıdır. Sayın Başbakan Filistinlilere bir sandık domates bile verilmediğini söylüyor ama mesele o değildir. Hiçbir şey verilmesin ama bıraksınlar ki Filistinliler her şeyi dünyadan kendi kendilerine alsınlar ve doğrudan doğruya dünya ile ticaret yapsınlar.
Ayrıca gözden kaçan bir şey daha var; İngiliz bir gaz şirketi tarafından Gazze sahillerinde çok değerli doğal gaz yatakları bulundu. Bu doğal gazın değeri dört milyar dolar civarındadır. Yapılan anlaşmaya göre doğal gazın gelirinin % 60’ı bu şirketin, % 30’u Yunanistan’da oluşturulmuş bir Arap şirketinin, % 10’u da Filistin Yönetiminin olacaktır. İsrail de Filistin Yönetiminin bu payı almasını istemiyor. İhtilafın arkasında biraz da bu doğal gaz meselesi vardır.
Bütün bunlar çok karmaşık meselelerdir. Türkiye’nin sadece bu tarz duygusal yaklaşımlarla halkın heyecanını siyasi bir kazanç vasıtası yaparak bu işe eğilmesi yanlış olur. Türkiye akılcı politikalar üretmeli. Dünya basınını izlerseniz görürsünüz ki, Türkiye bu konuda ikinci planda kalmıştır. Son izlediği Hamas yanlısı tutum dolayısıyla Türkiye ikinci planda kaldı, Mısır ön plana çıktı. Nitekim ateşkes Fransa ile Mısır’ın işbirliğiyle sağlanmıştı. Şimdi barış çalışmalarında da Fransa ile Mısır ön planda görünüyor. Türkiye de izlediği bu tavırla kendini geri planda bıraktı. Filistinlileri desteklemek için ne yapsanız az, Filistin’in uğradığı saldırıya ne kadar tepki gösterseniz az ama orada tüm dünyanın suçladığı, Amerika ve Avrupa Birliği’nin resmen terör örgütü olarak ilan ettiği bir örgütün sözcüsü gibi ortaya çıkmanız yanlıştır.
Mısır Devlet Başkanı Mübarek’in Türkiye ziyareti sırasında verdiği mesajlara dikkatle bakacak olursanız Mübarek, İsrail saldırısının esas sebebinin Filistinliler arasındaki ihtilaf olduğunu açıkça söylüyor. Aynı zamanda meşru bir yönetim olarak sadece Filistin Kurtuluş Örgütü’nü ve Mahmud Abbas Yönetimini tanıdıklarını söylüyor. Yani Hamas’ı hem suçlu buluyor hem de Hamas’ın muhatap alınmaması gerektiğini söylüyor. Geçen hafta Arap ülkeleri Dışişleri Bakanları Birleşik Arap Emirlikleri’nde toplandı ve orada alınan kararda da Arap olmayan ülkelerin Araplar arasındaki ihtilaflara karışmamaları gerektiğini ve karışmaları halinde bunun zararlı sonuçlar doğurabileceğini söylediler. Bu Türkiye’ye açık bir mesajdır.
Öyle anlaşılıyor ki, birkaç gün bölgedeki radikal çevreleri ve İran’daki bazı aşırıları tatmin edebilecek çıkışlar yapabilirsiniz ama bu çıkışlar hem bölgeye barış getirilmesine hem de Türkiye’ye katkıda bulunmaz. İsrail’i eleştirmek başka, Hamas’ın sözcülüğüne soyunmak başkadır.
Sunucu: Ortadoğu barışının geleceği açısından İsrail’de yapılan bu seçimleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Seçimlerden şiddet yanlısı bir parti birinci çıktı, ikinci parti de yine şiddet yanlısı bir politika izleyen bir parti. Bu konuda neler söyleyebilirsiniz?
Onur Öymen: Aslında ondan daha ciddi bir durum var. Bu iki partiden herhangi birisi tek başına Hükümeti kursaydı her şeye rağmen vahim bir durum olmayabilirdi. Biz tabii ki orada sosyalist partinin seçimleri kazanmasını isterdik. Ama bu iki parti, sağ eğilimleri kuvvetli olan ve bu meseleyi şiddet yoluyla çözmeyi düşünen partilerdir. Fakat daha kötüsü, bunlardan daha da sağda, daha da şiddet yanlısı bir başka parti var. O parti de şimdi kilit rol üstlendi. O partinin Likud veya Kadima’dan hangisini destekleyeceği, gelecek Hükümetin yapısını oluşturacak. Böyle bir koalisyon oluşursa ve aşırı sağ partilerin koalisyonu ortaya çıkarsa –eğilimler bunu gösteriyor- çok kaygı verici sonuçlar doğurabilecektir.
Bölgedeki olası bir gerginliği ancak bölge ülkeleri dengeleyebilir. Amerika’nın tutumu, Türkiye, Mısır vs. gibi ülkeler önemli rol oynayabilirler. İşte Türkiye tam şu sırada çok daha etkili bir rol oynayabilirdi. Böyle bir şans yakalamıştı. Çünkü İsrail ve Suriye arasındaki görüşmelerde arabuluculuk yapıyor olması Türkiye’ye bir avantaj sağlamıştı. Şimdi ise bu avantajı kaybettik ve Ortadoğu’daki etkinliği giderek azalan bir ülke haline dönüştük.
Sunucu: İsrail seçimlerinden bahsettik, isterseniz yurt içine dönelim. Bizim de yerel seçimlerimiz yaklaşıyor. Yapılan yardım faaliyetlerinin de boyutları değişmeye başladı. Önceleri erzak, giyim ve yakacak şeklinde yapılan yardımlardan sonra şimdi de beyaz eşya dağıtılmaya başlandı. Muhalefet bu yardımları seçim yatırımı olarak değerlendirirken AKP Hükümeti ise bunları sosyal devlet ilkesinin bir gereği olarak gördüğünü söylüyor ve yardımların kendileri tarafından değil, valiler eliyle dağıtıldığını söylüyor. Siz bu yardımları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Onur Öymen: Biz bunu çok yanlış buluyoruz. Yüksek Seçim Kurulu’nun da bu konuda uyarısı var. Ona kulak vermek lazım. Tunceli’deki savcılık da bir soruşturma başlatmış. Seçimlere çok yakın bir zaman kala İktidar Partisi olarak İktidarın olanaklarını kendi seçim amaçlarınız için kullanmaya kalkarsanız bu, demokrasinin temel ilkelerine, Türk yasalarına, seçim yasasına da aykırı olur. Seçim Yasasının 151. maddesine göre oy almak amacıyla vatandaşlara maddi imkan sağlamak, hatta maddi imkan sağlama vaadinde bulunmak bile suçtur ve cezası bir ila üç yıl hapistir.
Sunucu: Ancak bu maddede siyasilere ve siyasi partilere yönelik bir suç olduğu belirtiliyor, değil mi?
Onur Öymen: İktidarda olan parti de siyasi bir partidir. Yani siz İktidarı ve siyasi partiyi ayırt edeceksiniz. İktidarda olan bir siyasi parti, parti amaçları için devletin imkânlarını kullanınca o devlet hizmeti olacak, parti lehine yapılan bir çalışma olmayacak, öyle mi? Geçmişte bunu deneyenler oldu ama sonuçları çok da iyi olmadı. Umarım bu sefer böyle olmaz.
Ama netice itibariyle hiçbir İktidar partisi devletin imkânlarını kullanarak kendi partisinin seçim şansını arttırmaya kalkışmamalıdır. Artık ölçüyü de arttırdılar. Kömür veriyorlardı, baktılar ki yetmiyor ,şimdi de mobilya ve beyaz eşya dağıtıyorlar. Bu da vatandaşa verilmiş bir seçim rüşveti gibi algılanıyor. Bu durum yasaların yasakladığı bir şeydir. YSK’nın uyarısına herkes kulak asmalıdır ama öyle anlaşılıyor ki, Başbakanın öyle bir niyeti yok. Kafalarından “Yüksek Seçim Kurulu ne derse desin ben bildiğimi okurum. Valileri harekete geçiririm ve bu yolla halktan oy almaya çalışırım. Yardımları da Sayın Kılıçdaroğlu’nun doğum yeri olan bir ilçede başlatırım” gibi düşünceler geçiyorsa bunlar çok ucuz düşüncelerdir. Türkiye’de siyaseti bu kadar ucuzlaştırmamak lazım. Gücünüz yetiyorsa halka böyle özel avantajlar sağlamadan, seçim rüşveti vermeden mindere çıkarsınız ve vatandaş orada kanaatini ortaya koyar. Bu yapılanlar çok yanlıştır.
Yaptıkları bir şey daha var; seçimlerin dürüst olması lazım ama bir de bakıyoruz ki, evvelce Anayasamıza göre hakim teminatında olan, seçimlerde devlet memuru olan nüfus memurlukları devreye sokulmuş. Birçok yerde, ev olmayan adreslerde, boş arsa ve tarlalarda, fabrika depolarında ikamet edermiş gibi binlerce insan seçmen olarak kaydedilmiş. Biz sadece Bursa’nın Nilüfer ilçesinde bu şekilde kaydedilmiş 4095 kişi tespit ettik ve İlçe Seçim Kurulu bunları iptal etti. Başka illerde de böyle durumlar var. Başka yerlerde de yıllardan beri aynı adreste oturan ve orada oy kullanan insanlar listelerde gözükmüyor. Buna benzer o kadar çok hata oldu ki, bunların nasıl olduğunu çok merak ediyoruz.
Sunucu: AKP ve Sayın Başbakan bir başarı çıtası koymuşlar ve başarılarını % 50 olarak değerlendiriyorlar. “Bu kadar yolsuzluk iddiası varken ve ülke ekonomik krizden bu kadar etkilenmişken bu başarıyı nasıl öngörebiliyorsunuz?” şeklindeki bir soruya ise “Çok basit, çünkü bizim alternatifimiz yok” diye cevap veriyorlar. Bu konuda neler söyleyebilirsiniz?
Onur Öymen: İktidarın söylediği en tehlikeli söz budur. Birçok yanlışları daha var, onları her vesileyle dile getirip eleştiriyoruz ama en tehlikeli sözleri budur. Demokratik bir ülkede İktidar partisinin alternatifi yoksa o ülkede demokrasi bitmiş demektir. Her demokraside İktidarın alternatifi vardır, o da muhalefettir. Ama siz muhalefetin önünü kesmek için her şeyi yaparsanız, basını baskı altına alırsanız, medya patronlarını tehdit ederseniz, sizi eleştiren gazetelerin okunmaması için boykot çağrıları yaparsanız, iş çevrelerine baskı yaparak iş adamlarını kendi etki alanlarınıza almak için devletin imkânlarını kullanırsanız, buna benzer yöntemlerle seçimlerin dürüst olarak işletilmesini engelleyecek adımlar atarsanız o ülkede demokrasiden bahsedilemez.
Geçen seçimlerde altı milyondan fazla vatandaşımız seçmen hakkından mahrum bırakıldı. Bazıları bize “seçim sonuçlarına şaşırdınız, bunları makul bulmadınız mı, yoksa halka güvenmiyor musunuz?” demişti. Alakası yok. Siz altı milyon insanı seçmen olduğu halde seçmen yazmazsanız bu durum bizde kuşku uyandırmaz mı?
Bu bakımdan seçimlerin tam anlamıyla dürüst, tarafsız ve objektif gerçekleşmesi halinde biz AKP’nin çok büyük bir oy kaybına uğrayacağını düşünüyoruz. Türkiye’nin neresine gidersek bunu görüyoruz. Halkta bu İktidara karşı büyük bir güvensizlik oluşmuş durumda ve bundan önceki Hükümetlere nazaran bu İktidar zamanında daha mutlu olmadıklarını düşünüyorlar. Basın daha özgür değil, insanlar daha rahat bir hayat yaşamıyorlar, geleceklerine daha güvenle bakmıyorlar. O zaman neden bunlara oy versinler? “Alternatifimiz yok, biz gidersek kaos olur” diye halkı buna inandırmaya çalışıyorlar. Böyle bir şey olabilir mi? Siz gideceksiniz, biz geleceğiz. Demokrasi budur. Başka ülkelerde de geçmişte seçimle gelip de gitmek istemeyenler olmuştu. İkinci Dünya Savaşı öncesindeki Almanya’yı hatırlayınız. Onlar da seçimle geldiler. Hitler % 44 oy almıştı ama sonra ne olduğunu hepimiz biliyoruz. İktidardan gitmemek için koyu bir diktatörlük kurdu.
Türkiye’de kimsenin buna özenmemesi lazım. Seçimle gelirsiniz, seçimle gidersiniz. Zira demokrasi budur. Her siyasi parti muhalefette olmayı tadacaktır. Bunun başka çaresi yok. Demokratik bir ülke isek böyle olmalıdır. “Alternatifimiz yoktur” diyenler demokrasiye inanmayanlardır. Ümit ediyoruz ki, iktidar bu yola gitmez. Çünkü o zaman demokrasiyi tam manasıyla tahrip etmiş olur.
Sunucu: Sayın Öymen, değerli yorumlarınızla programımıza katıldığınız için çok teşekkür ediyoruz.
Onur Öymen: Ben teşekkür ederim.
Bu belge Görsel Basın arşivinde bulunmaktadır.