Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- (Türkçe) SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- (Türkçe) ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- (Türkçe) 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- (Türkçe) CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- (Türkçe) GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- (Türkçe) Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- (Türkçe) ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- (Türkçe) Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- (Türkçe) Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

ART – İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’ın Türkiye Ziyareti, Gürcü-Rus Savaşı ve Kafkaslardaki Son Durum Hakkında
CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in ART TV “Haber Maratonu” Programına Verdiği Mülakat
14 Ağustos 2008
Sunucu: Merhaba sevgili izleyiciler. Az önce, artık görevinden ayrılan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt CHP’yi ziyaret etti. Veda ziyaretlerini son olarak CHP ile sürdürdü. Biliyorsunuz Türk Silahlı Kuvvetleri ile CHP arasında gergin bir hava vardı veya kamuoyuna bu şekilde yansımıştı. Bu görüşmede ve veda ziyaretinde neler yaşandı, bugün bu konuda konuşacağız. Diğer yandan DTP hakkında ilginç haberler geldi. DTP’nin Eş Başkanının yaptığı açıklamalar bugün kulaklarımıza inanamadığımız bir hal aldı. Erzincan Kemah’taki saldırıyla birlikte neler düşünüldü, neden böyle bir açıklama yapıldı, bu tür açıklamaların altında acaba ne gibi düşünceler var? Bu sorulara da cevaplar arayacağız. İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’ın İstanbul ziyareti ve Türkiye’deki temaslarını konuşacağız. Aynı zamanda Gürcü- Rus Savaşı’nın hemen ardından acaba Kafkaslarda son durum nasıl olacak, bizi nasıl günler bekliyor? Türkiye’nin önündeki seçenekler üzerinde konuşmaya çalışacağız. Bugünkü konuğumuz CHP Genel Başkan Yardımcısı ve Emekli Büyükelçi Sayın Onur Öymen. Sayın Öymen hoş geldiniz.
Onur Öymen: Hoş bulduk efendim.
Sunucu: Az önce Sayın Büyükanıt’ı ağırladınız. Görüşme nasıl geçti, siz bilgi alabildiniz mi?
Onur Öymen: Görüşme Sayın Genel Başkanla Sayın Büyükanıt arasında baş başa oldu. Bir saat on dakika sürdü. Genel Başkanla konuşma fırsatı bulamadan buraya geldim ama çok yararlı bir görüşme olduğundan eminim. Bazı çevreler son zamanlarda, sanki CHP ile Türk Silahlı Kuvvetleri arasında bir anlaşmazlık ve gerginlik varmış gibi spekülasyon yapıyorlardı. Bunun doğru olmadığını Genel Başkanımız dün basına açıkladı. Bizler de söyledik. CHP’nin Anayasal kurumlarla ve Türk Silahlı Kuvvetleri ile böyle bir gerginlik içine girmesinin hiçbir nedeni yoktur. Böyle bir politikamız da yoktur.
Türk Silahlı Kuvvetleri, Türkiye’nin gerçekten en hayati konularında fedakarca görev yapan bir kurumumuzdur. TSK’yı yıpratmak son derece yanlış olur. Biz bunu her vesileyle dile getirdik. Geçmişte de bazı konularda Hükümete yönelik olarak dile getirdiğimiz eleştirilerin yanlış anlaşıldığı oldu. Muhalefet partilerinin muhatabı Hükümettir. Biz Hükümetle konuşuruz. Askeri konularda ve savunma konularında da Muhalefet soru sorabilir. Önemli olan Muhalefetin sorduğu sorulara cevap vermektir. Basının bir bölümünde “Muhalefet neden böyle sorulur soruyor? Böyle sorular sorulur mu?” şeklinde yazılar çıkıyor. Bunlar doğru değildir. Demokratik ülkelerde Muhalefet gayet tabi ki sorusunu soracaktır, İktidara düşen de cevabını vermektir. Onun dışında bizim CHP olarak TSK’yı veya başka Anayasal kurumları yıpratmak gibi bir niyetimiz olamaz.
Sunucu: Sayın Öymen, İran Cumhurbaşkanı’nın ziyaretini nasıl değerlendiriyorsunuz? Dikkatler ziyaretin apar topar olması üzerine yoğunlaştı. Anıtkabir, tabiri caizse pas geçilerek İstanbul’da temaslar başladı. Kamuoyuna da böyle bir formül bulunmuş gibi yansıdı. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Onur Öymen: Uluslararası ilişkilerde bazı kurallar vardır. Bu kuralları sadece önemsiz şekil kuralları gibi nitelendirmek yanlıştır. Bu kurallar, doğrudan doğruya devletlerin kimliği, bağımsızlığı, saygınlığı ile ilgilidir. Başka ülkelerle ilişki kurup onlarla temas sağlayacaksanız, hele ki böyle en üst düzeyde, o ülkenin saygınlığına siz de itibar edeceksiniz. Uluslararası ilişkilerde Cumhurbaşkanları arasındaki temaslar, ziyaret edilen ülkenin Başkentinde yapılır. Usul böyledir. Bizim Cumhurbaşkanımız İran’a gittiği zaman, İran Cumhurbaşkanı ve devlet adamları ile Tahran’da görüşmüyor mu? Tebriz’de veya İsfahan’da mı görüşüyor? Amerika’ya gittiği zaman da Başkan Bush’la Chicago’da veya Los Angeles’ta mı görüşüyor? Hayır. Washington’da görüşüyor, çünkü orası Başkenttir. Görüşmeler Başkentte yapılır, usul budur. Başkente gittiğiniz zaman da ev sahibi ülkenin protokol kurallarına uyarsınız. Giden insan, kendi protokolünü beraberinde götürmez. Uyulması gereken o ülkenin protokolüdür. Bu protokol, bir ülkede bir asker anıtına çelenk koymaktır, başka bir ülkede başka bir kural vardır vs. Türkiye’de ise bu gibi ziyaretlerde temel kural, misafir Devlet Başkanının Anıtkabir’i ziyaret etmesidir. Bizim usulümüz budur.
Bu usulden bu sefer niçin vazgeçilmiş? İranlılar, Cumhurbaşkanı Gül’ün bu tarihte İstanbul’da olması sebebiyle ziyaretin İstanbul’da gerçekleştiğini söylüyorlar. Yani siz Ankara’ya gelmek istediniz de, Cumhurbaşkanı Gül size “Ben o tarihte Ankara’da olamayacağım, İstanbul’a gelirseniz görüşürüz, yoksa görüşemeyiz” mi dedi? Böyle bir şey olabilir mi? Hatta Ankara İran’a daha da yakındır. Niçin Ankara üzerinden geçerek İstanbul’a kadar gidiyorsunuz? “Cumhurbaşkanı Gül’ün programı İstanbul’da görüşmeye uygunmuş.” Bunlar inandırıcı değildir. Belli ki Anıtkabir’den, Atatürk’ün kimliğinden ve kişiliğinden duyulan bir rahatsızlık var. İşin tuhaflığına bakın ki Atatürk zamanındaki İran’ın eski Devlet Başkanı Şah Rıza, Ankara’ya gelmiş, Atatürk onu kabul etmiş ve çok kapsamlı bir görüşme yapmışlardır. Şah Rıza, Atatürk’ten esinlenerek “İran’ı da aynı sizin Türkiye için yapmış olduğunuz gibi, çağdaş bir ülke haline getirmeye çalışacağım” demiştir. Atatürk’ten modern bir devlet olma yönünde tavsiyeler almıştır.
İran’la olan 1901- 1930’lu yıllardaki ilişkilerimize bakın, bir de bugüne bakın. Bugün, bu devletin ve Cumhuriyetin kurucusu olan, Türklerin milli kahramanı olan Atatürk’ün Anıtkabirini ziyaret etmekten kaçınan komşumuz bir devlet var. Bunu içimize sindiremeyiz.
Sunucu: Ama önemli bir komşu devlet değil mi?
Onur Öymen: Gayet tabi ki. Bütün devletler önemlidir. Biz bütün komşularımıza önem veriyoruz. İran geçmişiyle, bugünüyle, geleceğiyle, potansiyeliyle bizim için çok önemli bir devlettir. İran’a daima önem vermişizdir. O ayrı bir iş ama karşılıklı saygı ayrı bir iştir. Amerika da olsa, Rusya da olsa, İran da olsa, biz her devletten saygı bekleriz. Bu saygının gereği de, o ülkenin protokolüne uymaktır.”Başka türlü gelmiyorlar, ne yapalım” deniliyor. Gelmiyorlarsa gelmezler, bir ülkenin Devlet Başkanını zorla getiremezsiniz. Birisi “Benim sizin ülkenizi ziyaret etmemin koşulu, sizin ülkenizin kurallarına uymamamdır” derse siz saygınlığınızı korumayı tercih edersiniz. Uluslararası ilişkilerde kural budur. İstisnai durumlar da olabilir. Mesela birisi hastadır, başka şehirdedir veya uluslararası bir konferansa katılmak için başka bir ülkede olabilir. Buna benzer olağanüstü durumlar olabilir. Ama bu öyle bir durum değildir, çalışma ziyaretidir. Çalışma ziyareti de olsa, resmi ziyaret de olsa bu ziyaret Başkentte yapılır.
Hükümet bu olayda büyük bir gaf yapmıştır. Hele ki Dışişleri Bakanı’nın “Anıtkabir’in ziyareti sadece bir ayrıntıdır” demesi, kabul edilebilecek bir olay değildir. Ne yazık ki Sayın Ahmedinejad da ayrıntı olarak nitelendirdi. Bu çok yanlış bir şeydir. Demek ki Türkiye ve İran devlet adamları, Anıtkabir ziyaretini bir ayrıntı olarak görüyor. Bu çok hazin bir tablodur. Şekil kuralları veya protokol kuralları, bazılarının gözünde çok önemli gözükmeyebilir. Ama bu kurallar gerçekten devletleri devlet yapan, devletlere saygınlık kazandıran kurallar olması sebebiyle çok önemlidir. Kendinize saygı gösterilmesini sağlayacaksınız.
Sunucu: Temaslar bir şekilde başladı ve o temaslarda da ortaya şöyle bir sonuç çıktı; Ahmedinejad’a Türkiye’nin bu son dönemdeki arabuluculuk rolü hatırlatıldı ve Ahmedinejad, Türkiye’nin arabuluculuğunu kabul edilemez olduğunu söyledi. Fakat Türkiye’yi, yakın bir komşu devlet olmasından dolayı bu konularla ilgilenmeye hakkı olan bir ülke olarak niteledi. Sizce bunun anlamı ne olabilir?
Onur Öymen: Uluslararası ilişkilerde arabuluculuk kavramının özel bir anlamı vardır. Mesela iki ülke ihtilaf halindedir, üçüncü bir ülkeye de arabuluculuk teklif edilir. Arabulucu, yalnız tarafları bir araya getirip görüştüren değil, aynı zamanda o ihtilafın çözümü için taraflara sunulmak üzere öneri getirendir. Bu anlamda çok ciddi bir kavramdır. İran konusuna gelince, zaten kimse Türkiye’ye arabuluculuk yapmasını teklif etmiyor. Bizim Hükümet maalesef durumdan vazife çıkararak, kendi kendine sıfatlar ediniyor, kendi kendine görev veriyor. Türkiye’den böyle bir arabuluculuk yapmasını isteyen yoktur.
Yapabileceğiniz tek şey, ilgili ülkeler arasında temas sağlamaktır. Burada o da söz konusu değildir. Düşününüz ki, İran Cumhurbaşkanı İsrail’in dünya haritasından silinmesini istiyor. İsrail ise Türkiye’nin resmen tanıdığı ve 1948’den beri dostane ilişkilerinin olduğu bir ülkedir. Sizin dost saydığınız ve yakın ilişkiler kurduğunuz bir ülkeyi yok farz eden ve onun dünyadan tasfiyesini isteyen bir devlet adamı ile karşı karşıyasınız. Bunlar arasında nasıl bir arabuluculuk yapacaksınız? Amerika ile İran arasında da gerçekten çok soğuk rüzgarlar esiyor. Türkiye’nin buna yapacağı katkı sadece şu olabilir: İran’ın nükleer programı ile ilgili olarak kamuoyuna açıklamadığı bir mesaj varsa Türkiye’ye söyler ve Türkiye’nin de bunu uygun bir dille Amerika’ya anlatmasını isteyebilir. Türkiye bunun ötesinde bir katkı sağlayamaz.
Kaldı ki işin özünde de Amerikalılarla İranlıların çok ciddi ihtilafları vardır. İran dünyanın en büyük petrol üreticilerinden biri ve Amerika’nın bu bölgede önemli çıkarları var. O bakımdan Amerika’nın İran’la ilgili uzun vadede beklentileri var. İran, barışçıl amaçlarla yaptığını söylese de bir nükleer teknoloji geliştirmek istiyor. Amerika ise bunu bir nükleer silah programı olarak algılıyor. Bütün dünya devletleri bu konuda duyarlılık gösteriyor. BM Güvenli Konseyi’nin beş daimi üyesi ve Almanya bu konuda ortak görüş belirterek İran’a baskı yapıyorlar. Biz de yalnız İran’ın değil, bölgemizdeki hiçbir devletin nükleer silah sahibi olmasını istemeyiz. O bakımdan nükleer silahların yayılmasının önlenmesi, Türkiye’nin de hedeflerinden biridir. Türkiye burada tarafsız bir arabulucu olamaz. Biz tarafız ve nükleer silahların yayılmasına karşı olduğumuz için tarafız.
Durum sadece bundan ibaret de değildir. İran’ın saldırı amaçlı kullanılabilecek füze sistemleri var. Şahap-3 füzelerini geliştirdiler ve menzili hesaba katıldığında bütün Türkiye bu füzelerin menziline girer. Buna karşı biz rahat olabilir ve bunu içimize sindirebilir miyiz? Biz hiçbir ülkenin saldırı silahına sahip olmasını istemeyiz. Hele ki bölge ülkelerinin sahip olmasını hiç istemeyiz.
İşin diğer tarafı da İran’ın din faktörünü hem iç politikada hem de dış politikada önemli bir unsur gibi kullanmasıdır. İran’ın Şii bağlantıları hem kendi Orta Doğu politikasını hem de Irak politikasını etkilemektedir. Oradaki Şiilerle yakın bağlantıları var. Bahreyn’in aşağı yukarı yüzde 60’ı Şiidir. Suudi Arabistan’ın kuzey doğusundaki bölgede Şii nüfusu önemlidir. Suriye’de Şii bir Hükümet vardır, Lübnan’da Şii Hizbullah örgütü var. Bu örgüt vasıtasıyla İran, İsrail üzerinde tehdit oluşturuyor. İşte bu kadar karmaşık bir dünyada yaşıyoruz.
Diğer taraftan Türkiye ile İran’ın ortak menfaatleri vardır. İran, Türkiye’nin Orta Asya’ya geçit yolu üzerindedir. İran’dan doğal gaz alıyoruz ve büyük ticari menfaatlerimiz vardır. Orada yatırımlarımız ve şirketlerimiz var. Teröre karşı ortak mücadele ediyoruz. Tüm bunlar işin müspet tarafıdır. Bunları şöyle bağdaştırabiliriz; Tüm bu konularda teknik düzeyde tam bir mutabakat sağlanması gerekir. Teknik düzeyde iyi hazırlıklar yapılmadan işi sadece Devlet Başkanlarının görüşmelerine bırakmak yetersiz kalır. Uluslararası ilişkilerde, protokol de dahil olmak üzere bütün bunlar önceden hazırlanır, üst düzeyde ziyaretler bu hazırlıklardan sonra yapılır. Koşullar hazır değilse ziyaretler de yapılmaz. Başka bir yöntem de Devlet Başkanlarının bir uluslararası konferansta karşı karşıya gelerek görüşmenin orada yapılmasıdır. Ancak şu anda yapılan yöntem en yanlış yöntemdir. Yani bir devletin protokol kurallarını ters yüz ederek, Türkiye’nin saygınlığına itibar edilmeden düzenlenmiş bir ziyaret, bizce isabetli bir yöntem olmamıştır.
Sunucu: Bu durum biraz da kanıksanmaya başlandı galiba. Çünkü daha önce Suudi Arabistan Kralı Abdullah’ın gelişinde de bu tip protokol ihlalleri yaşanmıştı.
Onur Öymen: Evet. O zaman da Cumhurbaşkanı gidip Kralı otelinde ziyaret etmişti. Devlet olduğunuzu hissedeceksiniz. Türkiye bir aşiret veya kabile değildir, Türkiye ağırlığı olan ciddi bir devlettir. Böyle devletlerin başında bulunan insanlar kişisel eğilimleri ne olursa olsun, o devletin ağırlığını temsil etmek zorundadırlar. Görüşmeler Cumhurbaşkanının makamında olur, usul böyledir. Uluslararası ilişkilerde usulleri hafife alırsanız, sizi de bir gün hafife alırlar.
Sunucu: Doğalgazla ilgili bir toplantı olacağı konuşuluyor. Diğer yandan Ahmedinejad’ın böyle apar topar gelmesi Gürcü – Rus Savaşına da bağlandı. Ama bu çok inandırıcı değil. Bu ziyaretten başta İsrail ve Amerika olmak üzere rahatsız olan ülkeler var. Bu konuda neler söyleyebilirsiniz?
Onur Öymen: Amerikan basınında bu konuyla ilgili eleştirel yazılar yayınlanmaya başlandı. Son olarak Michael Rubin, AKP Hükümetini kuvvetle eleştiren bir yazı yayınladı. İsrail basınında da eleştirel yazılar çıkıyor. Önemli olan şudur ki, siz ilkeli politikalar izleyen bir devlet misiniz? Öncelikle kendi ülkenizin çıkarlarını korursunuz, bölge barışına hizmet etmek istersiniz, Amerika ve başka ülkelerle iyi ilişkiler kurmak istersiniz. Bunlar, itibarlı bir devletin yapacağı işlerdir. Ama siz Amerikalılarla görüşürken onların duymak istediklerini , İran’la görüşürken onların duymak istediklerini söylerseniz, İsrail’e, Filistin’e veya Suriye’ye de onların duymak istediklerini söylerseniz itibarınız kalmaz.
Bu yüzden dış politikamızda şu sıralar en önemli eksiklerimizden biri, ilkeli bir politika sergileyememektir. Uluslararası ilişkiler bakımından, kuvvete başvurmama, nükleer silahların yayılmasının önlenmesi, devletlerin toprak bütünlüğüne saygı gösterilmesi, terörle mücadele gibi belli ilkeleriniz olacak ki bu ilkeleri koruyacak ve onların arkasında duracaksınız. Amerikalılarla görüşürken de aynı şeyi söyleyeceksiniz, İsrail’le, İran’la, Rusya’yla, Suriye’yle görüşürken de aynı şeyi söyleyeceksiniz. Bunu yaparsanız itibarınız artar, yapmazsanız, birkaç gün sonra, sizin başkasına dediğiniz şeyler o ülkenin basınında yayınlanır ve mahcup duruma düşersiniz.
Filistin’le ilişkilerde, Hamas’ın yetkililerinin davet edilmesinde de aynı olaylar yaşanmıştı. Bu örgüt bir terör örgütü gibi tanımlanırken ve hiçbir Batı ülkesi bunları davet etmezken, örgütün siyasi sorumlusunu Ankara’ya davet ettiler. “Biz davet etmeseydik, İran’a gideceklerdi. İran’la yakın ilişkiler kuracaklardı. Biz de buna engel olmak için Ankara’ya çağırdık” dediler. Sonra ne oldu? Üç gün sonra İran’a gittiler. Neye yaradı? Hamas politikasını mı değiştirdi, şiddetten, Cihad ilanından vazgeçti mi? İsrail’i tanımaya mı karar verdi? Hiçbir değişiklik olmadı. Peki neye yaradı sizin onu çağırmanız? Ancak düşman kazandınız. Amerika’da ve İsrail’de düşman kazandınız. İsrailliler dediler ki “Biz PKK’lıları davet etseydik siz bunu nasıl karşılardınız?” Dolayısıyla Hamas’ı davet etmek, Türkiye’ye hiçbir yarar sağlamamıştır.
Böyle temaslar sadece temas olsun diye yapılmaz. Temaslar mutlaka somut bir sonuç vermelidir. Bu temaslar bölge barışına ve istikrarına hizmet edecek, önemli bir meselenin çözümüne katkıda bulunacak, ikili ilişkilerde büyük bir sıçrama sağlayacak temaslar olmalıdır. Uluslararası ilişkilerde ziyaretler, ahbap ziyareti gibi değildir. Ziyaretlerin bir anlamı, hedefi ve sonucu olmalıdır. Bakalım bu ziyaretin sonucu ne olacak? Bölge barışına nasıl bir katkıda bulunacak? Türkiye’ye nasıl bir katkıda bulunacak? Ama bana öyle geliyor ki, bu görüşmeler biraz acele, hazırlıksız ve kuralları ihmal ederek yapılan girişimlerdir. Şimdiye kadarki bu tip temaslardan pek fazla sonuç alınmadı.
Sunucu: Diğer bir sıcak konuya geçelim. Gürcü- Rus Savaşı konusunda gelinen son durum hakkında neler söyleyebilirsiniz?
Onur Öymen: Öncelikle şunu söyleyeyim ki, bu çatışmaların çıkacağı birkaç gün öncesinden belliydi. 1 Ağustos’tan itibaren Güney Osetya civarındaki Gürcü birlikleriyle oradaki yerel birlikler arasında kuvvetli çatışmalar oluyor ve giderek bu çatışmaların dozunun arttığı görülüyordu. Türkiye daha o safhada çatışmaların durdurulmasına katkıda bulunabilseydi bu büyük bir hizmet olacaktı. Türkiye’nin Gürcistan Cumhurbaşkanını ikna ederek, Rusya’nın da olası müdahalesinden bahsederek çatışmaların durdurulması yönünde bir girişimde bulunması bölge güvenliği açısından çok yararlı bir sonuç doğururdu. Maalesef Türkiye hiçbir müdahalede bulunmayarak çatışmalar bitene kadar tamamen devre dışı kaldı.
Bu arada Gürcistan Cumhurbaşkanı, bir süre önce bağımsızlığını ilan eden ancak hiçbir ülkenin tanımadığı ve özel yönetimle idare edilen Güney Osetya’yı, askeri güç kullanarak işgal etmeye çalıştı. Aslında o bölge Gürcistan toprakları içindedir fakat Gürcistan’ın orada otoritesi yoktur. Önceden o bölgede Gürcü, Rus ve Kuzey Osetya’dan oluşan Barış Gücü Birliği vardı. Şimdi ise Gürcistan Cumhurbaşkanı, Batı ve Amerika’nın kendisini destekleyeceğini düşünerek silah zoruyla bir sonuç almaya çalıştı. Ancak bir hesap hatası yapmış oldu. Rusya ise buna şiddetle karşı çıktı. Zaten Rusya, Gürcistan’ı kuvvet kullanırsa, kendisinin de askeri gücünü kullanacağını söyleyerek önceden uyarmıştı. Çünkü orada yaşayan halkın çoğu Rus asıllı veya Rus vatandaşıdır. Rusya Devlet Başkanı Medvedev’in dediği üzere “Rusya Anayasasının 80. maddesine göre herhangi bir ülkede Rus vatandaşları yaşıyorsa, Rusya’nın müdahale etme hakkı vardır.” Yani dünyanın herhangi bir ülkesindeki Rus vatandaşlarına bir saldırı olduğu takdirde Rusya, Anayasasına göre o ülkeye müdahale etme hakkına sahip olduğunu iddia etmektedir.
Neticede Gürcistan’ın yapmış olduğu bu hesap hatası sonucunda Rusya, resmen Gürcistan topraklarına asker sokmuş oldu. BM Şartı’nın 51. maddesine göre “Başka bir ülkeye askeri müdahalede bulunmak, ancak o ülkeden bir silahlı saldırı olması durumunda mümkündür”. Ama böyle bir durum olmamıştır. Neticede Rus Birlikleri Gürcistan’ın bir hayli içine kadar girdiler. Sivil hedefler bombalandı ve binlerce insan hayatını kaybetti. Gürcistan, resmen kendi toprakları olan Güney Osetya ve Abhazya üzerindeki etkinliğini azalttı ve nerdeyse kaybetti.
Burası çok karmaşık bir bölgedir. Gürcistan, Osetya ve Abhazya’ya geniş bir otonomi vaat etmiş ancak bu otonomi halk tarafından kabul edilmeyerek yapılan referandumda halkın yüzde 90’ından fazlası bağımsızlık istemiştir. Böyle karmaşık bir bölgede sorunları silah zoruyla çözmeye çalışmak akıllıca bir yöntem değildir. Sorunları diplomasi yoluyla ve siyasi yöntemlerle çözmeye çalışmak daha faydalı olacaktır.
Sunucu: Sayın Öymen, Amerika çatışmalar başladıktan sonra Rusya’yı sert bir dille eleştirdi ve şu anda da Rusya’yı baskı altında tutmaya çalışıyor. Ayrıca insani yardım adı altında Amerika’dan Rusya’ya savaş gemilerinin gideceği açıklandı. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?
Onur Öymen: Savaş gemileri, bildiğiniz üzere ancak Montö Boğazlar Sözleşmesi’nde öngörülen kurallar çerçevesinde Karadeniz’den geçiş yapabilir. Montö Sözleşmesi’nin tarafı olan Türkiye’nin de bu konuda çok hassas olması beklenir. Önümüzdeki günlerde NATO, Dışişleri Bakanları düzeyinde toplanacak ve Gürcistan- Rus Savaşını ele alacak. Ayrıca NATO himayesinde olan ve Avrupa- Asya Ortaklık Konseyi olarak adlandırılan başka bir kuruluş vardır. Gürcistan ve Rusya bu Konsey içinde yer alır. Gürcistan ve Rusya arasındaki ihtilaf, bu Konsey çatısı altında da ele alınabilir. Türkiye, bölgedeki tek NATO ülkesi olarak ihtilafların çözümü ve meselelerin NATO’ya getirilmesi konusunda öncülük yapabilir ve oradaki durumu etkileyici bir politika izleyebilirdi. Bunları yapamadığı gibi, Türkiye NATO ülkelerinin eğilimlerinden farklı bir çizgi de benimsemiş gözüküyor. Çünkü Avrupa-Asya Ortaklık Konseyi’nin kuruluş amaçlarından biri, SSCB’nin dağılmasından sonra bağımsızlığını kazanan ülkelerin gerçek anlamda egemenliklerini güçlendirmek, devlet yapılarını güçlendirmek ve kendilerini savunacak duruma gelmelerine katkıda bulunmaktı. Bu yüzden bir Barış İçin İşbirliği Programı düzenlendi. Bunun merkezlerinden biri de Ankara’dadır.
Batının özellikle üzerinde durduğu konu, SSCB’nin dağılmasından sonra bağımsızlığını kazanan bu ülkelerin kendi ayaklarının üzerinde durabilmesi ve bağımsızlıklarını koruyarak başka ülkelerin nüfuz alanına girmemeleriydi. Her ne kadar Rusya, Bağımsız Devletler Topluluğu adı altında bu ülkelerle daha çok ekonomik ağırlıklı bir işbirliği modeli geliştirdiyse de Batının siyasi hedefi, bu ülkelerin tekrar Rus nüfuzuna girmemeleriydi.
Türkiye bir Kafkas İttifakı yapmayı öneriyor. Vaktiyle 8-9 yıl önce Sayın Demirel’in o günün koşulları altında başka bir çerçeve içinde ve başka amaçlarla dile getirdiği bu fikri şimdi Sayın Başbakan üstlenerek, hiç uygun olmayan koşullar altında bu fikri gündeme getiriyor. Bugün bu şartlar altında Rusya, Türkiye ve diğer Kafkas ülkelerinin dahil olacağı bir İttifak yapmak fikri çok gerçekçi değildir. Rusya ile Gürcistan şu anda bir savaştan çıkmışken, Gürcistan Bağımsız Devletler Topluluğu’ndan ayrılacağını ilan etmişken, Rusya Saakaşvili’nin İktidardan gitmesini isterken ve iki ülke arasındaki ilişkiler bu kadar gerginken Rusya ile Gürcistan’ı aynı ittifaka sokmak söz konusu olamaz.. Azerbaycan ve Ermenistan da aynı ittifakta bulunmuş olacaklar. Oysa Ermeniler şu anda Azeri topraklarının yüzde 20’sini işgal etmiş durumdalar. Oradan kaçan bir milyon insan var. Böyle bir ortamda bir Kafkas Paktı’ndan bahsetmek gerçekçi değildir.
Aslında işin siyasi boyutu, bu İttifak girişiminin, Rusya’nın bölgedeki nüfuzunu arttıracak bir girişim olmasıdır. Tüm dünya ülkelerinin, bölge ülkelerinin ve yeni kurulmuş bağımsız devletlerin tümünün ortak beklentisi, bu ülkelerin yeniden büyük bir devletin nüfuzuna girmemesi iken Türkiye, büyük devletin nüfuzunu arttıracak bir Pakt kurmayı öneriyor. Bunun gerçekçilik ve sağ duyuyla hiçbir ilgisi yoktur. Ruslar bu öneriye sıcak bakabilir ama diğer hiçbir ülke bunu kabul etmez. Ruslar bu İttifak vasıtasıyla bölgedeki etkinliklerini arttırmak isteyebilirler ama bu İttifak Türkiye’nin, Azerbaycan’ın, Gürcistan’ın, Batı ülkelerinin veya NATO’nun çıkarına olur mu? Bunları iyi düşünmek gerekir.
Sunucu: Acaba Sayın Başbakanın Bakü-Tiflis-Ceyhan Petrol Boru Hattı ile ilgili belli endişeleri mi doğdu? Rusya Parlamentosu Uluslararası İlişkiler Danışmanı Aleksandır Dugin’in “Türkiye Petrol Boru Hattının güvenliğini sağlamak istiyorsa, Rusya’dan başka seçeneği yoktur” şeklindeki açıklamasından sonra, böyle bir Pakt oluşursa enerji koridorları rahatlar diye düşünülmüş olabilir mi?
Onur Öymen: Bu eski bir tartışmaydı. Rusya, Bakü-Tiflis-Ceyhan Boru Hattının inşa edilmesini kesinlikle istemiyordu. Çünkü bu boru hattı, ilk defa eski Sovyet Cumhuriyetlerinde üretilen petrolün Rusya’dan geçmeden Batı pazarlarına akmasına izin verecekti. O devirde Rusya’nın tepkisini ve itirazını hafifletmek için Türkiye çeşitli açılımlar yaptı. Ama neticede boru hattı inşa edildi. Bu son patlamadan sonra Ruslar bu boru hattının zaten kullanılmadığını ve bir daha hiç kullanılmayacağını söylediler. Böyle bir şey olabilir mi? Türkiye bunu kabul edemez.
İşin bir başka gerçeği de petrol boru hattındaki patlamadan sonra şu anda Azeri petrolü, yan bir boru hattından doğrudan doğruya Rusya’ya sevk ediliyor ve Rusya üzerinden dünyaya gidiyor. Bizim bu hattın güvenliğini ciddi olarak düşünmemiz gerekir. Bu hat inşa edilirken dünyaya teminat verdik. Hattın güvenliğini sağlayacak çeşitli tertipler alındı ve mekanizmalar oluşturuldu. Bu konuda tereddüt uyanırsa ileride Türkiye’nin transit geçiş yolu olma özelliği konusunda kuşkular uyanır. Enerji boru hatları konusunda Türkiye’ye yatırım yapmak isteyen ülkeler, firmalar da bundan kuşku duyar. Bu bakımdan boru hattının güvenliği çok önemlidir ve en kısa zamanda patlayan bu hat tamir edilmeli, tekrar açılmalı ve o hattın güvenliği için olağanüstü tedbirler alınmalıdır. Aksi takdirde bu boru hattı, hiçbir işe yaramayan, boş bir yatırım olacaktır ve bu hattın çalışamaz hale gelmesi, Türkiye’nin uzun vadeli stratejik hedeflerine zarar verecektir. Bizim bu konuda çok duyarlı olmamız gerekir. Terörle mücadele yalnızca insanlarımızın ve Silahlı Kuvvetler mensuplarımızın can güvenliği açısından değil, Türkiye’nin enerji alanındaki stratejik hedeflerinin gerçekleştirilmesi açısından da çok önemlidir. Bizim CHP olarak “ Terörün kaynağına gidelim, kaynağını kurutalım, beynini etkisiz kılalım” dememiz boşuna değildir.
Sunucu: Biraz iddialı bir soru olacak ama, İran’ın bölge ülkeleri ve nükleer silahlarla ilgili açıklamaları ve Rusya’nın son dönemdeki açıklamalarına baktığımızda bölgedeki ülkeleri arka bahçesi olarak algılamasından yola çıkarak ve Amerika’nın da tavrını düşünerek acaba Soğuk Savaş dönemindeki Türkiye pozisyonuna doğru mu giriyoruz yoksa daha farklı bir durumda mıyız?
Onur Öymen: Soğuk Savaştan bahsetmek belki çok doğru olmaz ama Soğuk Barıştan bahsedebiliriz. Şimdi bölgede daha ziyade Soğuk Barış ortamı var. Gürcistan ve Rusya ilişkilerine bakıldığında, Abhazya ve Güney Osetya ilişkilerine bakıldığında aynı gerginliği görürüz. Trans-Dinyeper’de aynı sorunlar vardır, Moldova’nın bir bölümünde de ayrılıkçı bir eğilim vardır. Ermenistan ve Azerbaycan ilişkileri de gergindir. Bütün bu olup bitenleri düşündüğümüzde bölgede karşılıklı güvene, barışa, istikrara dayanan bir rejimin henüz oluşmadığını görürüz. İşte Türkiye’nin en önemli görevi, bu bölgede barışa ve istikrara katkıda bulunmaktır. Bu güveni ve istikrarı sağlamak da belli ilkeleri savunarak sağlanır. O ilkeler de, her ülkenin toprak bütünlüğüne saygı göstermek, kuvvet kullanarak siyasi avantaj elde etmemek, nükleer silahların yayılmasını önlemek, çatışmalardan sivillerin zarar görmesini engellemek, devletlerin dış müdahalelerle yönlendirilmesine karşı çıkmaktır.
Rusya’da İzvestiya Gazetesi’nde yayınlanan bir makalede, Gürcistan’ın yaptığı bu askeri harekatın Amerikan iç politikası ile bağlantılı olduğu yazıldı. Makaleye göre bu harekat, ABD Başkan adaylarından John Mccain’i başarılı kılmak için yapılmış bir harekattır. Çünkü başka yöntemler uygulanırsa Obama’nın şansı daha yüksek olur ama sert bir askeri müdahale yaklaşımında Mccain, Obama’dan daha etkili olabilir. Makalede, bu savaşın Amerikan halkına barış, uzlaşma, ekonomik kalkınma, sosyal refah, ülkeler arasında yumuşak ilişkiler mesajını veren Obama yerine, Amerika’nın güçlü askeri müdahalesi mesajını veren Mccain’in işine yarayacağı iddia ediliyor ve Gürcistan’ın sanki Amerika tarafından böyle bir saldırı yapmaya yönlendirilmiş olduğu yazılıyor. Bunlar tabi çeşitli spekülasyonlardır. Ancak her ne olursa olsun Gürcistan’ın tek başına, büyük devletlere danışmadan böyle bir maceraya atılmış olabileceği ihtimali zayıftır.
Sunucu: Peki efendim, terörden bahsettiniz. Terörle ilgili bir soru sormak istiyorum. Epeydir malum olan Kuzey Irak’taki durum ve şimdi de Kafkasya’daki bu sıcak durum PKK’nın eylemliliğine destek vermiş ve PKK bundan bir rant sağlama yoluna gitmiş olabilir mi? Erzincan Kemah’taki bombalama olayını ve Kafkasya’daki durumdan da cahilane bir cesaret alınarak DTP Eş Başkanının açık bir provokasyon şeklinde söylediği sözleri –Türkiye PKK’yı artık muhatap almalıdır ve 15 Ağustos’u zafer bayramı ilan edeceğiz- nasıl değerlendiriyorsunuz?
Onur Öymen: Terörle mücadele, Türkiye’nin birinci öncelikli sorunudur. Çünkü insanlarımızın hayatını kaybediyoruz. Bu yüzden terörü mutlaka engellemek gerekir. Bunun yolu da , bizim yıllardan beri söylediğimiz gibi terörün köküne, kaynağına gitmektir. Terörün kaynağına gitmek engellendiği sürece terörü tasfiye etmek çok zor olur. Bakınız Amerika’nın terörle mücadele politikasının özü nedir? Bir cümle: Teröristler Amerikan topraklarına ulaşmadan engellenmeli ve etkisiz kılınmalıdır. Bizim de aynı şekilde düşünmemiz gerekir. Yani terör Türkiye topraklarına girmeden önlenmelidir. Bunun da yöntemleri bellidir.
Gayet tabi ki teröristler kendi çıkarları ve hedefleri doğrultusunda dünyadaki çatışmalardan ve istikrarsızlıklardan yararlanmaya çalışırlar. Bir ülkeye düşen görev de her koşulda teröre engel olmaktır. Biz bunun başka bir çıkış yolunu göremiyoruz. Terör destekçileri çok büyük bir vebal altında bulunurlar. Kim olursa olsun eğer birisi terör yoluyla siyasi menfaat elde etmeye çalışıyorsa bu çok vahim bir durumdur ve Anayasamızın çok açık bir ihlalidir.
Bütün milletvekilleri Anayasaya ant içerek göreve başlarlar. Bu Anayasaya ant içtiğiniz zaman, Türkiye’nin birliğine ,toprak bütünlüğüne ve bunu koruyacağınıza da yemin etmiş olursunuz. Toprak bütünlüğünü terör ve şiddet yoluyla tahrip etmek isteyenlere arka çıkarsanız Mecliste ettiğiniz yemine ve Anayasamıza ters düşersiniz. Devletimizde Anayasal düzeni koruyacak kurumlar vardır. Bunların başında da Anayasa Mahkemesi gelir. Siyasi partiler her istediklerini diledikleri gibi yapamazlar. Her demokratik ülkede olduğu gibi ancak Anayasada belirlenen kurallar ve sınırlar çerçevesinde faaliyet gösterebilirler. Bu sınırlar aşıldığında Anayasa ihlal edilmiş olur. Bu konuda da gerekli önlemleri alacak kurumlar vardır ve bunların başında Anayasa Mahkemesi gelir.
Sunucu: Sayın Öymen, programımıza katıldığınız için çok teşekkür ederim
Onur Öymen: Ben teşekkür ederim.
Bu belge Görsel Basın arşivinde bulunmaktadır.