Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- (Türkçe) SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- (Türkçe) ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- (Türkçe) 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- (Türkçe) CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- (Türkçe) GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- (Türkçe) Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- (Türkçe) ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- (Türkçe) Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- (Türkçe) Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

ART – AKP’ye Açılan Kapatma Davası Hakkında
CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in ARTV’ye verdiği Röportaj
17 Mart 2008
Sunucu: Yargıtay başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya AKP ile ilgili bir kapatma davası açtı, gündem tamamen değişti. Kapatma davasının iddianamesine baktığımızda ise iddianamede daha önce burada ağırladığım birçok CHP’li konuğumun defalarca söylediği bir cümleyi aynen gördüm: ”adım adım İslam devletine gidiliyor”. Siz bunu defalarca dile getirdiniz ve Sayın Başsavcı Yalçınkaya da iddianamesinin içerisinde yer vermiş. Ben size bu konuda fikirlerinizi sormak istiyorum.
Onur Öymen: Biz ilke olarak iddianamenin içeriği hakkında bir şey söylemek istemiyoruz. Bu Anayasa Mahkemesi’nin değerlendireceği ve karara bağlayacağı bir konudur.Biz şimdiye kadar siyasi düzeyde söylenebilecek her şeyi söyledik. Laikliğin önemini vurguladık, Cumhuriyetimizin devletimizin temel direklerinden biri olduğunu vurguladık. İktidarın laiklik konusundaki tavrını eleştirdik. Ama şimdi söz yargınındır. Onun için hepimiz yargıya saygı göstermeliyiz. Bütün bu iddianamede yer alan hususları değerlendirecek olan yargıçlardır. Biz yargıçların en doğru kararı vereceğine inanıyoruz, onlara itimat ediyoruz. Hiçbir iç ve dış baskı altında kalmadan özgürce karar vermeleri önem taşıyor. Bu konuda da Türk yargıçlarına ve Türk adaletine güveniyoruz. Onun dışında bu konuda bir şey söylemek istemiyoruz, söyleyenleri de eleştiriyoruz. Gerek basında gerek iş çevrelerinde gerekse yurtdışında bu iddianameyi, böyle bir dava açılmış olmasını eleştirenleri biz eleştiriyoruz. Diyoruz ki, bırakın yargı özgürce çalışsın. Hiç kimse yargıyı etkilemeye çalışmasın. Bu noktada iddianamenin içeriği hakkında bir şey söylemek istemiyoruz
Sunucu: İddianamenin içeriğini bir kenara bırakalım. Böyle bir dava açılıp açılmaması durumu hakkında konusalım. Çünkü baktığımızda genel olarak sağ partilerden çeşitli yorumlar geldi. DSP’den ben bizzat yorumlarını aldım fakat CHP’den henüz bir açıklama gelmedi. CHP’nin kendi içinde bu konuyu değerlendirmesinden sonra ortaya çıkan genel kanı neydi acaba?
Onur Öymen: Aslında biz bunu daha önce açıkladık. Ben de açıkladım, diğer arkadaşlarım da açıkladı. Partimizin genel yaklaşımı şudur: Anayasaya herkes saygı göstermeli. Anayasanın gereği neyse o yapılır. Kimse hukukun üstünlüğünü tartışma konusu yapmamalı. Herkes hukuka saygı göstermelidir. Açılan dava anayasamıza uygun olarak açılmış bir davadır. Başsavcımızın anayasamıza göre siyasi partiler hakkında böyle bir dava açma yetkisi vardır. Hiçkimse başsavcıya böyle bir dava açtığı için eleştiride ve saldırıda bulunamaz. Dava konusu olan kapatma talebi ile ilgili olarak gayet tabii ki, bu konuyla muhatap olan iktidar partisi AKP kendini savunacaktır. Gayet tabii ki, bu iddianamedeki ifadelerin kendi görüşlerine göre kapatmaya gerek olan unsurlar olmadığını söyleyecektir ama “Anayasa Mahkemesi’nin alacağı karara saygılıyız” demesini de bekliyoruz..
Hukukun üstünlüğünü tanımayan bir rejime demokrasi denemez. Siz her defasında bir açılan dava dolayısıyla veya bir verilen karar dolayısıyla yargıçlara, mahkemelere, hukuka genel olarak tepki gösterirseniz veya bir direniş içinde olduğunuz izlenimi verirseniz o zaman Türkiye’nin bir demokrasi olduğundan herkes kuşku duyar. Hiçkimse hukukun işlemesini uygulanmasını yadırgamasın. Herkes bunu içine sindirsin. Demokrasiler böyle işler. Siyasi partiler demokrasinin vazgeçilmez unsurlarıdır. Biz rakibimiz olan siyasi partilerle gayet tabii ki sandıkta hesaplaşmak isteriz. Bunun doğrusu budur; ama bu demek değildir ki, karşımızdaki partiler demokrasiyi, Anayasayı, hukuku hiçe sayarak faaliyet göstersinler. Demokrasiyle hukuku karşı karşıya getirmek ya da bunu böyle göstermek yanlıştır. Nasıl siyasi partiler demokrasinin vazgeçilmez bir parçasıysa hukuk da demokrasinin vazgeçilmez bir unsurudur. Sadece siyasi partilerin olduğu, hukukun olmadığı demokrasi olmaz. Öyle rejimlere demokrasi denmiyor. O zaman tüm siyasi partiler hukuka saygı gösterecektir. Hukukun denetleme hakkı vardır. Anayasa Mahkemesi’nin Meclisin çıkardığı yasaları denetleyip icabında bunları Anayasaya aykırı bulup iptal etme yetkisi bile vardır. Anayasa Mahkemesi’nin bakanları ve başbakanı yargılama yetkisi vardır. Anayasa Mahkemesi’nin yetkilerini yok farz etmek, başsavcının dava açma yetkisine karşı çıkmak demokratik ve anayasal bir tavır olmuyor.
Bazı iş çevreleri “Bir tek bizde oluyor” “Bu demokrasiye aykırıdır” diyerek bilir bilmez açıklama yapıyorlar. Avrupa’nın bir çok ülkesinde siyasi partilerin kapatılması mümkündür. Anayasalarında böyle hükümler var. Bunu uygulayan ülkeler de var. İspanya mesela daha geçenlerde bir siyasi partiyi kapattı ve Avrupa’dan hiç tepki gelmedi. Başka ülkelerde yargı işleyince onlara tepki göstermeyeceksiniz, Türkiye’de işleyince tepki göstereceksiniz, bu olmaz.
Almanya’nın eski Başbakanı bugünkü bir gazetemizin manşetinden verilen bir habere göre bu davanın açılmasına büyük tepki göstermiş. Aynı Başbakan 2003 yılında Almanya’da bir siyasi partinin kapatılması için dava açıldığında bu kapatmayı şiddetle savunmuştur. Bize gelince biz kapatırız, size gelince sizin yetkiniz yok kapatmaya. Böyle demokrasi olur mu? Demokrasinin kuralları sizde neyse bizde de öyle olacak. Biz ister miyiz partiler kapatılsın? Tabii ki istemeyiz. Yani partiler Anayasa çerçevesinde faaliyet gösterdikleri sürece niye kapatılsınlar, böyle bir şeyi biz de istemeyiz Ayrıca bir tek Almanya’da değil, Avrupa’da bir çok ülkede bu durum söz konusu. İspanya, Portekiz, İtalya, Bulgaristan, Çek Cumhuriyeti, Polonya, Macaristan… Yani pek çok ülkede Anayasalar siyasi partilerin kapatılmasına imkan veriyor. En kötüsü Fransa. Çünkü Fransa’da bırakın partileri kapatmayı Fransa Anayasasında 16. maddeye göre cumhurbaşkanı isterse parlamentoyu bütün partilerle birlikte feshedebilir. Şimdi Avrupa’nın uygulaması böyle. Avrupa’nın bize ders verecek hali var mı? Bazı Avrupalı yetkililerin böyle ileri geri beyanlarda bulunmalarına çok şaşıyoruz. Ama belli ki siyasi açıdan bu iktidara o kadar çok destek veriyorlar ki, veya bu iktidardan o kadar çok şey bekliyorlar ki, bu iktidar es kaza bir yargı kararıyla giderse biz ne yaparız diye endişeye kapılıyorlar. Onun için hukuku falan unutuyorlar. Hukuka saygıyı yargıçlara saygıyı bir tarafa bırakıyorlar. Yani nasıl başka ülkelerin size saygı göstermesini bekliyorsanız, sizin mahkemelerinize saygı göstermesini bekliyorsanız, siz de başka ülkelerin mahkemelerine saygı göstereceksiniz. Türkiye ikinci sınıf bir ülke değildir.
Sunucu: Peki Eski Alman Başbakanının sözlerini, ABD’den gelen yorum niteliğindeki açıklamaları ve Avrupa Konseyi’nin bu konuda sarf ettiği sözleri direk olarak Türkiye’nin içindeki hukuka müdahale olarak değerlendiriyor musunuz?
Onur Öymen: Gayet tabii, bundan başka ne olabilir? Bu doğrudan doğruya Türk yargıçlarına, Anayasa Mahkemesine, başta Cumhuriyet Başsavcısına baskı gibi anlaşılır. Şunu söylemeye dilleri varmıyor: “Biz Türk yargıçlarının en adil en doğru kararı vereceğine, Türk Anayasasının icaplarını yerine getireceğine güveniyoruz.” Davayı açan sanki bir siyasi partiymiş gibi ona karşı siyasi bir taarruzda bulunuyorlar. Bu çok yanlıştır.
Biz Türkiye’de savcıların da yargıçların da her türlü iç ve dış baskılara karşı gerekli direnci gösterecek yüreklilikte olduklarına inanıyoruz. Eğer bizim yargımız bu tip baskılardan etkilenecekse artık Türkiye’de hukuk devletinden bahsedemeyiz. Şimdi biz bu davanın içeriği hakkında bir şey söylemiyoruz .Biz diyoruz ki mahkemeler özgürce karar vermeli, kimse müdahale etmemeli ve çıkan karara da herkes saygılı olmalıdır. AKP sözcülerine bakınız. Bir tanesi bile bugüne kadar çıkacak karara saygılı olacağız demedi. Böyle hukuk devleti olur mu? Siz mahkeme kararına saygı göstermeyecekseniz hukuk devletinde yaşadığımızdan söz edilebilir mi?
Sunucu: Bu tip kritik mahkeme karalarına baktığımızda Sayın Başbakanın sarf ettiği sözler vardı, “sıkılmış kurşun” gibi. Siirt’te yaptığı bir konuşmasında, milletin iradesinin karşısına yargı erginin çıkarılmayacağını, partisinin kapatılmasına da kimsenin gücünü yetmeyeceğini ifade etti, tam cümleleri aynen bu şekildeydi. Davalı olan kısım da bu tip açıklamalar yapabiliyor. Size ne kadar doğru ne kadar değil diye sormak istiyorum.
Onur Öymen: Demokrasi ile yargıyı karşı karşıya getirmemek lazım. Nasıl siyasi partiler demokrasinin vazgeçilmez bir unsuru ise yargı da demokrasinin vazgeçilmez bir unsurudur. Diyorlar ki “Yargı millet adına karar veremez, millet adına biz karar veririz.” Doğru değil. Türk mahkemeleri daima Türk milleti adına karar verir. Türk milleti adına karar verebilen yalnızca hükümet değildir. Meclis de millet adına görev yapar, hükümet de millet adına görev yapar, yargı da millet adına görev yapar. Yasama, yürütme ve yargı arasında görev ayrılığı vardır. Kuvvetler ayrılığı vardır. Hiçbiri birbirinin üstünde değildir. Yargı hükümetin emrinde bir devlet dairesi değildir.Yargıçlar devletin memurları, hükümetin emri altında çalışan memurlar değildir. Böyle olan ülkelere demokrasi denmiyor. Bunu iktidar maalesef içine sindiremedi. Ne zaman yargıdan hoşuna gitmeyecek bir karar gelse hemen büyük bir tepki gösteriyorlar. Hatta çoğu zaman çıkan kararı etkisiz kılacak Anayasa ve yasa değişikleri yapıyorlar.
Sunucu: Kapatma davasına yönelik eleştiriler yapılırken farklı parametreler doğdu. Özellikle zamanlama konusunda birtakım sorular var. “Sosyal güvenlik yasası ile insanları hassasiyetinin üst seviyelerde olduğu bir dönemde böyle bir davanın açılmasının iktidar partisinin tekrar bir mazlum rolü takınmasına sebep olabilir mi?” diye de endişeler ve eleştiriler de var.
Onur Öymen: Bu gibi eleştiriler son derece yersizdir. Böyle düşünmek başsavcının siyasi düşünceyle hareket ettiği anlamına gelir, bu da yanlıştır. Bu dava ne zaman açılsa o zamanla ilgili bir gerekçe bulunabilir. Yargıçlar ve savcılar ne zaman ve nasıl hareket edeceklerini kendileri tayin ederler. Kimse Cumhuriyet Başsavcısına “dava aç” da diyemez “açma” da diyemez, “şu tarihte aç” da diyemez. Bu Cumhuriyet Başsavcısının takdirine aittir. Ne zaman kendi kanaatine göre bir davayı açmayı haklı kılacak yeterli verileri toplamışsa o zaman açar. Kimse başsavcının davayı açma zamanına göre bir yargıda bulunmaya kalkışmasın.
Sunucu: Sayın Gül’ün durumu hakkında ne söylenebilir? 71 kişilik listenin en başındaki isimlerden biri de kendisi.
Onur Öymen: Bu konuda da biz bir görüş belirtmek istemiyoruz ama hukukçular şunu söylüyorlar: 1961 Anayasası ile 1982 Anayasası arasında bir farklılık var. 1961 Anayasasına göre bir milletvekili Cumhurbaşkanı seçilirse dokunulmazlığı devam ediyor. 1982 Anayasasında bu hüküm çıkarılmış. Cumhurbaşkanı görevi sırasında ancak vatana ihanet suçu işlerse ve Meclisin 4/3 çokluğu ile bu onaylanırsa yargılanabilir. Peki görevinden önce bir suç işlediği iddia edilirse onu koruyacak yasa maddesi hangisidir? Böyle bir hüküm var mı Anayasada? Benim gördüğüm kadarıyla yok. Hukukçular farklı görüşler öne sürebilir. Biz bu hukuk tartışmasının içine girmek istemeyiz. “Cumhurbaşkanı seçildikten sonra daha önce işlediği iddia edilen suçlar dolayısıyla Avrupa’da yargılanmış olan Cumhurbaşkanı var mı?” diye sorarsanız, cevap vardır. Mesela Valery Giscard D’Estaing Cumhurbaşkanı seçilmeden önce seçim kampanyaları sırasında işlediği iddia edilen bir suçtan, Cumhurbaşkanı seçildikten sonra yargılanmıştır. Hiç kimse de bunu yadırgamamıştır Fransa’da. Sonra mevzuatları değiştirdiler. Danıştay’a belli yetkiler verdiler. Mevzuatları değişti ama o zaman yargılandı.
Şimdi mevzuata bakmak lazım. Cumhurbaşkanının daha önce işlediği iddia edilen suçlar dolayısıyla yargılanamayacağına dair bir hüküm, yargı kararı, ya da yerleşmiş bir içtihat varsa ona bakmak lazım. Hukuk uzmanları bunu söyleyeceklerdir. Biz anayasa metinlerini karşılaştırdığımızda görüyoruz ki, şu anki yürürlükte olan Anayasada böyle bir hüküm yok Bu konu Cumhurbaşkanı milletvekilliğinden ayrılıp da Cumhurbaşkanı seçildikten sonra da tartışıldı. Bu hukukun çözeceği bir konu. Üstelik cumhurbaşkanı olmadığı bir dönemle ilgili olarak hazırlanan bir iddianamede o zaman işlendiği iddia edilen suçlarla ilgili olarak adı geçiyor demek doğru değil. Bu mahkemenin alacağı bir karardır. Herkes hukukun kurallarına saygı göstermelidir.
Buradaki tartışmanın özüne bakacak olursak, bazıları hukuka karşı çıkıyor. Yani “Halktan ben oy aldım, hukuk ne oluyormuş?” “Halktan ben yetki aldım, size ne oluyor?” diyor. “Yargıçlara, mahkemelere, savcılara ne oluyor?” diyor. İşte bu zihniyet yanlış. Hiçbir anayasa hükmü “şu kadar oy alan parti anayasanın denetiminden muaftır” diye bir hüküm içermiyor. “Bu parti iktidarda olursa başka kurallara tabidir, muhalefette olursa başka kurallara tabidir” demiyor. Geçmişte, iktidarda olan Başbakanın başında olan siyasi partinin kapatılması için dava açıldı ve daha sonra parti kapatıldı. AİHM bu partinin kapatılmasını onayladı.. O bakımdan iktidar partilerinin kapatılmasına yönelik böyle bir dava açılamaz diye bir kural yok. O zaman bu tepkiler nereden geliyor? Benim gördüğüm kadarıyla gerek yurtiçi gerek yurtdışından gelen bu tepkiler, siyasi. Bu iktidardan beklentileri olanlar bu partinin kapatılması fikrinden çok rahatsız oluyorlar. Bu iktidardan ekonomik beklentileri olanlar vardır, siyasi taviz beklentileri olanlar vardır. Hukuku görmezden gelerek Anayasa Mahkemesine ve Başsavcıya saygıyı bir kenara bırakarak, bir militan gibi ortaya atılmalarını değerlendirmekte çok zorluk çekiyoruz. Niye serinkanlılıkla yargı kararının çıkmasını bekleyemiyorsunuz? Niye biriniz çıkıp da “ben mahkeme kararına saygılıyım” diyemiyor? Niçin bazıları çıkıp da “Efendim biz anayasayı değiştiririz” “bu davanın açılmasını engelleriz” diyerek hukukun temel direklerini sarsıyorsunuz? Bakın Anayasanın değiştirilemeyecek maddeleri var. Onlar içinde son zamanlarda laiklik tartışılıyor ama bir başka maddesi de hukukun üstünlüğü maddesi. Şimdi siz bu şekilde hukukun üstünlüğü maddesini zedelerseniz ve yargıyı işlemez hale getirirseniz bunun aleyhine de Anayasa Mahkemesine gidilip dava açılabilir.
Sunucu: Yeni anayasa çalışmalarına göre parti kapatmak daha da zorlaşıyor. Bu davanın sonunda anayasadaki bu kararı benimseyen bir TBMM AKP’ye sadece uyarı yapmakla kalabilecek bu davanın sonunda.
Onur Öymen: Maçın ortasında oyunun kurallarını değiştiremezsiniz başlamış bir süreç içinde sonucu etkilemek için oyunun kurallarını değiştirirseniz hukukun kurallarını sarsarsınız. Hukukun kuralları ve bir sistemi vardır. İşinize gelmeyen bir yasal süreç başladığında bunu değiştirmek için oyunun kurallarını değiştirirseniz o zaman ortada bir hukuk devleti kalmaz. Bugün yürürlükte olan Anayasa ile ilgili olarak başsavcı bir dava açmış. Bırakacaksınız o dava sonuçlanacak. Siz o davadan kurtulmak için bir partinin desteğini alıp Anayasa kurallarını değiştiririm derseniz hukukun üstünlüğü biter. O zaman demektir ki, her iktidar işine gelmeyen bir süreç başladığında Anayasayı değiştirerek çoğunluğu da varsa bu yargı sürecinden kurtulabilir. O zaman ne kıymeti var bu yargı sürecinin?
Anayasanın değiştirilemez bir maddesi de Türkiye’nin bir hukuk devleti olduğudur. Buna karşı da yargıya gidilebilir. Anayasa Mahkemesi işin özü ile ilgili anayasanın değiştiremeyecek maddeleri ile ilgili de karar verebilir. Bu sadece affedilemez bir hata değil anayasamızın özüne başkaldırmaktır. Bunun karşılığında Anayasa Mahkememiz bir karar, bir tavır alabilir. Bunun nasıl bir karar olduğunu bugünden tayin etmemiz mümkün değildir. Hiç kimse hukukun üstünlüğüne başkaldırmaya kalkışmasın. Herkes hukukun üstünlüğünü ve yargının kararlarını içine sindirecek. Ben şu kadar o aldım yargı kim oluyormuş dediğiniz anda hukuk devleti olmaktan çıkarsınız. İşin ince tarafı burasıdır.
Şimdi Anayasa Mahkemesi 367 milletvekili hazır bulunmadan cumhurbaşkanı seçilemez diye bir karar aldı bizim müracaatımız üzerine. Hemen iktidar 4 maddelik bir anayasa değişikliği getirdi ve Anayasadaki bu 367 sayısını 184’e indirdi. Yani kendisi aleyhine Anayasa Mahkemesi’nin bir karar almasına tahammülü yok. Böylelikle Anayasa Mahkemesi’nin arkasından dolaşarak bu kararını anlamsız hale getirdi. Yarın bir seçim olsa 367 ile ilgili olarak Anayasa Mahkemesi’nin kararını uygulayamayacaksınız çünkü o kararın temelini teşkil eden Anayasa hükmü değişti.
Aynı şeyi daha önce de yaptılar. Bir yabancı şirket bir tarım arazisinde bir yatırım yaptı Bursa’da. Buna karşı yargı durdurma kararı verdi. İktidar ise bir kanun çıkararak bu yargı kararını geçersiz kıldı. İşte bu yaklaşımlar yargının üstünlüğünü, hukukun üstünlüğünü içlerine sindiremediklerini gösteriyor. Danıştay türbanla ilgili bir karar alınca müthiş bir tepki veriyor. AİHM bir karar veriyor türbanla ilgili, “yok efendim buna hakimler karar veremez, ulema karar verir” diyorlar. Türkiye’nin yasal olarak tanıdığı AİHM’nin kararlarını bu şekilde anlamsız olarak görüyorsunuz. Mahkemeler sizin istediğiniz gibi karar almak zorundalar sanki. Aksi takdirde, “ben o kararı bertaraf edici her yola başvururum” diyorlar. “Mecliste beni destekleyecek bir parti de bulmuşsam kimse beni tutamaz” diyorlar.
Şimdi bazı öneriler geliyor partilerden; “yalnız terör suçu işleyen partiler kapatılsın, gerisi kapatılmasın” Yani bir parti teröristleri desteklerse kapatılacak ama şeriat devleti kuracağım laikliği kaldıracağım derse kapatılamayacak. İşin özü bu. Siz Türkiye’yi nereye götürmeye çalışıyorsunuz.. Bunu fütursuzca söylüyorlar. Türkiye’yi laik devlet olmaktan çıkarıp din devleti haline getirmeye çalışan bir parti kapatılmasın diyorlar. Anayasamızdaki çok açık hükme rağmen bunu söylüyorlar. O hükmü de değiştiririz diyorlar.
ABD’den de Avrupa ülkelerinden de benzeri açıklamalar geliyor. Öyle anlaşılıyor ki, hem ABD’nin hem Avrupa devletlerinin bu iktidar giderse diye ödü kopuyor. Bu çok yanlış bir şey. Başka ülkelerin içişlerine karışmayacaksınız. Ne yazık ki, bu ülkelerin geçmişinde başka ülkelerin içişlerine karışmanın çok örneği var. Ben bu konuda bir kitap yazdım dış baskılar ile ilgili olarak. Geçtiğimiz 200 yıl içinde ne kadar çok baskı yapılmış başka ülkelere ama baskı yapamadıkları ülkelerin başında Atatürk Türkiye’si geliyor. Atatürk’ün döneminde kimse cesaret bile edememiş Türkiye’ye baskı yapmaya. Şimdi Türkiye Atatürk Cumhuriyetini sürdürecek mi sürdüremeyecek mi? Biz dış baskılarla mahkemelerimizin karar aldığı bir ülke haline mi geleceğiz? Yoksa tam bağımsızlık ilkesine sahip mi çıkacağız? İşin özü budur. Yani Türkiye’de ben dış çevrelerden gelen baskılarla ya da iş çevrelerinden gelen baskılarla veya basında akademik çevrelerden gelece baskılarla karar alabilecek bir yargıç tanımıyorum. Türk yargıçları her türlü dış baskıya göğüs gelebilecek kadar kararlıdırlar. Ne karar alırlarsa alsınlar bu karar Anayasanın gereği olacaktır, hukukun gereği olacaktır. Dış baskıların ve bu baskıların altında ezilmişliğin bir eseri olamayacaktır. Türk yargıçları bu ülkenin övünç kaynağıdır. Bir ülkede yargıçlar bağımsızlığını kaybetmişse o ülkede ne bağımsızlıktan bahsedebiliriz ne de hukuktan. O ülke bir sömürge haline gelmiştir. Biz şimdiye kadar direnebildiysek bunda Türk yargıçlarının büyük payı vardır. Onlar başkalarının, dış çevrelerin, iş çevrelerinin dediği gibi değil vicdanlarının gösterdiği gibi karar vermişlerdir. Bu cesareti gösterdiler ve her zamanda göstereceklerdir.Biz buna inanıyoruz.
Biz bu ülkenin siyasi partisi olarak, arkasında 7 milyondan fazla oyu olan bir siyasi parti olarak görüş ifade etmiyoruz. Sırf yargıyı etkilememek için, yargıyı yönlendirme durumuna düşmemek için hiçbir şey söylemiyoruz. Söz yargının olunca kimse bir şey söyleyemez. Kendi ülkenizde alacağınız bir karara yabancı ülkelerin müdahale etmesini ister misiniz? Sizin yargıçlarınız öyle karar versin böyle karar versin diye müdahale etmesini ister misiniz? Alman Anayasa Mahkemesi benzer bir konuda bir dava görürken başka ülkelerin müdahale etmesini ister misiniz? Üstelik kendi önde gelen siyasetçileri bazen bir partinin kapatılması yönünde beyanda bulunuyorlar. Aynı siyasetçiler Türkiye’de bu davayla ilgili olarak “sakın kapatılmasın demokrasiye aykırıdır” diyorlar. Sizin ülkenizde NDP ile ilgili dava açıldığında 2003 yılında niçin siz kapatılsın diye beyanat verdiniz? Şimdi aynı insanlar bugünkü gazetelerde manşet oluyor. “Efendim katiyen kapatılmayın halkın iradesidir” diyorlar. Türkiye’de partiler halkın iradesi ile oy alıyor da başka ülkelerde piyangodan mı çıkıyor, herkes halktan oy alıyor. Eğer ilke halktan oy alan partilerin kesin olarak kapatılmaması ise o zaman Avrupa Birliği bir karar alır ve siyasi partilerin kapatılmasını yasaklar. Var mı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde böyle bir madde? Yok. Avrupa Birliği hukukunda var mı? Yok. Uygulamada var mı? Yok. O zaman nasıl söylüyorsunuz bize bunu? Ama Türkiye’yi ikinci sınıf devlet gibi görüyorlar. Biz bunlara bir şey söylersek Türkiye boynunu eğer, istediğimizi yapar. Siyaseten olur mu? Bilmem ama yargıyı, Meclisi etkileyemezsiniz. İşte 1 mart tezkeresinde gördünüz ki, dünyanın en büyük devleti bile TBMM’yi etkileyemedi. Yargı da öyledir. Türk yargıçları esen rüzgara göre karar verecek insanlar değildir.
Sunucu: ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney’in de Türkiye’yi ziyaretinde bulunacağını biliyoruz. Amerikalı yetkililerin Türkiye’ye gelmesiyle birlikte gündem birden değişiyor. Bu hafta CHP’nin sınır ötesi operasyonla ilgili verdiği genel görüşme önergesi de ele alınacak. Hepsini aynı potada değerlendirmek istersek neler söylemek istersiniz?
Onur Öymen: ABD’nin Türkiye ile ilişkilerinde üç beklentisi var. Afganistan’da şimdi olduğu gibi yalnız Kabil şehrini ve havaalanını korumak değil, Türk askerlerinin aynı zamanda Kandar bölgesinde teröristlerle fiilen çarpışmasını istiyorlar. Bunu yalnız ABD değil başka ülkeler de istiyor. NATO’da bu yönde çağrılar var. Kanada “diğer NATO ülkeleri de gelip teröristlerle çarpışmazsa ben askerlerimi çekerim” diyor. NATO ülkesi olmayan ülkeler var, Avustralya gibi. Onlardan da askerlerini arttırmaları için istekler var fakat diğer NATO ülkeleri de gelmezse askerlerimi arttırmam diyor. ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın 7 Martta yaptığı bir konuşma var. O da aynı şeyi söylüyor. “NATO ülkeleri orada teröristlerle çarpışacak birlik yollasın” diyorlar. NATO Genel Sekreteri de aynı şeyi söylüyor. Türkiye’den öteden beri aynı şeyi istiyorlar. Ama Genel Kurmay Başkanımız “o teröristlerle çarpışacak bir tek asker bile yollamayız” dedi. Bizce doğru söylüyor. Biz bunu yaptığımız anda Afganistan’la çok uzun zamandan beri kurduğumuz dostluk duygularını kaybederiz. Teröristler bizi dostumuzdur demek istemiyoruz. Afgan halkının bu konudaki eğilimlerini de biliyoruz. Bu yüzden Kabil’in korunması doğrudur, havaalanının korunması doğrudur. Bunlara itiraz etmiyoruz. Türkiye orada NATO birliklerinin komutanlığını da yaptı. Siz Türkiye’nin Kuzey Irak’ta PKK’yı askeri yöntemlerle tasfiye etmesine izin vermeyeceksiniz, buna her düzeyde Başkan Bush düzeyinde, Savunma Bakanı Gates düzeyinde karşı çıkacak, tepki göstereceksiniz. Kapsamlı bir operasyonla kendine karşı tehdit oluşturan teröristlerle çarpışma hakkından mahrum kalacağım ama başka bir ülkede başkalarına yönelik teröristlerle çarpışacağım. Bunda bir çelişki var.
Cheney’in ikinci beklentisi de füze yerleştirmektir. Polonya’ya ve Çek Cumhuriyeti’ne yerleştirdikleri gibi bir çok kaynak ABD’nin Türkiye’de de böyle bir füze yerleştirmek istediğini söylüyor. Türkiye’nin füzesavar füzeye ihtiyacı yok mu? Var. Bunu önce biz söyledik Mecliste. Savunma Bakanlığı bütçeyi görüşülürken Türkiye’nin füze savar füzeye sahip olması gerektiğini bunun satın alınmasını veya NATO’dan temin edilmesini söyledik. Şimdi Türkiye’de bu füzeler olacak ve Türkiye bu füzeleri istediği gibi kullanamayacak, yabancı bir ülke bunları istediği gibi kullanacak. İstediği zaman çekip götürecek. İşte bu yanlış. Vaktiyle 1960’lı yılların başında Jüpiter füzeleri vardı Türkiye’de Sovyetler Birliği’ne karşı. Küba krizi çıktığında ABD ile Sovyetler Birliği anlaştı. Türkiye’ye haber vermeden füzeleri çekip aldılar. Yani şimdi Türkiye yol geçen hanı değil. Türkiye’ye diyorsanız size bir NATO üzerinden füze savunma sistemleri vereceğiz ve tamamen sizi komutlarınızda olacak, buna kimse itiraz etmez. Ama diyorsanız ki, ben füzeleri Türkiye’ye konuşlandıracağım ve sadece ben kullanacağım, işte o başka. Türkiye kimsenin sıçrama tahtası değil. Başka ülkelerin politikalarının uygulanacağı bir alan değil.
Irak’la ilgili olarak da Türkiye askeri çözüme gitmesin siyasi çözüme gitsin diyorlar. Siyasi çözüm ne demek? Teröristleri tatmin edin demek. ABD bize bunu öneriyor. Defalarca da önerdi. Bazen bunları dengelemek için resmi sözcüler diyorlar ki, biz bunu demek istemedik teröristlerle müzakere edilmesini istemeyiz. O zaman siyasi çözüm ne demek oluyor? Bizzat Başkan Bush’un ağzından söylediler siyasi çözüm istiyoruz diye. Nasıl olabilir siyasi çözüm? Mesela İngilizlerin bulduğu gibi. İngilizler Kuzey İrlanda’da IRA terör örgütü ile çarpışırken ABD’nin önerisiyle siyasi çözüm yoluna gittiler. Nasıl yaptılar bunu? Bir Belfast Deklarasyonu yayınladılar İrlanda Cumhuriyeti ile. O deklarasyonda diyor ki, Kuzey İrlanda’da yaşayan insanların çoğunluğu İngiltere’den ayrılıp İrlanda Cumhuriyeti ile birleşmek isterse İngiltere bunu kabul edecektir. Türkiye’de böyle bir şeyi kabul edecek kimse var mı parti var mı? Siyasi çözüm bu. Hiç kimse kendini aldatmasın.Daha çok yatırım sağlık hizmeti götürmek siyasi çözüm değil. Siyasi çözüm doğrudan doğruya ülkenin bölünüp parçalanmasına zemin hazırlayacak adımlardır.Hükümetin bir alışkanlığı var.ABD den bir talep geldiği zaman zannediyorlar ki önlerinde iki seçenek var. Ya evet diyecekler Amerika’ya ya da baş üstüne diyecekler. İşte Türkiye’nin sorunu budur.
Bu belge Görsel Basın arşivinde bulunmaktadır.