TRT 2 – AB Anayasası Referandumu Sonuçları

CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur ÖYMEN’in TRT 2’ye verdiği mülakat
2 Haziran 2005

Sunucu: Avrupa Birliği Anayasasına Fransa’dan gelen “Hayır”ın ardından dün de Hollanda’dan çok net ve gür bir “Hayır” geldi. Türkiye’yi bu durum nasıl etkileyecek konusunu konuşmak üzere bugünkü konuğumuz CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen. Hemen sormak istiyorum, bu “Hayır” Türkiye için ne anlama geliyor? Avrupa için ne anlama geliyor?

Öymen:  Türkiye için ne anlama geldiğini düşünürken önce bu kampanya sırasında yapılan bazı işlere ve yanlışlara bakmak lazım. Fransa maalesef  “Evet” oylarını yükseltebilmek için anayasasını değiştirdi ve Türkiye’nin üyeliğini ileride halk oyuna sunulmasını zorunlu hale getiren bir anayasa maddesi kabul etti. Neticede bu yaptıkları iş onların hedefine yardımcı olmadı, işine yaramadı ve “Evet” oyları istedikleri kadar fazla çıkmadı. Fakat  kaybeden Türkiye oldu. Türkiye’ye maalesef zarar verici bir davranış içine girmiş oldular. Birincisi bu.

İkincisi, kampanya sırasında Türkiye’nin daima bir olumsuz unsur olarak ön plana çıkarılması, “Hayır” oyunu savunanların “ ‘Evet’ oyu verirseniz Türkiye’nin üyeliğine de yol açmış olursunuz” yolundaki beyanları Türkiye’nin görünümünü olumsuz yönde etkilemiştir. Fakat onun dışında, bu referandumların doğrudan doğruya Türkiye’yle bir ilgisi yoktur.

Sunucu: Bu noktaya gelmek istiyordum. Bu kampanyalar gerçekten Türkiye’ye karşı olan kampanyalar mı etkili oldu yoksa  Avrupa’daki bir takım kaygılar var, ekonomik durgunluklar var, işsizlik var, sosyal konularla ilgili sıkıntılar var. Gerçekten Türkiye bu kadar ön planda mıydı orada?

Öymen: Aslında “Hayır” oyunu savunanlar Türkiye’yi ön plana çıkartmak istediler ama halkın olumsuz oy vermesinin esas başka sebepleri var. İşsizlik, durgunluk, mevcut Hükümetlerden duyulan rahatsızlık, sosyal hakların yeterince savunulmaması, egemenlik haklarının bir ölçüde kısıtlanması gibi unsurlar rol oynadı. Ama ne olursa olsun Türkiye teması da ön plana çıkmıştır ve bazıları şunu söyleyeceklerdir hatta söylemeye başlamışlar “Türkiye’yi biz resmen aday yapmasaydık belki ‘Hayır’ oyları bu kadar yüksek çıkmayabilirdi” diye iddialarda bulunacaklar. Yine faturayı Türkiye’ye kesmeye çalışacaklar.

Bizim üzerinde durmamız gereken ilginç bir nokta var. O da şu: Bizce ister yeni anayasaya göre olsun ister bundan önceki Nice Anlaşması olsun AB’nin genişleme süreci şurası muhakkak ki Avrupa’da önemli bazı siyasi partiler Türkiye’nin üyeliğine ilke olarak karşılar. Türkiye’nin yapacağı reform çalışmalarından bağımsız olarak Türkiye’nin AB’nin koşullarını yerine getirip getirmeyeceğinden bağımsız olarak, Kıbrıs’ta atacağı adımlardan bağımsız olarak Türkiye’yi üye yapmak istemiyorlar. Bunların başında Alman Hıristiyan Demokratları geliyor ve Almanya’daki son siyasi gelişmeler neticesinde erken seçime gidileceği için Hıristiyan Demokratların önümüzdeki Eylül ayında Ekim ayında en geç iktidara gelme ihtimalleri yüksek. Bu bizim için ciddi bir durum yaratıyor çünkü Fransa ve Almanya Avrupa’nın iki önemli lokomotifidir. Fransız İktidar Partisi Türkiye’ye özel statü verilmesini savunuyor. İktidar Partisinin Başkanı Sarkozy bunun şampiyonluğunu yapıyor. Almanya’da Hıristiyan Demokrat Partisi onun lideri Angela Merkel bunun öncülüğünü yapıyor. AB’nin en önemli iki ülkesinin ikisinde de iktidar partisi Türkiye’ye tam üyelik değil de özel statü verilmesini savunuyorlarsa bu çok sakıncalı. Halbuki tam üyelik bizim hedefimiz ve hakkımız. Biz bütün gücümüz ile tam üyelik için mücadele etmek zorundayız. Yalnız şuna dikkat etmek lazım; önümüzde belirgin olmayan bir gelecek var. 17 Aralık kararlarında bile Türkiye’ye açıkça tam üyelikten başka hedeflerde belirtildi ve ortaya koyuldu. O bakımdan, özel statüyü savunanların gücünü bizim azımsamamız lazım. Tam üyelik hedefimiz 17 Aralık kararında ismen zikrediliyor ama ucu açık müzakere denilerek, serbest dolaşımda sürekli hak kısıtlaması denilerek Türkiye’yi özel statüye doğru yönlendirmenin işaretleri de var. Nitekim, Angela Merkel gibi Türkiye’nin tam üyeliğine karşı olan Alman politikacıları 17 Aralık’tan sonra Der Spiegel Dergisine verdikleri demeçlerde bu sonuçtan çok memnun olduklarını, Türkiye’yi üye yapmak isteyen Başbakan Schröder’in başarısızlığa uğradığını söylediler.

Bizim için bundan  çıkarılacak dersler var. O da şudur; madem ki geleceğimiz kesinlikle belli değildir, diğer aday ülkelerden farklı olarak Türkiye için özel statü öngörenler azımsanmayacak güce sahiptirler o zaman biz de bugünden ileride geri atamayacağımız adımları atmamalıyız, önemli konularda aşırı derecede taviz vermemeliyiz. Yoksa bunlar boşuna verilmiş tavizler olacak. Sizden AB hukukunun gereği olarak bazı reformlar yapmanızı isterlerse buna itiraz etmemiz doğru olmaz, çünkü AB’ye girmek isteyen bir ülke olarak bu standartları uygulamak bizim de lehimize. Orada bir problemimiz yok. Ama bunun dışında bizden Lozan’la bağdaşmayan, Türkiye’nin temel dış politikasıyla bağdaşmayan, Türkiye’nin Kıbrıs gibi milli davalarında, Ermenistan konusunda, Patrikhanenin “ekümenik” sıfatını kullanması gibi konularda bizim temel yaklaşımımıza ters düşen ve Avrupa hukukun gereği olmayan taleplerle karşılaştığımız zaman orada durmasını bilmek lazım.

Sunucu: Sorulması gereken belki de en güncel sorulardan bir tanesi, Fransa’da “Hayır” çıktı. Hollanda’da çok daha güçlü bir şekilde bir “Hayır” çıktı. Diğer Avrupa ülkelerinde de belki referandum olsa özellikle Almanya gibi, İngiltere gibi yine “Hayır” çıkacak. Bu durumda AB’nin bir geleceği var mı hala?

Öymen: Gayet tabii ki AB’nin geleceği var. Öyle anlaşılıyor ki burada yapılan bazı hatalar var. Bu anayasanın hazırlanışı sırasında halka yeterince bilgi verilmediğinden şikayet ediyorlar. Halka yeterince konuşulmadığından, danışılmadığından şikayet ediyorlar. Halkın beklentilerinin, özlemlerinin dikkate alınmadığından şikayet ediyorlar. Sosyal hakların gereğinden fazla kısıldığından bahsediyorlar. Daha çok liberal görüşlerin ağırlık kazandığını söylüyorlar. Buna benzer başka şeyler de var bazı devletlerde. Egemenlik haklarının gereğinden fazla kısıtlanmasının, Brüksel’e gereğinden fazla yetki verilmesinin de sıkıntı yarattığı görülüyor. Ama bütün bunların sebebi ne olursa olsun belli ki Avrupa’da kamuoyu şu anda bu anayasanın ön gördüğü sistemi kabul etmeye hazırdır. En azından Fransa’da Hollanda’da bu çıktı ortaya. İngiltere’de de budur. Ben birkaç gün önce Almanya’daydım. Bana Alman Politikacıları dediler ki “eğer Almanya’da da referandum olsaydı belki orada da olumsuz sonuç çıkardı çünkü Alman halkı işsizlik dolayısıyla, başka sıkıntılar dolayısıyla rahatsız. Deminki konuya dönecek olursak, orada can alıcı bir mesele var. Öyle anlaşılıyor ki bizim Hükümet 15 Haziran tarihinde Kıbrıs’la 1963 tarihli uyum protokolünü imzalamayı göze almıştır. Bunu son derece sakıncalı ve tehlikeli görüyoruz.

Diplomaside usul şudur; eğer bu anlaşmada çok önemli bir itirazınız varsa ki bizim başta Rumları tanımıyoruz o imzaladığınız metni altına bir rezerv koyarsınız. Bunu yapacağına ayrı bir deklarasyon yayınlayacak. Ama yayınlayacağınız ayrı deklarasyonun metninin altına koyacağınız rezerv  kadar etkisi olmaz. Bu sizi bağlar. Kimseyi bağlamaz. Ama rezerv koyduğunuz zaman her kez bilir ki siz bu koşulla bunu imzaladınız ve bunu, Rumları Kıbrıs Cumhuriyeti olarak,  hiçbir zaman kabul etmeyeceksiniz.  O bakımdan, bunun yapılamayacak olmasını bunu büyük bir eksiklik olarak görüyoruz ve Hükümeti çok geç olmadan bu yanlış yoldan dönmeye davet ediyoruz. Bunu yaptıkları taktirde bu Kıbrıs’ın maalesef terk edilmesinin önemli bir adımı olacaktır. Kıbrıs’ı Girit gibi sonunda kaybedebiliriz. Onun için Hükümeti bu imzayı atmadan bir kere daha düşünmeye davet ediyoruz. Özellikle AB’deki bu son gelişmeler bizim üyeliğimizi ileride büsbütün tehlikeye düşürmüştür. Bunu bile bile Kıbrıs’ta tek taraflı taviz verme yoluna giderseniz millet hakikaten sizi affetmez. Gelecekte bunun bedeli gerçekten çok ağır olur. Yalnız iktidar için ağır olsa o kadar önemli değil belki ama millet için ağır olur. Kıbrıs Türkiye’nin bir milli davasıdır ve bu iktidarı iş başına getirenler Kıbrıs’ı feda etmek için getirmediler.

Sunucu: Başbakan Haziran’ın ikinci haftasında Amerika’ya gidecek ve Kıbrıs konusunun muhakkak gündeme geleceği biliniyor. Orada hem Sayın Bush’la hem de BM Genel Başkanı Kofi Annan ile bir araya gelecek. O görüşmelerdeki onlardan beklentilerimiz ne? Sizin beklentiniz ne?

Öymen: Sayınız Genel Başkanımız da açıkladı Amerika’nın şu sırada önemli bir rolü olabilir. Eğer gerçekten Kıbrıs meselesinin çözülmesini istiyorsa Kuzey Kıbrıs’la doğrudan ilişki kurma yolunu deneyebilirler. Bir iki Kongre üyesinin gitmesi olumlu bir işarettir. Biz bunu aylarca önce söyledik. Kuzey Kıbrıs ile doğrudan ticari ilişki kurabilirler, uçak gönderebilirler, spor teması yapabilirler, bunları yaparak Rumlara bir mesaj vermiş olurlar. Bunu AB pek yapamaz çünkü Güney Kıbrıs AB’ye üye olduğu için AB’de onların elinde kartlar var. Onlar da bazı konularda AB’nin kararlarını engelleyebilirler. Onun için AB’den çok Amerika bunu yapabilir. Rusya yapabilir. Başka ülkeler yapabilir. Bunun ilk işaretlerini veriyoruz. Rusya’nın tavrında da bir değişiklik görüyoruz bir ölçüde. En azından bu konuları düşünmeye başladık. Ruslarla yaptığımız temaslarda öyle hissediyoruz.

Neticede, Kıbrıs meselesinin çözümü şuanda bizim tek taraflı tavizler vermememize bağlıdır. Zaten Türkler Kofi Annan Planını kabul ederek aşırı derecede ileri bir adım atmıştı. Biz onun da çok fazla olduğunu düşünüyorduk ama şimdi Rumlar yeni teklifler getirsinler, Kofi Annan Planında ne gibi değişiklikler istiyorlar diye biz zorlarsak bunun bir tek anlamı olur ‘biz Kofi Annan Planından daha fazla taviz vermeye hazırız’ anlamına gelir. İşte bunu yapmamak lazım. Yani hiçbir ülke taviz vermeye böyle teşne olduğunu ortaya koymaz. Rumlar Kofi Annan Planını bir kere daha kabul etmeyecektir. AB’ye daha üye olmadan Rumlar reddetmişti, şimdi üye olduktan sonra bunu kabul eder mi? Belli ki reddedecekler. Daha fazlasını isteyecekler. Askerler çekilsin diyecekler, göçmenler çekilsin diyecekler, Türkiye’nin garantisini istemeyecekler, anlaşmadan doğan garantörlük haklarımızı sulandırmaya çalışacaklar. Bütün bunlar masaya geldiği zaman ne diyeceksiniz? Sizin diyeceğiniz şuydu “Kofi Annan Planı reddedilmiştir. Bu sayfa kapanmıştır.” Şimdi bakalım iki toplumun anlaşacağı, uzlaşacağı yeni bir metin işte orada Türkler ve Rumların tam eşitliğini, egemenliği savunacak bir yaklaşım izleyecek. Sizin yapacağınız bu.

Sunucu: Avrupa’ya tekrar dönersek Türkiye’nin yakın zamanda atması gerek ilk adım nedir?

Öymen: Türkiye’nin atması gereken adımdan daha önemlisi atmaması gereken adımdır. Atmaması gereken adım da tek taraflı taviz vermektir. Biz Hükümeti defalarca uyardık. Bir kere daha uyarıyoruz. Başta Kıbrıs olmak üzere, Patrikhane konuları olmak üzere, Ermeni meselesi olmak üzere şu sırada vereceğimiz tek taraflı tavizler ileride telafisi imkansız durumlar yarata bilir. Onun için Hükümeti çok dikkatli olamaya davet ediyoruz. Sadece Avrupa hukukun zorunlu kıldığı adımları atalım, reformları yapalım. Hiçbir aday ülkeden istenmeyen tavizler bizden istendiği zaman orada “Hayır” demesini bilelim. Zaten “Hayır” demesini bilmeyen bir ülke hiçbir müzakerede başarılı olamaz.


Bu belge Görsel Basın arşivinde bulunmaktadır.