EURO TÜRK – AB ile İlişkiler – Başmüzakereci

CHP GENEL BAŞKAN YARDIMCISI ONUR ÖYMEN’İN
12 NİSAN 2005 TARİHİNDE  EUROTÜRK  KANALINA
VERDİĞİ MÜLAKAT

Sunucu- Değerli izleyiciler bu akşam açılışta lafı çok uzatmak istemiyorum. Konumuz AB. AB ile ilgili çok ilginç gelişmeler var. AİHM’de çok ilginç gelişmeler var. Ve bu arada 3 Ekim’de müzakerelere başlayacak olan Türkiye’nin hala bir baş müzakerecisi yok. Peki Türkiye hangi adımları atmalı, Avrupa’daki son gelişmeler ne? Bu soruların yanıtlarını usta bir isimden almak istedik. Diplomaside ve özellikle AB diplomasisinde son derece uzman bir isim olan ve şimdi de CHP’nin Genel Başkan Yardımcılığı görevini yürüten Sayın Onur Öymen şu anda stüdyo konuğum. Efendim hoş geldiniz.

Onur ÖYMEN- Hoş bulduk efendim.

Sunucu- Bu akşam Avrupa’da Yedi Gün programında 1,5 saate yakın bir süre boyunca sizinle AB konularında bir maratona çıkacağız. Engin deneyimlerinizle ışık tutacağınıza eminiz. Bu arada bazı yeni gelişmeler var onları da izleyicilerimizle birlikte sizinle paylaşacağız. Ama isterseniz önce şunu yapalım. Diplomasi muhabiri arkadaşımız Gökçe Kutluk şu anda Ankara stüdyolarımızda. Son gelişmeleri bize aktarsın. O aktardıktan sonra da ben sorularımla size döneyim.

Evet efendim Gökçe Kutluk son gelişmeleri bildirdi. Bilmiyorum haberiniz var mıydı, Murat Mercan’ın Genel Başkan Yardımcılığı görevinden ayrılması ve baş müzakereci olma ihtimali konuşuluyor. Şimdi öncelikle ben size şunu sormak istiyorum. Türkiye adına 3 Ekim’de masaya oturacak, baş müzakerecinin özellikleri neler olmalı?

Onur ÖYMEN- Bir kere baş müzakerecinin gerçekten Avrupa’yı çok iyi bilmesi lazım, Türkiye’yi çok iyi bilmesi lazım. Türkiye’nin tezlerini çok iyi bilmesi lazım. Türkiye-AB ilişkilerinin geçmişini çok iyi bilmesi lazım ve müzakere kabiliyetinin çok yüksek olması lazım. Yani baş müzakereci AB’nin Türkiye’den her beklentisini yerine getirip onların istediği doğrultuda her işi yapacak adam değildir. Gayet tabii ki, AB’nin istediklerini de yansıtacak, ama esas görevi Türkiye’nin görüşlerini yansıtmaktır ve özellikle AB, Türkiye’nin çıkarlarıyla bağdaşmayan, diğer aday ülkelerden istenmemiş şartları gündeme getirdiği zaman bunlara uygun bir şekilde karşı koyabilecek, Türkiye’nin çıkarlarını, itibarını koruyabilecek.

Sunucu- Böyle birisinin bir diplomatlık geçmişinin de olması gerekmiyor mu?

Onur ÖYMEN- Diplomatlık geçmişi olması tabii iyi olur. Ama şart değil. Bütün bu konularda tecrübe sahibi birisi bulunabilirse gayet tabii ki, çok başarılı olabilir. Tek başına müzakereci de yeterli değil. Onun bir ekibinin olması lazım. Çeşitli konularda uzman insanlardan oluşan bir ekibin olması lazım.

Ayrıca hem baş müzakerecinin hem ekibinin çok iyi yabancı dil bilmesi lazım. Bütün bu işleri yürütebilecek ve yabancılar karşısında cesaretle, kararlılıkla Türkiye’nin tezlerini savunabilecek bir insan olması lazım. Yabancıların baskıları karşısında hemen boyun eğmeyecek, diz çökmeyecek bir insan olması lazım. Böyle bir şahsiyet eğer baş müzakereci olursa Türkiye bundan çok şey kazanır.

Sunucu- Şunu sormak istiyorum size baş müzakerecinin ne zaman tayin edilmiş olması gerekiyordu?

Onur ÖYMEN- Bence 17 Aralık’tan hemen sonra tayin edilmiş olması gerekiyordu. Türkiye zaten bir müzakere tarihi verilmesini bekliyordu. O bakımdan o tarihe kadar bunu düşünecek yeterince zamanları vardı. O zamana kadar düşünmedilerse ondan hemen sonra bunu yapmaları gerekiyordu. Ne yazık ki, bunu bugüne kadar geciktirdiler. Bunun hiçbir makul izahı yoktur. Eğer bir koalisyon Hükümeti olsaydı denilebilirdi ki, koalisyon ortakları arasında görüş ayrılığı var. Böyle bir durum da yok. O zaman niçin bunu bu kadar geciktirdiniz? Baş müzakerecinin de bir süreye ihtiyacı olacak, hazırlanacak. Bütün bu konuları inceleyecek, dosyalarını okuyacak. Diğer ülkelerin neler yaptığını araştıracak. Bir müzakere stratejisi tespit edecek. Kolay bir iş değildir. Onun için onun da zamana ihtiyacı var.

Sunucu- Yani bu bağlamda Sayın Başbakanın neden bir baş müzakereci arıyorsunuz, ben de bir baş müzakereciyim türünden yaklaşımı ciddi bir yaklaşım mı?

Onur ÖYMEN- İşte o demecini duyunca Sayın Başbakanın daha önce bilmediğimiz bir şakacı özelliği olduğunu da öğrenmiş olduk. Hangi ülkenin başbakanı müzakereci olarak masaya oturmuş. Gayet tabii ki, her iş bittikten sonra üst düzey temaslar gerektiği zaman başbakan da devreye girer, dışişleri bakanı da devreye girer. Gerekirse Cumhurbaşkanı da devreye girer. Ama müzakereleri yürütecek insan her gün müzakere masasında olacak insandır. O da başka bir insandır.

Sunucu- Zaten sizin saydığınız özellikleri şöyle bir toparlamak gerekirse baş müzakerecinin en az bir lisanı ana lisanı gibi bilmesi gerekiyor. Hatta belki iki ya da üç lisan. Bunun dışında Avrupa hukukunu çok iyi bilmesi gerekiyor. Diplomasiyi ve diplomatik müzakereciliği çok iyi bilmesi gerekiyor. Bunun dışında ekonomiyi çok iyi bilmesi gerekiyor. Türkiye’nin tezlerini bilmesi gerekiyor. Sosyal yapıları çok iyi bilmesi gerekiyor. Ve bu arada diğer ülkeleri de çok iyi okumuş olması gerekiyor. Başbakanımız genelde futbol terimleri kullandığı için söylüyorum, adam adama markajı da iyi bilmesi gerekiyor.
Onur ÖYMEN- Tabii futboldan illa bir örnek vermek gerekirse kendi kalesine gol atmayacak vasıfta olması gerekiyor.

Sunucu- Şimdi 3 Ekim’de yapılacak müzakerenin başlangıç tarihinin verildiği 17 Aralık’ın hemen ertesinde bu isim belirlenmesi gerekiyordu dediniz. Oysa 4 ay gecikmeli bir durum var. Kısacası baş müzakereci, daha doğrusu Türkiye’nin AB ligindeki milli takımının başındaki teknik direktörü henüz belli değil ve gecikmişiz diyorsunuz.

Şimdi baş müzakereci diyince ben hemen tarihe bir dönüş yapmak istiyorum. İki önemli insan birisi Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk, diğeri İsmet İnönü. Bu iki silah arkadaşı o zamankilerin deyimiyle 7 düvele karşı önce silahla savaş verip kazandılar. Ondan sonra da Lozan’da Türkiye’nin ilk baş müzakerecisi İsmet İnönü oldu. Çünkü Lozan’da Türkiye adına masaya gidip oturan, gerekirse masaya yumruğunu vuran sanıyorum İsmet İnönü’ydü değil mi?

Onur ÖYMEN- Öyle.

Sunucu- İsmet İnönü gibi bir müzakereciyi şu anda Türkiye çıkarabilir mi?

Onur ÖYMEN- Yani o çapta devlet adamları maalesef sık yetişmiyor. Unutulmasın ki, Lozan’a giden heyetimizin arkasında büyük bir kurtuluş savaşı zaferi vardı. Yepyeni bir devlet kurma iradesine sahip bir Atatürk vardı. Bunları unutmamak lazım. İsmet Paşa çok yüksek bir cesaret ve kararlılık sahibiydi, devlet adamı vasıflarına sahipti. Müzakere stratejisini, taktiğini çok iyi bilen bir insandı ve en zor durumlarda bile cesaretle hareket etmesini bilen insandı. Şimdi böyle devlet adamları maalesef çok sık yetişmiyor. Türkiye’de yetişmiyor, başka ülkelerde de pek sık rastlamıyoruz. Ama belki bir istisnai durum bu. Ama en azından profesyonel olarak bu işi iyi düzeyde yapabilecek insanlar vardır. Türkiye’nin baş müzakerecisinin bir yabancıyla oturduğu zaman kendisiyle onun eşit insanlar olduğunu hissetmesi lazım. Yabancıları, güçlü, üstün, kendimizi ise o kadar güçlü olmayan bir taraf gibi görürsek bu müzakereleri başarıya ulaştıramayız. Herkes diyor ki, efendim ne müzakere edeceğiz; karşı taraf ne istiyorsa bize söyleyecek biz de kabul edeceğiz. Pek o kadar basit değil. Gayet tabii ki, AB’nin bizim de uymamız gereken normları var, kuralları var, yasaları var. Ama bunun dışındaki saha gri sahadır.

Sunucu- Yani bir örnek vermek gerekirse AB’den birkaç ses çıkıp da Aleviler bile buna karşı çıkarken, Aleviler azınlıktır dediğinde buna karşı çıkılması gerekir.
Onur ÖYMEN- Tabii Kürtleri azınlık saymak isteyenler olacaktır. Rum Patrikhanesiyle ilgili bir sürü talep karşımıza gelecektir. Ruhban okulu gelecektir, ekümeniklik sıfatı gelecektir.

Sunucu- Amerika zaten o konuda bastırıyor.

Onur ÖYMEN- Tabii. İşte sözde ermeni soykırımı iddiaları gelecektir. Dicle Fırat havzasının barajları meselesi gelecektir. Kıbrıs gelecektir. Şimdi bütün bu konularda bizim çok dirayetle orada temsil edilmemiz lazım. O bakımdan baş müzakerecinin seçiminin gecikmesi bu nitelikte bir insan bulunamadığı için ise bunu bir dereceye kadar makul karşılamak kabil. Ama gene de söylüyorum ki, büyük bir gecikme olmuştur. Yani bu niteliklere sahip bir insanı Türkiye’nin daha önce bulması lazımdı, tespit etmesi lazımdı ve karşı tarafa bildirmesi lazımdı.

Sunucu- Ama bunlar tartışılırken bile şu anda pek bir mutabakat görmüyoruz. Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Sayın Abdullah Gül Cezayir’de, başbakanımız ayrı bir yerde.

Onur ÖYMEN- Yani bunun öncelikli bir mesele gibi görülmediği anlaşılıyor. Üzüntü verici olan odur. AB’den sürekli eleştiriler geliyor. Türkiye AB’ye ilgisini azalttı, yeterince gayret göstermiyor diye. Bunun göstergelerinden biri de budur. Dolayısıyla yapılması gereken işlerin başında bu müzakerecinin tayini geliyor.

Sunucu – Şimdi AB’de bir çok çifte standardı gördük. Diğer taraftan Yunanistan gibi AB üyelerinin AB normlarını, Kopenhag kriterleri çiğnediğini görüyoruz. Ve bu çiğnenme de bizim soydaşlarımızla ilgili oluyor. Örneğin Yunanistan’da İskeçe Türk Birliği vardı. Yunanistan’da yüksek mahkeme Türk adı geçiyor diye ismini değiştirtti. Bu tür haksızlıkların yaşandığı Yunanistan’a AB nasıl bakıyor? Bu arada Ankara bu konuda herhangi bir harekette bulundu mu?

Onur ÖYMEN- Şimdi bir kere sorunuzun birinci bölümünün cevabı şu: AB’de yazılı olmayan bir kural var. Buna Lüksemburg kuralı da diyorlar. Bu kurala göre bir AB ülkesiyle AB’ye üye olmayan başka bir ülke arasında ihtilaf olursa AB daima üye olan ülkeyi destekliyor. O bakımdan Türkiye ile Yunanistan arasındaki meselelerde AB Türkiye’nin haklı olduğu davalarda bile Türkiye’nin yanında yer alamaz. En haklı olduğumuz konularda bile Türkiye’yi destekleyip Yunanistan’ı eleştirmemiştir. Şimdi Batı Trakya’daki Türkler böyle. Yunanistan AB’ye üye olduktan 20 sene sonra bile yürürlükte olan bir madde vardı. Vatandaşlık yasasının 19. maddesi. Bu maddeye göre Yunanistan’dan uzunca bir süre ayrılan insan eğer Türk asıllıysa bunları vatandaşlıktan çıkarabiliyorlardı.

Şimdi Yunanistan bu maddeden yararlanarak 65 bin Batı Trakya Türkünü vatandaşlıktan çıkarmıştır. Daha sonra bir kaç yıl önce Türkiye’nin baskılarıyla bu maddeyi değiştirdiler. Fakat bu vatandaşlıktan attıkları geri almadılar. İşte size bir insan hakları ihlali. Çok açık bir durum. Peki bunu düzeltmek için Türkiye yeterince girişimde bulundu mu? Türkiye ağırlığını koydu mu? Emin değiliz. Çünkü ben Sayın Başbakan Yunanistan’a resmi ziyaret yaptıktan sonra bir yazılı soru önergesi verdim. Bütün bu konuları dile getirdiniz mi dedim. Gelen cevaptan anladığımız kadarıyla bunlar pek dile getirilmemiş. Bütün verilen mesaj Batı Trakya Türklerine iyi bir Yunan vatandaşı olunuz, Yunanistan’la iyi geçininiz, Onlarla sorun yaşamayınız tarzında olmuş. Yani bizimkilere iyi geçinme mesajı veriyor. Peki Yunanlılara ne mesaj veriyor? Ne talep ettik, ne aldık? Bu yok cevapta.

Şimdi bunlar çok ciddi. Çünkü Batı Trakya’da yaşayanların başka sorunları da var. Yani eğitim sorunları var. Şu anda okullar son derece yetersiz. Yüksek tahsil yapabilen Türklerin sayısı yok denecek kadar azdır. Vakıflar meselesi var.

Sunucu- Üçüncü sınıf vatandaş konumunda bırakılıyorlar.

Onur ÖYMEN- Tabii. Vakıflar meselesi var. Yani Batı Trakya’daki Türk vakıflarının yönetimi ta cunta zamanında 1970’li yılların başında tayin edilen kayyumlara verilmiş, o günden bu güne bu vakıfların başına Batı Trakya Türkleri geçirilememiştir. Yani bunlar çok ciddi sorunlar. Dini özgürlükleriyle ilgili sorunları var. Müftülerini seçemiyorlar. Uluslararası anlaşmalara aykırı olarak müftülerini seçemiyorlar.

Sayın Başbakan bu tür konularda ciddi bir tepki ortaya koyamıyor. Sayın Başbakanın bir tek ciddi tepkisini hatırlıyoruz o da zina konusuydu. Orada da sonunda geri adım attı biliyorsunuz. Çünkü baştaki tutumu yanlıştı. Ama netice itibariyle zina konusunun dışında “biz Türk’üz, baskılara boyun eğmeyiz” lafını biz başka vesileyle duymadık.

Şimdi işin ilginç tarafı şu. Gün geçmiyor ki, Sayın Başbakan, Hükümet üyeleri dini konuları gündeme getirmesinler. Siz Sayın Başbakanın Batı Trakya’daki seçilmiş Türk müftülerinin görev yapamamalarını, onların görev yapmalarına Yunan makamlarının izin vermediğini hiç gündeme getirdiğini duydunuz mu?

Sunucu- Hayır hiç duymadım.

Onur ÖYMEN- Duymadınız. İşte bu konuyu da dile getirmek bize düşüyor.

Sunucu- Bu programda da böylece bu tekrar dile gelmiş oldu. Ben de o bölgeye çok gidiyorum. Yıllar önce gazeteci olarak o bölgede İskeçe ve Gümülcine’deki olayları izlemiştim.

Onur ÖYMEN- Ben de orada uzun yıllar önce görev yapmıştım. Oradaki soydaşlarımızın durumunu çok iyi biliyorum.

Sunucu- Hatta bir ara Türk kökenliler kuzeye doğru olan köylerde mahsur kalmıştı.

Onur ÖYMEN- Çok uzun yıllar Türklerin yaşadığı o bölgede Şahin köyü vardır. Bulgar sınırına yakın bir bölgede. Yaklaşık 40-45 bin Türkün yaşadığı bu bölge yasak bölge ilan edilmişti ve çok uzun yıllar oraya hiç kimse giremezdi.

Sunucu- Yunan vatandaşları bile giremiyordu oraya.

Onur ÖYMEN- Yunanlılar giremezdi, yabancılar giremezdi, büyükelçiler giremezdi, gazeteciler giremezdi. Yani 20. yüzyılın son çeyreğinde bile bu insanlar dünyadan tecrit edilmişti.

Sunucu- Aynı dönemde Türkiye’de mahkemeye bir Avrupalı heyet giremezse Avrupa kıyameti koparıyordu. Ama orada 45 bin insan tecrit edilirken Avrupa’dan bir tek ses çıkmamıştı.

Onur ÖYMEN- İşte bunlar çifte standartlardır. Bizim Türkiye olarak yurtdışındaki soydaşlarımıza sahip çıkmamız lazım. Bu arada Batı Trakya Türklerine de mutlaka sahip çıkmamız gerekir.

Sunucu- Yunanistan’dan başladık. Şimdi AB’de tabii kol kola olmamız gereken ülkelerden bir tanesi Yunanistan. Şimdi bu çokça tartışılan 12 mil meselesi Türkiye’nin hayati konularından bir tanesi. Şu anda Türkiye AB’de değil ve Meclis başkanımız Sayın Bülent Arınç işte bu 12 mil meselesinde ilginç açıklamalarda bulundu. Yani ne olacak canım Yunanistan karasularını 12 mile çıkarabilir, tarzında bir açıklamada bulundu. Şimdi bu durumda bizim gemilerimizin hareket edecek yeri kalmıyor ve bizim savaş nedeni saydığımız bir şey Sayın Meclis Başkanı tarafından geçiştirilebiliyor. Şimdi efendim bu kadar basit bir olay mı bu?

Onur ÖYMEN- Basit bir durum olabilir mi? Yani Türkiye daha önce niçin böyle bir tavır koymuş, niçin böyle bir karar almış bunu hiç kimse araştırmıyor. Bunun sebebi şu: Yunanistan bizim o zamanki Meclis kararımızdan kısa bir süre önce bir karar alarak Yunanistan’ın kara sularını genişletmeye hakkı olduğunu ifade etti. Bunun zamanlamasını da kendisinin tayin edeceğini söyledi. Bunun üzerine Türkiye bu tavrı koymuştur. Gayet tabii ki, Hükümette de bu değerlendirilmiştir. Hükümet de bir tavır almıştır. Fakat Mecliste de değerlendirilmiştir ve Mecliste bütün partilerin temsilcilerinin önergesiyle bu mesele gündeme gelmiştir ve ortak bir önerge Mecliste okunmuştur. Meclis başkanı da Meclisin tamamının bu görüşü benimsediğini söyleyerek bir tavır koymuştur ortaya. Meclisin tavrını ilan etmiştir.

Şimdi uluslararası hukukta da vardır, uluslararası ilişkilerde de vardır. Buna İngilizce’de ruling diyorlar. Yani başkanın bir  tavır koymasıdır. Başkan tavır koyduğu zaman herkes o kararın Meclisin bir ortak kararı olduğunu anlar. Usuller hep böyledir. Fakat orada niçin ayrıca resmi bir oylama yapılmadı diye bir beyanda bulunarak bugün Meclisin o günkü tavrını küçümsememiz, azımsamamız son derece yanlış olur.

O bakımdan bizim Hükümetten ve Sayın Meclis Başkanından beklediğimiz Türkiye’nin o tarihte sergilediği kararlı tutuma gölge düşürmemesidir. Bunu yaptığınız zaman tek taraflı taviz vermiş oluyorsunuz. İnsana sormazlar mı, siz şimdi nereden çıkarttınız bunu diye. Yani Yunan parlamentosu daha önceki kararını mı değiştirdi? Yunan Hükümeti biz kara sularımızı genişletmeyeceğiz diye resmen taahhütte mi bulundu da siz ona karşılık veriyorsunuz. Yoksa onlardan hiçbir değişiklik beklemeden tek taraflı taviz mi veriyorsunuz? Ne hakla, kimin namına veriyorsunuz bu tavizi? Meclis başkanı olarak böyle bir tutumunuz var idiyse bunu başkanlık divanına getirdiniz mi? Meclisteki partilerin görüşünü aldınız mı? Konuyu Meclisin takdirine, bilgisine sundunuz mu? Buna tek başınıza karar verecek durumda mısınız? Üstelik şu sırada Türkiye’yle Yunanistan Dışişleri Bakanlığı müsteşarları düzeyinde bu konuların müzakeresi yapıyor. Siz kendi müzakerecinizin elini zayıflatıyorsunuz. Ben Meclis başkanıyım, konuşurum diyor. Yani sizin Meclis başkanı olarak bir tavır koyma hakkınız var. Ama bu konular ciddi işler ve dış politika konularında kimin konuşacağı bellidir. Bir ülkede Cumhurbaşkanı konuşur, başbakan konuşur, dışişleri bakanı konuşur. Ancak Meclis başkanı Meclisin iradesinin dışında bir beyanda bulunamaz. Gerçekten biz buna son derece üzüldük. Bu demeç bizim dış politikadaki gücümüzü, ağırlığımızı, tezlerimizi zayıflatmıştır. Dışişleri bakanı da işte biraz üstü kapalı da olsa kendilerinin pek aynı görüşte olmadığını söyledi. Ama çok açık bir şekilde ortaya çıkmak lazım ve Sayın Başbakanın bu bizi bağlamaz, bu Hükümetin görüşü değildir demesi lazım.

Sunucu- Bunu net bir şekilde ortaya koymaları lazım.

Onur ÖYMEN- Sayın Başbakandan da böyle bir açıklama duymadık henüz.

Sunucu- Yunanistan’la olan ilişkiler böyle. Bir tarafta Batı Trakya’daki ezilen Türk azınlığı, hakları verilmeyen bir Türk azınlığı. Diğer tarafta normal şartlarda bir Meclis başkanının üstüne başına vazife değilken özellikle Türkiye’nin hayati bir konusunda, 12 mil gibi bir konuda bir açıklaması. Bu bizim AB ile ilişkilerimizde maalesef acı bazı noktalar olarak yerini aldı. Baş müzakereci zaten belli değil.
Şimdi diğer taraftan AİHM’ne doğru sizinle bir yolculuğa çıkmak istiyorum. AİHM’nin herkesin gözünden kaçırdığı bir kararı var demiştiniz. Bunu da anlatmıştınız. Ama ben sizin bu açıklamalarınızı izleyicilerimizle ve diğer meslektaşlarımızla paylaşmanızı rica ediyorum.

Onur ÖYMEN- Şimdi AİHM’nin Türkiye’yle ilgili olarak son zamanlarda aldığı iki karar var. Bunlardan bir tanesi şudur. Kutlu Adalı adında Kıbrıs Türk vatandaşı değerli bir yazar birkaç yıl önce öldürüldü. Eşi AİHM’ye müracaat etti ve Türk Hükümetinden tazminat istedi. Türk Hükümetini suçladı. Eşimin öldürülmesinden Türk Hükümeti kusurludur dedi. AİHM bir karar verdi ve kararda diyor ki, Türk Hükümeti doğrudan doğruya bu öldürmeden suçlu sayılamaz ama bu öldürme olayının tahkikatını yeterince yapmadığı için kusurludur diyor ve Türkiye’yi 95 bin euro tazminata mahkum ediyor. Şimdi bu kararın can alıcı tarafı şu; olay Kuzey Kıbrıs’ta oluyor. Orası Türkiye’nin egemenlik alanı değil. Orada etkili olan Türk polisi değil, Türk makamları değil. Kuzey Kıbrıs’ın Meclisi var, Hükümeti var, polisi var. Bütün makamları var. Onların sorumluluğunda. Türkiye de bunu söylüyor. Diyor ki, bizim yetki alanımız değil, sorumluluk alanımız değil, egemenlik alanımız değil. Niçin bizi suçluyorsunuz. Fakat mahkeme Türkiye’nin bu savunmasını dikkate almıyor ve Türkiye’yi sanki orada egemen bir devletmiş gibi mahkum ediyor. Yani KKTC’nin bütün kurumlarını yok farz ediyor. Bu aynen Loizidou davasında AİHM’nin verdiği karar gibidir.
Sunucu- Bu kararı nasıl yorumluyorsunuz.

Onur ÖYMEN- Bu kararı şöyle yorumluyoruz. Yani orada Kuzey Kıbrıs’ta Kuzey Kıbrıs makamlarının demokratik bir kurum olarak varlığını AİHM kabul etmiyor. Yani sizi yok sayıyor. Orada KKTC’yi yok farz ediyorlar. Ama orada bir siyasi varlık vardır.
Sunucu- Ama bir diğer KKTC’yi sanki TC’nin bir toprak parçası olarak da görmüş olmuyor mu böyle bir karar?

Onur ÖYMEN- Gayet tabii. Yani bu kararın bizim için en ciddi tarafı budur.

Sunucu- Yani AİHM Kıbrıs’ın kuzeyini TC’nin toprağı varsayıyor.

Onur ÖYMEN- Zaten bundan önce o meşhur Loizidou davasında da böyle bir karar çıktı ve AİHM Türkiye’yi orada tazminata mahkum etti. Aynı zamanda bu zatın gayri menkullerini geri almasına karar verdi ve bu kararı alırken de Türkiye’nin Kuzey Kıbrıs Türk toprağı değildir yolundaki itirazını ciddiye almadı, kabul etmedi. Şimdi bu bizim için çok ciddi bir sorundur. Bundan önceki Türk Hükümetleri bu kararı uygulamayı reddettiler. Dediler ki, biz bunu kabul etmiyoruz. Çünkü orası bizim toprağımız değil. Bizim toprağımız olmayan yerde de sorumluluk taşımıyoruz. Fakat bu Hükümet maalesef burada geri adım attı ve bu kararı kabul etti. Tazminatı da ödedi. Şimdi birkaç gün önce buna benzer başka bir karar daha çıktı. O karar da şu: Bir Kıbrıslı Rum Magosa’nın kapalı bölgesinde, Maraş bölgesinde sahip olduğu gayri menkullerin kendisine iadesi için bir dava açtı. Şimdi mahkeme bu davayı görüşülebilir buldu. Yani baştan reddetmedi. Burada da aynı itirazı yaptık. Orası bizim bölgemiz değil, bizim sorumluluk alanımız değil dedik. İkincisi dedik ki, AİHM’ye gitmeden önce iç hukuk yollarını tüketmek lazım. Oysa burada yerel mahkemeye gidilmedi. Yerel mahkeme nedir? İşte KKTC’nin oluşturduğu gayri menkullerle ilgili bir komisyon var. Bu komisyon aynen bir mahkeme gibi tazminata hükmedebiliyor. AİHM bunu da reddetti ve dedi ki, bu komisyon tazminat kararını verebilir ama malların geri iadesi kararını veremez dedi. Onun için biz bu komisyonun bugünkü halini muhatap kabul etmiyoruz dedi. Bir de diyor ki, bu komisyonun içinde sadece Kıbrıslı Türkler var yabancı yok. Yani böyle bir şey olabilir mi? Bir ülkede herhangi bir adli makamın içinde yabancı ülke vatandaşı yoktur diye onu yok farz edebilir misiniz? Kararda bir de bunu söylüyor. Bu son derece küçültücü bir karardır. Şimdi buna kuvvetli tepki göstermek gerekirken maalesef basınımız bunu büyük bir başarı olarak nakletti. Şaşırdık. Yani bu kadar Türkiye’yi küçültücü, bizim bütün tezlerimize karşı olan bir kararı siz böyle bir başarı gibi nasıl takdim edersiniz? İşte yapılan biraz budur. O yüzden kamuoyumuz başka konularda olduğu gibi bu konuda da yanıltılmıştır. Biz böyle görüyoruz.

Sunucu- Bu durumda Ankara’nın herhangi bir demeci oldu mu? Sizin açıklamalarınız dışında Hükümetten bahsediyorum.

Onur ÖYMEN- Hükümetten gayet kuru bir açıklama geldiğini biliyoruz. Onun dışında bu söylediklerimi içeren bir açıklamaları olduğunu duymadık.

Sunucu- Abdullah Öcalan’la ilgili bir gelişme daha oldu. Şimdi AİHM’den söz açılmışken buraya da girelim, ondan sonra da AB’de Fransa, İngiltere ve bazı gelişmeleri sizinle birlikte masaya yatıralım.

Onur ÖYMEN- Şimdi 2003 yılında ceza muhakemeleri usul kanunu çıkarken, Mecliste oraya bir hüküm konuldu. Yeniden yargılamayla ilgili hükümler saptanırken Abdullah Öcalan’ın davasıyla ilgili dönem bunun dışında bırakıldı. Yani çok açık bir şekilde Meclis Öcalan’ın yeniden yargılanmasına kapıyı açacak bir yasal düzenleme yapmadı. Şimdi geçen yıl 2004 yılının 6 Ekim’inde yayınlanan AB komisyonu raporunda ise buna çok açık bir atıf var. Diyor ki, Öcalan gibi durumların yeniden yargılanabilmesi için yasalarınızı değiştirin. Can alıcı taraf bu. Şimdi Öcalan’ın AİHM’ye bir müracaatı var  ve bu müracaat alt mahkemede karara bağlandı. Alt mahkeme tutuklama süresinin uzunluğu gibi bazı hususlarda Türkiye’yi suçlu buldu. Duruşmanın birinci bölümünde askeri hakim olması filan gibi gerekçelerle Türkiye’yi suçlu buldu. Şimdi konu üst mahkemeye gitti. Birkaç hafta içinde üst mahkemeden kesin kararın açıklanması bekleniyor. Eğer bu kesin kararda üst mahkeme, alt mahkemenin görüşünü onaylarsa o zaman bize diyecek ki, yeniden yargılayın. Yeniden yargılayın demek bizim açımızdan yasalarınızı yeniden değiştirin demektir. Hükümet bakalım bu baskıya direnebilecek mi? Daha önce Loizidou davasında baskılara direnememişti, AİHM’nin kararı karşısında direnememişti. Bazı başka sanıkların yeniden yargılanması konusunda da direnememişti. Bakalım şimdi direnecek mi, direnemeyecek mi bunu göreceğiz. Ama AİHM’nin bir Hükümeti, bir ülkeyi binlerce insanın ölümünden sorumlu bir terör lideri konusunda bu kadar baskı altına almaya çalışmasını da son derece düşündürücü görüyoruz.

Sunucu- Peki siz iktidarda olsaydınız ne yapardınız?

Onur ÖYMEN-  Bir kere baştan başlamak lazım. Loizidou davasına bu Hükümetten önceki Hükümetler nasıl direndiyse biz de öyle direnirdik. Çünkü Türkiye’ye düpedüz bir haksızlık var. Yani Türkiye’de herhangi bir olayda Hükümetin bir kusuru olur da AİHM Türkiye’yi mahkum ederse bu ayrıca düşünülmesi gereken bir konudur. Türkiye bunu şimdiye kadar kabul etmiştir. İkinci durum, Kıbrıs’ta bir olay olduğunda Türkiye’nin bunun sorumluluğunu üstlenmesi düşünülemez. Öcalan’ın durumuna gelince bu düpedüz bir terör suçuyla ilgili bir durumdur. Ve burada da görüyoruz ki, Avrupa ülkeleri terörle mücadelede yasalarını büsbütün ağırlaştırıyorlar Buna karşı AİHM’nin bir kararı var mı? Şimdiye kadar hiç aldı mı? Yani hangi ülkeye karşı terörü o ülkenin Hükümetine karşı destekleyen bir karar almıştır. Terörden yana Hükümeti suçlayıcı bir karar almıştır. Bunun örneği var mı? İnsan Hakları sözleşmesine Türkiye uymak için elinden geleni yapıyor ve eksikliğimiz olan hallerde de zaten kabul ediyoruz, ama bu çok özelliği olan bir davadır. Daha önce başka bir ülkeyle ilgili böyle bir örnek olduğunu hatırlamıyoruz.

Sunucu- Peki Türkiye’nin ne yapması gerekir?

Onur ÖYMEN- Diyeceğiniz gayet açıktır. Yani bu karar bizim temel anlayışımıza, temel yasalarımıza aykırıdır, biz bunu kabul etmiyoruz diyeceksiniz. Bu kadar açık. Yani siz her şeyi kabul etmeye hazır olduğunuz izleniminizi verirseniz o zaman bir direnç noktanız kalmıyor. Normal bir insan hakları davasıyla, 30 bin kişinin ölümünden sorumlu bir terör suçlusunun durumu aynı değildir. Yani bunun farkını da çok iyi görmek lazım. Dünyaya da çok iyi anlatmak lazım.

Sunucu- Şimdi AB’nin bazı ülkelerinin temsilcilerinin örneğin Diyarbakır’ı Kürdistan’ın başkenti filan olarak tanımladıklarını biliyoruz. Bu arada Fransa’da biliyorsunuz Korsikalılar meselesi vardır Korsika’da birkaç yıl önce ayrımcılık suçlamasıyla bir Fransız mahkemesinin merdivenlerinden polis tekmeleriyle nasıl atıldıklarını gün gibi hala ben hatırlıyorum. Ama Türkiye’ye gelince bu böyle oluyor.

Onur ÖYMEN- Belirttiğiniz örnek çok önemli. Şimdi bu konularda Türkiye’nin biraz duyarlılık göstermesi lazım. Türkiye açık bir ülkedir, açık bir toplumdur. Biz her meseleyi herkesle konuşuruz. Bu ayrı bir iş. Ama Türkiye’ye gelen hemen hemen bütün yabancı devlet adamlarının soluğu Diyarbakır’da almalarını da biraz yadırgıyoruz doğrusu. Burası demokratik bir ülke. Orada yaşayan insanların demokratik hakları var.

Sunucu- Sizce PKK, PKK olana kadar bu destekleri Avrupa ülkelerinden almadı mı Sayın Öymen? Yani silah olarak da lojistik olarak da?

Onur ÖYMEN- Şimdi o PKK’nın nereden desteklendiği, kimden silah aldığı, kimden destek bulduğu gayet iyi biliniyor. PKK lideri yakalandığında hangi ülkenin pasaportunu taşıdığı da biliniyor. Hangi ülkenin büyükelçiliğinden çıkarken yakalandığı da biliniyor. Bunlar ayrı konular. Benim anlatmak istediğim şu: Avrupalıların büyük bir bölümü Türkiye’de bir etnik grubu adeta himayeleri altına almış gibi gözüküyorlar. Türkiye demokratik bir ülkedir. İspanya’da Bask meselesi var. Siz bir yabancı devlet adamı olarak İspanya’ya resmi ziyaret yaptığınız zaman hemen soluğu Bask bölgesindeki Bilbao kentinde mi alıyorsunuz? Gidip oradaki yerel yöneticilerle mi görüşüyorsunuz? Başka ülkelere gelince o ülkelerin etnik grubuyla ilgili değilsiniz. Ama Türkiye’ye gelince Türkiye’deki bir etnik grubunun hamisi sizsiniz. Bunu biz kabul edemeyiz. Yani bizim bütün vatandaşlarımız her türlü desteğe, her türlü ilgiye layıktır. Genel olarak bu hepimiz için doğru. Ama Türkiye demokratik bir ülke. Bunların seçim hakkı var. Bu bölgeden gelen milletvekilleri var Türkiye’de.

Sunucu- Türk Kürt kardeşliğini de böylesine bombalıyorlar.

Onur ÖYMEN- Türk Kürt kardeşliğini biz herkesten çok savunuyoruz. Mecliste 100’den fazla Kürt kökenli milletvekili var. Kimsenin onlara bir şey dediği yok. Devletin en üst makamlarında Kürt kökenli insanlar var. Yani Kürtlerin hamiliğini yapmak yabancılara mı düşüyor? Biz şunu diyoruz. Gayet tabii ki, insan haklarını biz iç mesele saymıyoruz. Gayet tabii ki, insan hakları alanında sorumluluklarımız var. Ama bu meseleyi siz başka siyasi amaçlar için kullanırsanız biz bundan rahatsız oluruz. Üstelik Türkiye’de bir tek o bölgede mi insan hakları ihlal oluyor? Biz diyoruz ki, biz AB’ye herkesten daha çok üye olmak istiyoruz. Bizim CHP olarak tavrımız budur. Bir kere bundan kimsenin kuşkusu olmasın. Yalnız dediğiniz gibi biz buraya haysiyetimizle üye olmak istiyoruz. Şerefimizle üye olmak istiyoruz. Eşit koşullarda üye olmak istiyoruz. Yani çifte standart kabul etmiyoruz. Baskı kabul etmiyoruz. Türkiye’deki belli grupları yabancıların yönlendirmeye çalışmasını kabul etmiyoruz. Tarihte bunun çok acısını çektik. Türkiye’de bazı etnik grupların yabancılar tarafından kendi siyasi amaçları uğrunda yönlendirilmeye çalışmalarından bu millet çok ızdırap çekmiştir. Bu gruplar da çok ızdırap çekmiştir.
O bakımdan herkesin Türkiye’yi şerefli ve demokratik bir ülke olarak görmesini istiyoruz. Şimdi bunu söylediğiniz zaman bazıları diyorlar ki, demek ki, siz tam üye olmak istemiyorsunuz. Biz diyoruz ki, mesela yabancılara toprak satışında uluslararası ilkelere, kurallara uyalım, pek çok ülkenin uyguladığı normlar var. Bilhassa tarım arazileri satışında belli izin müesseseleri var. Her ülkenin kendine göre kuralları var.

Şimdi Hükümet bir kanun çıkarttı. Yabancılar Türkiye’de Hiçbir kurala tabii olmadan 30 hektara kadar izin almadan arazi alabilecek. Şimdi biz Anayasa Mahkemesine müracaat ettik ve Anayasa Mahkemesi bizi haklı buldu, bu kanunu bozdu. Buna rağmen bazı yazarlar hala bizi suçluyorlar. Çağdışı olmakla, uluslararası ilişkilerin tabiatını bilmemekle suçluyorlar.
Bu kadar insafsızlık olamaz. Ben bu kadar yıl görev yaptım, hiçbir ülkede kendi ülkesinin, ulusunun çıkarını koruduğu için eleştirilen bir siyasi parti, bir politikacı görmedim, duymadım. Tersi var. Eleştirilen insan kendi ülkesinin çıkarını yeterince korumadığı için eleştiriliyor. Bizde ise niçin ülkeni koruyorsun diyorlar.

Şimdi bu etnik konularda da böyledir. Toprak satışında da böyledir. Sanayi konusunda da böyledir.

Sunucu- AB’nin dayatışlarına bakarsanız tarımımız yok oluyor. Bunları tek tek ele aldığımızda çok ciddi sorunlar var.

Onur ÖYMEN- Maalesef bu Hükümet zamanında Türkiye bütün bu işlerde çok zemin kaybetmiştir. Fakat Hükümetin bu yöne gitmesinde basının Hükümeti bu yöne zorlamasının da  etkisi vardır. Kıbrıs’ta bu yöne zorladılar. Irak’ta Türkiye’yi savaşa girmeye zorladılar. AB konusunda hiç kimsenin vermediği tavizleri Türkiye’nin vermesi için zorladılar. Yabancılara toprak satışına zorladılar ve hala da zorluyorlar.

Yani bu hem Hükümete haksızlık hem Türkiye’ye haksızlıktır ve biz CHP olarak bunun mücadelesini vermeye devam edeceğiz.

Sunucu- Efendim, Fransa’ya gelmek istiyorum. Şimdi Fransa enteresan. Nedir Fransa’nın bu Türkiye karşıtı tavrı?

Onur ÖYMEN- Fransa’nın bu tavrını gerçekten Türkiye ile Fransa arasındaki tarihi dostlukla bağdaştırmakta çok zorlanıyoruz.  Şimdi Fransa bu referandum uygulamasını İngiltere dışında hiçbir ülkeye yapmadı. Şimdi niçin başvuruyorsunuz? Türkiye için niçin bunu yapıyorsunuz? Üstelik şunu size söyleyeyim, Fransa Anayasasına göre zamanı geldiğinde Fransız Cumhurbaşkanının referanduma veya Meclis onayına başvurma seçeneği vardı. Fransız Anayasası buna imkan veriyordu. Ama siz öyle yapmıyorsunuz. Siz Anayasaya bir değişiklik maddesi getirerek Türkiye’nin üyeliği gündeme geldiğinde gelecek Fransız Cumhurbaşkanının bir referandum yapmasını zorunlu kılıyorsunuz. Fransız Anayasasında da yapılan değişikliğin anlamı budur.

Şimdi biz bunu muhalefetle konuştuk, sosyalistlerle konuştuk. Sosyalist Partisi diyor ki, biz iktidara gelirsek bu Anayasayı tekrar değiştireceğiz, eski haline getireceğiz. Biz de kabul etmiyoruz. Biz de bunu yanlış buluyoruz. Ama bu Fransa’nın içindeki iç çekişmelere kurban edilmiştir. Türkiye meselesinde işin üzüntü verici tarafı odur. Çünkü bazı güçler, Fransız bazı siyasi güçler Türkiye’nin üyeliğiyle Avrupa Anayasasının kabulü için yapılacak referandumu birbirine karıştırmışlardır, Türkiye üye olacak diyerek birçok insanı ürkütmüşlerdir.
Peki Fransa bunları yaparken Türk Hükümeti ne yaptı? Türk Hükümeti hiçbir şey yapmadı. Yani bu Anayasa değişikliği girişimine Ekim ayında başlandı. Fransa Cumhurbaşkanı o zaman açıkladı. Biz de Hükümete söyledik, dedik ki, derhal girişimde bulunun, hatta sırf bunun için Paris’e gidebilirsiniz dedik, gidin ve buna engel olmaya çalışın. Hükümet hiçbir şey yapmadı. Bu Hükümetin bir tavrı var. Elde edemeyeceği, olumlu sonuç alamayacağı bir konu olunca, o konuya hiç bulaşmamayı tercih ediyor ki, başarısız oldu demesinler diye.

Ama Hükümetlerin görevi başarısız olma riski olan konularda bile girişim yapmaktır. Ülkenin çıkarını korumaktır. Maalesef Hükümetin bu konuda etkili bir girişim yaptığını biz duymadık.

Sunucu- Peki AB’nin en önemli iki ülkesinden bir tanesinde AB Anayasası reddedilirse AB’nin istikbali ne olacak?

Onur ÖYMEN- Bu çok önemli bir sorudur. Yani çok küçük bir ülke bunu reddederse ileride biraz üzerinde çalışılarak bu ülkenin yeni bir referandum düzenlenmesi filan olabilir. Geçmişte Danimarka’da olduğu gibi.

Ama bu çok önemlidir: Yani AB’nin temelini oluşturan iki ülkeden birinde bir referandumun reddedilmesi AB’nin bu yeni Anayasayla öngördüğü sürece büyük bir sekte vuracaktır. Uzun yıllar AB bunun sıkıntısını hissedecektir. Arkadan zaten İngiliz referandumu var. İngiltere’de referandumda olumsuz sonuç alınması ihtimali yüksektir.

Fakat Fransa ve İngiltere aleyhte oy kullanırsa diğer ülkelerin olumlu oy kullanmasının hiçbir anlamı olmayacak. O bakımdan AB büyük bir yara almış olacak bu işten. Ondan sonra nasıl düzenlenir? Yine belki Fransa’yı tatmin etmek için Anayasada bazı rötuşlar, değişiklikler yapılacaktır ama bu çok uzun zaman alacaktır.

Şimdi bu Türkiye’yi nasıl etkileyecektir? Türkiye’nin üyeliğini ne yönde etkileyecektir, bunu da ayrıca değerlendirmek lazım. Bazıları bunun üyeliğimizi büsbütün zorlaştıracağını söylüyor bazıları ise bu yeni Anayasadaki bazı haklardan Türkiye yararlanamayacağı için bunun üyeliğimizi kolaylaştırabileceğini söylüyor. Ama öyle de olsa böyle de olsa Türkiye’nin üzerinde büyük bir etki yapacağı muhakkaktır.

Sunucu- AB’nin istikbalinin ne olacağını bilmiyoruz. Tabii ki, Türkiye’nin de bu müzakere süreci yaklaşık 10-15 sene sürecek gibi görünüyor. 10-15 sene sonra AB’nin ne durumda olacağını bilmiyoruz.

Onur ÖYMEN- Biz bu 10-15 süre biçilmesine de karşıyız, doğrusunu isterseniz. Bu şu demektir; Türkiye şimdi üye yapılan Polonya, Çek Cumhuriyeti, Macaristan hatta çok yakında üye olacak Bulgaristan ve Romanya’nın 15 yıl gerisindedir. Siz bunu kabul ediyor musunuz? Türkiye, Bulgaristan’ın, Romanya’nın 15 yıl gerisinde olan bir ülke mi? Hangi açıdan? Niçin geciktirmek istiyorsunuz? Çünkü aleyhteki bazı çevreleri, kamuoyunu tatmin etmek için zamana ihtiyacınız var.

Biz bunu doğru bulmuyoruz. Haklı bulmuyoruz, adil bulmuyoruz. Demin dediğim gibi Türkiye Slovakya’nın, Slovenya’nın, Baltık ülkelerinin 15 yıl gerisinde olduğuna inanmıyoruz. Bunu kim kabul eder? Hangi aklı başında insan bu doğrudur diyebilir?

Biz kendimizi bu kadar küçük mü görüyoruz? Bu kadar geri mi görüyoruz? Siyaseten mi gerideyiz. Biz 80 yıldır demokrasinin içindeyiz. 1946’dan beri çok partili rejimdeyiz. Bu ülkeler daha 8-10 yıl önce demokrasiye geçtiler. Ticarette, ekonomide, teknolojide, piyasa ekonomisinde genel olarak yani pek çok konuda, Türkiye bugün bile bu ülkelerin bazılarından ileride.

Sunucu- Türkiye bu ülkelerin bazılarından 15-20 yıl ileride.

Onur ÖYMEN- O bakımdan Türkiye’yi böyle çok küçültmek, en geri Avrupa ülkesinin bile 15 yıl gerisinde bir ülke gibi takdim etmek son derece haksızdır. İnsafsızdır bizce.


Bu belge Görsel Basın arşivinde bulunmaktadır.