Ulusal Kanal – ABD’nin İzlediği Suriye Politikasının Türkiye’ye Etkisi

CHP GENEL BAŞKAN YARDIMCISI ONUR ÖYMEN’İN
30 MART 2005 TARİHİNDE ULUSAL  KANALA
VERDİĞİ MÜLAKAT

Sunucu- Efendim sizinle Suriye meselesini konuşmak istiyoruz. ABD’nin Suriye’ye yönelik saldırgan politikası Türkiye’yi nasıl etkiliyor?

Onur ÖYMEN- Şimdi biz Suriye ile iyi komşuluk ilişkileri sürdürmek isteriz. Suriye’deki rejimle Türkiye’deki rejim birbirinden farklıdır. Biz bütün bölgeye demokrasinin yerleşmesini isteriz ama şu anda Suriye henüz bu aşamaya gelmemiştir. Geçmişte Türkiye’ye yönelik terör tehdidinde Suriye’nin önemli bir rol oynadığını biliyoruz. O dönemde Türkiye-Suriye ilişkileri bir hayli gerginleşmişti. Hatta 1995 yılı sonlarından itibaren Öcalan’ın yakalanmasına kadar Suriye’yle diğer temasları fiilen kesmiştik.
Fakat daha sonra Öcalan’ın Suriye’de olduğunun önce kabul edilmesi sonra da Suriye’den çıkarılması Türkiye-Suriye ilişkilerini olumlu yönde etkilemişti. Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad Türkiye’yi ziyaret etmiştir. Böyle bir ortamda biz Türkiye-Suriye ilişkilerinin komşuluk çerçevesinde sürdürülmesini düşünürüz. Amerika’nın Suriye politikasını biliyoruz. Amerika önleyici müdahale stratejisini Irak’ta uyguladı, belki başka ülkelerde de uygulamayı düşünebilir. Her ne kadar şimdilik diplomasi yönüne ağırlık vereceklerini söylüyorlarsa da ileride başka seçeneklere de toplumun açık olduğu mesajını kısa bir süre önce Amerikan Dışişleri Bakanı verdi. Bütün bu boyutlarıyla birlikte biz Suriye meselesini düşündük. Geçmişte Suriye’de PKK terörü desteklenirken biz Amerika’yı Suriye üzerine baskı yapmaları için ve Suriye’yle aşırı derecede yakın ilişki kurmamaları için çok uyarmıştık. Fakat o dönemde Amerika’nın Ortadoğu barış sürecinde Suriye’ye ihtiyacı vardı. O zamanki Dışişleri Bakanı Christopher tam 22 kere Şam’ı ziyaret etmiştir. Bir kere bile Türkiye’yi ziyaret etmemiştir. Daha sonra da Başkan Clinton’u Cenevre’ye davet ettik. Kendisiyle 5 saat görüştük. Yani Amerika’nın başka siyasi hedefleri söz konusu olduğunda en katı rejimin işbaşında olduğu dönemde bile, terörü açıkça desteklediği dönemde bile, Suriye’yle ilişkilerini sürdürmekten kaçınmamıştır. O bakımdan şimdi eskisiyle kıyaslanmayacak kadar demokratik bir çizgiye gelmiş sayılan Suriye ile Türkiye’nin ilişki kurmasını kimse yadırgamamalıdır.
Bu arada ziyareti esnasında Sayın Cumhurbaşkanının Suriye’ye vereceği mesajlar önemlidir. Türkiye Ortadoğu’da ne istiyor? Türkiye Ortadoğu’da önce barış istiyor. Yani Filistinlilerin bağımsız bir devlet kurma hakkına sahip olduklarını düşünüyor. Bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını istiyor. Aynı zamanda İsrail’in BM Güvenlik Konseyinin 242 sayılı kararına uyarak işgal altındaki topraklardan çekilmesini istiyor. Bu topraklardan bir bölümü esas itibariyle Suriye’ye ait olan topraklar; bu topraklardan çekilmesini biz de destekliyoruz. Buna karşılık İsrail’e güvenilir sınırlar içinde, barış içinde yaşama hakkının herkese tanınmasını istiyoruz. Filistinlilerin can güvenliğinin korunmasını istiyoruz. Aynı zamanda Lübnan’dan Suriye askerlerinin çekilmesini ılımlı karşılıyoruz. Terörün bölgeden tamamen kazınmasını istiyoruz. Her gün terör ve şiddet bölgeye ancak istikrarsızlık getirir. Bölge halklarına ızdırap kaynağı olur. O bakımdan terörle mücadele konusunda Suriye’yle yakın işbirliği istiyoruz.
Bütün bunların ötesinde biz bütün komşularımızın adım adım demokrasi yolunda ilerlemelerini istiyoruz. Halklarının desteklediği rejimlerle yönetilmelerini istiyoruz. Bölgenin demokratikleşmesi gerçek bir demokrasiye kavuşması Türkiye’nin de çıkarınadır, bütün bölge halklarının da çıkarınadır. Eğer şu anda Türkiye’de olan demokratik rejim laiklikle birlikte bölge ülkelerine de yayılabilirse bütün bölgenin kaderi değişecektir. Bölgedeki doğal kaynaklar bölge halkının çıkarına hizmet edecektir. Bölge çok büyük bir kalkınma ve refah alanı olacaktır. İnsanlar arasındaki ilişkiler gelişecektir. Demokrasi olursa çatışmalar da muhtemelen sona erecektir.
Sunucu- Sayın Başbakanın Sayın Cumhurbaşkanından kısa bir müddet sonra İsrail’e yapacağı bir ziyaret söz konusu. Hangi kaygıyla yapılmış olabilir? Siz nasıl değerlendiriyorsunuz, nasıl görüyorsunuz?

Onur ÖYMEN- Türkiye yıllardan beri İsrail’le iyi ilişkiler sürdürüyor. Yaklaşık 10 yıldan beri İsrail’le her düzeyde, Cumhurbaşkanı düzeyinde, Başbakan düzeyinde, Dışişleri Bakanı düzeyinde çok sayıda karşılıklı ziyaretler gerçekleşmiştir. Ben de Dışişleri Müsteşarı olduğum dönemde İsrail’i ziyaret etmiştim. Bütün mesele bu ziyaretlerde ne mesaj verileceğidir. İsrail’le sadece protokol amaçlı bir ziyaret yapılacaksa bu eksik bir ziyaret olur. Ama İsrail’e yapılacak ziyarette Türkiye Filistinlilerin haklı taleplerinin gerçekleştirilmesi için telkinde bulunacaksa bu çok yararlı olur. Ortadoğu barış sürecine katkıda bulunabilir. Norveç bile geçmişte Filistin’le İsrail arasındaki görüşmelere aracılık yapmıştır, ev sahipliği yapmıştır. Türkiye Ortadoğu’da bir seyirci ülke konumunda olmamalıdır. Bu yeni koşullarda başta Türkiye olmak üzere bütün ülkelerin katkıda bulunmasına İsrail’in olumlu bakmasını istiyoruz.
O bakımdan Sayın Başbakanın kapsamlı bir görüşme ortamı vardır. Unutulmamalıdır ki, Türkiye bölge ülkeler arasında İsrail’i tanıyan ilk Müslüman ülkedir. Bunun da İsraillilerin gözünden kaçmadığını tahmin ederim. Bu durum Türkiye’yi özel bir konuma getiriyor. Geçmişte bütün Arap ülkelerinin baskısına direnerek Türkiye İsrail’i tanımıştır. Ama İsrail’den de beklentilerimiz var. Filistin meselesinde sivil halka karşı yapıcı ve uygar bir davranış içinde olmalarını bekleriz. Batı Şeria ve Gazze’deki birliklerini geri çekerek o bölgenin tamamen Filistinlilere bırakmasını bekliyoruz. Filistin topraklarındaki yerleşimlerin zaman içinde kaldırılmasını isteriz. Türkiye’nin birçok beklentisi var.
Sunucu- Gümrük Birliği konusuna gelmek istiyorum son olarak. Gümrük Birliği’ne Rum yönetimini dahil eden protokol Türkiye tarafından imzalanma aşamasında. Bu, önümüzdeki süreçte ne anlama geliyor? Türkiye’nin karşısına neleri çıkarıyor?

Onur ÖYMEN- Evet bunu gümrük birliği diye takdim ediyorlar. Aslında bu gümrük birliğinin boyutunu çok aşan bir konu. Söz konusu olan 1963 tarihli Ankara anlaşmasıdır. Türkiye-AB Ortaklık Anlaşmasını yeni üyelere uyarlamaktır.
Şimdi burada 17 Aralık’ta Türkiye üzerine büyük baskı yapıldığını gördük ve maalesef hükümet bu baskılara direnememiştir. Söylenecek şey şuydu; bu anlaşmanın bir an önce onaylanması bu kadar önemliyse niçin AB’ye bundan 10 yıl önce katılan Avusturya, Finlandiya, İsveç gibi ülkelerle bu anlaşmanın imzalanması için 10 yıldan beri kimse bize talepte bulunmadı. Niçin şimdi isteniyor? Bir tek imza var. Çünkü Kıbrıs Rum kesimi de katılımcılar içinde. Kıbrıs Rumları bir an önce bu anlaşmayı imzalamak için niye bu kadar ısrar ediyor? Herkes gümrük birliğine dikkatlerini yoğunlaştırıyor. Ama gümrük birliğinin ötesinde Ankara Anlaşmasında başka hükümler var. Bu anlaşmaların 9. maddesi var. İmzaladığımız ülkelerin vatandaşlarına eşit hak tanıyacağız. Buna dayanarak Kıbrıslı Rumlar çok kısa zamanda gemilerini, uçaklarını Türk limanlarına ve havaalanlarına sokmak isteyecekler. Başka talepleri olacak. Diğer ülkelere ne tanıyorsanız, hangi hakları tanıyorsanız hepsini isteyecekler. Bunların karşılığında Kıbrıslı Türkler’e hiçbir şey vermeye niyetli değiller. Kıbrıslı Türklerin gemilerini sokmayacaklar onlar kendi limanlarına. Ama onların gemilerini Türk limanlarına sokmamızı isteyecekler. Bu konularda ihtilaf çıkarsa ne olacak? Gene bu Ankara anlaşmasının 25. maddesine göre Türkiye-AB Ortaklık Konseyine götürecekler ve böylelikle Kıbrıs sorunu BM şemsiyesinden adım adım AB şemsiyesine girecek. Bunun bir tanıma boyutu var. Tanımadığınız bir ülkeyle bir anlaşma, bir protokol imzalarsanız uluslar arası hukuka göre bu ülkeyi filen tanımış sayılıyorsunuz.
Sunucu- Deklarasyonla tanımamanın sağlanması mümkün mü?
Onur ÖYMEN- Deklarasyonla bunun sağlanması mümkün değildir. Bazı hukukçular bu mümkündür diyeceklerdir. Bazı politikacılar mümkündür diyeceklerdir. Önemli olan niyettir diyeceklerdir. Fakat başka hukukçular da çıkıp tam tersini söyleyeceklerdir. Biz bu filmi daha önce seyrettik. Şimdi Türkiye’nin mütalaa istediği aynı hukukçular daha önce Kıbrıslı Rumların hiçbir şekilde AB’ye giremeyeceği yönünde mutabakata varmışlardır. Kimse bunları dinlemedi. Şimdi pek çok yetkili, Türkiye Güney Kıbrıs’ı tanımadan müzakerelere başlayamaz diyor. Rumlar aynı şeyi söylüyor. Yarın Yunanlılar aynı şeyi söyleyecektir. Belki Fransızlar, başkaları da söyleyecektir. Zaten zirve kararını dikkatle okursanız satırlar arasında bu yazılıdır. Türkiye’nin 25 ülkeyle muhatap olacağı söyleniyor. Yani Rumlar da resmi muhatabımız olacaktır. Bunu tanıyın mesajını bize defalarca verdiler.

Şimdi tanırsanız ne olacak? Tanırsanız Kuzey Kıbrıs’ı tanımaktan vazgeçeceksiniz. Çünkü Güney Kıbrıs kuzeyde de egemenlik hakkı iddia ediyor. Bütün bunları biraz düşündüğünüz zaman bu hükümetin şu anda girdiği yolun gerçekten Türkiye’nin Kıbrıs politikasının sonuna doğru bize götürebileceğini görüyoruz. Ve Kıbrıs’ın Girit gibi kaybedileceğini görüyoruz. Bu Kıbrıslı Türklerin geleceği açısından son derece sakıncalı bir tablo yaratıyor. Sayın Denktaş’ın bu kadar rahatsız olmasının altında yatan budur. Denktaş siyasi hayatında ilk defa bir Türk hükümetiyle ters düşmüştür. Ters düşmesinin tek nedeni de hükümetin izlediği Kıbrıs politikasının Kıbrıs Türklerinin geleceği açısından son derece tehlikeli bir politika olmasıdır. Biz de bu tehlikeyi görüyoruz. Hükümeti başından beri uyardık. Çözümü herkes istiyor. Ama nasıl çözüm olacak? Çözümsüzlük çözüm değildir diyerek hükümet Denktaş’ı suçladı, eski hükümetleri suçladı, muhalefeti suçladı.
Hükümet bunu niçin yapıyor? AB’ye girmek için yapıyorsa verdiği tavize rağmen AB’nin üyeliğinin garanti olmadığı bize açıkça ifade edildi. Özel statü verilmesinden bahsediliyor. Kısacası ne alacağımız belli değildir, ne vereceğimiz bellidir. Böyle dış politika olmaz. Dış politikanın temel ilkeleri karşılıklı ve benzer taahhütler verilerek sonuca ulaşılmasını öngörür ve bizim ne sonuç alacağımızı bilmeden tek taraflı taviz vermemiz son derece tehlikeli bir sonuç doğuracaktır.

Sunucu- Rumlar AB üyesi oldu. BM’nin planı referanduma sunuldu, Türk tarafında kabul edildi, Rum tarafında reddedildi. Buna rağmen Rumlar AB üyesi. Gümrük birliğine Ankara anlaşması çerçevesinde Rum yönetimi Kıbrıs Cumhuriyeti olarak dahil ediliyor. Bu sürecin artık geri dönüşünün olmadığını söyleyenler var. Ancak AB içerisinde bu sorunun halledilebileceğini söyleyenler de var. Katılıyor musunuz? Bu sürecin geri dönüşü yok mu?

Onur ÖYMEN- Şimdi şu anda geri dönüşü vardır. Şu an itibariyle esas kozlar Türkiye’nin elindedir. Çünkü Türkiye fiilen Kuzey Kıbrıs’ta garantör haklara sahiptir ve bulunacak çözüm ancak Türkiye’nin rızasıyla alınabilir. Bizim orada dikkat etmemiz gereken bir unsur da Kıbrıs’ın stratejik önemidir. Sadece iki toplum arasında bir mesele gibi görürsek Kıbrıs’ı hiç anlamamışız demektir. Kıbrıs stratejik açıdan olağanüstü önemlidir ve Kıbrıs’ın Türkiye’nin dostu olmayan ellere geçmesi Türkiye’nin uzun vadeli güvenlik çıkarlarını çok olumsuz etkiler. Bizzat İngiliz Başbakanları hatıralarında bunu söylüyor. İngiliz bunu görüyor da biz göremiyor muyuz? Türkiye’de bazıları Kıbrıs’ın önemi kalmamıştır diyor. Eğer stratejik önemi kalmamışsa bütün dünyadaki üslerini hemen hemen boşaltan İngiltere niçin Kıbrıs’tan ayrılmıyor. Niçin oradaki üslerini muhafaza ediyor.
Kıbrıs Türkiye için daha az önemli değildir. Bütün sıkıntılar buradan kaynaklanıyor. Kıbrıs sorunu dünyanın başka bir yerinde olsun başka şekilde sonuçlanabilirdi. Başka bir yöne gidebilirdi. Ama 1974 yılından bu yana Türkiye’nin bu kadar  sıkıştırılması Türkiye’nin oradaki askeri mevcudiyetinden duyulan rahatsızlıktan kaynaklanmaktadır. Ve şimdiye kadar bütün planlarda öncelikli hedef Türk askerinin çekilmesidir. Türk askeri anlaşmaları gereği oradadır. Niye? Barış gücü görevi yapıyor ve Türk askerinin mevcudiyeti sayesinde Kıbrıslı Türkler güvenliğe, huzura kavuşmuşlardır. 100 yıldan beri ilk defa yataklarında rahat uyuyorlar.
İşte biz böyle bir değerlendirme yapıyoruz ve onun için hükümete diyoruz ki, çok dikkatli olunuz. Şimdiye kadar Türkiye’nin Kıbrıs konusunda belirlediği strateji, bütün bunlar düşünerek hesaplanmıştır. Türk-Yunan dengesi düşünülerek hesaplanmıştır. Kıbrıs aynı zamanda Ege’de ve Akdeniz’de Türkler ile Yunanistan arasındaki dengenin önemli bir unsudur. Güney Kıbrıs’ın AB’ye girişi bu dengelerin bozulmasına yol açmıştır. Şimdi daha da bozacak. Bunları anlatmak istiyoruz. Çözüm dedikleri şey Kofi Annan planının daha da ağırlaştırılmışıdır. Türkiye bir adım önde gideceğim diyerek daha çok taviz verebileceği mesajını veriyor. Amacı o değilse bile böyle anlaşılıyor. İlla çözüm istiyoruz diye diye Kıbrıs’taki bütün avantajlarımızı birer birer terk etme riskiyle karşı karşıyayız. Bütün bu konuları anlatmaya çalışıyoruz, Meclis’te söylüyoruz. Kamuoyuna anlatıyoruz. Ama Türkiye’de her konuda yabancılara taviz verilmesinin en önemli hedef olduğuna inan bir koro, korkuyorum ki, hükümeti yanlış yönlere yönlendiriyor. Biz bundan endişe duyuyoruz. Basını da bu gibi milli davalarda ulusal çıkarların birinci derecede önem taşıdığı davalarda daha duyarlı olmaya davet ediyoruz.

Sunucu- Teşekkür ederim


Bu belge Görsel Basın arşivinde bulunmaktadır.