Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- (Türkçe) SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- (Türkçe) ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- (Türkçe) 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- (Türkçe) CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- (Türkçe) GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- (Türkçe) Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- (Türkçe) ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- (Türkçe) Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- (Türkçe) Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

TRT Ankara Radyosu – Konuşa Konuşa Programı
CHP GENEL BAŞKAN YRADIMCISI ONUR ÖYMEN’İN
TRT ANKARA RADYOSU ‘KONUŞA KONUŞA’ PROGRAMINA VERDİĞİ MÜLAKAT
2 MART 2005
- Şimdi son dönem Türkiye-ABD ilişkilerini konuşalım dedik, çünkü gazetelere yansıyan, haberlere yansıyan, ilişkilerde zaman zaman gerginleşme, zaman zaman kriz diye adlandırılan ya da toplumda, kamuoyunda anti-Amerikanizm şeklinde adlandırılan bir durum var, ya da var mı, bunu sizlere soracağız elbette, ama bugün 2 Mart olması münasebetiyle de 1 Mart’ta, 1 Mart ertesinde yaşanan hayal kırıklığının hatta öfkenin ABD’nin siyasetine ve Türkiye’ye karşı üslubuna yansıyıp yansımadığını sorarak başlayayım diyorum ben. Sayın Öymen, buyurun.
- Evet, teşekkür ediyorum. Zannediyorum ki meseleyi önce geniş bir çerçeveye oturtmak lazım. Türkiye ile Amerika arasındaki ilişkiler çok uzun bir geçmişe dayanıyor, karşılıklı menfaatlere dayanıyor. İttifak ilişkilerimiz var aramızda. Zaman zaman inişler çıkışlar olduğu doğrudur, sıkıntılı dönemlerden geçtiğimiz doğrudur. Fakat bazı konularda Türkiye’nin Amerika’nın görüşlerini benimsememesi veya Amerika’nın Türkiye’nin politikalarını paylaşmaması karşılıklı bir düşmanlık duygusu gibi değerlendirilmemeli, yorumlanmamalıdır. 1 Mart tezkeresinden sonra Türkiye’nin aldığı tavrın Amerika’da bir hoşnutsuzluk yarattığını biliyoruz, ama geçmişte de başka konularda, örneğin Kıbrıs konusunda Amerika’nın aldığı bazı konular Türkiye’de hoşnutsuzluk yaratmıştı ve biz bunu Türkiye-Amerika ilişkilerini tahrip edici bir unsur gibi görmedik, kamuoyuna da yansıtmadık. Ve bunu bir Türk düşmanlığı olarak da yorumlamadık. O bakımdan Türkiye’nin haklı gerekçeleri olan, uluslararası hukuka dayanan ve ülke çıkarlarına dayanan tutumunu, bu tezkere konusunda, Amerikalılar bence Amerikan düşmanı bir tavır gibi değerlendirirlerse çok yanlış yapmış olurlar. Yani bir ülkenin, Amerika’nın bir yönetiminin, bir konudaki politikasını benimsememek, tasvip etmemek başka şeydir, o ülkeye karşı halkın husumet duyması başka şeydir. Bu ikisini karıştırmamak lazım. İkincisi bundan sonra meydana gelen gelişmelerin, 1 Mart tezkeresinden sonra, Amerikanın askeri müdahalesinden sonra Irak’ta meydana gelen bazı gelişmelerin, Abu-Garib hapishanesiyle ilgili ortaya çıkan resimlerin, orada on binlerce sivil insanın hayatının kaybettirilmesi sonucunu doğuran bazı saldırıların, Türk kamuoyunda bir tepki yaratmış olduğunu da kabul etmek lazım. Yalnız Türkiye’de değil başka ülkelerde de yarattı. Şimdi, bu olaylar hiç olmamış da Türkiye durup dururken bir Amerikan düşmanlığına yönelmiş gibi bir değerlendirme yapmak da yanlış olur.
- Peki bunu kabul ediyor musunuz? Böyle bir yönelme var mı? Yoksa basının bu konuda biraz abartılı ya da kamuoyunu yönlendiren kaynakların burada bir gücü…
- Evet, bunun biraz abartıldığını düşünüyorum. Bir de şunu düşünüyorum: Devletler arasında farklı görüşler olabilir, görüş ayrılıkları olabilir, ama bu görüş ayrılıklarını basın aracılığıyla tartışmazlar. Diplomatik kanallar bunun için vardır. Siz kalkıp da basına bir ülkeyi şikayet ederseniz, Sayın Başbakan’ın Amerika’ya yönelik bazı eleştirilerinde olduğu gibi, veya Amerikalıların Türkiye’ye yönelik hiçbir zaman kabul edilemeyecek bazı demeçlerinde, makalelerinde olduğu gibi basın aracılığıyla birbirinizi şikayet etmeye başlarsanız, bu, ilişkilere gerçekten zarar verir. En zor durumlarda bile kamuoyuna yansıtmadan pek çok meseleyi diplomatik yollardan halletmek, en azından dondurmak kabildir. Ama son zamanlarda, Amerikan basınında çıkan bazı makalelere bakıyoruz, Amerikan Dışişlerine son derece yakın olarak bilinen Wall Street Journal’da mesela Pollack imzasıyla yayımlanan bir makale doğrudan doğruya Türkiye’ye, Türk Hükümetine hakaret eden, incitici laflarla dolu. Türkiye’yi Nazi Almanyası’na benzetiyor. Bu gibi makaleleri bizim kabul edebilmemiz mümkün değil ve bu gibi olayların Türkiye’de ciddi bir tepki uyandıracağını Amerikalıların hesap etmesi lazım. Aynı şekilde, aynı yönde, birkaç gün sonra Savunma Bakanlığından Feith’in açıklaması, ondan hemen sonra Rubin’in yazdığı bir makaleyi alt alta koyduğunuz zaman, yani Amerika’da kamuoyu aracılığıyla Türkiye’ye yönelik bir saldırı başlatıldığı izlenimi uyandırılıyor. Bu çok yanlış bir politikadır. Eğer Türkiye’den bir sıkıntınız varsa, bunu konuşacağınız kanallar vardır, merciler vardır, ama bunun yolu, basın vasıtasıyla Türkiye’yi küçültücü hatta Türk Hükümetine saldırıcı bir üslup benimsemek değildir. Hükümeti de muhalefeti de, yani koyacak yer bulamıyorlar, söyledikleri lafların hiçbirini kabul etmek kabil değil. Türkiye Avrupa’nın hasta adamı olarak nitelendirildi. Niçin? Amerika’nın belli bir konudaki politikasını benimsememiş. Siz değil miydiniz bir buçuk yıl önce Türkiye’yi göklere çıkaran? Yani sizin dediğinizi yapınca Türkiye en doğru, en sağlıklı ülke, fakat sizin bir politikanıza karşı tavır alınca hasta adam. Böyle şey olur mu? Yani biz büyük devletlerle ilişkinin zor olduğunu biliyoruz, hassasiyet gerektirdiğini biliyoruz, dikkat gerektirdiğini de biliyoruz, sorumluluk gerektirdiği de biliyoruz. Ama büyük devletlerin de sorumluluğu vardır. Yani büyük devlet olmak ilkesiz politika izlemek değildir. Uluslararası ilişkilerdeki dostluk unsurunu tamamen göz ardı etmek değildir. Ben istediğimi yaparım, başkaları beni sevmeye mecburdur, beni desteklemeye mecburdur diye bir yaklaşım benimserseniz günün birinde hiç dostunuz kalmaz. Öyle zannediyorum ki, Türkiye’nin Amerika’nın dostluğuna ne kadar ihtiyacı varsa, Amerika’nın da Türkiye’nin dostluğuna o kadar ihtiyacı var ve bu dostluğu korumak hepimizin ortak görevi olmalıdır. Onun için ben de Amerikan yetkililerinin bu gibi beyanlarda bulunmadan önce iki kere düşünmelerini tavsiye ediyorum. Dost olan bir ülkeyi kendilerine hasım bir ülke haline getirmesinler.
- Şimdi hemen sayın Öymen’e dönmek istiyorum. 1 Mart tezkeresi diye başladık ama sonuçta Irak, Irak’ta yaşananlar Türkiye’nin hemen komşusunda yaşananların yarattığı ilişkilerde olumsuz yanlar var elbette. Irak savaşı nedeniyle yaşanan tatsız dönemler de oldu. Şimdi bir takım açıklamalar var. ABD Ordusu Irak’tan sorumlu ABD Merkez Kuvvetler Komutanı diyor ki Türkiye bu konuda hiçbir endişede bulunmasın, Kuzey Irak’ta bir Kürt devleti kurulmayacak diye bir açıklama yaptı. Son açıklama bu. Tabii bununla ilgili olarak Suriye ve İran’ı suçladıkları açıklamalar da var. Türkiye bu açıklamadan sonra biraz daha rahatlayıp daha farklı bir bakış getirebilir mi. Çünkü aynı komutan John Abizaid’in bir açıklamasında da diyordu ki biz bir müttefikiz, bizim belki taktiklerimizde farklılıklar olabilir ama stratejik düzeyde çok büyük farklılıklarımız yoktur.
- Evet şimdi eğer beyanlarla açıklamalarla meseleler çözülebilmiş olsaydı çok kolay çözülürdü. Fakat biz beyanlara ne kadar dikkat ediyorsak somut gelişmelere de o kadar dikkat ederiz. Şimdi ortada çok ciddi sorunlarımız var. Bunları açıkça konuşmak lazım.
- Beyanlardan çıkarıyoruz. Fakat beyanlar da şunu gösteriyor ki, Türkiye için en hassas olan Kuzey Irak’taki PKK teröristleriyle mücadele konusunda Amerika hiçbir şey yapmamıştır bugüne kadar ve yapmaya niyetli değildir. Geçmişte Öcalan’ın yakalanıp Türkiye’ye teslim edilmesinde Türkiye’ye büyük katkı sağlayan Amerika şimdi PKK teröristlerini adeta bir tehdit gibi görmüyor. Kendisi resmen PKK’yı bir terör örgütü olarak kabul etmesine rağmen kendi etki alanında bir tek PKK’lıyı yakalayıp Türkiye’ye teslim etmemiştir. PKK’nın denetimindeki 9800 vatandaşımızın barındığı, tel örgüler arasında yaşadığı,Mahmur kampını dağıtamıyor. Şehirlerde PKK’nın büro açmasına engel olamıyor. Yani bunlar elle tutulur şeyler. Efendim, çok sayıda Barzani ve Talabani gücünün nüfus kaydırarak Kerkük’ün nüfusunu değiştirmesine seçimlerin sonuçlarını etkilemesine engel olamıyor. Bütün bunlar ortadayken, yani bir dizi beyanat sonucunda Türkiye’nin tatmin olması mümkün müdür? Şimdi Türkiye terörle mücadele konusunda Amerika’ya en çok destek olan ülkedir. İngiltere’den çok destek olduk biz. 11 Eylül saldırılarında ben NATO’da büyükelçiydim ve bizzat Amerikan büyükelçisinin ifadesi şudur: Bizi Türkiye’den daha çok hiçbir ülke desteklemedi demiştir. Gerçekte bu olmuştur. En çok biz destekledik. Ama neyi destekledik? Şunu destekledik: Başkan Bush dedi ki, terörle mücadelede gri saha yoktur. Ya bizden yanasınız ya teröristlerden yanasınız. Biz de dedik ki biz de aynı görüşteyiz. Şimdi ne görüyoruz…
- Terörist tanımında farklılıklar var herhalde…
- Hayır farklılık da yok. Amerikanın terör listesi var. PKK da bu terör listesinin içine girmiştir. İsim değiştirmiştir, Amerika gene koymuştur listeye ve biz bunu takdirle karşılamışızdır. Ama şimdi görüyoruz ki Amerika kendisi gri sahadadır. Bizden yana değil teröristten yana olmadığını söylüyor. Peki o zaman niçin bunlara karşı tedbir almıyorsunuz. İzahı yok bunun. Biz bunu defalarca sorduk, izahı yok. Belki risk almak istemiyor. Belki oradaki Kürt aşiretleriyle karşısına almak istemiyor, belki başka gerekçeleri var ama gerekçesi ne olursa olsun, Türkiye böyle bir şey yapsa Amerika bizim denetimimizdeki bir toprakta El-Kaide teröristleri olsa, biz onların kılına dokunmasak Amerika’nın tepkisi ne olur? Bu bir, bununla bitmiyor. Üç günde bir verilen resmi demeçlere bakıyoruz, Türkiye’den hep böyle bir ılımlı İslam ülkesi olarak bahsediliyor, biz ılımlı İslam ülkesi falan değiliz, biz laik ülkeyiz, yani biz seksen yıllık geçmişimizi inkar mı edelim? Amerika’nın hoşuna gitsin diye devlet yapımızı mı değiştirelim? Bunu mu istiyorsunuz bizden? Biz bunu defalarca söylüyoruz. ‘Efendim, yanlışlık oldu’ falan diyorlar, üç gün sonra yine aynı lafı tekrarlıyorlar. Türkiye Müslüman bir ülkedir diyorlar. Değiliz. Türkiye halkı Müslüman olan laik bir ülkedir. Bizim devlet rejimimizde din ve devlet birbirinden ayrılmıştır. Devlete dinin etkide bulunmasını bizden istemeyin diyoruz. Bununla da yetinmiyorlar, kalkıyorlar, hiç yapmadıkları, seksen yıldır yapmadıkları bir şey yapıyorlar. Patrik’in ekümenik sıfatını tanıdığını resmen ilan edip onun şerefine resmi davetler veriyorlar. Yani bu Türkiye’nin gözüne parmağını batırmak gibi bir şeydir. Şimdi Amerika’ya yakışmıyor bu. Bir müttefik ülkeyi, bir müttefik ülkenin halkını bu kadar incitmekten Amerika ne kazanabilir. Ondan sonra da diyorlar ki, Türk halkı bizi niye sevmiyor. Ona da ayrıca tepki gösteriyorlar, siz ne biçim hükümetsiniz diyorlar. Türk hükümetine halkınıza Amerikan sevgisi aşılayamıyorsunuz. Yani bu koşullar altında hangi hükümet Amerikan sevgisini halka aşılayabilir. Şimdi, efendim, ileriye yönelik olarak biz kötümser miyiz? Kötümser değiliz, çünkü biz inanıyoruz ki, Türkiye ile Amerika arasında ortak çıkarlar vardır, hatta stratejik bir işbirliği ileride kurulabilir. Biz Amerikan düşmanlığı için çalışmıyoruz. Tam tersine, biz 1 Mart tezkeresinde tavrımızı ortaya koyarken Amerika’nın düşmanı olduğumuz için yapmadık. Amerika’nın o konudaki politikasını, eylemini benimsemediğimiz için yaptık. Dikkat edin, bir tek söylemimiz yoktur, Amerika aleyhtarı, CHP’nin hiçbir sözcüsü Amerikan aleyhtarı bir tek demeci yoktur. Bir tek miting yapmadık Amerikan aleyhtarı. Bu sorumlu bir davranışı yansıtıyor. Ama açıkça da söyledik, ‘sizin bu politikanızı tasvip etmiyoruz’ dedik. Şimdi geçmişte de bunun örnekleri var. İşte arkadaşlarımız da söyledi: Johnson mektubu olayında, Kıbrıs harekatından sonrasında askeri ambargo sırasında, Türkiye çok sorumlu davranmıştır. O açıdan Türk diplomatlarının zamanının büyük bir bölümü Türk-Amerikan ilişkilerinde yaşanan tahribatı düzeltmekle geçmiştir. Biz hepimiz bunun için çalıştık. Yıllarca uğraştık Türk-Amerikan ilişkilerini düzeltmek için. Tam düzeltiyoruz, işte Clinton’un ziyaretinde gördünüz, Türkiye’nin sevgilisi oldu Clinton. Bir konuşma yaptı mecliste Türklerden övgüyle bahsetti, Türkiye için güzel şeyler söyledi, o zaman niçin kimse Türkiye’de Amerikan aleyhtarlığından bahsetmiyordu. Çünkü Amerika Türk halkının nabzını tutmasını bilmişti. Türkiye’ye dostluk mesajları sıcak mesajlar verebilmişti. Ama şimdi ne görüyoruz? Tahakküm eden bir ifade. Kalkıyor bir bakan yardımcısı, ‘Türk ordusu’ diyor, ‘1 Mart tezkeresinde liderlik görevi yapamamıştır’ diye orduyu suçluyor. Bir taraftan diyorsunuz ki ‘ordu politikaya karışmasın’, hangisini istiyorsunuz, karışsın mı karışmasın mı? Karışmayınca niye karışmıyorsun, karışınca niye karışıyorsun? Ne istediklerini önce bir tespit edecekler. Ondan sonra da demin söz ettiğimiz bütün bu gelişmeler yaşanıyor. Şimdi, evet doğrudur, Türkiye’nin Amerika’ya ihtiyacı var, doğrudur. Resmi büyük görmek lazım. Bir tek konuya saplanamayız. Bütün resmi gördüğümüz zaman ortak menfaatlerimizin ortaya çıktığını biz de görüyoruz. Biz de bunun farkındayız. Amerika’nın Türkiye’nin AB üyeliğini desteklediğini de biliyoruz, buna da teşekkür ediyoruz. Ama bütün bunlar bugün yaşadığımız sıkıntıları hafifletmeye yetmiyor. Yani şunu hatırlatmak istiyorum ki, Türk-Amerikan ilişkilerinde bir kriz çıkmışsa şimdiye kadar, geçmişte, hiçbir zaman bu kriz Türkiye’nin sorumluluğunda çıkmamıştır. Türkiye, Amerikan menfaatlerine zarar verecek bir adım attığı için çıkmamıştır. Bütün bu sıkıntılar maalesef Amerikan yönetiminin zaman zaman Türkiye’nin özelliklerini yeterince takdir etmemesinden kaynaklanmıştır. Amerikanın kırıcı söylemlerinden kaynaklanmıştır. Bugün de öyledir. Yani yarın bu ilişkiler yine düzelebilir, düzenlenmelidir de, hepimiz de bunun için çalışmalıyız. Fakat şunu da unutmamak lazım ki, burada Amerikanın çok sorumlu bir politika izlemesi gerekir, ilkeli politika izlemesi gerekir. Yani bir müttefikinize devamlı yüklenerek devamlı onun halkını inciterek, onun seksen yıldır izlediği politikaları yok farz edip, üstüne üstüne gidip onun tam tersini önererek Amerika hiçbir yere varamaz. Hiçbir ülkede böyle dost kazanamaz. Yani Türkiye bağımsız bir ülkedir. Önce Türkiye’ye saygı göstereceksiniz. Sizden daha az askeri gücü var diye Türkiye’yi göz ardı edemezsiniz. Onu böyle küçük,i anlamsız, parya bir devlet gibi göremezsiniz. Türk halkı şahsiyetli bir halktır, kişilikli bir halktır; Türk milleti gururlu bir millettir. O bakımdan bizim gururumuzu incitmeye hakkınız yok. Biz o makalelerin kimin tarafından yazdırıldığını bilmiyor muyuz? İki gün geliyor, Ankara’da kalıyor, Türkiye’de hiç birimizin bilmediği ayrıntıları makalesinde yazıyor. Demek ki bu bilgileri onlara veriyorlar. Bir resmi makam veriyor. Başka nereden alabilirler? Üstelik Wall Street Journal’ın Amerikan Dışişleri Bakanlığı’na ne kadar yakın olduğunu dünyada bilmeyen yok. Sonra bir tek o olsa neyse. Ertesi gün Feith’in açıklaması, ertesi gün Rubin’in makalesi. Yani bir olay olsa diyeceksiniz, canım bir gazetecinin kişisel düşüncesi. Öyle değil. Bir çok şey üst üste geliyor. Yani Büyükelçilik demeyelim ama belli makamların bunları doldurduğu muhakkak. Şimdi ona mukabil bakıyorsunuz, Türkiye’de iktidar yanlısı basın Büyükelçi geri çekilmelidir diye makale yazıyor. Bu da yanlış. Yani böyle bir sürtüşme havası içinde biz bunları düzeltemeyiz. Uzlaşma olacak. Amerika’nın bir hatası da şudur. Böyle hoşuna gitmeyecek bir açıklama, bir tepki, bir yorum gördüğü zaman bir siyasi partiden, bir kuruluştan, hemen ilişkileri kesiyorlar, hemen fişi çekiyorlar. En büyük hata bu. Birisi sizin politikanıza karşı ise onu ikna etmeye çalışacaksınız. İlişkilerinizi yoğunlaştıracaksınız. Ben yurtdışında Büyükelçi iken zamanımın çoğu Türkiye’yi eleştiren bazı milletvekillerini, siyasi partileri ikna etmek için geçerdi. Usul budur. Ama siz ne yapıyorsunuz? Ben büyük devletim, kimin haddine düşmüş beni eleştirmek, beni eleştirenle ben bütün ilişkileri koparırım. Koparırsınız da işte halkın bu tepkisiyle karşılaşırsınız. Güçlü olmak sorumlu olmamak anlamına gelmemektedir.
- Türkiye’nin elinde çok kart var. Stratejik konumu itibariyle Türkiye aslında çok güçlü bir ülkedir. Bir bölgesel güçtür. Bölgedeki tek NATO ülkesidir. Stratejik açıdan Türkiye’ye eşit başka bir ülke bulmak zordur bölgede. Bütün mesele elinizde hangi kartların olduğu değil, sizin bu kartları oynama kabiliyetinizin, cesaretinizin olup olmadığıdır. Geçmişte ne oldu? Amerika Kıbrıs harekatından sonra Türkiye’ye askeri ambargo uyguladı. Ertesi gün Türkiye bütün üslerinden tesislerinden Amerikanın askeri kuvvetlerinin yararlanmasını yasakladı. Cesaret lazım. Bu cesaretiniz varsa, Amerika size bunları yapmaya da cesaret edemez söylemeye de cesaret edemez. Ama yoksa, elinizdeki hiçbir kartı kullanamayacağınız izlenimini veriyorsanız, ki zaman zaman o izlenimi veriyor Türkiye. Yani başınıza bu kadar sıkıntı geliyor, askerlerinizin başına çuval geçirilmiş, PKK’ya karşı kılını kıpırdatmamış, demin anlattığımız bütün işler yapılmış. Ondan sonra öyle bir izlenim veriyorsunuz ki: Efendim biz büyük menfaatlerimizi düşünüyoruz, yani bunlar o kadar da büyütülecek şeyler değildir dediğiniz anda, karşı taraf bunlar hiçbir kartı kullanacak durumda değil diye anlar. Şimdi Afganistan’a asker gönderin diyorlar, biz gönderiyoruz. Niçin? Çünkü orada Amerika’ya yönelik Taliban’ın, El-Kaide’nin bir terör tehlikesi var. Biz askerimizin hayatını tehlikeye atabiliyoruz orada. Ama Amerika Irak’ta PKK ile mücadele için kendi askerinin hayatını tehlikeye atmıyor. Peki bütün terör örgütlerine bunu mu yapmış Amerika? Hayır. İran’a yönelik faaliyet gösteren Halkın Mücahitleri terör örgütünü etkisiz kılmış. Onları kampa sokmuş, silahlarını ellerinden almış. Niçin aynı şeyi PKK’ya yapamadınız? Efendim orada risk alamayız. Peki bırakın biz yapalım. Hayır sizi de bırakmayız. Yani Amerikanın müdahalesinden önce biz oraya asker sokabiliyorduk, terörle mücadele edebiliyorduk, sınırımızın güvenliğini sağlayabiliyorduk. Şimdi ne yaptık? 2003 Eylülünde Dubai’de imzalanan 8.5 milyar dolarlık kredi antlaşması çerçevesinde Türkiye Kuzey Irak’a asker göndermeme taahhüdünde bulundu Amerikanın talebi üzerine. Bunun izahı var mı? Bu parayı da alamadılar. Çünkü biz tepki gösterince CHP olarak hükümet bunu meclise bile getiremedi, parayı da alamadı. Ama bu taahhüdü orada yazılı olarak koydu. Yani diyor ki Amerika ben sana yönelik terörle mücadele etmem, ama senin de mücadele etmene izin vermem. Şimdi bunu dostlukla izah etmek kabil mi? Başka bir konu olsa tartışılabilir, ama terörle mücadele can alıcı bir konu. Bizim insanlarımız ölüyor bu yüzden. 30.000 insanımız hayatını kaybetmiş, şimdi bu yüzden onlar saldırıda bulunuyorlar, sizden hiç tepki gelmiyor. Bu gibi eleştiriler çıkınca Amerikan basınında, geçmiş tecrübelerimizden de biliyoruz, bunun iki anlamı olabilir: Ya biz sizin hükümetinizi gözden çıkardık demektir, veya –ki ben bunu çok kuvvetli görmüyorum – sizden henüz bize vermediğimiz güçlü bir talebimiz var, bu talebimizi yerine getirmeniz için size baskı yapıyoruz demektir. Ne olabilir bu? Mesela İncirlik üssünü dilediğimiz gibi kullanmak istiyoruz, siz buna bir türlü izin vermiyorsunuz bu olabilir. Veya başka taleplerimiz var. Bunları yerine getirmiyorsunuz, bunu yerine getirmeniz için kamuoyu aracılığıyla size baskı yapıyoruz. Uluslar arası ilişkilerde son zamanlarda basının medyanın rolü çok iyi anlaşıldı. Bir ülkeyi etkilemek istiyorsanız önce oranın medyasını ele geçireceksiniz. Medyada size yakın yazarlar bulacaksınız, televizyon yorumcuları bulacaksınız, onlar hep sizin görüşlerinizi halka anlatacak, hep sizin haklı olduğunuzu söyleyecek, kendi milletinin, hükümetinin, devletinin hep haksız olduğunu söyleyecek. Bu politika Türkiye’de iflas etti. Yabancılar bunu çok denedi Türkiye’de, kendi markalı televizyonlarından, radyolarından çok denediler, fakat bu tersine tepti. Çünkü Türk halkı bu kadar haksızlığa tahammül edecek bir halk değildir. Size hem bu kadar haksızlık yapılacak, hem de siz bunun doğru, buna karşı yapılacakları savunan politikacılarınızın, siyasi partilerin haksız olduğuna inanacaksınız. Türk halkını bu kadar saf zannetmemek lazım. Biz bir aşiret değiliz, bizim arkamızda sadece Osmanlı’yı saysak 700 yıllık devlet var. Yani Amerika Türkiye’yi ciddiye almak zorundadır ve Türkiye’ye saygı göstermek zorundadır. Politikalarını gözden geçirmek zorundadır. Böyle hem Türkiye’yi rencide edecek, menfaatlerini, çıkarlarını zedeleyecek işler yapacaksınız, ondan sonra da hükümet ve kamuoyu üzerinden baskı yaparak Amerika’yı halkın sevmesi için hükümetin çaba göstermesini isteyeceksiniz. Bu çok fazla. Yani hiçbir uygar ülkeye, kendine saygısı olan hiçbir ülkeye böyle bir saygısızlık reva görülemez. Biz bir sömürge değiliz, biz esaret altında bir ülke değiliz, biz bir Vietnam değiliz. Ben meslek hayatımın büyük bir kısmını Türk-Amerikan ilişkilerini güçlendirmek için harcadım, onun için hiç kimse bize kalkıp da Amerikan karşıtları filan diyemez. Biz Amerika’nın bir dostu olarak söylüyoruz: İzlediğiniz politikalar yanlıştır. Türkiye’ye yönelik politikalarınız, Irak politikanız yanlıştır. Biz sizin geçmişte doğru politikalarınızı en güçlü destekleyen ülkeyiz. Bize daha saygılı davranınız. Bizimle işbirliği yapınız, diyalog kanallarınızı açık tutarak bizimle yüz yüze konuşunuz. Biz sizinle dost olduğumuz için bunları size söyleme cesaretine sahibiz. Biz başkaları gibi eyyamcılık yapanlardan değiliz. Ama biliniz ki biz bunları Amerika’nın düşmanı olduğumuz için değil, dostu olduğumuz için söylüyoruz.
Bu belge Görsel Basın arşivinde bulunmaktadır.