Bursa Basın Toplantısı

CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in
Bursa Basın Toplantısı
23 Haziran 2009

Onur Öymen: Değerli arkadaşlar, geçtiğimiz günlerde Türkiye’nin gündeminde önemli gelişmeler yaşandı. Size bu konularla ilgili görüşlerimi kısaca anlatmak istiyorum. Bu gelişmelerden bazıları, ülkemizi uzun vadede oldukça etkileyebilecek gelişmelerdir.

Suriye sınırındaki mayınların temizlenmesi konusu da bu gelişmelerden biridir. Basında bu konuyla ilgili bazı şeyler yazıldı ama  gerçekler tam olarak yansıtılmadı. Çıkarılan yasanın gerekçesinde Ottawa Sözleşmesi’nin gereği olarak çıkarıldığı belirtilmektedir. Çünkü bu sözleşmeye göre Türkiye’nin 2014 yılına kadar topraklarındaki bütün mayınları temizlemiş olması gerekmektedir.

Birinci yanlış buradadır. Çünkü Ottawa Sözleşmesi’nin hiçbir maddesi bir ülkedeki bir kısım mayınların temizlenmesini ile ilgili değil, o ülkedeki bütün mayınların temizlenmesini ile ilgilidir. Sizin getirdiğiniz yasa ise sadece Suriye sınırı bölgesindeki mayınların temizlenmesi ile ilgilidir. Türkiye toprakları altında döşenmiş 921 bin mayın vardır. Suriye sınırında ise 615 bin mayın döşenmiştir. Peki, geri kalan 306 bin mayını kim temizleyecek?  Bu yasada bununla ilgili hiçbir hüküm yok. İlginç olan taraf budur. Yani siz Suriye sınırındaki mayınların tamamını temizleseniz bile, Ottawa Sözleşmesi’nin hükümlerini yerine getirmemiş oluyorsunuz.

İkinci olarak, bu mayınları kimin temizleyeceği tartışılmaktadır. Mayınların temizlenmesi için çeşitli yöntemler var. Dünyada 55 ülkenin kendi silahlı kuvvetleri,  mayınlarını temizlemektedir. Bazı ülkelerde NATO’ya bağlı bir örgüt olan NAMSA, mayın temizleme işini yapmaktadır. Bazı ülkelerde de Birleşmiş Milletler’e bağlı olan ve kar gayesi gütmeyen sivil toplum örgütleri temizlemektedir. Mesela bu sivil toplum örgütlerinden biri olan HALO Vakfı, bünyesinde 7 bin uzman personel çalıştırmaktadır ve bugüne kadar tam beş milyon mayını temizlemiştir.  NAMSA da çok başarılı bir şekilde bu işleri yapmaktadır.

Bu konudaki can alıcı nokta şudur ki, Hükümetin Meclise sunduğu tasarının ilk şeklinde bunların hiçbirinden bahsedilmemektedir. Sadece yap-işlet-devret formülüne göre mayınların temizlenmesinde bahsediliyor. Meclisteki tartışmalar sonrasında yasanın bir ara kademe olarak önce İhale Kanununa tabi olması öngörülmüş, daha sonra  Milli Savunma Bakanlığı’nın da bu ihale işinde görev yapması, yani NAMSA formülünün devreye getirilmesi öngörülmüş.

Burada sorulması gereken soru şudur ki; niçin bu kanunu  çıkarıyorsunuz? Bir ülkenin topraklarındaki mayınları temizletmesi için kanun çıkartması mı gerekiyor? Gerekmiyor. 11 Haziran 2001 tarihinde Bülent Ecevit Hükümeti bir kararname çıkartarak bu mayınları temizleme görevini Türk Silahlı Kuvvetlerine vermiş. O zaman bu konuda hiçbir tartışma da çıkmamış. Ayrıca kanun da çıkarılmamıştır. Kanun çıkmasına gerek görülmemiş çünkü gerçekten bir ülkenin topraklarındaki mayınları temizletmesi için kanun çıkarması  gerekmiyor.

Daha sonra AKP Hükümeti mayın temizleme işini ihale yoluyla yapmak ve bu toprakları, mayınları temizleyen firmaya  44 yıllığına işletme hakkı vermek üzere başka bir kararname çıkardı. Biz bu kararname aleyhine Danıştay’da dava açtık ve davayı kazandık. Danıştay,  hem temizleme, hem o toprakları işleme hakkını aynı firmaya vermenin hukuka aykırı olduğunu tespit etti ve bu kararnameyi iptal etti.

Bizim Anayasamıza göre yargı kararlarına uymak zorunludur. Kim olursanız olun, ister Hükümet olun, isterse idari bir makam olun, yargı kararına uymalısınız. Hükümet, Danıştay’ın bu kararına uymamak için meseleyi bir kanunla Meclise getirip, bu konuyu kanuna bağlayarak çözmeye teşebbüs etti. Burada da şöyle bir sıkıntı doğdu; bu durum, kanuna karşı yapılmış bir manivela veya  kanundan kaçma yöntemi gibi gözüküyor.

Peki, dünyada bizden başka, topraklarını mayından temizletmek karşılığında işletme hakkı veren ülke var mıdır? Cevap yok. Biz böyle bir ülke tespit edemedik. Dünyada mayından temizlenen topraklarda tarım yapan, yerleşim birimleri kuran ülkeler var ama mayın temizleme karşılığında topraklarını bir tarımsal işletme olarak veren ülke yoktur.

Tüm bunlardan şöyle bir sonuç çıkarıyoruz; demek ki bu kanunun esas amacı mayınları temizletmek değildir. Kanunun esas amacı, o bölgedeki toprakları uzun bir vadeyle bazı firmalara vermektir. Toprakları adeta satar gibi nerdeyse yarım yüz yıllığına işletme hakkı veriyorsunuz. İşte bu yanlıştır. Yaşanan  tartışmaların özü budur. Biz diyoruz ki, bu topraklar orada yaşayan topraksız köylülerin atalarının topraklarıdır. Bu toprakları oradaki topraksız köylülere vermelisiniz. O topraksız köylüler bu toprakları kooperatifler kurarak işleteceklerdir. Siz de devlet olarak destek sağlamalı, organik tarım üretim tekniklerini öğreterek eğitimler vermelisiniz. Ancak bu topraklar oradaki insanların toprakları olmalıdır.

Sayın Başbakan,  Grup Toplantısındaki konuşması sırasında  bu toprakları köylülere vermeyeceklerini açıkça söyledi. Kimin malını kimden esirgiyorsunuz?  Bu toprakları köylüye vermeyeceğinizi söylemeye ne hakkınız var? Başbakan bizim köylülerimizin orada işçi olacaklarını, böylece istihdam yaratılmış olacağını söylüyor. Yani başkası toprağın sahibi olacak -Başbakanın tabiriyle İshak, toprağın sahibi olacak- ama Mehmet, Hasan, Osman orada maraba, işçi veya ırgat olacak. Sizin devlet anlayışınız bu mu? Anayasamızda yazılı olan sosyal devlet bunu mu gerektiriyor? Sizin yapmanız gereken, bu toprakları mayından temizletip çiftçiye, topraksız köylüye vermektir.  Türkiye’nin Güneydoğu politikasının özünü oluşturan yaklaşımın bu olması gerekir. Yani bir nevi toprak reformu yapmalısınız. Başbakanın bunu açıkça söylemesinden anlıyoruz ki Hükümetin böyle bir niyeti yoktur. Hükümet o toprakları bir ticari meta gibi görüyor.

Bütün bunlar niçin dikkat çekicidir ve biz niçin bu kadar tepki gösteriyoruz? Değerli arkadaşlarım, dünyada ekilebilir topraklar giderek azalmaktadır. Nüfus artışı ve iklim değişiklikleri dolayısıyla tarımda kişi başına düşen üretim alanları daralmaktadır. Dolayısıyla yeterince toprağa sahip olmayan devletler, başka ülkelerden toprak satın almak ve toprak kiralamak yöntemine başvuruyorlar. Son zamanlarda bunun örnekleri o kadar çoğaldı ki The Economist Dergisinin 23 Mayıs tarihli sayısında bu konuya yer verildi. Dergide yayınlanan bir makaleye göre, başka ülkelerden kiralanan veya satın alınan toprakların tamamı Fransa’nın bütün ekilebilir alanlarına ulaşmıştır. Toprak satın alma veya kiralama yöntemi giderek artmaktadır. Yeterince ekilebilir toprağı olmayan ülkelerin gözü başkasının toprağındadır. Belli ki Türkiye’nin bu verimli topraklarını da uzun vadeli kapatmak isteyenler vardır. Derginin satın alma veya kiralama yöntemiyle toprak alım listesinde Türkiye de yer alıyor ve Bahreyn’in   500 milyon dolar karşılığında Türkiye’den toprak satın aldığı yazıyor. Ayrıca bu miktarın 3 ila 6 milyar dolara çıkabileceği belirtiliyor. Aynı haberde Suudi Arabistan’ın  toprak alımı için çeşitli ülkelere heyet gönderdiği de yazıyor. Bu ülkelerden biri de Türkiye’dir.

Biz  mayın meselesinden bağımsız olarak bu konuyu ayrıca Meclise taşıyoruz. Gerçekten böyle bir bağlantı kurdunuz mu? Bu toprakları kime sattınız? Uzun vadeli olarak kime kiraladınız? Kiraladınız mı? Devlet mi kiraladı? Başkası mı kiraladı? Tüm bu soruları soracağız. Bu son derece önemli bir konudur. Çünkü bu topraklar bizim köylümüzün, çiftçimizin çocuklarının, torunlarının toprağıdır, geleceğimizin toprağıdır.  Ülkenin tarım arazilerini yabancılara peşkeş çekmek son derece büyük bir hata olur ve ülkemizin çıkarlarına  büyük zararlar verir.  Eğer derginin verdiği bilgiler doğruysa, belli ki bunu kamuoyunun gözünden kaçırarak yapıyorsunuz.  Limanları, hava alanlarını veya çeşitli tesisleri peşkeş çektiğiniz gibi şimdi sıra toprakları  peşkeş çekmeye mi geldi? Eğer Suriye sınırındaki topraklar için böyle bir niyetiniz yok idiyse,  bu kanunu çıkartmanıza gerek yoktu. Bunu başka türlü yapabilirdiniz.

Özetle, bu iş hem izlenen yöntem, hem işin özü bakımından son derece yanlış bir iştir.  Ayrıca işin hukuki boyutu da var. Kanunlar tek bir konuyu veya tek bir olayı düzenlemek için çıkartılmaz, kanunlar süreklidir. Kanun sonraki benzer konularda da  uygulanmak üzere çıkartılır. Bir günlük veya sadece tek bir olay için çıkarılmış kanun olmaz. Bir işin yarısını düzenlemek için kanun çıkartılır mı? Çıkartılmaz. Bu zaten kanun tekniğine, kanunların kapsayıcılığı, sürekliliği ilkesine aykırı bir durumdur.

Bu konuda yapılan hatalardan biri de budur. Öyle bir kanun çıkarıyorsunuz ki, sadece bir olay için, yani bir bölgedeki toprakların temizlenmesi için geçerli sayılacak bir kanun. Ayrıca mayınlı toprakların temizlenmesi işinin  sadece bir bölümünü kapsayan bir kanun. Geri kalan 300 bin  mayını kim temizleyecek? Bunun cevabı yok. İşte bu kanun son derece yanlış bir kanundur, hukuka ve Anayasaya, ülke menfaatlerine aykırıdır. Ülke çoğunuluğunun bu kanuna karşı çıkma sebebi budur. Yanlız Muhalefet partileri değil, İktidar Partisinden yüze yakın milletvekili de bu yasaya oy vermedi. Demek ki bu konuda onlarda da bir rahatsızlık var.
Başbakanın tüm milletvekillerini parti binasında toplayıp bu yasaya oy vermeleri için baskı yapmasına rağmen yüze yakın milletvekili yasaya oy vermedi.  Bu  demektir ki kendi partisinin içinde bile bir tepki ve rahatsızlık vardır. Değerli arkadaşlarım, biz bunları Mecliste takip etmeye devam edeceğiz. Bu kanunu  Anayasa Mahkemesi’ne götüreceğiz. Ayrıca  bu kanun dışında,  yabancıların Türkiye’den geniş toprak alımı iddialarını da Meclise taşıyacağız ve bu konuyu Mecliste araştıracağız, takipçisi olacağız.

Bu mesele tartışılırken, Başbakan olağanüstü bir öfkeye kapıldı. Bu dikkat çekicidir. Dünyada bir Başbakanın,  bir kanun tasarısının eleştirilmesi sırasında bu kadar olağanüstü tepki göstermesinin örneğini  pek göremezsiniz. Başbakan, bu vesileyle yaptığı konuşmada kendinden önceki hükümetleri yabancılara karşı faşizan yaklaşımlar ve faşizan bir tutum izlemekle suçladı. Hatta yabancıları kovduğumuzu söyledi. Bunun mayınlar konusuyla ne alakası olabilir? Sanki İsrail’e karşı bir tavır sergileniyormuş gibi bir izlenim yaratılıyor. Bu ülke İsrail değil de Japonya veya Kanada olsaydı biz yine aynı tepkiyi gösterecektik. Çünkü bizim politikamızın esası, bu toprakların orada yaşayan köylülere verilmesidir. Yani İsrail’e verilmesin de, İran’a, Suriye’ye, Hindistan’a veya İtalya’ya verilsin gibi bir politikamız yoktur. Bu topraklar orada  yaşayan insanlara verilmelidir. Bizim politikamızın esası budur.

Bizim bu söylemlerimiz üzerine  Başbakan, bizi İsrail karşıtı olmakla suçluyor. Bu  şeytanın bile aklına gelmeyecek bir yaklaşımdır, bir düşünce tarzıdır. Siz kendiniz daha üç gün önce İsrail Cumhurbaşkanına “Siz adam öldürmesini iyi bilirsiniz“ diyorsunuz, bugün aynı iftirayla “Siz mayın temizlemesini iyi bilirsiniz“ diyorsunuz. Sizin politikanız hangisidir, bunu anlamak kabil değil.

Değerli arkadaşlarım, kendi geçmişimizi bu şekilde ağır ifadelerle suçlamak son derece yanlıştır. Hiçbir ülkenin Hükümeti, kendi ülkesinin geçmişine hakaret etmez. Kimi kast ediyorsunuz, hangi hükümet faşizanca davranmıştır? Atatürk dönemini mi kast ediyorsunuz? Atatürk döneminde faşizmin kovduğu Yahudi asıllı Alman profesörlere biz Türkiye üniversitelerinde görev vermişiz, onları üniversitelerimize almışız. Atatürk dönemini faşizmle yan yana getirmek kabil mi? Atatürk’ün faşizm konusunda çok sert demeçleri vardır. Merak eden, Sabiha Gökçen’in kitabını okusun.

Faşizan yaklaşımlar demekle İnönü dönemini mi kastediyorsunuz? İsmet İnönü döneminde biz 100 bin Yahudiyi, Faşist Nazi Almanya’sının zulmünden kurtardık. Bunlardan biri George Papandreou’nun dedesidir. Kendisi Türkiye üzerinden özgürlüğüne kavuşturuldu. Bizim diplomatlarımız trenleri durdurarak, konsantrasyon kamplarındaki Yahudileri trenden indirip kurtardılar. Bizim baş konsoloslarımız, Rodos’ta olduğu gibi, oradaki Yahudilerin Türk Yahudisi olduğunu savunarak onları Alman işgal kuvvetlerine  teslim etmediler. Siz böyle bir dönemi mi faşistlikle suçluyorsunuz? Hangi dönemi suçluyorsunuz? Demirel dönemini mi suçluyorsunuz? Ecevit dönemi mi faşizan uygulamalar yapmış? İsmet Paşa dönemi mi yapmış? Özal dönemi mi yapmış? Türkiye’de kim faşizm yapmıştır? Geçmişimizi bu şekilde ulu orta suçlamak son derece yanlıştır. Biz bunu gerçekten kınıyoruz.

Değerli arkadaşlarım, birkaç konudan daha bahsetmek isterim ki bunlardan biri Hükümetin çıkardığı son teşvik paketidir. Bu teşvik paketiyle ilgili pek çok şey söylendi. İş adamlarımızın da çok ciddi eleştirileri var. Onlara fazla bir şey ilave etmek istemiyorum. Ancak şurası var ki, niçin bu kadar geç kaldınız? Aylardan beri ekonomik kriz dünyayı kasıp kavururken ve bütün ülkeler köklü ekonomik tedbirler alırken siz neden bu kadar geç kaldınız? Ayrıca aldığınız bu tedbirler bugün karşılaştığımız sıkıntılara ne ölçüde ve ne kadar zamanda çare bulacaktır? Bu tedbirler isabetli midir?

Siz Şırnak ve Hakkari ile Trabzon’u aynı kategoriye sokuyorsunuz. Yani Trabzon’a yatırım yapanlar Şırnak’a yatırım yapanlarla aynı teşvik tedbirlerinden yararlanacaktır. Bir Trabzon’un alt yapısını, imkanlarını, ulaşım imkanlarını düşününüz, bir de Şırnak’ı düşününüz. Bu durumda bir sanayici Şırnak’a mı yoksa  Trabzon’a mı yatırım yapar? Burdur’la Antalya’yı, Adıyaman’la Gaziantep’i aynı kategoriye sokmuşsunuz. Bunlar ciddi hatalardır.

Güneydoğu’dan bahsederken oradaki sorunların sadece askeri tedbirlerle değil, ekonomik tedbirlerle çözüleceğini söylüyoruz. Peki, bugüne kadar Güneydoğu’ya teşvik tedbiri getirerek oradaki yatırımları yönlendirebildiniz mi? Teşvik tedbirlerine rağmen bölgedeki güvenlik sorunları ve terör baskısı nedeniyle kimse oraya gitmiyor.  Hükümeti başka konularda destekleyen sivil toplum örgütleri bile Güneydoğu’ya yatırımın, devlet tarafından yapılması gerektiğini söylüyorlar. Sizin paketinizde böyle bir şey var mı? Yok. Güneydoğu’ya yatırım yapmak yok.

İşsizliğe çare bulacağınızı söylüyorsunuz. Değerli arkadaşlarım, işsizliğe çare bulmak o kadar kolay değildir. Çünkü önce yatırım yapılmalıdır. Yatırım olmalıdır ki insanlar istihdam edilsin. Bu yatırımlar da hem iç piyasaya yönelik mal üretmeli, hem ihracat yapmalıdır. İhracat bizim dış ticaretimizin, ekonomimizin çok önemli bir boyutudur. Dünya piyasaları daralmışken siz bu firmalara, fabrikalara nasıl ihracat yapacaksınız? Sanayii üretimi geçtiğimiz aylardan beri her ay yüzde yirmiden fazla düşmektedir. İşsizlik yüzde 16.5 gibi rekor bir  düzeye çıktı. Bu tablo içinde bu tedbirlerin, Hükümetin beklediği sonuçları vermesi ihtimalini çok zayıf görüyoruz.

Bizim bazı önerilerimiz vardı. Hükümete istihdam üzerinden vergi yükünü kaldırmasını önerdik. Bu tedbirler içinde bunu görüyor musunuz? Bizim önerdiğimiz bazı can alıcı hususlar vardı ama bunlara pek fazla değinilmemiş.

İşin ne kadar ciddi olduğunu göstermek için en önemli sanayi kentlerimizden biri olan Bursa’nın rakamlarına bakmak gerekir. Bursa’da 2007 yılında 42.004 kişi işten çıkarılmış. 2008 yılında 56.700 kişi işini kaybetmiş. Büyük bir artış var. Yani 2007 ve 2008 yıllarında işten çıkarılanların toplamı yaklaşık 100 bin kişidir. 2009 yılına baktığımızda sadece ilk dört ayda Bursa’da işten çıkarılan insan sayısı 27.966. Bu hızla devam ederse, sene sonuna kadar sadece bir yıl içinde işten çıkarılacak insan sayısı 100 bini geçecektir ve geçen iki yılın toplamını aşacaktır. Bu son derece ciddi bir durumdur ve biz  bu durumdan gerçekten büyük bir kaygı duyuyoruz.

Resmi rakamlara göre Türkiye genelinde  3.860.000 işsiz vardır. Bu insanlar ne yiyecek, ne içecektir? İşsizliğin doğarabileceği sosyal sorunlar vardır. İşte, biz bütün bunları  öteden beri Hükümetin dikkatine getiriyoruz. Başbakan ise bugün bile hala krizin teğet geçtiğini, milletimizde çok para olduğunu söylüyor. Bizim millette çok para olduğunu söyleyenler gitsinler, demir yolunun altında yaşayan insanların ne yiyip ne içtiğine bir baksınlar, görsünler. İnsanların akşam tenceresinde kaynatacak yiyeceği yok. Böyle bir ortamda siz ’’millette çok para var ‘’ diyorsunuz. Millet dediğiniz kendi yandaşlarınızsa, sizin iş bulduğunuz, ihale verdiğiniz insanlarsa belki onlarda çok para olabilir. Ama millet dediğiniz insanlar, bu milletin fakir fukarasını da kapsıyorsa bu insanlarda para yok. Bu insanlar seçimlerde sizin verdiğiniz 150-200 bin lirayla bütün hayatlarını sürdüremezler. Bu insanların sizin verdiğiniz kömür paketleri ve gıda paketleriyle  yaşaması mümkün değil. “Türk milletinin cebinde para var“ demek milletle alay etmektir. Belli ki sizin kafanızdaki millet kavramı sadece belli, sınırlı, zengin bir kesimi kapsıyor.

Değerli arkadaşlarım, bu sıkıntılar gerçekten içinde bulunduğumuz koşulların halkımız açısından ne kadar ciddi zorluklar yarattığını ortaya koyuyor. Böyle bir ortamda yönetim bozuklukları ve ihmaller dolayısıyla ciddi felaketler de yaşıyoruz. Bu olaylardan birini kısa süre önce Bursa’da yaşadık. Bir hastane yangınında  dokuz vatandaşımız kayatını kaybetti. Bu gerçekten çok vahim bir durumdur.

Dün ilgili sivil toplum örgitleriyle bir toplantı yaptık. Herkesin ortak kanaati şu ki ; bu olayda ciddi ihmal vardır. Yangından beri kaç gün geçmesine rağmen otopsi sonuçlarını hala açıklayamadılar. ‘’Bu insanlar duman zehirlenmesinden, yangından öldü’’ diyemiyorlar. Öyle olsa şimdiye kadar çoktan söyleyeceklerdi. Belli ki ölen vatandaşlarımızın bir bölümü yangının doğrudan etkisinden ölmemişlerdir. Demek ki bu insanların, elektrik sistemlerinin devreden çıkması, onların hayatlarını sürdürmelerinin zorunlu bir gereği olan destek ünitelerinin devreden çıkması, yeterince portatif destek ünitesinin bulunmaması, tahliye planının olmaması vs. gibi  nedenlerden hayatını kaybettiği anlaşılıyor. Bu ciddi bir suçtur. Yani bu hizmet kusuru veya hata dolayısıyla insanların ölümüne sebep olmak suçudur. Bu ihmali kim yaptıysa mutlaka bedelini ödemelidir. Kimin yakını olursa olsun bunun bedelini mutlaka ödemek zorundadırlar. Bursa’da, o hastanede ve Türkiye’de hiçbir şey olmamış gibi hayat devam ediyor. Sanki bu olay unutuldu. Türkiye’de, araya başka olaylar giriyor ve bir önceki olay çok çabuk unutuluyor. Ama biz unutmuyoruz ve bu konuyu takip ediyoruz. Önümüzdeki günlerde, bu konuyla ilgili aldığımız yeni bilgiler ışığında Sayın Sağlık Bakanına yeni soru önergeleri vereceğiz.

Hükümetin bu konularda  siyasi sorumluluğu vardır. Demek ki siz hastanelerimizi doğru dürüst denetleyemiyorsunuz. Hastanelerimizin nasıl yönetildiğinin farkında değilsiniz. Hastanelerimize kabul yapılırken temel kurallara uyulmadığını, tahliye planları olmadığını, yangın ihbar ve söndürme sistemlerinin çalışmadığını, hastenelerin yoğun bakım ünitelerinin yangına karşı teçhizatlı olup olmadığını bilmiyorsunuz. Bu konuda çok sorumuz var ve bu soruları her vesileyle dile getireceğiz.

Fakat işin daha vahimi şudur ki; orada çalışan bazı arkadaşlardan aldığımız bilgilere göre hastanenin eksikliklerini  dile getiren memnunluk-memnuniyetsizlik bildirgelerinin Sağlık Bakanlığı’na gönderilmesi önlenmiş. Eğer bu iddia doğruysa bu, çok ciddi bir ihlaldir. Belki bu bilgiler  Sağlık Bakanlığı’na zamanında ulaşsaydı, bazı önlemler alınacaktı. Bu doğruysa, bunun da çok ciddi bir sorumluluğu vardır. İtfaiye gelmiş, pencereden içeri girecek, camlar kilitli, kulpları çıkarılmış, çivilenmiş, vidalanmış. Böyle bir şey olur mu? Bu kadar gayri ciddilik olur mu?  Yangın ihbar ve söndürme sistemleri niçin çalışmıyor? Böyle bir durum olabilir mi? Bu konunun mutlaka üzerine gideceğiz. İnsan hayatı kıymetlidir. Türk vatandaşları sahipsiz değildir. Bizim görevimiz de vatandaşların ihtiyaçlarına, sıkıntılarına sahip çıkmaktır, onların hakkını ve can güvenliğini korumaktır.

Değerli arkadaşlarım, bütün bunların temelinde yatan şudur; yönetimde kayırmacılık. “Bu işi en iyi yapacak insan gelmesin de benim yandaşım olan insan gelsin“, “Devlet idaresinde, ekonomide, her yerde benim insanıma her türlü imkanı tanıyayım, beni eleştiren insana hayat hakkı tanımayayım“ mantığı. Buna hakkınız yok.

Eleştiriye tahammülünüz yok. Tecrübeli bir emekli albay mayınlar konusunda görüşlerini, eleştirilerini dile getiriyor diye Başbakan küplere biniyor ve “Siz oturun oturduğunuz yerde. Bu konuda nasıl konuşursunuz? Size ne“ diyor. Yani emekli bir insanın Türkiye’de konuşmaya hakkı yok. Böyle demokrasi olur mu? Siz bu zihniyetle mi Türkiye’yi AB’ye sokacaksınız? Hangi AB ülkesinde bir Başbakan çıkıp da birtakım insanlara “siz konuşmayın, sesinizi çıkartmayın, karışmayın, oturun oturduğunuz yerde“ diyebilir? Bu diktatörlüklerde olur, demokrasilerde olmaz. Siz yavaş yavaş, eleştirdiğiniz rejimlere benzemeye başladınız, farkında değilsiniz.

Muhalefet milletvekilleri konuşuyor, Başbakan küplere biniyor, etmediği hakaret, söylemediği laf kalmıyor. “Monşer eskisi“ diye bize laf atıyor. Biz ona kibar davranıp  ‘’Sayın Başbakan’’ diyoruz. Biz ona  ‘’belediye başkanı eskisi’’ diyor muyuz ? Her mesleğe saygı göstermelisiniz. Başbakanların, mesleklere hakaret etme hakkı yoktur. Diplomasi mesleğini saygıyla karşılamalısınız. Diplomasi mesleği ve diplomatlar olmasa Türkiye, bunca yıldan beri bağımsızlığını, haklarını, çıkarlarını, itibarını zor korurdu. Diplomasi bütün ülkelerin vazgeçilmez bir unsurudur.

Siz diplomasi mesleğini küçümsüyorsunuz. Buna ne hakkınız var? Bizim şahsımıza bir şey söyleyeceksiniz çıkın, gücünüz yetiyorsa eleştirilerimize cevap verin. Bunları yapacağınıza, eleştiride bulunan insanı küçümsemeye, kötülemeye çalışıyorsunuz, onun mesleğini kötülemeye çalışıyorsunuz. Son derece yanlıştır.

Başbakan, Türkçesi kıtmış gibi bazı lafları yabancı dilde söylemeyi adet haline getirdi. ‘’One minute’’ diyerek İngilizcesini ilerlettiğini gördük. Şimdi ‘’mon cher’’ diyerek Fransızcasını da ilerletiyor. İlla ki yabancı dilden cevap vermek gerekirse biz de Sayın Başbakana Arapçası daha iyidir diye ‘’ya habibi’’ diyebiliriz. Ama Türkçe dururken neden yabancı dil kullanalım ? Öyle anlaşılıyor ki Başbakan bazı lafların Türkçesini pek çıkartamıyor. Bu yüzden de İngilizce ve Fransızca kelimeleri kullanmayı tercih ediyor. Bunların hepsi gerçekten üzüntü vericidir.

Değerli arkadaşlar, bu kayırmacılık nasıl sonuçlar doğurur? Kayırmacılık sonucunda siz vatandaşa ceza vermiş oluyorsunuz. Örneğin dün Çeltikçi’ye gittik. Orada gerçekten zor koşullar altında çalışan ve çok güzel işler yapan bir belediyemiz var.  Fakat aldığımız bilgilere göre Özel İdarenin Çeltikçi için planladığı, kararlaştırdığı bir tesisin yapımını, seçimi Cumhuriyet Halk Partili belediye başkanı kazandığı için iptal etmişler. Eğer bu doğruysa çok ciddi, çok vahim bir durumdur. Bunu araştıracağız ve peşine düşeceğiz.

Seçimden önce ‘’Hizmet görmek istiyorsanız bize oy verecekseniz. Vermezseniz başınızın çaresine bakın’’ demiştiniz ya, işte bu durum bunun örneğidir. Bunun peşine düşeceğiz. Bu doğruysa, Sayın Demirel’in tabiriyle bunlara ‘’gök kubbeyi dar ederiz’’. Orada yaşayan da sizin vatandaşınızdır. Siz sadece size oy verenlerin Hükümeti değilsiniz, bütün vatandaşların Hükümetisiniz. Bu yüzden eşit davranmak zorundasınız.

Mesela geçenlerde bir ilimize gittim, tesadüf bu ya geçmişte oranın bir il müdürü Cumhuriyet Halk Partisi döneminde fail olmuş. İl müdürünü tam otuz iki kere işten almışlar, otuz iki kere başka yere sürmüşler. Her defasında Danıştay kararıyla geri gelmiş, tekrar sürmüşler. Bu, insan haklarına aykırıdır. Bu insana neyin cezasını veriyorsunuz? Bu insanın bir suçu mu var? Suçu varsa mahkemeye ver. Siz nasıl olur da sırf başka parti zamanında göreve geldi diye insanlara eziyet edebilirsiniz? Ne hakkınız var?

Türkiye’yi bu hale getirdiler, şimdi de böyle bir Türkiye’yi  Avrupa Birliği’ne üye yapmak istiyorlar. Mümkün değil. Bu zihniyetle siz Avrupa Birliği’ne giremezsiniz. Eleştiriye hiç tahammül edemeyen, insan haklarına saygı göstermeyen, kayırmacılık yapan bir Hükümet, Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne sokamaz. Değerli arkadaşlarım, bu Hükümet her gün biraz daha batıyor. Battıkça da hem kendisine hem ülkeye zarar veriyor. Hükümet gidiyor, gidecektir ama öyle anlaşılıyor ki her şeyi tahrip ederek gidecektir. Biz de Ana Muhalefet Partisi, Cumhuriyet Halk Partisi olarak bu tahribatı önlemeye çalışıyoruz. Demokrasi ile gelen demokrasi ile gider. Herkesin bunu içine sindirmesi lazım. Siz de gideceksiniz. Ama giderken hiç değilse ülkeyi tahrip etmeden gidin. Bu ülkenin çıkarını, itibarını, haklarını, milletin menfaatlerini tahrip etmeden gidin. Teşekkür ediyorum.


Bu belge Basın Bültenleri arşivinde bulunmaktadır.