Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- (Türkçe) SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- (Türkçe) ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- (Türkçe) 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- (Türkçe) CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- (Türkçe) GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- (Türkçe) Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- (Türkçe) ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- (Türkçe) Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- (Türkçe) Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

Kanal Biz – MGK Toplantısı ve Ergenekon Soruşturması Hakkında
CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in
Kanal Biz’e Verdiği Mülakat
1 Temmuz 2009
Sunucu: Merhaba sevgili seyirciler. Bugün CHP Genel Başkan Yardımcısı Sayın Onur Öymen’le son MGK toplantısı, yayınlanan bildiri, albayların Ergenekon soruşturmasına dâhil edilmesi ve irtica ile mücadele eylem planını hazırladığı ve altına imzasını attığı iddia edilen emekli Kurmay Albay Dursun Çiçek’in tutuklanmasının ardından yaşananları değerlendireceğiz.
Hızlı bir değişim yaşandı ve gece yarısı yasasıyla askerlere sivil yargının önü açıldı. İlk bakışta demokratik bir yaklaşım gibi gözükmesine rağmen öyle olmadığı anlaşılıyor. CHP’nin bu yasaya oy vermediği söylendi. Sayın Öymen, süreç tam olarak nasıl işledi?
Onur Öymen: Bu konuda dikkat edilmesi gereken birkaç unsur var. Bu iddiaların büyük bir bölümü tamamen gerçek dışıdır. Yani Türkiye’den başka bir demokratik ülkede askeri yargı olmadığı doğru değildir. Birçok ülkede askeri yargı vardır. Ayrıca askeri yargının yetki ve görevlerinin sınırı Anayasamızca belirlenmiştir. Yani Anayasayı değiştirmeden Anayasada belirlenen yetki ve görevleri böyle bir önergeyle Mecliste değiştirmek mümkün değildir. Bu durum hukuken yanlış ve Anayasaya aykırıdır.
Başka bir yanlışlık da yöntemdedir. Bu kadar önemli bir konuda yasa değişikliği istiyorsanız önce bunu komisyonlara getirmelisiniz. Öneri, komisyonlarda tartışılır, değerlendirilir, önerinin Anayasaya uygunluğuna ve Avrupa Birliği ülkelerindeki uygulamalarına bakılır, sonunda da bir karara varılır. Bunun yapılması gerekir.
İşin birkaç tane boyutu var. Birincisi; sivillerin sivil mahkemelerde yargılanmasıdır. Kimsenin buna itirazı yok, bu doğal bir süreçtir ve Avrupa’daki yaklaşımlara da uygundur. Sorun zaten bundan kaynaklanmıyor. Sorun şu ki; Anayasanın 145. maddesi gibi bir hükmü varken, askeri yargının yetkileri kısıtlanabilir mi ve eğer bu madde değiştirilmek isteniyorsa bunun yöntemi nedir? Anayasa, askeri yargının görev alanını açıkça belirlediğine göre, Hükümet bunu değiştirmek istiyorsa bu, ancak Anayasa değişikliği ile yapılabilir. Bu değişikliğin her halükarda Meclis Adalet Komisyonu, Anayasa Komisyonu ve Avrupa Uyum Komisyonunda tartışılması gerekir. Sonrasında ise Genel Kurulda tartışılması, her guruba söz hakkı verilmesi ve gereken kararın oylama ile alınması gerekir.
Ancak böyle yapılmadı. Yani sivillerin sivil mahkemede yargılanması önergesinin içine, son dakikada, gece yarısı bir cümle eklenerek askeri yargının yetkileri kısıtlandı. Yanlış olan ve bizim itiraz ettiğimiz nokta burasıdır. Önerge ile yasa değişikliği yöntemine başvurulduğu zaman Muhalefetin zaten söz hakkı yoktur. Bu durumda sadece önerge sahibi söz alır, söz almak istemezse gerekçesi okunur, sonra da oylanır.
Muhalefet Partisi, İktidar Partisinin gece saat 01.30’da centilmenliğe ve daha önce verilen mutabakatlara aykırı bir oyun yapacağını tahmin edemedi. Genel Başkanımız da, İktidarın verdiği sözlere uyacağını düşünerek hata etmiş olabileceğimizi belirtti. Ortada bir anlaşma var; Meclis tatile girmeden hangi konuların, hangi yasaların, hangi maddelerin görüşüleceği ile öneriler üzerinde anlaşılmıştı. Önceden üzerinde anlaşmaya varılmamış bir konuyu apar topar, son dakikada gündeme getirirseniz, centilmenliğe sığmayan bir iş yapmış olursunuz. Bizim de bu konuda bir ayak oyunu yapmayacağınıza ihtimal vermememiz bir eksiklik gibi görülebilir. Burada İktidarın kusuru çok büyüktür. Yaptıkları hem Anayasaya aykırıdır, hem de Meclisin normal çalışma usullerine uymamaktadır.
Genelkurmay Başkanı ertesi gün bir basın toplantısı düzenledi. Belli ki onlara da danışılmamış. Bir kanun çıkaracağınız zaman ilgili kurum ve kuruluşlara danışmalısınız. Örneğin biz Dışişleri Komisyonunda, Devlet Bakanı Egemen Bağış’a sendikalar yasasını neden çıkartmadıklarını sorduk. Sendikalar yasası, hem işçilerimizin hakları açısından, hem de Avrupa Birliği’ne uyum açısından çok önemlidir. Yasaları aceleye getirmediklerini, önce ilgili kurum ve kuruluşlara danışıp mutabakatlarını aldıklarını, daha sonra Meclise getireceklerini söyledi. Sendikalar yasasını, işçi kuruluşları ve işveren kuruluşları arasında mutabakat sağlayamadıkları için geciktirdiklerini belirtti. Madem bu konuda mutabakat arıyorsunuz, neden askeri ceza yasasıyla ilgili de mutabakat aramıyorsunuz?
Sunucu: Başbakan Erdoğan askeri ceza yasasını, sivil yargının alanını genişleterek, ordu içinde gelişebilecek darbe hazırlıklarını, darbe girişimlerini önleyecek bir yasa olarak sundu. Siz de yasayı böyle mi görüyorsunuz?
Onur Öymen: Şunu belirtelim; hiç kimse darbe işini siyasi rant malzemesi yapmasın. Her sabah bir darbe tartışmasıyla uyanmak, Türk halkını rahatsız etmektedir. Sanki darbe olacaktı da Hükümet yüksek bir gayretle bunu önledi gibi bir hava yaratılmaktadır. Genelkurmay Başkanı darbeye kesinlikle karşı olduklarını, darbecileri içlerinde barındırmayacaklarını söyledi ve demokrasiye bağlı olduklarını belirtti. Yani Genelkurmay Başkanı bu konuda teminat veriyor.
Türkiye’de, Türk Silahlı Kuvvetlerine rağmen bir darbe olabilir mi? Diyelim ki birileri bu işe kalkışmayı planladı. Bu kişileri yakalayacak, yargılayacak, cezalandıracak olan sadece sivil yargı olabilir mi? Sizin askeri yargıya itimadınız yok mu? Böyle bir şey askeri açıdan da suç değil mi? “Bu kişileri askeri yargı yargılarsa, örtbas eder” mi demek istiyorsunuz? Her kuruma saygı göstermelisiniz. Bunların hepsi anayasal kurumlardır. Askeri mahkemeler bir kuvvet komutanını yargılamış ve mahkûm etmiştir. Askeri mahkemeler kendi komutanlarını da mahkûm ediyorlar. Askeri mahkemelere itimat edilmez izlenimi vermek yanlıştır. Onların elinden yetkilerini almak da bu anlama gelmektedir. Askeri mahkemelerin örtbas edeceğini düşünüyorsanız açıkça söylemelisiniz. Yapmaya çalıştıkları, buna benzer söylemlerle Türkiye’nin gündemini saptırmaktır.
Yargı kendi yolunda işlemelidir. Anayasada değişiklik gerekiyorsa, bu değişiklik Mecliste usulüne uygun olarak yapılmalıdır. Avrupa normlarına uymayan bir yasa varsa gözden geçirilmelidir. Birileri sizin yaptığınız bir işe itiraz ettiğinde veya yanlış yöntemler uyguladığınızı söylediğinde onları Avrupa’ya karşı olmakla veya darbeci olmakla suçlamamalısınız. Bunlar ucuz, küçük politikalardır. Bu politikalar, siyasi rant edinme çabasıdır.
Türkiye’nin esas gündemi ekonomi olmalıdır. Türkiye ekonomisi perişan durumdadır. Ekonomi bu yılın ilk üç ayında % 13.8 oranında çökmüştür. Bu, yüksek bir rakamdır. İhracat düşüşü % 41’dir. İşsizlik ise % 15.8 ile rekor düzeye ulaşmıştır. Gençler arasındaki işsizlik oranı % 30 civarındadır. Bunlardan nasıl kurtulacağımızı tartışmalıyız. Ekonomideki bu durumu halkın gündeminden düşürmek için ortaya hayali bir darbe lafı atıldı ve bunun etrafında politika yapılmakta, polemik yaratılmaktadır. Hükümet, kurumlar arasında uyumun olmadığından şikayetçi ama bu uyumsuzluğu yaratacak laflar eden de kendileridir. Genelkurmay Başkanı, basın toplantısında, açıkça psikolojik bir harekât yürütüldüğünü söyledi. Hükümet bunu haklı buluyorsa gereğini yapmalı, haksız buluyorsa da bunu belirtmelidir. Ancak ikisini de yapmadılar. Biz Hükümetle Silahlı Kuvvetler arasındaki ilişkilere karışmayız. Bu bizim işimiz değil. Herkes kendi görevini yapmalı. Ancak toplumu bu şekilde çalkantı içine sokmak yanlıştır.
Sunucu: Bu darbe karşıtı söylemlerin altında örtülü bir darbe gerçekleştirildiği kaygısı da var. Yargılanan Yarbay, Zir Vadisi’nde bulunan silahların polis tarafından gömüldüğüne dair çok ciddi iddialarda bulundu. İsimler verdi. İlk ekipteki on üç polisin parmak izlerinin alınıp karşılaştırılmasını talep etti. Evine daha önce girilip hazırlık yapıldığını iddia etti. Aynı yarbayın avukatları, bölgede bir gün önce polis araçlarının bulunduğunu, o bölgeye girilmesine izin vermediklerini ve orada ne yapıldığını bilmediklerini söyledi. Bunlar çok ciddi iddialar, doğru olabilir de olmayabilir de.
Şöyle bir hava var: sanki darbelere karşı önlem alınıyor ve darbeler dönemi kapatılıyor, ki böyle güncel bir darbe tehdidi de yoktur. 2003-2004 yıllarında darbe hazırlığı yapıldığı iddia edildi ama sanki şu anda da güncel bir darbe tehdidi varmış gibi hareket edilip, hem yasalar çıkartılıyor hem de operasyonlar yapılıyor. Sayın Öymen, bu konuda neler söyleyebilirsiniz?
Onur Öymen: Burada açık bir çelişki vardır. Hükümet, bir taraftan kanıtlanmamış, yargılanmamış, sonuca bağlanmamış bir darbe iddiası üzerine politika yapmaktadır, diğer taraftan da fiilen gerçekleşmiş bir darbenin sorumlularının yargılanmasına engel olan bir Anayasa maddesinin -geçici 15. maddenin- değiştirilmesi için bizim CHP olarak yaptığımız öneriye sulu bir şaka gibi yaklaşmaktadır. Hükümet yapılmamış darbeler konusunda çok duyarlı olduklarını gösterirken, yapılmış darbenin sorumlularının yargılanmasını engelleyen bir Anayasa hükmünün değiştirilmesi önerisini ciddiye bile almamakta, şaka olarak vasıflandırmaktadır. Burada bir tutarsızlık vardır.
Sizin gerçek görüşünüz hangisidir? Darbeye karşı mısınız, değil misiniz? 1982 Anayasasında, 1980 darbesini meşru sayan bir dibace vardı. CHP’nin girişimleriyle dibacenin bu hükümleri çıkarıldı. Şimdi bir madde daha var: geçici 15. madde. Bu maddeyi kaldırmayı öneriyoruz ama Hükümet bunu umursamamaktadır. Biz somut bir öneride bulunurken, Hükümet bu konuyu başka konularla beraber ele almaktan, bunu Anayasa değişikliğinin genel çerçevesi içine sokmaktan bahsetmektedir. Bundan da anlaşılıyor ki, darbe sözlerinin gerçekliğinden ziyade, bu konunun siyasi bir malzeme olarak kullanılması gündemdedir.
Sunucu: Sayın Öymen, Milli Güvenlik Kurulu Bildirisini nasıl değerlendiriyorsunuz? Ortaya çıkan bildiri sizce tatmin edici mi? Seyircilerimiz için kısa bir bilgi verelim; Albay Dursun Çiçek’in hazırladığı iddia edilen ve irticaya karşı eylem planı olarak kamuoyuna yansıyan belge, Genelkurmay Başkanı tarafından sahte olarak nitelendirildi. Askeri savcılığın yaptığı, üç hafta süren araştırmada böyle bir belgenin karargâhta hazırlanmadığı, böyle bir emir verilmediği belirtildi. 14 bilgisayarın tarandığı, Dursun Çiçek’in evinde de arama yapıldığı ama bu iddiaları destekleyici hiçbir kanıt bulunmadığı söylendi. Ayrıca bunun Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı medya üzerinden yürütülen psikolojik bir harekât olduğu ileri sürüldü.
Onur Öymen: Bu Milli Güvenlik Kurulu toplantısında gayri tabii sayılabilecek birkaç unsur var; Birincisi, bu toplantının mutattan uzun sürmesidir. Belli ki toplantıda gündemdeki bu konular görüşülmüştür. Genelkurmay Başkanı bunları dile getireceğini söylemişti. İkincisi, Milli Güvenlik Kurulundan sonra, usulen sadece kurul üyelerinin katıldığı bir toplantı yapılır. Bu toplantıda diğer katılımcılar bulunmaz, sadece kurulun resmi üyeleri yer alır. Bu toplantıda ise değişik bir uygulama yapıldı ve Milli Güvenlik Kurulu üyelerinin sadece bir bölümünün katıldığı, bir buçuk saat süren, dar kapsamlı bir toplantı yapıldı. Bu yasak değil, ancak mutat da değildir.
Bunun yanı sıra bildirinin metni üzerinde de düşünülmesi gerekir. Ortada çok ciddi bir iddia var. Bildiride “Bazı kurumlara yönelik yıpratıcı faaliyetler hakkında görüşler ve tepkiler dile getirilmiştir” deniliyor. Yani Milli Güvenlik Kurulu devletin kurumlarına karşı böyle yıkıcı, yıpratıcı faaliyetlerin cereyan ettiğini kabul ediyor ki bunları görüştüklerini açıklıyor. Ancak tepkileri çok zayıf kalıyor. İşte burada bildirinin zayıf noktası ortaya çıkmaktadır.
Bildiride ayrıca “Bunların ülkemiz açısından fayda sağlamayacağı görülmüştür” deniliyor. Yabancıların “palis gerçeği” diye bir sözleri vardır. Bu söz aksi söylenemeyecek gerçek anlamına gelir. “Çarşambadan sonra Perşembe gelir” gibi. Bu gibi bildirilerde bu tip ifadelerin yer almaması, daha ciddi bir söz söylenmesi gerekir. “Bunun faydalı olduğu görülmüştür” denilebilir miydi? Gayet tabii fayda sağlamayacak ama söyleyeceğiniz laf, tepkiniz bundan ibaret mi olmalıydı?
Bildiride bazı kurumların yıpratılmasına yönelik tepki içeren bir ifade yer alıyorsa halk, Milli Güvenlik Kurulundan buna karşı kararlı bir tepki beklemez mi? Faydalı olmadığı görüşünün ötesinde bir tepki beklemez mi? Neden böyle zayıf bir ifade çıkmış? Çünkü Milli Güvenlik Kurulunda kararlar oy birliğiyle alınıyor. Belki toplantının bu kadar uzun sürmesinin sebeplerinden biri de budur. Orada nelerin konuşulduğunu ve tartışıldığını bilmiyoruz. Bu bizim sahamız değildir. Ama belli ki herkesin üzerinde mutabık olabileceği asgari müşterek ifade budur. Daha kuvvetli bir ifadede ve bir mutabakat olsaydı, bildiride o yer alırdı.
Bu ifade tarzı, Türkiye’de son zamanlarda yaşanan, son günlerde yoğun bir şekilde basına yansıtılan gerilim ortamıyla ve iddialarla bağdaşmayan bir ifade tarzıdır. Bir veya birkaç anayasal kuruluşa karşı psikolojik, asimetrik bir harekât yürütülüyorsa bu çok ciddi bir durumdur. Devletin buna karşı ciddi tepki göstermesi gerekir. İşte o tepkiyi göremiyoruz. Bu son derece anlamlı ve düşündürücüdür. Devletin en üst kurumlarından biri olarak siz, böyle bir duruma tepki göstermeyecekseniz, bunu hafife alacaksanız ve bunu sadece “faydalı değildir” diye geçiştirecekseniz bu çok düşündürücüdür. Devletin bazı kurumlarına karşı yapılan bu girişimler bütün vatandaşları rahatsız ettiği gibi sizi de rahatsız etmelidir.
Başbakan hayali de olsa darbe girişimlerinden bahsediyor. Somut, kanıtlanmış, mahkeme kararıyla kesinleşmiş olmasa da, bunlardan darbe girişimi olarak söz ediyor. Biz de hepimiz şiddetle “Her türlü darbeye karışıyız. Türkiye’de darbeler rejimi kapanmıştır. Buna kimse müsamaha edemez” diyoruz. Askerler, politikacılar, basın, herkes bu tepkiyi gösteriyor. Demek ki kanıtlanmamış olsa bile böyle bir iddia ortaya atıldığında, böyle tepki göstermek gerekiyor. Peki, devletin bazı kurumlarına karşı çok ciddi iddialar ortaya atıldığında aynı kararlılıkla tepki göstermek gerekmiyor mu? Yani siz bunu hafife mi alıyorsunuz? Hafife almayın. O halde bu bildirinin metni ne anlama geliyor? “Faydalı olmamıştır” demekten daha kuvvetli bir ifade tarzı bulamadınız mı? Kararlı bir tepki gösterecek yazım tarzı aklınıza gelmedi mi? Bu sizin işiniz, bizim işimiz değil. Bu bildiriyi nasıl yazacağınızı siz bilirsiniz ama bu yazım tarzı, Hükümetin bu işi çok da ciddiye almadığını gösteriyor. En azından biz öyle görüyoruz.
Sunucu: Dursun Çiçek’in tutuklanma gerekçesinin, hazırladığı iddia edilen belge ile ilgili olmadığı belirtiliyor. Ancak nihayetinde Dursun Çiçek, dört kuvvet komutanının ve Genelkurmay Başkanının konuyu Milli Güvenlik Kurulu gündemine getirdiği bir sırada, Ergenekon savcılarının yaptığı soruşturma sonucunda tutuklama talebiyle sevk edildi ve tutuklandı. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?
Onur Öymen: Biz Ergenekon davası konusunda söylenebilecek her şeyi söyledik. Genel Başkanımız da söyledi, bizler de söyledik. Bu belge ile ilgili tartışmalar hakkındaki görüşümüzü de söyledik. Bugün vardığımız noktada artık söylenecek laf kalmamıştır. Sözün bittiği yerde, söylenecek sözlerin bittiği noktadayız.
Sunucu: Belgenin aslı, ıslak imza veya orijinal imza ortada yok. Belgenin sahte olduğu kesin. Askeri yargının yaptığı araştırmaya göre de sahte olduğu ortadadır. Belgenin doğru olduğunu iddia edenler de gerçekliğine dair bir kanıt gösterebilmiş değiller. Ortada sadece bir fotokopi belge var. Nasıl değerlendiriyorsunuz?
Onur Öymen: Bunların hepsini konuştuk, hepsini söyledik. Bazen öyle açıklamalar yapılıyor ki insanın aklı kabul etmiyor. Aslı olmayan bir fotokopi olabilir mi? Demek ki belgenin aslı birisi tarafından, bir tarihte yazılmış. Kim bilir neden aslını ortaya çıkartmıyorlar? Aslı ortaya çıkarsa belgenin sahte olduğu anlaşılacak diye olabilir mi? Yoksa başka nedenleri mi var? Bilemiyoruz. Ama biz bunun tartışmasına girmek istemiyoruz. Çünkü söylenecek her şeyi söyledik. Bu noktadan sonra bu konunun üzerine gidecek ve gerçeği ortaya çıkaracak, Ergenekon davasıyla ilgili işin hukuki yapısını tanzim edecek, uluslararası hukuka, Türkiye’nin taraf olduğu milletlerarası sözleşmelere, Türk Ceza Usul Kanunu’na uygun yargılama sürecini gerçekleştirmekle görevli makamlar Türkiye’de vardır.
Bu konuda tek bir şey söyleyebiliriz, bunu söylemek bizim görevimizdir: Bu davaya bakan hakimlerden biri, üzerinde kurumsal baskı olduğunu açıklayarak davadan çekildi. Bu önemlidir. Bir hakimin üzerinde kurumsal baskı varsa, başka hakimler üzerinde de kurumsal baskı vardır. Hangi kurum baskı yapıyor? Bu açıklama, doğrudan Hükümetin ilgili Bakanlığını işaret eden bir açıklamadır. Sizin devletinizin Bakanları, Bakanlıkları bir hakim üzerinde baskı kurarak bir davayı yönlendirmeye çalışıyorsa, o ülkede yargı bağımsızlığından bahsetmek mümkün değildir, demokrasinin teminatı olan hukukun üstünlüğünden bahsetmek de mümkün değildir. Burada tartışılması gereken ve üzerinde durulması gereken esas budur.
Kamuoyunda ayrıntılar tartışılırken bazen esas gözden uzak tutuluyor. Siz mahkemelere, hakimlere, savcılara, yargıçlara baskı yaparak belli davaları yönlendirmeye çalışıyorsanız, baskı yapamayacağınız mahkemeler size rahatsızlık veriyorsa, burada düşünülmesi gereken bir nokta var demektir. Bu, doğrudan devletimizin rejimiyle ilgili bir noktadır. Çünkü Türkiye’de kuvvetler ayrılığı ilkesi vardır. Hakimlerin ve savcıların görevlerini tam anlamıyla tarafsız ve bağımsız bir biçimde gerçekleştirmelerinin teminatı nedir? Hangi kurum hakimlerin ve savcıların bağımsızlığını güvence altına alacaktır? Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun başkanı da Adalet Bakanıdır. Böyle bir şey olabilir mi? Avrupa Birliği, Adalet Bakanının ve Müsteşarının bu kuruldan çıkarılmasını istiyor. Bu talep Avrupa Birliği’nin Türkiye ile ilgili bütün İlerleme Raporlarında dile getiriliyor. Biz de aynı şeyi savunuyoruz. Ancak Hükümet bu talebe yönelik hiçbir girişimde bulunmuyor. Önümüzdeki dört yıllık projeleri içeren Ulusal Programda da böyle bir taahhütleri yok. Başbakanın da bu konuda herhangi bir söylemi yok. Bu durumda Türkiye’de yargı bağımsızlığı nasıl sağlanacaktır? Hakimlerin ve savcıların bütün geleceği ve kariyeri, Hükümetin doğrudan yönlendirdiği Hakimler ve Savcılar Kurulu’nun elindedir. Bu konuda usul kurallarına uyulmalı ve baskı yapılmamalıdır. Bu konularda birçok usulsüzlük iddiası varken Hükümetin bunlara cevabı var mı?
Sunucu: Dursun Çiçek tarafından hazırlandığı iddia edilen belgenin sahte olduğu tartışmasız bir şekilde kabul edilmiş ve ortaya çıkmış olsaydı, bütün Ergenekon soruşturmasını çökertecek ve bütün taşları yerinden oynatacak bir gelişme olacaktı. Dolayısıyla sanki böyle bir sonuca ulaşmamak için başka bir gerekçeyle bir albayı tutukluyorlar. Burada ilginç bir tablo var. Sizin bu konudaki tutumunuz nedir?
Onur Öymen: Bizim elimizde mahkemenin dosyaları yok. Mahkemenin neye göre karar verdiğini bilemeyiz. Böyle bir davanın içeriği hakkında söz söylemek de doğru olmaz. Ama bizim üzerinde durduğumuz nokta bundan daha önemlidir. Eğer bu davaya bakan hakimlerden biri kurumsal baskı nedeniyle davadan çekildiğini söylüyorsa bu durum, olayın ayrıntılarından daha önemlidir. Üzerinde en çok durulması gereken konu da budur. Bu olay, Türkiye’de yargının bağımsızlığı konusunda çok ciddi kaygılar, kuşkular uyandıracak niteliktedir.
Üzerinde durduğum noktayı tekrarlamak istiyorum; Sadece tek bir hakim üzerinde mi kurumsal baskı vardır? O tür kararlar veren hakimler üzerinde baskı var da başka türlü kararlar veren hakimler üzerinde yok mudur? Kurumsal baskı olduğu gerekçesi kabul edilmiş ki hakim davadan çekilebilmiş. İşin can alıcı noktası, üzerinde durulması gereken nokta budur. Böyle bir durumun başka bir ülkede olduğunu düşünelim; Örneğin Fransa’da, İtalya’da, Japonya’da siyasi içerikli bir dava yürütülüyor ve bir hakim kurumsal baskı nedeniyle çekildiğini açıklıyor. O ülkede yer yerinden oynar. Meclis, kamuoyu, basın, herkes bunun üzerine yoğunlaşır. Ülkenin en önemli konusu o olur. Türkiye’de ise sadece bir haber olarak geldi geçti, köşe yazarlarından sadece birkaç kişi bu konuya değindi. Bunu bir tarafa bırakıp davanın magazin kısmıyla uğraşabilirsiniz, spekülasyon yapabilirsiniz. Bunların hepsi, bir noktadan sonra ayrıntı olur. Eğer hakimler ve savcılar, şu veya bu nedenle kurumsal baskı altında karar vermek zorunda bırakılıyorlarsa, o ülkede yargının bağımsızlığından söz edemezsiniz. İşin hayati noktası burasıdır.
Başbakanın bu konuda herhangi bir demecini duydunuz mu? Bir iş adamının “sakallı bir kişiyi işe almam” lafına tepki gösteren Sayın Başbakan, böyle fevkalade önemli bir konu hakkında ağzını açıyor mu? Hükümetin “Hangi kurum veya kim baskı yapmış, kime baskı yapmış? Derhal soruşturma açıyorum ve derhal bu hakimin görüşüne başvuracağım. Hakim neden davadan çekilmek zorunda kalmış? Ülkede hakimlere baskı yapanlar mı var? Biz Hükümet olarak bunu reddediyoruz” şeklinde sözleri var mı? Yok. Ne Adalet Bakanının ne de İçişleri Bakanının buna benzer bir beyanatı yok.
Adalet çökerse, sistem çöker, demokrasi çöker, devlet çöker. Devletin temel yapısı çok büyük yara alır. İktidar, Muhalefet ve basın olarak hepimizin görevi bu rejimi yaşatmaktır. “Demokrasi yanlısıyız” demekle demokrasi yaşatılamaz. “Biz darbelere karşıyız” demek doğrudur ama yeterli değildir. Demokrasinin, hukukun üstünlüğünün, yargı bağımsızlığının fiilen gerçekleşmesini sağlamalısınız.
Davos Uluslararası Forumunun üyelerinin hazırladığı bir rapora göre, yargı bağımsızlığında Türkiye 134 ülke arasında 64. sıradadır. Bizden daha üst sırada olan ülkeler arasında demokratik olmayan ülkeler de vardır. Ülke demokratik olmasa da hakimlerin bağımsızlığına saygı gösteriyor. Onlar bile bizim önümüzdeler. Bu demektir ki, dünyada 63 ülkede yargı bizden daha bağımsızdır.
Forumun basın özgürlüğü ile ilgili raporunda ise Türkiye, 134 ülke arasında 106. sıradadır. Basın üzerinde bu kadar baskı varken, insanların telefonları dinlenirken bütün bunları alt alta yazdığınız zaman anlıyorsunuz ki Türkiye sadece görünürde Avrupa Birliği’ne yakınlaşıyor. Anayasayı değiştiriyoruz, kanunları değiştiriyoruz, demeçler veriyoruz ama Türkiye fiilen daha da geriye gidiyor ve Avrupa normlarından uzaklaşıyoruz. Hükümeti eleştiren dört tane televizyon kanalı vardı, bu dört kanalın dördünün de sahipleri şu anda cezaevindedir. Bu durum tesadüf müdür acaba? Muhalefet yapmaya cesaret eden birkaç televizyon kanalı da reklam alamamaktadır. Hakim üzerinde kurumsal baskı yapanlar, reklam veren şirketler üzerinde de baskı yapıyor olmasınlar? Acaba bu baskılar başka kimler üzerinde yapılıyor? Bir medya gurubunun başındaki kişiye 500 milyon dolar ceza kesiyorsunuz. Başbakan “bu gazeteleri okumayın” diye boykot çağrıları yapıyor. Türkiye’den başka hangi demokratik ülkelerde buna benzer durumlarla karşılaşıyoruz?
Giderek Türkiye’deki demokratik zemini kaybediyoruz. Demokrasiyi kaybedersek her şeyi kaybederiz ve herkes bundan zarar görür. Hiç kimse kazançlı çıkmaz. Demokrasiye sahip çıkmak yalnız Muhalefetin görevi değil, İktidarın da görevidir. Demokrasi ve hukuk çökerse siz de altında kalırsınız. Hukuksuz bir ortamda hangi parti kazançlı çıkabilir? Herkes kaybeder. Bu yüzden yargı bağımsızlığına sahip çıkılmalıdır.
1959 yılında, 27 Mayıs’tan önceki dönemde, biz üniversitede öğrenciyken, basın üzerinde çok büyük baskılar vardı. O zamanki sloganlarımız: hakim teminatı, yargı bağımsızlığı, tarafsız radyo, basın hürriyeti idi. Aradan 50 yıl geçmiş, aynı şeyleri bugün de söylüyoruz. Demek ki bu kadar gelişmeye, bu kadar gayrete rağmen bir arpa boyu yol kat edememişiz. Medeni bir ülke söyleyin ki o ülkede yargı bağımsızlığı tartışılsın. Var mı böyle bir ülke? İşte, biz Türkiye’de bunu yaşıyoruz. Bütün bunlar gerçekten üzüntü vericidir. Ancak bunu bir kötümserlik havası olarak görmemek gerekir. Çünkü bu karanlıklardan sonra daima aydınlıklar gelir. Kara bulutlar sonsuza kadar gök yüzünde kalmaz. Tevfik Fikret “Sabah olacaktır, sabah olur, geceler tulu-i haşre kadar sürmez” demiştir bir şiirinde. Türkiye’de yaşadığımız bu karanlık dönem de sonsuza kadar sürmeyecektir. Vatandaş ümitsizliğe kapılmasın. Sonunda Türkiye’de mutlaka sabah olacaktır. Demokrasi yaşayacaktır, yargı bağımsız, basın özgür olacaktır. Vatandaşların bireysel özgürlük alanına kimse müdahale edemeyecektir. Telefonlar dinlenmeyecektir, haksızlıklar bitecektir. Biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak kendimizi bunun teminatı olarak görüyoruz. Cumhuriyet Halk Partisi’nin görevi budur ve bizim iktidarımızda bugün yaşanan sıkıntılar yaşanmayacaktır.
Sunucu: Bildiride Kıbrıs’la ilgili bir pasaj var. Kıbrıs konusunda ne düşünüyorsunuz Sayın Öymen?
Onur Öymen: Bu Hükümetin çıkardığı Ulusal Programda başlangıçta Kıbrıs’la ilgili bir hüküm vardı ve bu hükümde Kıbrıs sorununun, tarafların egemen eşitliği esasına göre çözüleceği belirtiliyordu. Son çıkan Ulusal Programdan bu hüküm çıkartılmış. Milli Güvenlik Kurulu bildirgesinden de egemen eşitlik ifadesi çıkartılmış. Yani henüz müzakereler tamamlanmadan, tek taraflı bir taviz verilerek geri adım atılmış. Bunun anlamı, Kıbrıslı Rum ve Türk liderlerin sık sık söylediği tek devlet, tek halk, tek egemenliğe doğru gidildiğidir.
Böyle bir çözümün içinde Türklerin konumu ne olacaktır? Türkler ister istemez azınlık haline geleceklerdir. Biz Kıbrıs Devleti’ni kurarken Türkleri azınlık mı yaptık? Hayır, egemen eşitliği sağladık. O kadar ki Türklerin seçtiği Cumhurbaşkanı Yardımcısının onayı olmadan tek bir kanun yürürlüğe geçemez, tek bir anlaşma imzalanamazdı. Veto hakkımız vardı. Nereden nereye geldik? Kıbrıs meselesinde süratle zemin kaybediyoruz. Kıbrıs Barış Harekâtı’ndan önce geçerli olan Londra ve Zürich Antlaşmaları’nda sahip olduğumuz hakların gerisine gidiyoruz. Bu anlaşmalara göre Kıbrıs, Türkiye ve Yunanistan’ın aynı zamanda üye olmadığı bir uluslararası kuruluşa katılamazdı. Türkiye Avrupa Birliği’ne üye değildir. Bu durumda Kıbrıs Avrupa Birliği’ne üye olamaz ama üye yaptılar.
Kıbrıs konusunda giderek zemin kaybediyoruz. İşin en hazin tarafı şu ki, Kıbrıs’ta yapılan son seçimlerle işbaşına gelen Hükümetin temsilcileri, bugün yürütülmekte olan müzakerelere katılamamaktadır. Sayın Başbakan Hamas’ın seçim kazandığını, bu nedenle herkesin saygı göstermesi gerektiğini söylüyordu. Kıbrıs Türk Hükümeti de seçim kazanmadı mı? Bunlara dikkat etmek gerekir.
Sunucu: Sayın Öymen, programımıza katıldığınız için çok teşekkür ederiz.
Onur Öymen: Ben teşekkür ederim.
Bu belge Görsel Basın arşivinde bulunmaktadır.